13 Mart 2016 Pazar

gelmez oldu hiç sesin, söyle canım nerdesin?

her arayışında incesaz'ın bu parçası çalardı. çok yakıştırırdım bu şarkıyı sana. 

gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gelmeden bahar sen gel 
kimse olmadan engel 
bitsin artık bu hasret 
gurbet elde kalma gel 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gülelim güller açsın 
elemler bizden kaçsın 
sevişip koklaşmamız 
etrafa neş'e saçsın 

kalbim seni özler
yollarını gözler
nerede verdiğin sözler
niçin neden gelmedin

iki gün aramadım mı, üçüncü gün arar, fırça atardın, merak etmiyorum yaşlı anneciğimi diye. bir ay gelmeyince, bayramdan bayrama ziyaret ediyor olurdum. 
bu şarkı çaldığında bütün bu sitemlerinin özetini dinler gibi olurdum. ama sanırım daha o zaman, sadece zihinsel değil, kalben de anlardım seni. anlardım ki, böylesine sitem ama aynı zamanda da özlem dolu ve hızlı, güzel bir parça seçmiştim seni anlatan. 

aslında aramaktan yüksünmezdim ki hiç. sen ne kadar sitem de etsen, bu aramalar çoğu zaman benim için keyifli olurdu. yalan yok be anam, anne olmayı becerememiştin, belli ki, ben de sana evlat olmayı becerememiştim ki bu kadar eleştirirdin beni. ikimizin de elinden gelen buydu. anne kız olmayı beceremedik; bunu ancak bugün görebiliyor olmam içimi acıtmıyor. vakti değilmiş. ya da yaşasan, yine beceremezdik ihtimal ki. 
ama içimde kalan bir şey var ki, onu sana söylemek isterdim:  son senelerde en yakın kız arkadaşım oldun bana. kaç kız arkadaşım var ki bir saat telefonda konuşayım? 
ama çekinirdim işte aramaya; ne zaman o sohbetin kavgaya dönüşeceğini, senin bir şeyi yanlış anlayıp telefonu yüzüme kapatacağını kestiremezdim. hadi ben cahildim, gençtim anne, bilemiyordum. oysa senin benden 30'a yakın bir sene fazlan, tecrüben, yaşamışlıklığın vardı. 
şimdi yaşasan, yine değişen bir şey olmazdı seninle. yine kavga ederdik; sen küser, kızar, beni evlatlıktan red ederdin muhtemelen. ama bir yanım da diyor ki, ah yaşasan da evlatlıktan red etsen be gülüm...

ben seni affettim birtanem. şiddet içinde geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, intihar girişimlerinle geçirttiğin ilk çocukluk yıllarım, bırak üniversiteyi, liseyi bile okutmak istemeyişin, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, söylediğim basit bir şey için, iki üç sene küs kalıp, her hafta sonu eve gelişimde ağlayarak özür dileyişlerime yüz çevirmelerin ve şu an anımsamadığım yüzlerce suçlamaların için affediyorum. 
eve çıkmama izin vermemiştiniz üniversitedeyken, ben de sokak satıcılığımdan kazandığım üç beş kuruşla derme çatma bir apartman dairesi kiralamıştım bir arkadaşla birlikte. pencere macunları dökülmüş, kışın bir köşesinden rüzgarın girdiği, diğerinden çıktığ, bırak şofbeni, sobanın bile olmadığı buz gibi bir ev. ilk karyolamın portakal kasalarından ibaret olduğu bir fakirlik. altı yıl geçirdim o evde. bir kez olsun gelip dolaşmamıştın. ama olsun be tatlım, elinden gelemezdi. kendi acılarının altında öyle çok ezilmiştin ki, nasıl gelesin birtanem. 
bunları saymam sitemden değil güzel anam. hepsini orada bırakmayı öğreniyorum artık. 

kendince sevdin sen de beni. hem de çok sevdin. 
senin bildiğin eğitim şekliydi dayak atmak. ve yardım istemek de suçlamaktan geçiyordu.  başka türlüsünü öğrenmemiştin ki!

ama bir de hayran olduğum yanların var ki, onları boyna ansam, çok gelmez: 18'inde genç bir kadının dil bilmeden, altmışlı yılların türkiye'sinden tek başına üstelik, yabancı bir ülkeye işçi olarak gitmek hangi babayiğidin harcıdır? ilk gittiğinde, tavuk almak içim girdiğin dükkanda yaptığın tavuk dansını. ya da henüz yeni tanıştığınızda başka şehirden hafta sonları seni görmeye gelen babamın seni ertesi gün de görmek uğruna tren istasyonlarında yatışını. babamın böyle aşık olması boşuna değil. 
fotoğraflarına bakıyorum. yapılı saçların, kırmızı rujunla çok güzel bir kadın bakıyor bana. kim bilir kaç erkeğin başını döndürmüştün vaktinde. sonra bir ayağı kısa hafif aksadığı için topal lakaplı bir adamı, benim tatlı munis babamı seçmiştin evlenmek için. belki de sebebi buydu. munis oluşu. 

ilk okul mezunu bile olmayan kaç anne, küçük kızını regl olacağı zamana hazırlar, ve ilk adetini gördü diye, pasta alıp anne kız arasında mini kutlama yapar?
okuma yazmayı bile orada bir türk cemiyetinin kursunda öğrenmiştin. imza atmayı becerdiğin gün, nasıl da mutlu olduğunu anımsıyorum. 

ah, bir de nasıl güzel sesin vardı. o kargacık burgacık yazınla ilahileri biriktirdiğin defteri saklıyorum hala. sıkıldın mı, ezberinden okurdun onları. 
ama en güzel de Kuran'ı okurdun. her perşembe okuduğun Yasin'lere âmin dedirtmek için iyi ki de zorla oturtmuştun yanı başına. öyle bir yerleşmiş ki o güzel sesin kulaklarıma, sanki şu an söylüyorsun canlı canlı karşımda...

ve en çok da, müslüman damat isterim ille de deyip, tanıştığında otuzbeş yıl evvelinden kalma bir parça almancanla, almanca bilmeyen ingiliz sevgilime saatlerce aile albümünü gösterip fotoğrafları anlatmanı gülümseyerek anımsıyorum. 

ördüğün şallara bakıyorum, özene bezene örmüşsün. hele yarım kalan patchwork yatak örtüsü... tam bir sene uğraştım bitirmek için. hiç senin ördüklerine benzemedi, benim ördüklerim. ama galiba en çok da bu yüzden birbirini tamamlayan güzel bir yatak örtüsü oldu, sürekli yatağımı örten. 

sen ölmeden önce son bir yıl, terapi sayesinde ben değişmeye başlamıştım. ilk defa hayatımda bendim seni reddeden, sen beni değil. aylarca konuşmamıştık. ama almam gereken bir yoldu o birtanem. 
toksik bir çocukluğun izlerini bir bir silmeye senden başlamalıydım. nefret doluydum o günlerde sana karşı. terapistim, gün gelecek, kendiliğinden konuşmaya başlayacaksın annenle yeniden, ama önce içsel anneni bulman gerek demişti. 
aylar sonra konuştuk da. seyrek de olsa ziyaretine gider olmuştum yeniden. eskisi gibi her şeyine olmasa da, yardım etmeye çalışıyordum. 
ölümünden sonra öğrendim kuzenlerden, o konuşmadığımız aylarda, rica etmişsin meğer, ne olur göz kulak olun, iletişimde olun. benle konuşmasın, yaşadığını bileyim yeter diye. 

gelecektim bugün ziyaretine, ama yaşayan bedenim, artık var olmayan bedenine isyan etti bir kez daha. hastane ziyaretlerinden başımı alamayınca kalakaldım, gelemedim sana. mezarında yasin bile okumayı düşünmüştüm. gidemeyince küçük bir pasta aldım. üzerine 73 yazdım, üç mum yaktım. en son ne zaman doğum gününü kutlamıştık ki?
kızmadın ya? bilirim, tatlıyı pek sevmezdin. 
ama kızmana, gönlünün kırılmasına kıyamam. ardımdan kuran okuyacak kimsem yok derdin, benim ateist oluşuma sitem ederek. olsun be tatlım , senin için abdest alıp, yasin'i de okurum tatlı annem. 

ama dersen ki
gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 
diye, 
buradayım tatlım, buradasın bitanem, kalbimin en derin yerinde, senle ayrılmamacasına. 

iyi ki doğdun canım anam. iyi ki vardın, iyi ki benim anamdın. 

11 Mart 2016 Cuma

devlet hastaneleri ya da karma 101 dersi

sağlığı oldu olası inişli çıkışlı olan bendenizin son bir kaç haftadır başıma gelmedik kalmadı. murphy kanunlarına göre bir dert tek başına gelmez ya, kardeşlerini de yanında taşırmış. işte sağlık açısından ben de böyle vaziyetlerde nane mollayım. 
efendim, anlatayım:
son yedi sekiz aydır sol kolum tenisçi kolu (genellikle tenişçilerin yakalandığı bir çeşit kol adalesi zedelenmesi olduğu için, adı böyle) olduğunun sinyallerini zaten veriyordu. 
bari tenis oynasam, gam yemeyeceğim, ama benno veledinin halt etmesinden oluyor bu. yollarda yürürken "yok ben bu yöne yürüyeceğim, şu çöpü yiyeceğim, yok bu boka burnumu süreceğim", yoldan geçerken ise "arabalar çiğnesin, bana ne" triplerinde uzatmayı çekiştirdiğinden oluyor hep. 
üç yıl evvel sağ kolumda aynı hadise başıma geldiği için, semptomları biliyordum. ayağım da kolumun yalnızlığına dayanamayaşından olsa gerek üstüne basılmayı engelleyecek şiddete bir ağrı peydahlamıştı. eh, kutsal üçlemeyi tamamlamak adına, bir de dolgusunu yeni yaptırmış olduğum dişim çıt diye kırılmasın mı! sert bir şey yerken olsa, buna da içim yanmayacak, ama ekmeğin yumuşak tarafına kurban gitmesi, dişin bile onuruna dokundu. kırılan parça, elime aldığımda göz yaşlarını tutamaz halde "valla dolgu üstüne dolgu yaptırdın, üstelik kanal tedavisi görmüş savaş gazisiydim, can mı dayanır buna" diye suçlayan bir tavırla son kez baktı ve o anda hayata gözlerini yumdu. 
dişe fazla mı odaklandım ne? sebebini birazdan anlayacaksınız, ama zannettiğiniz gibi "kahraman diş" hikayesi değil, daha ziyade bir diş hastanesi macerası.
 
izin verin asıl mevzuya geleyim: 
eh malum, çok kazanan biri değilim; dolayısıyla mecbur, tuttum devlet hastanesinin yolunu. ataşehir'de çok güzel, gıcır gıcır dört katlı, iki kanatlı devasa bir diş sağlığı hastanesi var. yol uzun sürse de, gitmeye değer. neticede devlet hastanesi, beklentilerinizi yüksek tutmazsanız memnun kalırsınız. dolayısıyla ben protez uzmanımdan gayet memnun kaldım. 
elbette memnun olmayanlar da var. mesela, bir görevli telefonda bir hastayla kıyasıya kavga etti.
aradan on dakika geçmedi, bu sefer bina içinden bağırtılar yükseldi. binanın ortası komple boşluk olduğundan ötürü sanırım, bulunduğumuz kat dördüncü kat olmasına rağmen, giriş katında olup bitenler bize kadar geliyordu. hastane personeli, hastalar trabzanlara fırladı meseleyi anlamak için.  danışmadaki kız dönünce birisi sordu, o da "hasta ya!" dedi elini sallayarak, böyle hastalardan yaka silktik demek istercesine. anlaşılan hastanın biri olay çıkarmıştı. 
ortam sakinleşince, "işiniz zor, Allah yardımcınız olsun" dedim. görevli kız "sorma" manasında kafa salladı.
randevu vaktim geldi, içeri girdim. 

tam işim bitmişti, koridordan çıkıp asansöre yönelecektim ki, hemen aynı hizada yürümekte olan bir hanıma yol verdim. kadın benden on-onbeş yaş büyüktü. genelde yol verildiğinin farkına varmayan dikkatsiz istanbul insanı gibi de davranmadı. üstelik farketmekle de kalmayıp bundan mutlu oldu. hatta "böyleleri de var" diyerek teşekkür etti. kadının söyleyiş tarzından bir hayli dertli olduğu anlaşılıyordu. 
"galiba gününüz pek iyi geçmedi?" diye sordum. o da bu soruyu bekliyormuş ki başladı anlatmaya: 
meğer kocası kimlikleri unutmuş, girişteki danışmada, randevuları olmasına rağmen görevli kişi onları hasta listesine almak istememiş. halbuki daha  evvel kimlik numarasıyla işlem yaptırabilmişlerdi. o yetmezmiş gibi görevli bir de kalkıp bunlara "sizin gibi insanlara hizmet vermekten utanıyorum" demiş. "nasıl diyebilirler böyle?" kadıncağız belli ki hala kızgındı, çekinerek sordum, "az evvel aşağıdan bağrışmalar size aitti o halde?"
evet, onlarınmış, çok kötü davranmışlardı. bu yaştaki insanlara bunlar denilirmiymiş?! hem kocasının hem kendisinin tansiyonları yükselmişti. 

kocaman hastanede, az evvel eleştirdiğim kişiyi yarım saat sonra karşımda bulma ihtimali nedir? bir yandan karma diyerek duruma şaşırmış, diğer yandan bu tatlı hanımı teselli etme isteği arasında kalmıştım. 
yaşınız kaç diye sordum çekinerek. 58 dedi. "bakın, benden 11 yaş büyüksünüz sadece, izin verin bir kardeş olarak konuşayım. devlet okulunda hocayım. yarı yaşımdaki çocuklardan neler duyuyorum, bir bilseniz. ama genç onlar, elbette hata yapacaklar. biz yapmadık ki? bir kulağınızdan girsin, öbüründen çıksın. tansiyonlarınızı böyle çıkarmaya, kendinizi bu kadar üzmeye değer mi?"
kadın itiraz etmese de"bunlar ekmek teknelerine tükürüyorlar, biz olmasak nasıl para kazanacaklar?" diye yakınmaya devam etti. 
devlet üniversitesinde çalışıyor olduğumdan mı, yaşlandığımdan mı, daha bir empati kurar oldum.  "iyi de onlar da çok zor şartlar altında çalışıyorlar, yığınla hastayla uğraşıyorlar. hem biz de onlara mecburuz, paramız olsa, özele gideriz" diyerek savundum. 

yandaş bulamayışının hayal kırıklığıyla kadın kocasını görür görmez, vedalaşarak uzaklaştı. belli ki teselli etmeyi de becerememiş, tam zıt etkiyi yaratmıştım galiba. 
kadın gitti. 
ben ardından bakakaldım. 
her gerçeğin iki yüzü var. her iki taraf da kendince haklıydı. 
ve sanki bu iki yüzü de göstererek bana ders vermek isteyen karmanın işiydi her şey.