7 Temmuz 2018 Cumartesi

inanç

ülkemizde hiç de hafife alınmayacak bir mevzudur inanç. beni ilgilendiren kollektif bilincin inanç sistemi değil. toplumu düzeltmek benim harcım değil, onu dini liderler düşünsün.
inancın en küçük yapı taşı, asıl çıkış noktası olan bireyin ta kendisi ilgimi çekmiştir hep. asıl çıkış noktası derken de en basit ifadeyle: "Allah'la kul arasına girilmez" sözünden yola çıkmak benim derdim. yani daha da basit bir ifadeyle: ben ancak kendime bakarım. ailemin dahi inancı beni ilgilendirmez. ne de olsa her koyun kendi bacağından asılır, ve kendi deneyimini kendi yaşamak zorundadır. kimse bir diğerinin inancına karışamaz. karışırsa, araya girmiş olur!

bu minvalde, kendi inancımı sorguladığımda, aslında kendimi bildim bileli bir inancın peşinden gittiğimi, bugünkü aklıma ayırt edebiliyorum.
çocukluğuma dair gizemli bir tanrının varlığına kanaat getiriyorum. yoksa neden, o bıdıcık halimle uyur gezer bir halde etrafta dolanır, kendimi evin dışındaki merdivenlerde otururken bulurdum. nedense uyanıp da yatağımda olmadığımı görmek, beni ürkütmezdi, hiç korktuğumu anımsamam.

çocukluk yıllarımın bu bilinçsiz tavrı, daha sonraki ilk ergenlik zamanımda bilinçli bir evden "fıyma" şekline dönüştü.
herkesin uyumasını fırsat bilir, gece karanlığın içinde dolaşmaya çıkardım. o yaşadığımız küçük alman kasabasının güvenliği içinde büyümemden mi mütevellit böyle korkusuz bir çocuktum, yoksa ağaçların ve gizli kuytuların bol olduğu devasa bir bahçenin içinde büyümemden mi bilmiyorum. ailem bana korkuyu - en azından bu şekilde- aşılamamıştı. ya da en dürüst ifadeyle; korku benim için sadece o dört duvarın içinde mevcuttu, dışında değil.

ah neler yapmazdım o karanlık sokaklarda…
yakınlardaki hastanenin parkımsı bahçesi, yine yürüme mesafesindeki mezarlığın karanlık gizemi benim için çekim noktalarından öte, o gizemli tanrımla baş başa kalabileceğim kutsal mabetlerdi, çocuk aklımla.
konuşurdu benimle tanrım, kah peri gibi düşsel bir varlığa bürünür, kah ağaç, kuş, yıldızlar ya da ay gibi somut bir şekle. ama deli gibi konuşurdu benle. dert ortağımdı benim ilahım. dinler, akıl verirdi.
hayal gücüm sonsuzdu.

ama sonra kuran kursuna başlatıldım. ve oradaki tanrı, çocukluğumun tanrısıyla örtüşmez oldu. hem de hiç. gaddar, cezalandırıcı, kızgın bir tanrıydı bu. beni korumuyordu.
bir gün kuran kursundaki hoca cehennemi anlatıyordu. doğru yoldan sapan kullarını nasıl cezalandırdığını ballandıra ballandıra. bir an dayanamadım, bir soru sordum hocaya. soru hala çok net aklımda: "nasıl olur da o Allah, kendi yarattığı insanlara bu kadar kızgın olabilir, sadece cezayı düşünür? nasıl kıyar kendi çocuklarına?" 10 ya da 11 yaşlarında olmalıyım.
hala gözümün önünden gitmez; hoca bir elimin tüm parmaklarını birleştirmemi söyledi, sonra var gücüyle beş parmağın tepesine cetvelini şaklattı.
belki bütün gücüne ihtiyaç duymadı. çocukluk hatırası, canım çok yanmıştı. kafamda kötücül bir resim kalmış sadece geriye: var gücüyle cetvele asılan, karanlık bakışlı kara kuru bir adam.
gözünde şimşekler çakmıştı, "sus breh kafir, sen kur'an'dan daha mı iyi bileceksin!" bağırışı gitmez kulaklarımdan . Allah ondan da razı olsun. o olmasa bu kadar erken idrakına varır mıydım? 
zira farkına varmadan o an tanrıyı red etmiştim.
içimden çığlık attığımı anımsıyorum, senin anlattığın tanrı, bundan böyle benim tanrım değil, olamaz!
 
ondan sonra üniversite yıllarına kadar bir bocalama içinde kaldım hep. annemin tanrısı artık benim için sadece yalandı. anne korkusuyla oruç tutar, gerçekten aç kalırdım, ama iftarda sadece yiyecek yemenin mutluluğunu yaşardım, spiritüel bir boyutu yoktu benim için artık. artık asileşmiştim, yalan söylüyordum. kur'an kursuna gidermiş gibi yapıp, şehir kütüphanesinde alırdım soluğu.

inancıma son darbeyi felsefeyle ilk bulaşmam vurdu. okuduğum ilk bölümde başarısız olunca başka bir bölüme sıfırdan başladım. ve onun ikinci yılında bir hoca geldi. üç dersimize birden girdi ve geldiği gibi de felsefe okyanusunun orta yerine yüzme bilmeyen biz yeni yetmeleri fırlattı attı.
sonrası? hayatım değişti desem yeridir. ömrümde ilk defa özlediğim türden bir eğitimi almaya başlamıştım. soru sormayı, sorgulamayı ve o yanıtlarla aktarılan bilgiyi anlamayı öğrenir olmuştum. meğer hep açlığını çektiğim buymuş. bilgiye aç zihnimi öbür ve önceki hocaların yaptığı gibi ezbere dayalı değil, sorgulayarak doyurmayı öğreniyordum.
ve o derslere nasıl hazırlanarak geliyordum anlatamam. tek bir hafta sonunda, abrtısız 500-1000 sayfalık metinler okur, kenarlarına sorular çıkartır, derslerde zehir gibi estirirdim. hoca çoğu zaman öbür öğrencilere de söz hakkı verebilmek için beni dizginlemek zorunda kalırdı (aslında bunu çooook sonra, üniversitede hoca olarak başvuracağım zaman, ondan istediğim referans mektubunda öğrenmiş ve şok olmuştum, kendimin ayırdında değildim ki!).
hoş, aslında 80 kişilik bir sınıfımız vardı. ve delice bilgi açlığı çeken bir avuç, taş çatlasın 3-5 öğrenciydik.   
bu hoca sayesinde, yaşamın felsefede başladığını ve felsefede bittiğini öğrendim. ve yine bu hocanın yol göstermeleri sayesinde 20 küsür yılımı felsefenin labirentlerinde geçirdim.  ve dahası, bir aidiyet duygusu bile oluştu benim için. nihayet kendimi "inanmamak" diye tanımlayabildiğim bir yere ait hisseder olmuştum.

bunu ilk ne zaman fark ettiğimi anımsamıyorum, ama evet, inanmamak da bir inanç en nihayetinde. evet ya, neticede ateizm de bir çeşit inanç. inanmamaya inanmaktır.
çevremde kimsenin anlamlandıramadığı bu inancımla üstelik gurur duyuyordum. o kadar ki, her fırsatta dillendiriyordum bunu. hatta rahmetli anacağımı babamın mezarında bile bu uğurda ağlatmıştım.
peh, yalan mı söyleyecektim, sırf babam öldü diye, yalan mı söyleyecektim ilk gençlik çağlarımdaki gibi. dürüstlük timsali bendeniz, kendine yalan söylemeyi asla yakıştıramayan ben, babamın mezarı başında bile dürüstlükten yana olacaktım elbette. kızma be canım anam, bilemedim, cahilmişim. bugün olsa, farklı cevap verirdim elbette. üstelik sen mutlu ol diye değil, gerçekten düşüncem bu yönde diye. ama söyleyemedim o zaman yalan. elimde değildi. zamanda geriye gitmek mümkün olsa, bugünkü bilgimle de olsa söyleyemezdim. o süreç gerekliymiş, benim için olduğu kadar, senin için de.

ama inançlar o kadar çeşit çeşit ki. niye insan evladı bunu anlamaz? halbuki ne güzel demiş ibnü'l-arabi yegane inancı anlatırken:
halk, ilah hakkında çeşitli inançlar edindiler
ben ise, onların inandıklarının hepsine inandım.*
şu anki inancımın ilk zamanındayım, yani şu andan yıllar evvel sohbetine gittiğim, halen hayatta, ünlü kadın mutassavvıfa yönelttiğim soru gelir aklıma. soru - cevap kısmında yüzlerce insanın, ama en çok da kitaplarından dolayı gözümde olağanüstü bir yere sahip değerli bir inanç dostunun önünde konuşmaktan heyecanlı, titreyen sesimle aşağıdaki soruyu yöneltmiştim:
"milyarlarca parçalık bir "puzzle"ın kendine özgü şekilli parçalarıyız her birimiz, her şey; canlı cansız. en küçük parça dahi eksik olsa, resim bütün olmaktan uzaklaşır. dahası o parçanın eksikliğiyle resimde minik de olsa bir kara delik oluşur.
ancak mevcudiyetin anlamını çözmüş (ister ona nietzsche ağzıyla üst insan diyelim, ister sufi diliyle insan-ı kamil, fark etmez) olan resmin bütününü görmeye muktedirdir.  
canlı cansız tüm konular bu puzzle'ın parçası olduğunu düşünürsek o halde aslında tüm disiplenler de aynı resmin birer parçası. ve aslında hepsi aynı şeyi, sadece farklı terimlerle anlatıyor. mesela matematik sonsuz sayısını ifade ederken, acaba astro-fizikteki higgs bozonuna (*2) mı işaret ediyor, ya da hegel'in felesefe diliyle "nedeni kendinde olmak" diye ifade ettiği, hallaç'ı mansur'un "en-el hak" deyişine mi tekabul ediyor?" 
bir annenin yeni yetme evladının saçma sorusuna gülümser gibi tatlı tatlı baktığını anımsar gibiyim. sevgi vardı bakışında, ama aynı zamanda da, "ah, daha çooook yol gideceksin evladım!" minvalinde de kulak çeker gibiydi. cevabını anımsamıyorum. muhtemelen sorumu da şimdi yazdığım kadar detaylı ve net soramamışımdır. sadece tek bir şeyi hatırlıyorum o cevapta: kocaman bir HAYIR. bunu kendi tatlı dilli üslubuyla yapmasına rağmen, o koca hayır, kocaman bir hayal kırıklığı olmuştu. kitaplarında okuduğum, hele ki bakara suresi üzerine olan kitabını sular seller gibi yuttuğum kişiyle, karşımda, sorumu anlamaktan bihaber kişi aynı kişi miydi? arabi'den yukarıda yaptığım alıntıyı ilk onun kitabında okumuş, füsusu'l hikem'i ondan sonra ancak almaya cesaret edebilmiştim.
ama belki de ben henüz yeterince büyümedim de o "hayır"daki mananın derinliğini idrak edemedim. 
80'nine merdiven dayamış huysuz ve tatlı komşumun geçenlerde dediği gibi, "büyü de gel"! büyüyünce anlarım inşallah.

yalnız geçmişteki bene baktığımda anlıyorum ki, daha yazdığım ilk şiirde aramışım O'nu. çocukluğumun almanya'sındaki o küçük gri kasabanın karanlık sokaklarında, daha sonra yalova kırlarında tek başına başımı alıp gitmelerimde hep aradığım O'ymuş.  felsefede kendimi ararken, yine aramam O'na dairmiş. kitaplarımı alıp kuytu köşelere çekilişlerimde.
ama bunu ancak bugün görebiliyorum. O'nu bulduktan, O'nun aşkına düştükten sonra fark edebildim, anlayabildim, idrakına vardım.
ve anladım ki, gerçek inanç olağanüstü zor, neredeyse imkansız. günümüzde.
modern hayat inancı imkansız kılıyor. çünkü o aşka düşmek, gerçek manada aşka, ilahi olanına düşmek sadece cesaret değil, çok fazla acıyı da göze almayı yanında getiriyor. deli olarak yaftalanmaya, yıllarca ilaçlara mecbur bırakılmayı, aşağılanmalara ve kimseye derdini anlatamamayı da...

çünkü gerçek manada inanç "Allah'la kul arasına kimsenin giremeyeceği" idrakını da getiriyor. anlıyorsunuz ki, hiç kimselere bu inancı artık anlatamazsınız. çünkü bu sadece ve sadece sizin inancınızdır artık.
üstelik bu gerçek gerçek inanç, ya da felsefe diliyle absolut gerçeklik diyelim, kendinizden bile şüphe etmenize yol açıyor. bir anda,
"acaba inandığım için mi düşünüyorum bunu, yoksa o aşk acısının müptelalığı uğruna mı yapıyorum herşeyi?" diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
hani derlermiş ya, gerçek inanan için, "sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayacak" diye. şimdi anlıyorum bu sözü. 

yalova, gökçedere'de tümata'nın epey zamandır düzenlediği sema etkinlikleri var. bir kaç yıl evvel  bir kez de olsa katılmak nasip olmuştu. gerçekten de gittiğim "dergahların" arasında en çok uluslararası olanıydı buydu. dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla dolup taşıyordu o küçücük dergah binası. en güzeli tabii, sema ayinin yapıldığı üst kattı. hijyene ve giyim kuşama çok önem veriliyor, kadınlar kadar, erkeklerin de örtünmesi bekleniyor. amaç, başka hiç kimseyi rahatsız etmeden kendi zikrini yapabilmek.
alt katta dede efendiyle olan sohbetten sonra, üst kattaki semahaneye çıktım. istenilen tüm ritüelleri elimden geldiğince yaptım. oturdum sema edenleri izledim.
epey yaşı ilerlemiş bir hanım dikkatimi çekti. avrupalı bir tipi vardı, ama hangi ülkeden bilemediğim bu yaşlı hanım durmaksızın döndü durdu. yalnız döndükçe, o yaşlı, zayıf insanlara özgü o kırılgan resim soldu, genç bir kız geldi yerine. o genç kız edasıyla hababam dönüyordu. birine soracak oldum, meğer sabah beri dönüyormuş!
nasıl hayranlıkla izledim onu. kaç saat geçti bilmem; en sonunda ben de tüm cesaretimi topladım, ritüellere dikkat ederek o dairenin içine girdim. başladım dönmeye, önce yavaş ve dikkatlice, git gide hızlanarak.sonra kaybettim kendimi, deli gibi dönmeye başladım.
zamanı unuttum, mekanı unuttum, aklımda bir tek aşk kaldı.
ve tam da o noktada, nasıl oldu bilmiyorum, birden düştüm. kendimi yerde buldum. çok da sert düşmüştüm, ama canım acımıyordu.
başım deli gib dönüyordu,  içimde çocukça kahkahalar dönüyordu.
ama dilim sessizdi. kimse duymadı o çocuksu kahkaları.
ve birden anladım. anlamamla dondum kaldım. eyvahlar olsun, ben ne yapmıştım?!

anlar anlamaz da semahaneden ayrıldım, o şehri de ardımda bıraktım döndüm.
yoook bir daha mümkün değil, ne sema, ne başka bir ayin.
başkası önünde mi? asla!

çünkü gerçek zikr, başka hiç kimsenin bilmediğidir…
dua ettiğini kimse bilmeyecek başka! hatta kendinden bile şüpheye düşeceksin. sol elin, sağ elinin ne yaptığından haberdar olmayacak absolut gerçeklikte!
anladım ki, sol elim dahi sağ elimin zikrinden haberdar olduğunda o zikr değil, gösteriştir!
o samimiyet değildir artık. şeytan karışmıştır o inanca o an.

anladım ki, gerçek inanç işte bu kadar zordur!

halbuki en kalabalık otobüste bile yariyle baş başa kalabilen ben, o semahanede utandım.
herkes ne yaptığımı biliyordu zira.
diyeceksiniz ki, "Allah'ın bildiğini kuldan niye saklarsın?"
yooook, bu öyle bir şey değil.
yarla baş başalık öyle mahrem ki, kendinden bile sakınacakken, kaldı ki tüm dünyaya duyurmak?
mümkün değil!

şimdi sormayın ne olur, nasıl oldu da ateizmden böyle bir aşka düştün?
cevap sorusunda gizli.
gerçekten de, tam manasıyla…
.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.
  *ebu'l-ala afifi, füsusu'l hikem okumaları için anahtar, iz yayıncılık, Istanbul

28 Haziran 2018 Perşembe

faşizm

yaşadığım mahalle insanları facebook'de yer alan kendi yerel grupları içinde çok aktif. hoşuma giden bir özellik. mahallede olup biteni öğrenmek adına çok severek izlediğim gruplar.
ama bu gruplarda asıl sevdiğim yan şudur: 15 yıldır oturduğum ve daha evvel anonim kaldığım, köpek oğluşlarım geldikten sonra bir parça kaynaştığım mahalleliyle, gerçek manada tanıştığım platform oldu hepsi. 
 
bunlardan birinde, başkanlık seçimlerinin 1.turunun döndüğü günü akşamı bir grupta yapılan itiraz üzerine yaptığım itirazı buraya alıntılama ihtiyacım doğdu. bir "moda"lı, akp taraftarlarının allah-u-ekbar nidaları ve konvoy seslerini biraz sert ve bana göre ötekileştirici bir üslupla yeriyor.   
 
verdiğim cevabı aynen alıyorum buraya. belki peşin sıra ilave bir şeyler yazarım.
 
"aynı zamanda hep birlikte bir arada yaşamak çok güç bu ülkede (sadece bu ülkede değil elbette, şu an dünya üzerinde artan bir ötekileştirme süre gidiyor, ama bu ülkede sanki kat be kat fazla), biliyorum. ve türkiye kadıköy moda'dan ibaret değil.
kaldı ki yığınla akp'li yaşıyor burada da. "modalı"nın tek tip düşüncede olduğunu düşünecek kadar kimsenin naif olduğunu sanmıyorum.
azınlık olmanın ne demek olduğunu, daha küçücük bir çocukken damarlarınıza işlemediyse, faşizmin sınırlarının ne kadar ince olduğunu anlamak çok zor.
 
ben almanya doğumluyum, "kendi dilimi" (ne demekse o?), sadece annemin ısrarıyla evde duyuyordum. yani bizimkisi tam entegre olmuş bir aileydi. komşularımız almandı, benim yaşımdaki çocuklarıyla büyüdüm, en yakın arkadaşım almandı, dahası dedem bile almanca öğrenmişti çat pat, o yaşında.
uzun dalgalı koyu kahverengi saçlarım vardı ilk okula gitmeden evvel. evimizin hemen yanında araçların geçemediği dar bir yoldan hemen o yolun sonunda oturan arkadaşıma giderdim. adı elke idi. tipik alman, sarışın, maviş gözlü.
bir gün onun evinden dönüş yolundayım, köpeğiyle bir alman geçiyordu yanımdan.
düşünün daha ilk okul çağında bile değilim. tam yanından geçiyordum ki, adam birden döndü, saldır şu türk kızına diye köpeğine komut verdi. bugünmüş gibi gözlerimin önünden gitmiyor.
köpek koluma yapıştı, neyse ki mevsim parka giyilen bir mevsimdi, son bahar gibi. köpeğin dişi koluma tam girmiyor, ama beni yere düşürüyor, köpekten az büyük bir boydayım, ya da aynı boyda, cinsini anımsamıyorum, sade koyu renkli, kısa tüylü bir şeydi.
bir müddet yerde debelendiğimi, ağladığımı hatırlıyorum. ama kimse koşmuyor yardıma. ya da duymuyor beni. belki de çığlık bile atamıyorum.
neyse ki, adamın amacı sadece korkutmakmış, çekiyor köpeğini üzerimden.
ağlayarak eve koşuyorum.
anneme anlatamıyorum, konuşamıyorum bile, sadece ağlıyorum. annem de paltom yırtıldı diye ağladığımı sanıyor, teselli etmeye çalışıyor.
ilk okula başlamadan, dedemin bütün yalvarmalarına rağmen o güzel koyu kahverengi dalgalı saçlarımı zorla kestirtiyorum, kısacık. dedem küsüyor bana.
 
bugün iki köpeğim ve yığınla alman arkadaşım var...
 
uzun anlattım, kurusa bakmayın... faşizm üzerine 120 sayfalık tez yazdım, o zaman anladım, ötekileştirmeyle başlıyor faşizm. "bizden olmayan"lar listesi yapmaya başlamakla başlıyor.

kimseyi suçlamıyorum, sadece bunun bilincine varmanın bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. lütfen yanlış anlaşılmasın, bu yorumun altında da kimseyi hedef almadım.
 
keşke "onlar / bizler" zıtlığını dile getirmeden evvel, bir arada yaşamanın çözümlerini konuşabiliyor olsak.
 
şimdi chp adayı kazanıyor olsaydı, sizce ona oy vermiş bir çekmeköy'lü sokağı inletebiliyor olur muydu kendi semtinde? bilmiyorum, çekmeköy'de yaşamıyorum.
ve polemik yaratmak da değil amacım.
 
sevgiler"
 
ama ötekileştirmeyi biz başlatmadık, akp tayfasını okumamış zır cahil minvalinde itirazlar geliyor. işi abartıp kendini hayallere fazla kaptıranlar da oluyor. bıyık altında gülümsüyorum. buruk. 
 
türkiye'nin sayılı üniversitelerinden birinde hocalık yapma şerefine ermiş biri olarak, ülkenin bir nevi birebir tezahürünü görebiliyorum orada.  
özellikle özel üniversitelerin çoğalmasıyla, şu "créme de la créme" diye tabir ettiğimiz üst zümre çocukları bu çok iyi ve özel üniversitelere kayınca bir boşluk oluştu. bu boşluğu da coğrafi olarak ege, akdeniz ve itibaren ve bir hayli de doğuda yaşayan ailelerin çocukları doldurdu. hem de öyle ekonomik anlamda orta-üst düzeylerde değiller. orta ve hatta orta-alt seviyelerinden gelen çocuklar bunlar; ailelerinin bağ / tarla satmak suretiyle okutabildiği, çoğunlukla çiftçi, ya da işçi sınıfının çocukları.
ve nasıl zehir gibiler. zaten zehir gibi olmayanların sizin okulda ne işi var diyeceksiniz. o da doğru.
ancak geldiği yer ve içinde bulunduğu fırsatın değerini bilme açısından öğrencinin tutumunda epey bir değişim söz konusu. elbette bu ayrı bir yazının konusu, benim üzerinde durmak istediğim kısmı farklı: köken ve içine doğduğu sosyal algı ve dünyaya bakış açısı olarak öğrencilerimin politik görüşlerin zenginliğinin dikey bir çizgi oluşturacak oranda gelişme gösterdiğini düşünüyorum.
okulu iyi tanıyanların hep böyle olduğunu söyleyecektir, ve okulumuzun bununla gurur duyduğunu da. muhakkak. ama bana göre bir değişim mevcut. içinde bulunduğumuz çağın gereği bir değişim bu. 
bunda elbette baş örtü yasağının kalkması da bir hayli etkili bu zenginliğin oluşmasında. baş örtüsü simge olarak algılansa da, aslında hayata bakış açısını ifade eden bir görüngedir aynı zamanda. inancını açık açık da ifade ettiğinden, o öğrencimle başlarken elimde hazır bir done olur, ve neyi referans almam gerektiğini baştan bilirim.
herkes inancını farklı bir şekilde ifade edebilir, ki kaldı ki konuşma özgürlüğü temel insan haklarımızdan biridir. ülkemizde son yıllarda mantra gibi tekrarlayarak kendimizi inandırmamız gereken bir mefhum oldu. yapılan haksızlıkla şahit oldukça.
 
isterse baş örtüsü taksın, iste kippa, isterse "hare krishna" diyerek turuncu turuncu sokaklarda dolansın. kimi ne ilgilendirir bu? ne güzel işte. kültür zenginliği bu demek değil mi?
hiç kimse bir tek kendi inancının, görüşünün, fikrinin ya da zevkinin en yücesi, en doğrusu, ya da en güzeli olduğunu başkasına dayatmasın. tek beklentim bu.
sahi savaşlara gerek kalır mıydı hal böyle olsa?
 
derslerimde çevre temaları dışında kendi inancıma, politik görüşüme hiç değinmem.
gerek yok. çevre / doğa ise, eğer yarınları düşünüyorsak; bu dünyayı çocuklarımızdan emanet aldığımızın ayırdına varabiliyorsak, olmazsa olmazlardan. ama zorunlu da değil. kitabın içinse geçtiği halde, öffleyen yüzlerin çoğunluğunu gördüğüm anda, müfredat bile olsa, işlemekten vazgeçerim. 
sıkıldıklarını göre göre bir konunun üzerine gitmek, daha çok bıktırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
kendi fikrini değil empoze etmenin, açık seçik ifade etmenin bile yanlış olduğunu savunurum.
 
öğrencilerim her ne kadar genç yetişkin olsalar da, türkiye'deki ebeveynlerin tutumu nedeniyle gerçek manadaki yetişkinliğe geç geçiş yapıyorlar. yani "gençlerin" benim fikirlerimden etkilenmelerini istemem.
sosyal medya nedeniyle geçmişe oranla bu sayı çok azaldıysa da etkilenen muhakkak çıkar, çıkacaktır. 
hocayı hep bir kaç basamak üstte gören öğrenciler her daim olmuştur, olacaktır. dolayısıyla derse yön veren kişi olarak öğretmen, kendini her türlü görüşten muaf tutmalıdır sınıf içinde. herkese tarafsız yaklaşabilmek adına. öbür türlü sadece kendi görüşümden öğrencilerime ulaşmış, onları eğitmiş olur. ki, bu diğer öğrencilere sadece haksızlık olmaz, işini yapamayan bir öğretmen olarak kişinin vicdanını fazlasıyla rahatsız etmelidir. 
 
ama bu ülkede, bunu en baştaki lider bile yapamazken, rast gele sivil bir insanın nasıl yapmasını bekleriz? tarafsız kalabilmektn geçtim, kendi fikrini zorla kabul ettirmek şu an mübah görülüyor. üstelik bunu,  "önce onlar başlattı" türevinde vicdan aklamasıyla yapıyorlar. 
sadece kendi zümresinin görüşünü tek doğru kabul eden insanların çoğunluğu karşısında dehşete düşüyorum. diyeceksiniz ki, tarih mükerrerden ibarettir, bu hep böyle süregelmiştir. ama nedense sözüm ona aydın kesimin biraz daha farklı yaklaşacağını ister istemez düşünüyor insan. 
oysa orada da, bizimi görüşümüzden olmayanı sevmeyiz şeklinde, görünürde görece daha yumuşak bir üslubun altında aynı faşizan tutum yatmaktadır. sizin görüşünüzü paylaşmayan zümreye karşı olan duygularınızı hangi kavramla ifade ederseniz edin. ötekileştirmenin çizgisi çok ince bir yerdedir. 
 
ne yani, aynı görüşte olmadığım insanları sevmek zorunda mıyım diye itiraz edeceklere hemen bir çift sözüm de var: mesele sevip sevmeme temelinde bir duygu değil, zira sevmemenin bir sonraki düzeyi nefrettir. ve nefret söylemi sözsel faşizmin başladığı nokta olarak da kalmıyor, artık eyleme geçilebildiği tehlikeli sınır olarak da görülebiliyor. 
mesele sevip sevmeme değil aslında, hoşgörüyle yaklaşabilmek, gerçek manada hoşgörüden, tolerans göstermekten bahsediyorum, yoksa tahammül etmekten değil.
 
dün o gruptan bir kaç hanımı kahve içmeye davet ettim bahçeme. başta sohbet konusunu duyurmuş olmama rağmen, konu faşizme bir türlü gelemedi. bir iki girişimde bulunduysam da yeterli rezonans gelmedi. bambaşka konulara girildi, ve tam konu ele alınmaya başlamışken, asıl konuşmak istediğim kişi, programını ileri sürerek kalktı. 
hiç beklediğim gibi gitmedi. ama asıl olan umduğunu değil, bulduğunu analiz dip değerlendirebilmek.
 
sezgisel olarak görüşünü yoga hocası olmasından mütevellit bilmememe de çok gerek olduğunu düşünmediğim genç kadını çocuklarıyla birlikte davet ettim. çocuklarıyla çocuk olan değil, gerçek çocuğu içinde kaybetmemiş, özgür ruhlu kadının rolünü sonra idrak ettim.
 
ben orada toplumsal mevzuyu açmaya çalıştıkça,  başka konulara kaçışıldıkça, öfkemin büyüdüğünü ve istemediğim halde müdahaleci ve sinirli davrandığımı fark ediyor, ama dizginleyemiyordum kendimi.
bu çocuk kadın gerektiği her yerde öyle tatlı ele aldı ki sazı, sadece gerilen partiler değil, diğer kadınları da bir huzur sardı.  
 
sonunda diğer parti kalktı, gerginlik de uçuştu gitti. geriye kalanlar sadece aşkı konuştu.
 
netice itibariyle anladım ki, değil faşizme engel olmak, daha mevzunun kendisini teorik bazda bile konuşmaya hazır değiliz. ama galiba çok da kötü bir şey değil bu. aşk konuşmak varken, faşizmi niye konuşalım? 
 

26 Haziran 2018 Salı

içinizdeki anne ya da ataerkil toplumun ölümü

canım annem diye başlık atmak isterdim. ama aslında hitap ettiğim kişinin beni doğuran biyolojik annem olduğundan emin değilim. hayır yanlış bir ifade oldu bu. hitap ettiğim kişi beni doğuran değildir ve bundan kesin, hatta kesinkes eminim.
artık!

beni doğuran güzel kadına veda ettiğim bu yazıda bunu 5 yıl evvel öngörmüş, ama daha tam adlandıramamıştım. ne de olsa bilmediğin bir şeyi adlandırman mümkün değil.
aaah yine ludwig abim gelir aklıma burada, "dilimin sınırları, dünyamın sınırları" dediğini duyar gibiyim.

ama mevzuya derinlemesine girmeden evvel, yukarıya linkini attığım yazıya kısa bir iki cümle bir şeyler söylemek isterim. "anneme" veda ettiğim yazıdan tam 9 gün sonra, ayın 13'ü gibi güzel anam, ruhunu teslim eder. her ne kadar veda ettiğimi yazmış olsam da, gerçek manada vedayı, gerçek annemin kim olduğunu anladığımdan beri, yani şu bir kaç gündür yaptım, yapıyorum.

sizi doğurmuş olana veda etmek, öyle kolay bir şey değil. defalarca veda eder, başa dönersiniz. sizi doğurandır o, varlığınızın temel sebebi.
anneniz gerçek manada siz ölünce ölür.

sizi etiyle kanıyla minik bir hücreden, dünya güzeli bir bebeğe dönüştüren o yüce gücün ürünü, özüne aşk katıp biçimi mükemmel, kokusu doyumsuz, masumiyet simgesi bir şekle sokup dünyaya fırlatıyor!
hahahahaha, Heidegger, kulakların çınlasın emi! niye kendi dediğini kendin yapamadın acaba?
hani biraz hannah'ya kulak vereydin, seni aşkla bekleyen o masum hannah'yı, gerçek manada var oluşçuluğu idrak edecektin belki.

neyse, felsefenin ucsuz diyarlarına bir uçuş değil, masumane bir anne ya "niye ataerkil düzen artık yetti"  teması işlemek niyetindeyim. biz felsefeyi şu eril insancıklara emanet edelim, oyalansınlar. savaş baltalarını çıkarıp fikirlerini havada çarpıştırsınlar. o vandal halleriyle de sonra o fikirleri somutlaştırıp birbirlerini yok etsinler. nasıl isterlerse.
zevk meselesi.
neydi o klişe laf, "zevklere ve renklere karışılmaz".
ah, şu emrivaki haller, tavırlar, öldürüyorsunuz beni!
eril dünyasının gereği ve ereği sanırım emretmekle var olmuş. içi boş emirler!

"konuşamayacağımız hakkında susmalıyız" derken de kullanılan aynı emir kipidir bu. alıntıladığım bu aforizma dilbilim felsefesinde baş yapıt sayılan eserin içinde en can alıcı cümlelerden biridir.
yahu, demezler mi adama,"sen de kim oluyorsun da, bize yeni bir kural dayatıyorsun? niye konuşmayalım? ne zararı var konuşsak? konuşmayı bildikten sonra, savaş baltalarına hemen meyil etmeden, içine sevgi, şefkat katarak… unuttunuz mu? tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarırmış. atasözümüze girmiş bu şahane canlı, tam da yığınla kitaba musallat olan o kadim yılanın bizzat kendisi değil midir?
  
oysa başka bir eril abimiz "hayat felsefede başlar, felsefede biter" demiş. geri kalan teferruattır demeye getirmiş. bakın, bu da sınır koymuş, başlar biter? kime göre? hangi zamansal algıdır bu? dikey mi, lineer mi, göreceli mi? halbuki zamansız olan ne başlamıştır ne biter. ohhh gelsin doyumsuz sohbetler…

ah, eril dünyanın eril abilerine kulak verirsek yandık, konuyu bir yere bağlayamayacağız. eril dünya sınırlar içine hapsolmuştur, eril dünya savaş tanrılarının cirit attığı bir arena. büyük abi heraklit dememiş mi tatlı tatlı "savaş her şeyin babasıdır" diye. ondan iyi bilecek değiliz ya.
erkek adam dediğin emreder, yıkar, yok eder… ama bu erilcikler daha oğlan hallerinden başlıyor bu savaş nidalarına. anlayamadığı bir şeyi yıkma ihtiyacındadır. kolay olanı budur onun için zira.

geçen gün çöp konteyner önünde taş çatlasın 12 yaşında olsun, bir oğlan çocuğunun teki, çok da güzel ev maketlerinin üzerinde tepiniyor. ben de arkadaşımla köpek-çocuklarımı yürüyüşe çıkarmışım. uzaktan gördüğümüz bu manzarayı kendi aramızda, kötü proje notu olarak tahmin etmeye çalışıyorduk. ben dayanamayıp muzırca sataştım çocuğa.
- hayırdır, kötü not mu aldın?
çocuk anlamadı.     
- niye tepiniyorsun maketin üzerinde, çok da güzel yapmışsın? kötü not verdi öğretmenin projene galiba?
diye açıkladım. çocuk itiraz etti hemen.
- haa bu benim değil ki!
- haydaaa, o zaman niye parçalıyorsun? çok da güzel yapmış, yapan. yazık değil mi?
- değil.
diyerek bizimki tepinmesini sürdürüyor.
- niye parçalıyorsun peki?
belli ki o ana kadar bunu düşünmemiş, küçük vandalımız, bir an affalar gibi oldu. ama sonra daha da sert tepinmeye başladı.
- çok saçma!
- nesi saçma?
- bilmiyorum, saçma işte.
diye cevap vererek, utandığından mı, işine karışılmış olunmasının rahatsızlığından mıdır bilmem, yanımızdan kaçtı gitti.
eril dünyanın algısına güzel bir örnek…

oysa aynı yaşlarda bir kız çocuğu olsa, o maketi eve götürür, dantel perdeler örer, çiçeklerle bezer, ve barbi bebeklerine ev bile yapmıştı onu.
gerçi günümüz tüketim toplumu kız çocuklarının bu yaşlarda ne yaptığından çok emin değilim. belki önünde selfi çeker, her hangi sosyal paylaşım ağına resim atarlardı muhtemel ki.

öyle ya da böyle, eril dünyası artık vaktini doldurmuştur.

en dibe düşmelisin, gerçek manada en dibe. oradan sadece tek yol vardır: yukarı.

kadınlar için o nokta gerçekleşti gerçekleşecek gibi, toplumsal manada. kadınlara ve en değerli varlıkları olan çocuklara karşı şiddet artmış durumda, üstelik  bu şiddeti reva görenler nedeyse hiç ceza almıyorlar. bu hususlara burada detaylıca girmenin bir manasını görmüyorum. dileyen istediği gibi haberleri izleyebilir.
kadınların yükselişe geçtiği bireysel düzlemde ise çoktan işe koyulmuş. 

toplumsal olaylardan bağımsız kendi uçurumunu yaşamış kadınlar çoktan yükselişe geçmişler bile. son yıllarda çevremde daha çok görür oluyorum o güzel varlıkları. üstelik sayılarının arttığını onlar da biliyorlar.

anaerkil düzene geçiş üstelik öyle heraklit'in övündüğü o savaş nidalarıyla olmayacak. öyle yumuşak bir geçiş olacak ki, insanlar ne olduğunu anlamadan düzenin değiştiğini görecek. hani adeta, bir sabah uyandık, düzen değişmiş. ama darbe olmuş değil. elbette uzun bir süreçten bahsediyorum, elbette bir günden diğer güne olmayacak. çok emek gerektiren, ağır adımlarla gidilen bir yol bu.
erkekler de kadınlar sayesinde değişim geçirecek. düşünsenize, tabii ki zihniyeti değişmiş, erkeklerin yarattığı o prangalardan kurtulmuş her kadın, yani kendi özgür düşüncesini elde etmiş, ama en önemlisi aşkı ve dahası şefkatı yüreğinin en derininde idrak etmiş kadın, evladını da farklı yetiştirecektir. 
belki de bu yüzden isteyerek, gönüllü geçilmiş olacak yeni düzene, ama bunun farkına bile varılmayacak.
bir nevi kadınlar devrimi.

niye mi farkına varılmayacak? çok basit. kadın kan dökerek inşa etmez. yakarak, yıkarak getirmez yeniyi.

kadın, sevgiyle yapar bunu, aşkla.
kadın anne şefkatiyle yapar, yapacak bunu.
hiç merak etmeyin, er ya da geç, henüz başlamadıysa muhtemel ki bugün.
söz veriyorum.   

23 Haziran 2018 Cumartesi

- kopyacısın!

final sınavındayız, sınav tam başladı, bir kız öğrencim sınıfa geldiği gibi, en arkalara çok çalışkan bir öğrencinin arkasına geçiverdi. dönem boyunca hayli notları kötü olan bir öğrenci olduğu için elbette dikkatimi çekti bu. ama tesadüftür diye üzerinde durmadım önce.
sonra sınav süresince baktım. o çalışkan öğrenci de eğik oturuyor, kağıdı olduğu gibi görünüyor arka sıradan. hani kötü bir niyet olmayabilir, ama ister istemez dikkat çekiyordu.
ikinci vize sınavını da, küçük bir sınıfta yapmak zorunda kalmıştım, bu kızımız bu sefer yakın arkadaşıyla dip dibe oturuyordu.
biriniz yer değiştirsin, orası çok kalabalık dediğimde, bunun arkadaşı, çok kötü hissettiriyorsunuz diyerek tepki göstermişti. çok şaşırmıştım o tepkiye.
ikisi de bayağı da sevdiğim kızlardı ikisi de. neşeli, bıcır bıcır şeyler. hislerimizin de karşılıklı olduğunu düşünmüştüm.
ben de bunun üzerine, aslında çok da onların dibinde oturmayan, ama diğer kızın tepkisi yüzünden karizmayı çizdirmemek uğruna başka bir erkek öğrenciye yerini değiştirmesini rica etmek zorunda kalmıştım.

tabii şimdi tekrar tepki alacağımı öngördüğüm için, hiç uğraşmayayım dedim.
yine de dayanamadım, ve öndeki çalışkan öğrenciye yerini değiştirmesini söyledim.
itirazsız kalktı. ama bizim arkadaki zilli bayağı sesli burnundan nefes alarak homurdandı, sandalyesini oynattı. öndeki öğrenciler dönüp baktı.
içimden beş la havle çekip, ses etmeden gittim.
 
sınavın sonuna doğru geldiğimizde, öğrenciler artık birer birer kağıtları vererek çıkıyor.
aslında bir şey söylemeyi düşünmüyordum, ama tam bu kızımız çıkarken ben de kapının önüne doğru yürüyordum, fırsat bilip arkasından gittim. sınıfın hemen dışında 
- beğendiniz mi bu yaptığınızı?
diye sordum.
hiç lafını sakınmadı
- asıl siz beğendiniz mi yaptığınızı?!
- ne yapmışım ben?
- insanlara kopyacı muamelesi yapıyorsunuz.
- ne diyorsunuz size yahu? sınavda öğrencinin yerini değiştirmek en temel haklarımdan biridir
- ben haktan değil, insanlıktan bahsediyorum!
sesi titremişti. ben bir şey diyemeden de gitmişti.
 
dona kalmıştım. bak şu terbiyesize! değil kendi öğrenciliğimde, şimdi olsa, hocama böyle bir laf etmeye cesaret edeceğim? mümkün mü!
çok içerlemiştim o zaman.
 
ama çocuk haklıydı! hiç insani bir şey değildi yaptığım. bir hocam bana yapsa bunu, sessiz sedasız kalkar, elbette yer değiştirirdim.
ama içten içe de gönül koymaz mıydım? hoca bana güvenmedi diye üzülmez, sınava konsantrasyonum gitmez miydi? hem de nasıl keyfim kaçardı!
çocuğun tepkisi belli ki bundandı. ona güvenmemiştim!
aşırı hassas bir çocuk olmalı ki, bana göre son derece basit olan bu yer değiştirme hadisesi onda böyle derin bir yara açabilmişti.
açmış olmalı; yoksa niye böyle sert tepki göstersin.
 
ama öğreniyorum ben de işte. hatalar bizlere mahsus değil mi?
 
not: bu arada, her zamankinden iyi not almıştı çocuk.
not2: bu yazdığımı ona mail olarak göndereceğim. bakalım cevap gelecek mi...