itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2018 Cumartesi

inanç

ülkemizde hiç de hafife alınmayacak bir mevzudur inanç. beni ilgilendiren kollektif bilincin inanç sistemi değil. toplumu düzeltmek benim harcım değil, onu dini liderler düşünsün.
inancın en küçük yapı taşı, asıl çıkış noktası olan bireyin ta kendisi ilgimi çekmiştir hep. asıl çıkış noktası derken de en basit ifadeyle: "Allah'la kul arasına girilmez" sözünden yola çıkmak benim derdim. yani daha da basit bir ifadeyle: ben ancak kendime bakarım. ailemin dahi inancı beni ilgilendirmez. ne de olsa her koyun kendi bacağından asılır, ve kendi deneyimini kendi yaşamak zorundadır. kimse bir diğerinin inancına karışamaz. karışırsa, araya girmiş olur!

bu minvalde, kendi inancımı sorguladığımda, aslında kendimi bildim bileli bir inancın peşinden gittiğimi, bugünkü aklıma ayırt edebiliyorum.
çocukluğuma dair gizemli bir tanrının varlığına kanaat getiriyorum. yoksa neden, o bıdıcık halimle uyur gezer bir halde etrafta dolanır, kendimi evin dışındaki merdivenlerde otururken bulurdum. nedense uyanıp da yatağımda olmadığımı görmek, beni ürkütmezdi, hiç korktuğumu anımsamam.

çocukluk yıllarımın bu bilinçsiz tavrı, daha sonraki ilk ergenlik zamanımda bilinçli bir evden "fıyma" şekline dönüştü.
herkesin uyumasını fırsat bilir, gece karanlığın içinde dolaşmaya çıkardım. o yaşadığımız küçük alman kasabasının güvenliği içinde büyümemden mi mütevellit böyle korkusuz bir çocuktum, yoksa ağaçların ve gizli kuytuların bol olduğu devasa bir bahçenin içinde büyümemden mi bilmiyorum. ailem bana korkuyu - en azından bu şekilde- aşılamamıştı. ya da en dürüst ifadeyle; korku benim için sadece o dört duvarın içinde mevcuttu, dışında değil.

ah neler yapmazdım o karanlık sokaklarda…
yakınlardaki hastanenin parkımsı bahçesi, yine yürüme mesafesindeki mezarlığın karanlık gizemi benim için çekim noktalarından öte, o gizemli tanrımla baş başa kalabileceğim kutsal mabetlerdi, çocuk aklımla.
konuşurdu benimle tanrım, kah peri gibi düşsel bir varlığa bürünür, kah ağaç, kuş, yıldızlar ya da ay gibi somut bir şekle. ama deli gibi konuşurdu benle. dert ortağımdı benim ilahım. dinler, akıl verirdi.
hayal gücüm sonsuzdu.

ama sonra kuran kursuna başlatıldım. ve oradaki tanrı, çocukluğumun tanrısıyla örtüşmez oldu. hem de hiç. gaddar, cezalandırıcı, kızgın bir tanrıydı bu. beni korumuyordu.
bir gün kuran kursundaki hoca cehennemi anlatıyordu. doğru yoldan sapan kullarını nasıl cezalandırdığını ballandıra ballandıra. bir an dayanamadım, bir soru sordum hocaya. soru hala çok net aklımda: "nasıl olur da o Allah, kendi yarattığı insanlara bu kadar kızgın olabilir, sadece cezayı düşünür? nasıl kıyar kendi çocuklarına?" 10 ya da 11 yaşlarında olmalıyım.
hala gözümün önünden gitmez; hoca bir elimin tüm parmaklarını birleştirmemi söyledi, sonra var gücüyle beş parmağın tepesine cetvelini şaklattı.
belki bütün gücüne ihtiyaç duymadı. çocukluk hatırası, canım çok yanmıştı. kafamda kötücül bir resim kalmış sadece geriye: var gücüyle cetvele asılan, karanlık bakışlı kara kuru bir adam.
gözünde şimşekler çakmıştı, "sus breh kafir, sen kur'an'dan daha mı iyi bileceksin!" bağırışı gitmez kulaklarımdan . Allah ondan da razı olsun. o olmasa bu kadar erken idrakına varır mıydım? 
zira farkına varmadan o an tanrıyı red etmiştim.
içimden çığlık attığımı anımsıyorum, senin anlattığın tanrı, bundan böyle benim tanrım değil, olamaz!
 
ondan sonra üniversite yıllarına kadar bir bocalama içinde kaldım hep. annemin tanrısı artık benim için sadece yalandı. anne korkusuyla oruç tutar, gerçekten aç kalırdım, ama iftarda sadece yiyecek yemenin mutluluğunu yaşardım, spiritüel bir boyutu yoktu benim için artık. artık asileşmiştim, yalan söylüyordum. kur'an kursuna gidermiş gibi yapıp, şehir kütüphanesinde alırdım soluğu.

inancıma son darbeyi felsefeyle ilk bulaşmam vurdu. okuduğum ilk bölümde başarısız olunca başka bir bölüme sıfırdan başladım. ve onun ikinci yılında bir hoca geldi. üç dersimize birden girdi ve geldiği gibi de felsefe okyanusunun orta yerine yüzme bilmeyen biz yeni yetmeleri fırlattı attı.
sonrası? hayatım değişti desem yeridir. ömrümde ilk defa özlediğim türden bir eğitimi almaya başlamıştım. soru sormayı, sorgulamayı ve o yanıtlarla aktarılan bilgiyi anlamayı öğrenir olmuştum. meğer hep açlığını çektiğim buymuş. bilgiye aç zihnimi öbür ve önceki hocaların yaptığı gibi ezbere dayalı değil, sorgulayarak doyurmayı öğreniyordum.
ve o derslere nasıl hazırlanarak geliyordum anlatamam. tek bir hafta sonunda, abrtısız 500-1000 sayfalık metinler okur, kenarlarına sorular çıkartır, derslerde zehir gibi estirirdim. hoca çoğu zaman öbür öğrencilere de söz hakkı verebilmek için beni dizginlemek zorunda kalırdı (aslında bunu çooook sonra, üniversitede hoca olarak başvuracağım zaman, ondan istediğim referans mektubunda öğrenmiş ve şok olmuştum, kendimin ayırdında değildim ki!).
hoş, aslında 80 kişilik bir sınıfımız vardı. ve delice bilgi açlığı çeken bir avuç, taş çatlasın 3-5 öğrenciydik.   
bu hoca sayesinde, yaşamın felsefede başladığını ve felsefede bittiğini öğrendim. ve yine bu hocanın yol göstermeleri sayesinde 20 küsür yılımı felsefenin labirentlerinde geçirdim.  ve dahası, bir aidiyet duygusu bile oluştu benim için. nihayet kendimi "inanmamak" diye tanımlayabildiğim bir yere ait hisseder olmuştum.

bunu ilk ne zaman fark ettiğimi anımsamıyorum, ama evet, inanmamak da bir inanç en nihayetinde. evet ya, neticede ateizm de bir çeşit inanç. inanmamaya inanmaktır.
çevremde kimsenin anlamlandıramadığı bu inancımla üstelik gurur duyuyordum. o kadar ki, her fırsatta dillendiriyordum bunu. hatta rahmetli anacağımı babamın mezarında bile bu uğurda ağlatmıştım.
peh, yalan mı söyleyecektim, sırf babam öldü diye, yalan mı söyleyecektim ilk gençlik çağlarımdaki gibi. dürüstlük timsali bendeniz, kendine yalan söylemeyi asla yakıştıramayan ben, babamın mezarı başında bile dürüstlükten yana olacaktım elbette. kızma be canım anam, bilemedim, cahilmişim. bugün olsa, farklı cevap verirdim elbette. üstelik sen mutlu ol diye değil, gerçekten düşüncem bu yönde diye. ama söyleyemedim o zaman yalan. elimde değildi. zamanda geriye gitmek mümkün olsa, bugünkü bilgimle de olsa söyleyemezdim. o süreç gerekliymiş, benim için olduğu kadar, senin için de.

ama inançlar o kadar çeşit çeşit ki. niye insan evladı bunu anlamaz? halbuki ne güzel demiş ibnü'l-arabi yegane inancı anlatırken:
halk, ilah hakkında çeşitli inançlar edindiler
ben ise, onların inandıklarının hepsine inandım.*
şu anki inancımın ilk zamanındayım, yani şu andan yıllar evvel sohbetine gittiğim, halen hayatta, ünlü kadın mutassavvıfa yönelttiğim soru gelir aklıma. soru - cevap kısmında yüzlerce insanın, ama en çok da kitaplarından dolayı gözümde olağanüstü bir yere sahip değerli bir inanç dostunun önünde konuşmaktan heyecanlı, titreyen sesimle aşağıdaki soruyu yöneltmiştim:
"milyarlarca parçalık bir "puzzle"ın kendine özgü şekilli parçalarıyız her birimiz, her şey; canlı cansız. en küçük parça dahi eksik olsa, resim bütün olmaktan uzaklaşır. dahası o parçanın eksikliğiyle resimde minik de olsa bir kara delik oluşur.
ancak mevcudiyetin anlamını çözmüş (ister ona nietzsche ağzıyla üst insan diyelim, ister sufi diliyle insan-ı kamil, fark etmez) olan resmin bütününü görmeye muktedirdir.  
canlı cansız tüm konular bu puzzle'ın parçası olduğunu düşünürsek o halde aslında tüm disiplenler de aynı resmin birer parçası. ve aslında hepsi aynı şeyi, sadece farklı terimlerle anlatıyor. mesela matematik sonsuz sayısını ifade ederken, acaba astro-fizikteki higgs bozonuna (*2) mı işaret ediyor, ya da hegel'in felesefe diliyle "nedeni kendinde olmak" diye ifade ettiği, hallaç'ı mansur'un "en-el hak" deyişine mi tekabul ediyor?" 
bir annenin yeni yetme evladının saçma sorusuna gülümser gibi tatlı tatlı baktığını anımsar gibiyim. sevgi vardı bakışında, ama aynı zamanda da, "ah, daha çooook yol gideceksin evladım!" minvalinde de kulak çeker gibiydi. cevabını anımsamıyorum. muhtemelen sorumu da şimdi yazdığım kadar detaylı ve net soramamışımdır. sadece tek bir şeyi hatırlıyorum o cevapta: kocaman bir HAYIR. bunu kendi tatlı dilli üslubuyla yapmasına rağmen, o koca hayır, kocaman bir hayal kırıklığı olmuştu. kitaplarında okuduğum, hele ki bakara suresi üzerine olan kitabını sular seller gibi yuttuğum kişiyle, karşımda, sorumu anlamaktan bihaber kişi aynı kişi miydi? arabi'den yukarıda yaptığım alıntıyı ilk onun kitabında okumuş, füsusu'l hikem'i ondan sonra ancak almaya cesaret edebilmiştim.
ama belki de ben henüz yeterince büyümedim de o "hayır"daki mananın derinliğini idrak edemedim. 
80'nine merdiven dayamış huysuz ve tatlı komşumun geçenlerde dediği gibi, "büyü de gel"! büyüyünce anlarım inşallah.

yalnız geçmişteki bene baktığımda anlıyorum ki, daha yazdığım ilk şiirde aramışım O'nu. çocukluğumun almanya'sındaki o küçük gri kasabanın karanlık sokaklarında, daha sonra yalova kırlarında tek başına başımı alıp gitmelerimde hep aradığım O'ymuş.  felsefede kendimi ararken, yine aramam O'na dairmiş. kitaplarımı alıp kuytu köşelere çekilişlerimde.
ama bunu ancak bugün görebiliyorum. O'nu bulduktan, O'nun aşkına düştükten sonra fark edebildim, anlayabildim, idrakına vardım.
ve anladım ki, gerçek inanç olağanüstü zor, neredeyse imkansız. günümüzde.
modern hayat inancı imkansız kılıyor. çünkü o aşka düşmek, gerçek manada aşka, ilahi olanına düşmek sadece cesaret değil, çok fazla acıyı da göze almayı yanında getiriyor. deli olarak yaftalanmaya, yıllarca ilaçlara mecbur bırakılmayı, aşağılanmalara ve kimseye derdini anlatamamayı da...

çünkü gerçek manada inanç "Allah'la kul arasına kimsenin giremeyeceği" idrakını da getiriyor. anlıyorsunuz ki, hiç kimselere bu inancı artık anlatamazsınız. çünkü bu sadece ve sadece sizin inancınızdır artık.
üstelik bu gerçek gerçek inanç, ya da felsefe diliyle absolut gerçeklik diyelim, kendinizden bile şüphe etmenize yol açıyor. bir anda,
"acaba inandığım için mi düşünüyorum bunu, yoksa o aşk acısının müptelalığı uğruna mı yapıyorum herşeyi?" diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
hani derlermiş ya, gerçek inanan için, "sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayacak" diye. şimdi anlıyorum bu sözü. 

yalova, gökçedere'de tümata'nın epey zamandır düzenlediği sema etkinlikleri var. bir kaç yıl evvel  bir kez de olsa katılmak nasip olmuştu. gerçekten de gittiğim "dergahların" arasında en çok uluslararası olanıydı buydu. dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla dolup taşıyordu o küçücük dergah binası. en güzeli tabii, sema ayinin yapıldığı üst kattı. hijyene ve giyim kuşama çok önem veriliyor, kadınlar kadar, erkeklerin de örtünmesi bekleniyor. amaç, başka hiç kimseyi rahatsız etmeden kendi zikrini yapabilmek.
alt katta dede efendiyle olan sohbetten sonra, üst kattaki semahaneye çıktım. istenilen tüm ritüelleri elimden geldiğince yaptım. oturdum sema edenleri izledim.
epey yaşı ilerlemiş bir hanım dikkatimi çekti. avrupalı bir tipi vardı, ama hangi ülkeden bilemediğim bu yaşlı hanım durmaksızın döndü durdu. yalnız döndükçe, o yaşlı, zayıf insanlara özgü o kırılgan resim soldu, genç bir kız geldi yerine. o genç kız edasıyla hababam dönüyordu. birine soracak oldum, meğer sabah beri dönüyormuş!
nasıl hayranlıkla izledim onu. kaç saat geçti bilmem; en sonunda ben de tüm cesaretimi topladım, ritüellere dikkat ederek o dairenin içine girdim. başladım dönmeye, önce yavaş ve dikkatlice, git gide hızlanarak.sonra kaybettim kendimi, deli gibi dönmeye başladım.
zamanı unuttum, mekanı unuttum, aklımda bir tek aşk kaldı.
ve tam da o noktada, nasıl oldu bilmiyorum, birden düştüm. kendimi yerde buldum. çok da sert düşmüştüm, ama canım acımıyordu.
başım deli gib dönüyordu,  içimde çocukça kahkahalar dönüyordu.
ama dilim sessizdi. kimse duymadı o çocuksu kahkaları.
ve birden anladım. anlamamla dondum kaldım. eyvahlar olsun, ben ne yapmıştım?!

anlar anlamaz da semahaneden ayrıldım, o şehri de ardımda bıraktım döndüm.
yoook bir daha mümkün değil, ne sema, ne başka bir ayin.
başkası önünde mi? asla!

çünkü gerçek zikr, başka hiç kimsenin bilmediğidir…
dua ettiğini kimse bilmeyecek başka! hatta kendinden bile şüpheye düşeceksin. sol elin, sağ elinin ne yaptığından haberdar olmayacak absolut gerçeklikte!
anladım ki, sol elim dahi sağ elimin zikrinden haberdar olduğunda o zikr değil, gösteriştir!
o samimiyet değildir artık. şeytan karışmıştır o inanca o an.

anladım ki, gerçek inanç işte bu kadar zordur!

halbuki en kalabalık otobüste bile yariyle baş başa kalabilen ben, o semahanede utandım.
herkes ne yaptığımı biliyordu zira.
diyeceksiniz ki, "Allah'ın bildiğini kuldan niye saklarsın?"
yooook, bu öyle bir şey değil.
yarla baş başalık öyle mahrem ki, kendinden bile sakınacakken, kaldı ki tüm dünyaya duyurmak?
mümkün değil!

şimdi sormayın ne olur, nasıl oldu da ateizmden böyle bir aşka düştün?
cevap sorusunda gizli.
gerçekten de, tam manasıyla…
.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.
  *ebu'l-ala afifi, füsusu'l hikem okumaları için anahtar, iz yayıncılık, Istanbul

19 Haziran 2012 Salı

birinin sopası olsa....

eski yazılarıma şöyle bir göz gezdirdim de, aşk üzerine amma da ahkam kesmişim! schopenhauer'den nietzsche'den dem vurmuşum, ilk aşkımı ilan etmişim, vapurlarda yaşlı aşıklara bulaşmışım, dır dır da dır dır! bir tek kendime olta atmamışım. halbuki bloğumun okuru en çok benim başıma gelmiş hadiseleri merak ediyor (ey okur, yanlışsam üç kez tepeme vur!). işte itiraf ediyorum geçtiğimiz bahar mevsimi biraz gecikmeyle de olsa benim de başımı yaktı. tam "seni seviyorumlar, sana aşığımlar" sanskristçeden tercüme edilmeye başlanmıştı ki, üstelik ilk, sonradan aşkın imkansızlık ilkesini anımsatarak kayıplara karışacak olan karşı taraf saflarında telaffuz edilmişti bu. şapşal bendeniz ise bu kaçışı kovalanmak istiyor diye algılayarak bir kaç hafta daha peşinden seyirttim o güzelin, ama neyse ki yüz vermedi. verseydi düşünsenize manzarayı, mutlu mesut bir ben! mazallah! çekilir cinsten bir durum olmazdı insanlık için. netekim ben de acıdan deli divane bir kaç haftayı geçirdikten sonra kendime gelmeyi becerebildim. sanırım gelebildim. en azından şu anki ruh halim buna işaret ediyor. (şimdi bu nasıl anlatiş, hani dadından yinmez detaylar diyerek ağzı sulanan okurlarıma şimdi okkalı bir iki kelam etmek isterdim, ama okuyucum olmaktan cayarsınız diye, o nidanızı duymamış gibi yapacagım). şimdi geçmiş bir aşkı neden kurcalama ihtiyacı hissettim? zira aşkın nemenem bir zerzevat olduğunu irdelemek için elbette. gereksiz demiyorum, sadece zerzevat işte. aslında olmayan bir şey yarattığımız için. iki insan bir duyguyu paylaştığını sanıyor, ama gelin görün ki bir taraf iki kişi arasında söylenen sözcükleri çok ciddiye alıyor. diğeri ciddiye almak şöyle dursun, söylemiş olmak için söylüyor belki de, an öyle gerektirdiği için belki. hadi günahını almayalım, "o an öyle hissettiği için" diyelim. ya da bal gibi öküzün önde gideni olduğu için olsun. hangi sebepten söylediyse söylesin, neticede biri aslında yaşamadan, yaşamış gibi yapıyor, beriki dipsiz bir kuyuya atlıyor gözleri kapalı. ya da aşk kavramıyla yücelttiği nesne belki de kendisine giden yolda salt bir vasıta. yine schopi'ye dönecek olursak, ki kendisi çok manalı bir laf etmiş bu mevzuda: "gerçek ve saf sevgi acımadır. acıma olmayan diğer sevgiler kendine düşkünlüktür." hadi buyrun buradan yakın. demek ki bu durumda, dünyada aşk ya da sevgi namına bir şey yok, hepsi minik egolarımızın yansıması sadece. nedense bir rahatlama hissediyorum şimdi. sadece olmayan bir şey uğruna gereksiz acılar çektiğimi farkettiğim için değil sadece. gerçi kendime bu kadar düşkün olduğumu ayırt etmem aslında o kadar da rahatlatan bir şey değil. benimkisi daha çok züğürt tesellisi işte. ama işte geldik yine yukarılarda ifade ettiğim teorime: aşk bir zerzevat, arada tüketmenin faydalı olduğu, ama fazla kaçırınca midenizi alt üst edip zihinsel yetilerinizi felç edebildiği bir zerzevat. yani siz siz olun, ne çok odaklanın bu mevzuya, ne de hayatınızdan iyice söküp atın. ya da siz en iyisi benim yazıyı hiç okumamış gibi yapın, hepimiz rahat edelim.

1 Haziran 2012 Cuma

aykırı bir bencileyin: deli deyin bana DELİ!

son haftalarda güzel bir cozutma içerisindeyim. devrelerim arada yanıyor - aslında arada dersem durumu küçümsemiş olurum- ya da sadece aralarda yanmıyor. üstelik, sadece ülke gündemine oturan inanılmaz ve dehşetengiz açıklamalar nedeniyle değil, genel halet-i ruhiyem böyle. kendi içimde yaptığım  gelişme daha çok sebeb-i hikmetim.
kadınların bedenini metalaştıran, biber gazıyla astımlı insanları öldüren, ve yaptığı roboski katliamının sorumluluğunu zerre kadar üzerine almayan bir yönetmin olduğu ülkede devrelerin cozutması çok şaşılası değil diyeceksiniz hemen. heyecan yapmayın sevgili okuyucum. dedim ya, yok sebep, yaşadığım bu güzel ülkeden dolayı değil, ya da hepsinden dolayı da ben kafa karıştırmakla meşgulüm. sadece siz değerli okuyucumunkini değil, başta kendiminkini. 

şimdi söyleyeceklerimle olayın diyalektiğine gireceğim zira işte güzeldir kafa karışıklığı. sıkı durun: hiç bu kadar net olmamıştı zihnim! 

zaman zaman öylesine berrak ve açık bir yerlerde dolanıyor ki, ben bile dehşete kapılıyorum böyle bir keyif karşısında. hani derinlik sarhoşluğu yerine zihinsel sarhoşluk yaşıyorum. muhteşem bir endorfin salgılanımıyla insan evladının kendi zihninde yaşayebileceği keyiflerin en keyiflisinin keyfini çıkarıyorum. lakin gel de şimdi diğer fanilere anlat!
mağaraya geri dönüp, duvara yansıyan görüntülerin gölgelerden ibaret olduğunu anlatmaya kalksam, de get deli diyorlar! vazgeçtim.
hani, eyvallah, normlarınıza uymuyor diye, kendi içinizdeki dehlize bakmaktan ödünüz patlıyor diye, naçizane bendenize dokanmayın yahu! 

ya da görüdünüz deli, dönün geri kuzum! 

kim dedi size benle ahbap olmanız gerektiğini? 
kim, ben mi? yok yahu, vallahi billahi iftira! hem de en kurusundan, damda kurutulmuş olanından. doktor bile kendi halinde bırakın, kimseye bir zararı yok demiş hakkımda. eee, size ne?

tabii burada, deliliği saptanmamış onca zararlı delilerin bu toplumdaki çoğunluğu nasıl oluşturdukları detayına inmeyeceğim, zira bu yazıya söz konusu deliler onlar değiller. onlar ülkeyi yönetmekle meşgul olmaya devam etsinler, ben gariban deli, şurada bencileyin, uzay ve mekan tanımayan, rölativizmin ebesine rahmet okutan zihnimde ışık hızındaki yolculuklara devam edeyim.

deliliğin rahmeti üstünüzde olsun...


17 Mayıs 2012 Perşembe

Ne zorum vardı da yaktım tüm köprüleri? 
Çok basit, kurallardan kurtarmalıydım bu zihnimi. Özellikle ismi lazım değil, dil öğrettiğini iddia eden bazı kurumların takındığı tavır söz konusu olunca...
Bu kurum öyle bir yer ki, hocalarını sadece kısıtlama getirerek, kural üzerine kural koyarak, en küçük yanlışında bir baba despotluğu ile parmak sallayarak cezalandırıyor olsun. Üstelik bu kısır döngüden çıkmaya çalışan hocalarını, elindeki en büyük kozu (yani yeni kurs vermeyeceğini, dolayısıla ilave gelir kaynağınını büyük bir bölümünü elinden alacağını beyan ederek) cezalandırmasını bilen bir kuruluş bu. Hegel'in köle efendi diyalektiğinde olduğu gibi, kendini efendi sanan birey, acaba, kölesi köleliğini ret etmeye başladığı anda, daha önce kölesinin verdiği hizmetlerle beslenen efendi, kölesinin baş kaldırması ile, kendisi köle konumna geçmiş olmuyor mu? Kölesinin ifa ettiği işleri artık kendisi yerine getirmek zorundadır, ya da onunu yerini başka bir köle ile doldurması gerekmektedir.
Kendimi kurtarmış olmanın hafifliği olsa da, o kurumda çalışan diğer hocaları düşündükçe, benim bireysel başkaldırının mağara mitosunda olduğu üzere, mağaradaki gölgeleri gerçek zanneden diğer prangalı arkadaşların kurtuluşuna herhangi bir katkı sağlayacağından emin değilim. 
Para ismiyle atfedilen söz konusu meta, günümüz insanını baştan çıkaran başlıca unsurdur. Sanırım, bu mevzuda, benden başka Isparta'lılara ihtiyaç var. 
Ohhhh, ben şimdi gani gani olan boş günlerin keyfini süreceğim, şiir yazacağım, okuyacağım, ve prangalıyken en çok ihmal ettiğim dostlarımla güzel lakırdılar edeceğim.
Hadi bana eyvallah :)

8 Mayıs 2012 Salı

vahiy

hoca değerlendirme formlarında bir öğrencim "hiç bir şey öğretmedi, ne öğrendiysem kendi başıma öğrendim" diye yazmıştı. o zamanlar bu cümleye çok üzülmüştüm. onca çabaya bir takdir bile reva görülmüyor diyerek..
ama bugün düşünüyorum da, en büyük öğretiyi meğer ona vermişim. "kendi başına öğrenebilme yetisini"!
ama ona da şu lafı etmek isterdim: ulen, yukarıdan vahiy mi geldi sandın eşek sıpası? kağıdını değerlendirmişim ve geçer not almış mısın? demek ki bir şeyler öğrenmişin. 

16 Ocak 2012 Pazartesi

dırdır da dırdır

eski yazılarımı şöyle gözden geçiriyordum, utanarak fark ettim: amma da dırdır yapmışım! yok kimse okumuyor, yok okuyorsa kazara okuyor, yok bu yazı tipik okura yönelik değil! aaaaaaa, sus be kadın! amma da söylenmiş durmuşum. okurken olası okuyucumun ne hissettiğini anladım! sabırlı, özverili ve nezaketen bunca yıldır beni eleştirmeyen sevgili okuyucum (eğer varsan!) senden binlerce kez özür diliyorum! hani okurken ben bile bunaldım! ben okuyucum olsam, hadi len, senin nazını mı çekeceğim der, okkalı yorum yazarak posta koyardım.
hadi gel, affettirmek için seni yemeğe götüreyim! (bedava yemeği duyan, yüzlerce okuyucum olurmuş birden! ahauahuaha, bak sen o zaman yaman halime!
ama yok öyle yağma, baktım ki sesler çıkıyor, tabii ki yarışma düzenler, en çok soruyu bileni götürürüm yemeğe... ah ah, hayallere bak; birden kendimi en çok okunan popüler blog yazarı kıvamına getirdiler! ama hayal etmeden yaşanmaz ki, yazılmaz da!
yine de ben suçumun ayırdına vardım! bir daha asla, hiç bir yazımın içine "tabii okuyan varsa" minvalinde bir ifade yer almayacak. namusum, vatanım ve milletimin üzerine ant içerim! aslında şarap daha güzel içilirdi be şimdi! (yok yok, onun herhalde güvenirliği kalmazdı...)


not: fotoğrafta "dırdır eden bendeniz"i görüyorsunuz mukabilinde bir latife edecektim ki, fotoğrafı bulduğum blogdaki "dırdır eden eşinizle nasıl baş edersiniz"yazısı dikkatimi çekti ve okumaya başladım. başta, aa ne güzel makul öğütler veriyor, diye düşünüyordum ki, "ne de olsa, evde ikincil önemdeki yetişkin oluyor karınız" minvalinde bir cümleye geldim ve kaldım! ah ah, seksizminizi yiyeyim sizin... "o ikincil önemdeki yetişkin" sizi ne yapsın he mi! durun hele, daha yeni başladı dırdıra!

27 Aralık 2007 Perşembe

bir gün ansızın gelebilirim..

bazı günler olur, primatlardan bir nebze akıllı (gerçi son yapılan deneyler aksini ıspatlıyor, ve tabii ki biz kontekstimize halel getirmemek adına onları yok sayıyoruz şimdilik!), lakin o kadar duygusal olamamanın sancısını çekeriz.
ohhh fiili birinci çoğul şahısta kullanıp aklımca işin içinden sıyrılacağım. yok öyle yağma, birinci tekil şahsa dönemem şimdi, utanırım cümle aleme karşı...
durduk yerde ağlamaya başlarız (yok olmadı bu, çok durduk yerde değildi, basbayağı yürümelik yerde, hem de sokak ortasıydı hatta...
hadi arkadaşlar, yalnız bırakmayın beni, ha gayret! birinci çoğul şahıs, huhuuuu!
niye mi ağlarız? neden olacak, bastonlu bir amcayı baharda ölen babamıza benzetmişizdir. istikamet iskele ev arasında bir yerde, aynı babanıza benzeyen yaşlıca bir amca peydah olmuştur, aynı onun gibi tıngır mıngır bastonuyla ağır çekim yürüyordur, bir de sakalı olsa direkt, "yav baba, ölme numarasıyla anamı mı terk ettin de yirmilik çıtıra mı kaçtın" nidasıyla sarılacaksınız, o kadar benziyor hani!
tamam yahu, babanız benzemiyor olabilir üstteki tarife, kırmayın beni!
önce bir iki yutkunur, geçecek gibi olursunuz, ama ohooo farkına bile varmadan amcanın ağır çekimine kapılmışsınızdır (yaşlı erkek çekiciliği bu olsa gerek: bastonuyla senkron tutturmak...)
derken, durumun ayırdına varır, amca fark etmeden tabanları yağlarsınız (ne olur ne olmaz, sizi kapkaçcı sanır ya da başka bir şey, oracıkta kalpten gidiverir, vebali mebali olaylarına sebep olur, ömür boyu vicdan meselelerine gark olursunuz).
bakın hele, çaktırmadan birinci çoğul şahıstan, ikinci çoğula geçip, sorumluluğu sizin üzerinize bıraktım bile, siz daha uyuyun!

lakin göz ve kalp irtibatı çoktan ilişki kurmuş, babanızın resmini anında flashdiskten yükleme yapmış , 150 gb (ne var, yakında o kadar kapasitelisi de çıkar, hayal kuruyoruz burada!) şiddettinde harddiske giydirmiş, tüm belleği bloke edip zırlama komutunu göndermiştir bile.
boşuna basarsınız undo tuşuna, f1 tuşu çoktan kayıptır ve ctrl+alt+delete tuşları da faide etmez.
filmlerde müziğin plak cızırtısıyla durduğu noktaya gelmiş olabilir bazılarımız -anında biz olduk- şimdi "ne diyorsun kardeşim?" diye kızarak. tamam kızmayın, zaten hepsi "aptallar için bilgisayar kullanma kısayolları" kitabından arakladığım bilgilerdi. benim de bildiğim nane değil bu pc olayları -hehehe, çaktırmadan okuyucu ile empati kurma! aa pardon bunu da okudunuz şimdi değil mi? hiihi elimden kaçtı-. sakinleşirseniz bir de şöyle anlatırım:
gözünüzden bir iki damla şıp şıp eder, aboov diyerek adımları hızlandırır, ama beyhudedir bu çaba, şıp şıp çoktan şırıl kıvamına gelmiş, salya sümük zırlamaktasınız!
son çare -neyse ki güneş var da konsepte uyuyor- güneş gözlüğünü çıkartır, zırıl zırıl eve yürürsünüz
hala üstüme alındığım yok, benim başıma gelmedi ki, valla ben gördüm sizi, yollarda salya sümük koştururken, hatta mendil ister misin kardeş diye seslendim, duymadınız...
yolları şaşırır, on dakikalık yolu yarım saate çıkarmayı becerir, son beş yılın en başarılı labirent çizme şampiyonu bile ilan edilirsiniz.
amaaan ne olacak, içinizde kalanı cebinizdeki bir paket mendile sığdırmışsınız işte, uzayan yollar ve sümüklü mendiller size feda olsun!

ama sonra, akşamın ilerleyen saatlerinde, çalışmanız gerekirken kendinizi böyle ne idüğü belirsiz yazılar yazarken bulursanız şaşırmayın!
ben uyarayım da... ne olur ne olmaz.

17 Kasım 2007 Cumartesi

aklıma geldikçe sen

ansızın, bir filmin ortasında, bir ödev okurken, yağmur yağarken düşüyorsun aklıma. önce aldırmıyorum, savuştuyorum varlığını, ama öyle bir yer ederek geliyorsun ki istemsiz resmine gidiyor gözüm ve gidiyor yüreğim, acıyor bıraktığın boşluk.
öyle sızlıyor ki o boşluk bütün gece sızan yağmur dolduramıyor, gece dolduramıyor, kalıyorum öylecene, resmine sarılmış bir halde.

kediler bile meraklanıyor, dolanıyorlar etrafımda, biri burnuyla itiyor yüzümü, diğeri patisyle dokunuyor, anlar gibi seni andığımı. eşlik edeceklermiş gibi ağıtıma.

biliyorum daha çok sızlayacak yokluğun, hep o acaba kalacak dilimde. kalsaydım o gece, götürseydim ertesi gün kendim seni doktora, değişen bir şey olur muydu diye.

biliyorum daha çok sarılıp resmine ağıtlar düzeceğim, tontonum diye sızlanacağım.

ve hiç geçmeyecek gibi bıraktığın o boşluk, hiç dolmayacak gibi...

ben seni hep özleyeceğim be tontonum...

10 Haziran 2007 Pazar

sırf yazmış olmak için...

...başladım bu yazıya. yazmayınca, sanki gece yatarken dişimi fırçalamayı unutmuş gibi hissediyorum.
bir yanıma bir şeyler batıyor, uyuyamıyor kalkıyorum yataktan.


ama gündelik hayata bakarken bu aralar o alaycıl, herşeyi tiye alan yanımı bulamıyorum.
hayat pek bir ciddi bakıyor her açıdan.

halbuki önümde yazmak istediğim upuzuuun bir liste var, yeni sokak müzisyenlerinden tutun da alt katımdaki komşularım, kedilerim ve iş arkadaşlarıma kadar geniş bir yelpazede çekiştirebileceğim bir sürü insan ve olay dizilmişler bekleşiyorlar.

üstelik vaktim de var. okul tatile girmiş, kurslarımdan biri bitmiş, hafta içi iki haftam bomboş!


ama kafam değil.


bir yanım sokakta zırlayıp elin yaşlı amcalarına baba diye sarılası var, diğer yanım oturup fransızca çalışıyor, yüzmeye gidiyor. yani bana vakit kalmıyor.

ve TV'de X-Files bilmem kaçıncı kez aynı sezonu döndürüyor.

belki de sadece yoruldum. biraz kaybolmuş gibiyim.

karanlıkta bulutların arasından çoban yıldızı ışıldıyor.
baba, sen de görüyor musun?

7 Haziran 2007 Perşembe

vicdani meseleler

okulda not verme dönemi...

öğrenciler kapınızı nasıl da aşındırırlar. kimisi bir kaç daha yüksek not derdinde gelip pazarlık dahi ediyorlar. böylesine çok kızıyorum, ama her nedense öğrenci gittiği anda durumunu tekrar düşünüp içim elvermiyor ve istediği notu vermiş buluyorum kendimi.

bu dönem iki tane F vermek zorunda kaldım (yani o dersten kaldılar): biri göz göre göre paragraf paragraf aynen kopya ettiği ödevi bana yutturmaya kalkan bir öğrenci. ona hiç acımadım (yahu insan hiç olmazsa mühim kelimeleri, eş anlamlıları ile değiştirir! a avanak!). yani F notuna dua etsin, normalde disipline aksettirmem gerekirdi.

ama diğerine içim acıdı. çocuk gayet efendi ama dersi boyna ekiyor, yok annem hasta, yok belimi incittim, yok çalışıyorum... türlü çeşit bahane ile devamsızlığın dibine darı suyu ekmeyi becerdi. sınav günü bir hışım çıkardım kapının önüne.
- niye gelmediniz?
melul melul yüzüme bakıyor.
- söyleyecek bir şeyiniz var mı?
- çalışıyordum.
- o zaman bir öneri getirin bu durumu düzeltmek için. yoksa sınava almayacağım sizi!
melul bakış.
bekliyorum ki, ödev önerisi getirsin, hemen kabul edeceğim.
- evet bekliyorum.
- bakın arkadaşlarınızın sınav süresinden çalıyorsunuz!
- bir öneriniz yoksa, kusura bakmayın sizi derse alamayacağım!
hiç bir şey demeden çantasını alıp gidiyor.

sınav boyunca kuduruyorum öfkeden. bir yandan da bin pişmanlık. dayanamayıp yokluyorum kapının önünü. hani gezinse hırsız gibi, hemen alacağım içeri. ama yok.
günlerce de bekliyorum, hani belki bir mail atar, şans ister gibisinden, ama yok.

derdimi yılların hocası bir meslektaşıma açıyorum.
-bazen acımak dah kötü oluyor. böyle yaparak ona çok daha iyi bir ders verdin. bir sonraki dönemde daha dikkatli olacaktır.
inanmak istiyorum, kolay olanı o zira ama içim elvermiyor, ikna olamıyorum bir türlü.

bugün notları kayıt işlerine gönderdim.

tam bilgisayarı kapatacağım, benim haylazdan bir mail: gerçekten kalmayı hakediyor muyum sizce diye sormuş. ah be eşek, ulen şurada bir saat evvel neredeydin?

yarın ofise çağırdım. bakalım ne olacak...

13 Mayıs 2007 Pazar

seni özledim

üçtür, etrafına o derme çatma çitin yapılıp yapılmadığına bakmaya gidiyordum.
İşte o üçüncü kez, yine çiti kontrol etmeye gidiyorum derken aslında ve belki de ilk defa gerçek anlamda seni ziyarete geldiğimi farkettim sonra, cuma günkü gelişimle.

kuran okunuyordu dört bir yandaki hoparlörlerden.
çam ağaçlarının serin gölgesinde baştan karaların cirit attığı, makineme poz vermek istercesine yolumu kestiği o uzun bahçeden yürüdüm ve henüz pek bir ağacın olmadığı yeni bölüme vardım.

toprağın güneşten kurumaya başlamıştı. suyunu döktüm. pvc şişeden düşen son damlayla birlikte yüreğim de düştü yanına baba. yığıldım.

halbuki son gelişimde mezarına yakın yerde tilki gördüğümü anlatacaktım sana. fotoğrafını çekme umuduyla peşinden seyirttiğimi ve beceremediğimi de.
ne de çok severdin belgesel kanallarına bakmaya.

ama anlatamadım. dilimden "babacığım" dışında bir kelime dökülmedi.

boylu boyunca yatıyordun orada ve ben o tatlı kelini öpemedim. yumuşacık sakalına dokunamadım.

- tonton babam
- tonton kızım
nasıl da yüzünde güller açardı bana cevap verirken. hele seni gördüğüm o son pazar akşamı, hani bana demiştin ya "sen benim hem anam hem babamsın!". aklımdan çıkmıyor gözlerindeki o ışık.

- hadi baba desene yine! tonton kızım desene!
- hadi be tatlı babacığım, çok oldu ama bu kadar tembellik, hadi kalk da eve gidelim be tontonum!

kalkmadın. yine inadın tuttu, dinlemedin beni işte. ama söz vermiştin!?
yine yalancıktandı, değil mi?

yüreğimi o kurumuş toprağın altında bırakarak döndüm İstanbul'un koca boşluğuna.

üstelik bugün anneler günü, annemi de ağlattım telefonda.

4 Mayıs 2007 Cuma

limon tuzuna limonata

Sevgilimin Ankara'da olduğunu bilenler bilir (yok yok artık sağır sultan bile duymuştur!). Neyse işt gece kalktım geldim ve şu anda size Angara'nın havadar bir semtinden yazıyorum. (İşte blogçuluk dediğiniz böyle olur, mekan zaman dinlemez!)

Ben geldim, sevgilim işe gitti. Ben kaykılıp yatmadan evvel bir kahvaltı edeyim dedim. Ketılda su ısıtacaktım kahve için, baktım ketıl su dolu. Ayy canım sevgilim düşünmüş beni de su bile koymuş hazır diyerek kaynattım ben onu. Neyse hazırladım kahvaltımı, kahvemi, oturdum masaya. Kahveden bir yudum aldım, almamla da püskürtmem bir oldu!
Bu ne biçim kahve?!

Önce kahveyi çıkarıp inceledim, bildiğiniz granül kahve işte! Sonra içine kattığım karamelalı sütü inceledim (ağzımın tadını da bilirim haaa, çok güzel oluyor, süt yerine karamelalı süt koyacaksınız!), yok o da normal. Kahveden tekrar minik bir yudum aldım. Aaa bu basbayağı çay. Acaba limonlu çay mı yaptı ketilda? Sonra uyandım, galiba limonata yapmış, sürahi yerine de buna doldurmuş! Neyse kaynatılmış limonatayı doldurdum sürahiye.

Kendisine bunu sonra anlattığımda
"Aman sakın dokunma ketila!" diye bağırdı.
"Niye ki?"
"Kirecini çözsün diye limon tuzu koymuştum içine!"
"Afferin!"

27 Nisan 2007 Cuma

sokakların korkulu rüyası zibi

Vukuat 1:
Geçen gün otobüste gidiyorum, iki liseli kızımız bindi, ellerinde de birer lahmacun! Off o lahmacun 10 kaplan gücünde bütün otobüsü kokusuyla şenlendirmesin mi!
Veletler de beni anlamış gibi gelip hemen yanıma oturdular
(bizim okulun işkence kolu mu görevlendirdi bunları, nedir...). Pencereyi açtım ama o da kokuyu daha bir suratıma üflemek dışında bir şey yapmadı.

Kızlar da inadına mıy mıy ağır ağır yiyorlar! 15. dakikada o otobüsün görüp göreceği en müthiş kusma görüntüsünü oluşturmaya ramak kala dayanamadım artık: "Yaa kızlar n'olur şunları hızlı yiyin bari!" diye yalvardım.

Bunlar ilkin ağızlarındaki lokmalarını yuttular (resmen "gulp" sesini duydum) sonra birbirinin suratına baktılar, hiç bir şey demeden ilk durakta indiler...

Ulen şimdi öğrenci adama da ikinci bileti harcattım ya! Ne olurdu sanki hemen yanda sessiz sedasız kussaydım? İlle fikrimi belirteceğim. Tüh bana!

Vukuat 2:
Az evvel bakkaldan dönüyorum, mis gibi ekmek almışım, güzel kahvaltı hülyalarına dalmışım, önümden yürüyen
amcanın biri "forrrrk" diye genzini püskürttü asfalta.

Var gücümle "Breh!" diye bir nidada bulunmuşum (ben de sonradan ayırdına vardım). Amca nidamı işitmiş olmalı ki, muhteşem balgamlı şovunun ikinci yarısını mendiliyle sürdürmeye karar verdi.
Neyse ki kulakları çalışıyormuş en azından... solunum yolları tam randımanlı çalışmasa da...

Eylemlerim devam edecektir...

19 Nisan 2007 Perşembe

rahat uyu tontonum

Tam derse girdim, bir telefon, baktım evden, bir panik açtım. Ağabey hazreti ağlıyor,
"Çabuk gel kardeşim...!"
"Ne oldu?"
"Babam..."
Duymak istiyorum, beyazın üzerinde kapkara bir leke kadar görünür olsun istiyorum.
"Öldü mü?"
"Evet!" Boğazım düğümleniyor. Koridorda kaçacak bir delik arıyorum. Yanaklarım ıslanıyor, önümü göremiyorum.
"Ne olur bunun gerçek olmadığını söyle!" diye bağırıyorum almanca. Sanki halimden anlamıyor kimse kafayı sıyırdığımı... Sanki almanca sorarak gizliyorum kara haberi...

Dersliğe geri dönüp iptal ediyorum dersi, öğrenciler kocaman bakıyor bana. Haberi veriyorum. Bir an önce toparlanıp havaya karışmak istiyorum. Bulut olmuk, buharlaşmak, görünürlükten uzak, cisim değiştirmek...
Sonra annemi arıyorum, bir umut! Fareyi deve yapan kardeş hazretin yine abarttığını duymak istiyorum.
Annem, "Nabzı atmıyor, nefes almıyor. Ambulansı aradım yoldalar" diyor.
Umutlanıyorum. Komada işte, bir anlık bir şey bu, anlayamadılar nabzını, yanılıyorlar.
Sonra teyzemi arıyorum. Sakin kadındır, o hele anlasın durumu.
10 dakika sonra geri arıyor teyzem.
"Ambulansa gerek kalmamış."

Dört bir yana dönüyorum. Dört bir yanda yazıyor işte artık, duvarların üzerinde, masamın üzerinde, kapıda, ellerimde... beyazın üzerinde kapkara bir leke gibi yazıyor...


Kaç saat geçiyor, yollar uzuyor.
Babam hemen yandaki komşu şehirde değil sanki, ülkenin diğer ucuna kaçmış, bitmiyor yol, bitmiyor yanaklarımdan yakan bu acılık, beynim zonkluyor, yüreğim zonkluyor ama hep bir umut, son bir umut...
Şehir görünüyor önümde, nefesim daralıyor, kapkara gerçeğe her adım yanaştıkça geri dönüp kaçasım geliyor.

Giriyorum eve, ev dolu, bir sürü insan. Yüzüme bakıyorlar, bir şeyler söylüyorlar, duymuyorum.
Yatak odasının kapısı açık, yerde pembe bir çarşaf, kabartı.
Kaldırıyorum: babam.

Dişleri yok ağzında, başına bir tülbent bağlanmış, gülümsüyor gözleri kapalı. Öpüyorum, kokluyorum. Babam kokuyor. Sakalını seviyorum. Babamın yumuşacık sakalı.
Upuzun kaşlarını düzeltiyorum.
"Tontonum"
Sarılıyorum.
Başımda sesler, bir şeyler söylüyorlar. Omuzlarımdan tutuyor biri.
"Bırakın sarılayım, bırakın babamı bana."
Sokuluyorum koynuna.
Babam yumuşacık fısıldıyor, tıpkı onu son gördüğüm pazar akşamında olduğu gibi: "Sen benim hem anam hem babamsın."
İçimden kocaman bağırıyorum, kulaklarım acıyor.
"Babaaaaa!"


Gerek varlığıyla, gerek sözüyle yanımda olduğunu hissettiren tüm dostlara teşekkür ederim. Sağolun! İyi ki varsınız.

17 Nisan 2007 Salı

güzin ablaya açık mektup

Sevgili Güzin abla,

pazar günü aradılar dersin ortasında, "baban ağır hasta, gel helalleşmeye..."!
Sen tanımazsın benim aileyi, bu bizim valide arayan. Bayan PANİK. Durumun söylenilenin yarısı kadar olduğunu biliyorum, ama yine de sıkıntı düşüyor içime, dersi iptal edip atlayıp gidiyorum komşu şehre.


Eve giriyorum, babam sevinç gözyaşları döküyor.
"Baba, yürüyemiyor dediler senin için, at bakayım bir tur da görsünler!" diyerek bir gaz veriyorum, bizim eceli gelmiş peder salonda kocaman bir tur atıyor yürüteciyle. Annem ağabeyim dumura uğramış bakıyor. Benim toto tabii tavan yapıyor.
Ee hani kötüydü diye bakıyorum anneme, "Ben gel demedim ki, sen merak ettin." demez mi!

Gece fenalaşıyor peder... benim gaz da bu kadar işe yarıyor demek ki. Valideye boşaltıyorum cüzdanı, dönüyorum.

Durum o kadar feci değil biliyorum, kalırsam valide de ağabey efendi de kebap yapacaklar, ailenin en küçüğü bendeniz her bir naneye koşturacağım. Tecrübe konuşuyor: bir sene boyunca yaptım. Bir yandan hastanede yatan babaya yetişip diğer yandan panikten tansiyonu yükselen anneyi doktor doktor dolaştırmış, bir de işe güce yetişmiştim. İşsiz güçsüz ağabey hazretleri ise daha birinci ayın sonunda "baskıya" dayanamayıp ortadan toz olmuştu tabii. Hani sanki sorumluluk onlarda olunca üstüme daha mı çok yük biniyor ne...

Dün ambulansçı azarlıyor, annem beni arıyor, ne yapayım diye. "Çağır ambulans görevlisini telefona, ben de ona fırça atayım" diyorum.
Bugün ise "baban gitmek istemiyor doktora" diye arıyor. Hadii babama da bir fırça atıyorum. Fırçacıbaşı kesildim anlayacağın. "Tamam gideceğim kızım" diyor babacık. Ama netice? Değişen bir şey yok, babam hala adam akıllı bir muayeneden geçmiş değil! Bense burada kudurmaktayım. Off şeytan diyor, bırak ales'i, bırak kadro imkanını, git babanla ilgilen! Yok onu melek diyor. Şeytan, kal lan diye bağırıyor sol tarafımdan.

Neyse işte Güzin abla durum böyle, sen bu hasta baba, panik anne ve sorumsuz ağabey, ama asıl önemlisi şeytan ve melek ikilisi ile ne yapmamı önerirsin?

Sevgiler
Zibi



Sevgili evladım Zibirix,

Senin durumun pek fena! Bence biran önce kendini o aileden sildir ve başka bir aileye evlatlık olarak git, benim aklıma başka çözüm yolu gelmedi.

Selamlar

Güzin ablan



Sevgili Güzin abla,

Çüş!

Selamlar
Zibi

13 Nisan 2007 Cuma

ales males

Haydee millet evlere şenlik, ben deniz hunili zibi (Çinili Kütahya maşrapası muadili) huzurlarınızdaaaaaa!!!

Az kaldı, 9 günden de az bir vakit sonra Ales denilen canavar tarafından bizzat yutulacağımı beni pek seven aziz okuyucuma muştularım!
Zaten bu haberle birlikte kına satışlarının tavan yapacağı piyasanın uzmanları tarafından tahmin
edilmektedir.

20 yıl gibi kısa bir süreden sonra matematik çalışmaya çalışan bendeniz, çözdüğü soruları olduğu gibi iki yana döşemek suretiyle yayınlamaktan esef duymaktadır, ama gerçeği de pek değerli okuyucudan saklamak namümkündür!

Ben yine, çözemediğim rasyonel ve cebirsel sorularıma geri dönüp sizi bu müjdeli haber ile başbaşa bırakayım...

not: Erbakan döneminin hediyesi bu les, bu seneki adıyla ales... Gördüğüm yerde öpmezsem ben Erbakan'ı, n'olayım!!! Ya da youtube starları çocukların yaptığı şarkı gibi, ben de ales için bir şarkı mı yapsam? "Ah ales, pes dedim pes..."

12 Nisan 2007 Perşembe

uzay turistiymiş...

Uff bugün haberleri izlemek bana yaramadı, bunu da duydum ve fitil oldum: Şu yandaki zat uzay turisti olmaya karar vermiş...
Ben ona kaç defa dedim, önce ben gideceğim ondan sonra sen diye, ama dinlemedi insafsız! Oyun bozan nolcek!

Bakın nasıl da sırıtıyor pişmiş kelle gibi, beni geçti ya, sırıtır elbette!

6 Nisan 2007 Cuma

içindendir içinden

Cam vazoların içine konan şu cicili bicili renkli taşlardan alıyorum, poşetin üstü bir parmak toz! Kasadaki arkadaşa söyledim, "İçindendir içinden!" diye geçiştirmeye baktı, "Hee tabii, şu ellerimdeki toz da içinden geldi o halde!" diyerek elimi uzattım, adam inanmamış bir halde poşeti avuçlarken "İçinden..." diye tekrarlayacak oldu, elleri simsiyah olunca cümlesini bitiremedi.
Eee tabii ben zahmet ettim, onun yerine tamamladım cümlesini kahkaha eşliğinde: Hehehe, içindendir içinden, dert etme kardeş!

vakti olmayanlar için ev temizliği rehberi

Çok çalışıp vakti olmayan, ama titizliği de tavan yapan okurlarım bana müteşekkür kalacaklar biliyorum bu değerli rehber için! Buyrun size bir kaç ipucu:

1. Evi mümkün olduğunca az kirletmeye bakın!
Birinci madde mümkün değil, ruh muyum ben kirletmeyeceğim diyor ve yukarıda bahsettiğim kişilikseniz geçelim diğer maddelere:
2. Misafir kabul etmeyin! (pisliğinizi kimse görmezse, siz de daha az rahatsız olursunuz! Ben niye hep çok işim var bahanesi yapıyorum, asıl evi mok götürüyor!)

3. Etraftan çekiniyorsanız, o zaman kaldırın koca totonuzu, hiç olmazsa elektrik süpürgesini fişe takın. Yarım saat kadar çalıştırın. Hiç olmazsa konu komşuya temizlik yaptım imajı verirsiniz. Siz de o arada daha mühim işlere zaman ayırırsınız.
4. Ama benimki gibi bol toz tutan bir evse, kaçınılmaz, gerçek manada süpüreceksiniz
etrafı.
5. Kilim ya da halıları kaldırmayın, üstlerini bir güzel süpürün, kenarlarını kaldırın altına da biraz ulaşın (orada kalan tozlar pusuda yatan düşman gibi, süpürgeyi kaldırdığınız anda fırlıyor ortaya!).
6. Masa örtüsünü değiştirin, temiz bir görünüm veriyor!
7. Yemek yapmayın, diyet yapın! Hem muhteşem bir vücut hem de daha az bulaşık sahibi olursunuz. (Yaa bu göbek niye var hala?!)
8. Yedinci madde sayesinde azıcık olan bulaşığınızı biriktirin, haftada bir yıkayın (nasılsa misafir de gelmiyor, kim görecek?).
9. Banyo küvetinde siyah organizmalar gördüğünüzde, ee artık temizleme vaktinin geldiğini anlayın. Ama isterseniz yeni ev hayvanatım diye de
yutturabilirsiniz kendinize (misafir gelmiyor ya, başka kimse kalmıyor o bakımdan kendinize yedireceksiniz!).
10. Pencereleri senede bir kez silin. Ama daha sık sileceğim, işi gücü bırakıp derseniz, benim
yumurtacı çocuklara haber vereyim, yaptırım güçleri bayağı iyi :))

Bütün bu söylediklerimi yaparsanız, işte benim yanda gördüğünüz evim kadar temiz bir eve sahip olursunuz!

Güle güle kirlenin!

5 Nisan 2007 Perşembe

Sem'in gafı

Asansör müziğini dinlerken Sem orada tanıştığı bir hanımla telefon numarası alışverişi yapıyor. İkisinin de telefonları masanın üzerinde, Sem öbür hanıma çağrı atıyor ki, diğeri numarasını kayıt etsin.
Sem yanyana duran telefonların arasındaki mesafeye işaret ederek patlatıyor bombasını:
Ya şuradan şuraya, amma uzun sürüyor çalması!

Evet ya, adamlar ne diye kalkıp uydu muydu sokuşturuyorlar, uzaylara gönderiyor o dalgaları boş yere! Halbuki şuradan şuraya gidecekti! Bilememiş şaşkınlar!

Hehehehe, var mı öyle dalga geçmek, asansör müziği diye! Ohhhhh olsun! :))