24 Ekim 2009
öylesine
24 Mayıs 2009
bir yıl geçti
bir yıl, bir gün geçti. en yakın dostumu özledim, eşşek herif rüyalarıma giriyor... sabah anırmalarını bile özlüyorum.
ama insanoğlu bu, acıya alışıyor.
üstelik gidişi alaca'ya yaradı. epey bir yakınlaştık haspamla. cup'un sağlığında asla olmayacağı kadar. ama yine de cup'un tutarlığı, o dozunda olan dostluğu bambaşkaydı...
iyi uyu be oğluşum, her neredeysen şimdi.
anane
söz verdim, yazmam gerek, ama sabahtan beri güzel bir konu düşünüyorum; cık, gelmiyor...
sonunda sınav için kullanmaya karar verdiğim
karikatür beni dürttü! nasılsa öğrencilerim blogumu bilmiyor, yarın sabahki sınava harıl harıl çalışıyorlardır, dolaysıyla gönül rahatlığı ile buraya alabilirim karikatürü. ruhları bile duymaz!derste işlediğimiz kitabın son konularından biri yaşlılık, yaşlıların sorunları, huzurevi, üç jenerasyon aynı evde oturmalı mı ve yaşlılığınıza dair bir plan var mı kafanızda gibi, yirmili yaşların başında olan nesile gayet fuzuli görünen bir meseleydi.
o yaşları hatırlasanıza, başımızda kavak yelleri, değil yaşlılığı, otuzlara gelmeyi bile çok uzaktaki bir hadise olarak görüyorduk. hele kırkına gelmek! resmen bir ayağın çukurda!
al işte, bu yaz kırk oluyorum! ayağımı çukur dışında tutabilmek uğruna her havuza gidişimde iki kilometre hababam yüzüyorum... (deri mi diye espri yapanın dersini yüzerim, iki kilometre de yetmez!)
ama o yaşlarda bana ders olacak bir tecrübe de anneannem sayesinde bahş olundu. yerimiz var, yenimiz de dar değil, hadi anlatayım:
kadın müthiş huysuz. ikinci kocası, yani üvey dedemin ölümünden sonra yalnız kalmasın diye yanımızda otursun demişti annem. ama geçinmek ne mümkün?! her gün başka bir hır çıkıyor. üstelik tüm aile bireyleri ile ayrı ayrı kavga etmeyi becerecek kadar da yetenekli haspam. az biraz da paranoyak. bir defasında o uzun donlarını çaldım diye beni suçlamıştı. dolabın alt köşesinde ortaya çıkaana kadar da diretmişti, geri ver diye. 17 yaşlarında mıyım neyim. o zaman uzun kukuletalar da moda değil ki, başıma geçireyim o donları akça pakça. hatta ortaya çıkınca da, gizlice geri koydu diye inat etmişti. yani hatun huysuzluğun kitabını yazmış! tamam kabul, genetik bir durum söz konusu! ister istemez geçmiş! kan çekiyor, ne yaparsın...
anlayacağınız, bizim hatun yapamadı bizle. annemin bütün geri gel yalvarmalarına karşın, evini barkını bağışladı bir huzurevine, ömür boyu bakım garantisi alıp gitti yerleşti. (annem
de hafiften mazohist korkarım, niye yalvardıysa, kendi de günde 5 vakit savaş horonlarını tepiyordu halbuki).
işte bizim yaşlı kız, gittiğinin kaçıncı ayı bilmem, yaşlı bir amca bul! fingirde, ve evlenmeye karar ver. kendi deyimiyle 68, bizim hesaplarımıza göre 74 yaşında üçüncü kez dünya evine girdi. off siz ama öncesinde annemi görün! ful kuvvet itiraz! konu komşu, akraba, yedi düvel diyar ve sülale boyu ne dermiş.
yalan yok, anneannemi sevmezdim, ama bu meselede tam destek çıkan bi ben olmuştum. belki de annemi bu kadar zıvanadan çıkarması başka bir sebepti benim için, ne de olsa asi gençlik yıllarım, ama diğer yandan, müthiş cesurca da buluyordum. sen kalk 74ünde tekrar evlen, olacak şey mi!
ama nasıl bir evlilikti anlatamam. taze gelinle damat ziyarete geldiklerinde şaşı beş olmuştuk hep beraber: el ele, diz dize, göz göze. diyeceğim o ki, anneannem son golü sağlam atmış, zil zurna aşık olmuştu. üstelik sutyeninden ayırmadığı, hiç birimize koklatmadığı para cüzdanını amcanın eline tutuşturacak kadar da güvenmiş.
annem evlenmelerinden önce sormuş, "anne, ya bu adam başka şeyler de isterse ne yapacaksın?" anneannem utangaç başını eğmiş, "ee yaparız o zaman, ne yapacan" diye cevap vermiş. bu arada damat da bir yaş büyük anneannemden!
amca hala sağ mıdır bilmem. evlilikleri de çok sürmedi zaten, üçüncü yılında anneannem felç geçirdi, eli ayağı tutmaz oldu. ama o amca ona nasıl baktı! el üstünde tuttu, hani kuş sütüyle besledi desem, kuşlar bile cik cik şahitlik yapar! ihtiyar kız bir üç sene de öyle yaşadı. sonra da bu kadar yoğun bir aşka dayanamadı, huysuz melek tadında öbür diyara uçuverdi.
annemden amcanın haberlerini çok uzun zaman evvel son kez almıştım, sonrasında onlar da irtibatı kaybetmişler: amca altıncı hatunu boşadıktan sonra gezmeye gelmiş annemleri. kim bilir, belki onuncu hatunla evlenme hazırlığındadır, ya da hurileri kovalıyordur başka mekanda...
gerçi, o tarafa geçtiyse, anneannem izin vermeyecektir ona kesin.
hani kıssadan hisse, aşk başınıza muhakkak bela olacaktır, er ya da geç! elbette gönül abla 74 yıl beklemek istemez... hele bir de prens için mevcut tüm kurbağaları öpme mevzusu var ya, neyse ona hiç girmeyelim şimdi...
durun bakalım, yarın öğrencilerim ne yumurtlayacak....
14 Nisan 2009
ben buraya küstüm
özel hayatım göçtü, mesleki yaşam da etkilendi, işe ayırıp para kazanacağım zamanı öğrenciliğe ayırmak zorunda kaldım. eee baba da yok ki, yeniden öğrenci bebesi olan kızına baksın... tabii bundan en çok blogum hasar aldı, yanına uğramaz oldum!
ama neyse ki, yazılarımı yeni keşfetmiş bir okuyucunun yorumları beni accık dürttü. huuu blogçu, silkin ve kendine gel demedi tabii. ama yorum yapması bile "aaa benim cici bir blogum varmış" dememe yol açtı. elleri dert görmesin okuycumun (gerçi her yorumun altına kendi blogunun linkini kondurması, azıcık reklam kokuyopr gibi, ama o kadar kusur kadı kızında da olurmuş. ben de boş durmadım, onun bloguna reklam kondurdum. he he...
şimdi belki merak edenler çıkacaktır (tabii, hala okuycum var da, bir de aralarından meraklısı çıkacak. aloo, dünya'dan zibi'ye, uyan uyan! aaa bozmayın beni yahu, varsayımlardan yola çıkayım izninizle) ee ne oldu mastır diye. bir şey olduğu yok, dersler bitti, bu sene tez aşamasındayım. ama durum feci. 15 sayfa edebi dergi tadına bir şeyler yazdım, bir de tez hocamın sarkastik yorumlarına mazhar oldum, yani anlayacağınız az gittim uz gittim, bir arpa boyu yol gittim. bit bile benden çok yol alırdı bunca zamandır.

neyse efem, tezden bunaldıkça şuraya bir göz atmaya söz vermiyorum, ama umuyorum, hayaller kuruyorum ki, yeniden yazmaya başlayayım, eski okur kitlem de beni affedip tekrar okumaya başlar diye hayallerimin kare kökünü alıp parçalıyorum.
umarım; bir gün...
not: fotoğrafın alakası yok, ama bahar yorgunu okuyucuları imrendirsin diye koydum...
05 Haziran 2008
vicdanlı olmak ya da geçip gitmek
ben dışarıa çıkana kadar adamı kaldırıma oturtmuşlar, etrafına üç beş kişi daha yetişmiş -çoğunluk civardaki ev kadınları-, bir tane de ortayaşlı adam var.
adam elini yüzünü yıkadı, kolanyayı kokladı, sonra döndü benden bir dilim ekmek istedi, koştum içeri, hazır
ladım hemen bir şeyler, getirdim. adam "sabahtan beri bir şey yemedim, çocuklarım da aç kaldı evde" diye başladı yemeye, bir yandan da anlatmaya, meğerse bir hastalığı varmış, ama ne hastalığın adı anlaşabildi, ne de kullanması gerekn ilacın adı. her ne kadar başlarda panikle feryat eden kadın, söyle ilacını ben alayım diye ısrar ettiyse de adam anlaşılır bir şeyler söylemeyemedi. kadın fiyatını sordu ilacın, "biz verelim paranı, sen al ilacını al" dedi. 20 lira çıkardı cüzdanından, sonra toplaşmış olanlara seslnedi, sizler de verin 20şer lira" diye, kimse itiraz etmeden çıkarıp verdi, hatta ben de tüh, cüzdansız fırladım dışarı diye utandım. neyse bir kadınla o orta yaşlı erkekden çıkıştı 20şer liralar da, toplayıp verdiler adama.buraya kadar her şey normal gibiydi, olası bir şey tabii, açlıktan ve ilaçsızlıktan düşüp bayılmış olabilirdi pekala. ama tüm o panik durumu geçince, aldı beni birden bir düşünce. ben bu hikayeleri duymuştum yahu! buyur, burnumun dibinde olup bitiyordu. özellikle de paraların verilmesini organize eden kadının çantasının açık kaldığını görünce, onu bu yönde uyarabilmesi, açlıktan bayılmış ve yeni kendine gelmiş bir adam için garip sayılmaz mıydı?!
hele ki herkes gidip de, bu tekrar ayaklanıp, kısa günün karı 70 lirayı topladım derecesine bizim apartmana bakışını görünce...
hani insan, eğer durum buysa, helal olsun, sağlam numara çekti diyesi geliyor!
04 Haziran 2008
cup sonrası
bir tuhaflaştık alaca ve ben.
ilk bir kaç gün alaca açısından ne denli sevnidiriciyse benim açımdan o denli yıkıcıydı. hatun haklıydı elbette, cup ile kıskanılacak bir ilişkim oldu hep. inkar da etmedim hiç, cup'un özel olduğunu açıkça söylediğim oldu.
cup'tan sadece 4 ay sonra aileye katılmasına rağmen onun kadar sevilmediğini hep hissetmiştir cilveli, haylaz alacakızım. kaç kez kıskanıp cup ile arama girmiştir minik sevgi kelebeğim. ama sanırım, sorun bir parça da benim onda kendimi özel hissetmeyişimdi -ne bencillik-, neymiş eve gelen herkese sırnaşıyormuş. ne güzel işte tam bir sevgi delisi, herkesle paylaşacak sevgisini ille de! soğuk nevale cup tabii bir tek bana gösteriyordu o sevgiyi... ama işte insan bencilliği, özel olduğunu ille de hissetmek istiyor.
ohhh kaldım mı şimdi bu sevgi kelebeğine?!
evet ilk günlerde çok mutlu oldu o da, kıskanması gereken ve onu her fırsatta pataklayan bir "beyaz"basan yoktu artık.
ama dördüncü müydü, belki de beşinci gün söylenerek karşıladı beni kapıda. "nerede kaldın kör olasıca, sıkıldım evde yalnızlıktan" dercesine.
artık eskisine oranla çok daha fazla karşılamaya geliyor. tamam cup gibi kapı önünde hazır halde değil; kapının sesini duyunca geliyor, ama o da büyük bir değişim. ve ne denli sıkıldığının da göstergesi.
üstelik gün boyu da söyleniyor bir şeylere, neredeyse cup kadar konuşkan bir hale dönüşecek...
ama korkutmuyor da değil beni bu değişim: bana bir derdini mi anlatmaya çalışıyor da ben anlamıyorum? ilk fırsatta bir chek-up yaptırmalı, sonra cup'taki gibi pişmanlıklar yaşamayayım!
not: fotoğrafta ilk günlerin keyfini görüyorsunuz! yok yok, baktım, şu anda da aynı keyifle mışıldıyor aynı yerde!
yaşı-yorum
tuhaf bir dönem bu, yakınlarımı yitirdiğim... babam açılışı yaptı sanki, yok yok, ondan öncesi var, ölümler hiç eksilmedi, ama en ağır ikisi, babam ve cup oldu.
geçen hafta da fransıca hocamı ve ayın zamanda öğrencimi yitirdim -bir taşla iki kuş oldu bu galiba!- bir buçuk senedir birlikte ders yapıyorduk, 45 dk almanca, 45 dk fransızca... gencecik 28 yaşında kız. baş ağrısı yüzünden gittiği hastaneden nur topu gibi bir beyin tümörüyle dönüyor...
sürekli aynı espiriyi yapar oldum, aman haa bana yaklaşmayın fazla, ölürsünüz yoksa. yeni çağın medusa'sı gibiyim, gibisinden de öteyim hatta , baktığımı taş etmekle kalmıyorum, dönüş yolunu da direkt tıkıyorum!
ama tüm bu ölümleri geçtim -sanırım her insanın az ya da çok böylesine dibe vuracağı zamanları olmuştur- ne denli az arkadaşımın olduğunu gördüm. elbette pek çok insan mesaj göndererek , hatta bir kaçı telefon ederek taziyelerini bildirdi, ama sadece iki üç kişi, gerçek anlamda kalktı, kapımı aşındırdı, ne halde olduğumu görmek için bir çaba gösterdi. iyi dostların sayısı elbette bir kaç kişiyi aşmamalı diye boşuna denmemiş... ama ne bileyim, belki de ilgisini beklediğim insanlardan bir şey gelmeyişi beni incitti. yoksa çoğunluğunun desteği sözde kalması değil sanırım.
bir de dozaj yetmezmiş gibi sevgili de kaçtı gitti! e tabii kim n'apsın sorunlu sevgiliyi?! güzel güzel kendine aramak varken! tipik erkek bahanesi mi? yok yahu! bu klasik bitiş cümlesini etmeyen bir kadın varsa ilk taşı atsın!
her neyse, o yakadan da durum berbat oldu anlayacağınız...
yok değil, görüyorsunuz, berbat bir yazı çıkarıyorum bu ruh haliyle! halbuki "acı" yazmak için her zaman iyi bir çıkış noktası olmalıydı...
bu da kötü yazılarımın arasına girsin, ne yapalım! diğer istiflenmiş balıkların yanında kokuşmasına gönlüm el vermedi...
24 Mayıs 2008
elveda cup
her eve gelişimi bilirdin sanki, alacakız'ın aksine, bir defa olsun eve gelişlerimi karşılamamazlık etmedin. ağladığımda nasıl da bilir, yanımda biterdin, teselli etmek ister gibi. nasıl da severdin sebzeyi, hele mısır tanelerini, ya da haşlanmış patatesi. hel hele o kestane düşkünlüğün... ölürdün kestane yemek için...
hele o baba oluşun, yavrularının annelerinden bile çok koruyşun, onlar rahat yemek yesin diye yemeden başlarında bekleyişin...
her gece olmasa da, uyku vaktim geldi mi, beklerdin ki yatağa gideyim, takılırdın hemen peşime, benle uzanırdın yatağa,
hasta olduğun iki hafta boyunca ise, sen yanımda omayınca gözümü kapatamaz olmuştum. ama gitmiyordun artık, halsizce yatıyordun sabaha kadar, hatta ben kalktıktan sonra daha uzun bir zaman...
her ne kadar bazen yastık frlattıysam da sabah uyandırmalarını özleyeceğim bebişim. her istediğini emredercesine söylenerek yaptırmalarını, suya düşkünlüğünü, yani herşeyinle seni.
hastalığını çok daha erken anlamayı isterdim, üstelik korkarım senin o ortalıkta söylenerek gezinmelerin de ağrılarından ötürüydü, ama anlayamadım tatlım, bilemedim; şimdi anlamlandırabiliyorum...
son iki haftanda veterinerin ısrarıyla uygulanan tedavi de eziyet olduysa özür dilerim minik aşkım, ama umuttu işte, belk bir iki sene kazanıdrırız sana diye... bilmemiyorum istediğin kedi hayatını yaşayabildin mi birtanem, ama hayatımı pasylaştığım en dost canlı sen oldun bana cup.
13 yıl için sana sonsuz teşekkürler,
rahat uyu cup'um.
11 Mayıs 2008
13 yıllık bir sevda
vitamin verdim, veteriner arkadaşla konuştum, vitamin etki eder belki, bekle biraz.
iyileşeceğine iyice kötüye gidiyor durum. cuma günü dersimi iptal edip erken çıktım. cup'u aldım, apar topar kazasker'de muayenehanesi olan bir arkadşaıma götürdüm. kan aldı, büyük ihtimalle böbrekler dedi, ama herşeyine bakalım.
oğlanda gık yok, kimbilir nasıl ağrıları var. muayene masasından kaçmaya çalışıyor, sığındıkça sığınıyor bana, hani karnımı açabilse, içine yerleşecek.
ertesi gün sonuçları aldık. böbrekler meğerse iflas etmiş. biraz daha gecikseymişim, ölüsünü bulacakmışım.
tekrar yollandık muayenehaneye. bir buçuk saat serum, sayısız iğneler ve minik kolunda kocaman bir anjiyo katateriyle geri döndük. dört gün daha serum ve iğneler var. sonra ayda bir kontrol, altı ay boyunca.
kedilerde diyalize bağlanma şansı yok, böbrekler çalışmıyorsa direkt ölüm. vet arkadaşımın söylediği, süreci yavaşlatmaya çalışacakmışız bundan böyle. şansımız varsa normal yaşam sürecini yaşayabilirmiş...
serum verilirken ben koyverdim, ağlıyorum ver yansın. haziranda tam 13 yaşını dolduracak; hayatımı en uzun paylaştığım canlıyı yitirme olasılığı .. yok şu an bile düşünmek istemiyorum.
yardımcı kadını da tepeme dikti vet arkadaş, yalnız bırakmayalım, morali bozuldu diyerek. yalnız kalınca değil a baytarım, dünden beri tutuyorum da fırsat anca oldu da koyverdim.
muhtemelen huysuzluğuna verdiğim o bağırtılar böbrek ağrısındanmış. böbrekler bir anda iflas eden organ değillermiş, yavaş yavaş ilerliyor bu.
faideli bilgi: yaşlı kediniz mi var? şu iki gösterge çok mühim, kuyruğa doğru, bel kısmı içe çökmüşse ve tüyleri kuş tüyü gibi ara ara kabarıksa bir an önce veterinere gösterin.
diyet mamalar aldım eve gelir gelmez. bir lokmacık yedi bile. üre değerinin biraz düştüğünün göstergesi. ilk zaferimiz. bu sefer de mutluluktan zırlıyorum gitsin.
tren olduk birbirimize, o nerede, ben peşinde, sonra ben nerede o peşimde.
arada kateterine hamle yapıyor, ben de başlığı takarım diye hamle yapıyorum. başlık da çok komik, takınca hayvanın tüm dengesi tabakhane yoluna...
alaca ne yapıyor diye sorarsanız; deli gibi kıskanıyor derim. haklı o da. gerçi eve döndüğümüzde, başlığını, katater takılı bandaj içindeki kolunu, herşeyi itinayla kokladı inceledi.
akşam cup yatak odasına gitmek istedi, -gündüzleri kapatıyorum kapıyı, yatağımın bazası lime lime oldu- hasta ya, her şeye izin var, işese yastığıma, baş koyacam çişine, o denli...
yattı paşamız yatağa, ben de kitabımı aldım, yanına uzandım. alaca da hop yanımızda. beni de sev, ihmal ettin tadında çıktı kucağıma. bir posta da ona sevgi. tam mutlu aile tablosu: onlar uyudu, ben okudum.
şimdi baktım, cup'a dair epey yazmışım -maşallah, ayşegül serisi tadında cup serisi yapmışım-, gerçi okuyucum tanıyor cup'u artık, ama şuraya anımsatma tadında eskileri aldım:
kahvaltılık cup efendi
ulumaca
cup'un bebekliği
esther williams cup
masaj salonunda cup
cup ve alaca fotoları
kırpılmış cup
07 Mayıs 2008
pirinç boykotu
pazartesi marketin birinden alışveriş
ediyordum; makarnalarla pirinçler yanana. ben makarna bakarken, sakallı bir amca da pirinçlere bakıyor. sol omuzumdaki tüylü şey dürttü!- siz pirinç boykotuna katılmıyor musunuz?
- ne boykotu o?
diye hışımla döndü amca bana, belli ki tefekkür halinden uyandırmıştım, rahatsız olmuştu.
- stokladılar ya toptancılar, fiyatlar düşsün diye bir kaç hafta pirinç almayacğız.
daha da sinirlendi amca:
- ne demek efendim, ihtiyacım var!
diyerek sana ne der gibi döndü ardını, sohbetimiz bitmiştir manasında.
ben de pirinç eksikliğinin nasıl bir ihtiyaç, ne tür bir sağlık sorununa neden olabilir düşüncesiyle ve halkımızın bu birlik duygusu karşısındaki derin minnet ile huşu içinde uzaklaştım.
pilavınız afiyet şeker olsun, darısı yoksul ülkelerin başına!
bölüm II
bugün de markette kasada sıra beklerken önümdeki genç adamın pirinç paketine takıldı gözüm.
sol omzumdaki zıpladı yine, dayanamadım.
- kimse de katılmıyor bu pirinç boykotuna
diye yüksek sesle söylendim. adam döndü bana baktı
- ne boykotu?
diye sordu. anlattım.
- hiç haberim yoktu
dedi. ve pirincini satın aldı çıktı.
rica ederim, sayemde bilgilenmiş oldun. neye yaradıysa...
03 Mayıs 2008
gazetelerin düzeysizliği
medya tekeli gazeteleri açıp baktığınızda, taciz, tecavüz, vb cinsel suçlar öyle bir detayla veriliyor ki, sado-mazo pornografik öykü okuyor sanıyorsunuz. üstelik başlıklar bile yetiyor içeriğinin ne denli ucuz ve yaşanan o hazin olaya ne denli duyarsızlıkla yaklaşıldığını anlamanız için. buraya savımı kanıtlamak üzere örnek bakmaya girişmiştim ki, linklerini koymakla iyi bir şey yapmayacağımıdan, yani o tür haberlerin okunmasına bir de buradan katkı sağlamamak adına vazgeçtim. üstelik haberleri okurken sinirlenip gariban monitörümü de parçalayasım an meselesiydi. neymiş, parmağıyla taciz etmişmiş... filme de çekseydiniz bari!
işin tuhaf tarafı, ortalama vatandaşların bu haberleri şiddete susamışçasına alıp okumaları. bu yönde de mi bir hissizlik gelişmeye başladı, yoksa içlerindeki gizli sadist mi harekete geçti?
bilemiyorum, ama pippa bacca trajedilerinin yaşanması bu ülke coğrafyasında çok da şaşılası gelmiyor bana artık. medyanın ellerine sağlık!
çikolata yemek ya da yememek, işte asıl mesele bu
boy boy sülalesiyle yerleşmiş aklar... bugün bir sms ile bitiyor aşklar, bir maille. yüzyüze görüşmeye bile gerek yok. gayet pratik. bitmekle de kalmıyor, tüketildi ya, geriye hiç bir şeyi kalmıyor, ne bir dostluğu ne bir arayıp sorma... dahası, gerek de yok, ne konuşacağım ki diyor insanlar.
haklılar elbette, tüketilmiştir artık. çikolatyı yiyip bitirdikten sonra soruyor musunuz ki ne halde o çikolata diye, çoktan sindirim sisteminizin çıkış kapsına gelmiştir, hakkın rahmetine, oradan da kanalizasyon sonsuzluğuna kavuşmuştur o.
yok kötü bir benzetmeydi, çikolata kimdi, yiyen kimdi? çikolata olana haksızlık olacak...
ama ilişkiler de çikolataya benzememeli zaten. fazlaca yiyince karın ağrısı yaptı diye vaz mı geçmek gerekiyor? yok sıcakta eriyor, buzdolabında fazla katılaşıyor, yiyince kilo yapıyor, yemeyince rüyalara giriyor da bilmem ne... hep yakınma hep.
hadi vazgeçtik diyelim, arada bir o çikolatanın hatrını sormak, hani yemesek de markette göz göze gelmek, o kadar tatlı olmasaydın şimdi seni alır, eve götürür bir güzel yerdim demek...
yok bu hiç olmadı...
son cümle kayıtlardan çıkarılsın hakime hanım (bu tip diyaloglarda hakim bey derler hep. ne seksist yaklaşım!)
markette karşılaşınca, aa sen de varmışsın buralarda, hala mevcutsun, bak bir parçanı yedim, ama hala yepyeni duruyorsun diyebiliriz onun yerine.
yok yok, biz topyekun bu çikolata imgesinden vazgeçelim. aslında çikolatayı da nasıl severim. hayır, konumuz çikolata değildi. tamam, hemen geri dönüyorum ama bir tavsiyede bulunayım izninizle, hiç bir dilim ekmeğin üzerinde labne peynire kahvaltılık sürme çikolata karıştırıp yediniz mi? offff yeme de seyret dur gibisinden bir hoş olmalık bir tad o!
tamam döndüm, ilişkiler demiştik, aşklar, dostluklar.... kolay bitiyor... biri gider bir gelir mantığı var, ne de olsa çağ iletişim çağı, insanlarla bir araya gelmek, kopmak kadar kolay.
telefon reklamında ne güzel demiş: "bu geyik sarmadı hooop başka geyiğe", işte bu kadar kolay dostlukları harcamak. artık fedakarlık yok, emek yok. insanlar eğlendikleri sürece birlikte olmak istiyor, hayatın bal şeker yönlerini görmek istiyor sadece. destek, paylaşım sadece iyi şeylere yönelik. peki hani dayanışma, acıları paylaşma? yok öyle bir şey, bencillik had safhada. önce ben diyor iletişim çağını yakalamış modern kentli insan evladı. önce ben, bende sonrası tufan!
son ayların popüler sitesinde bile durum öyle, ne kadar çok arkadaşın varsa o kadar popüler sayılıyorsun, forsun artıyor. yahu boşuna dememişler miydi, sayı değil, kalite önemli diye. ama dinleyen kim! az olsun öz olsun tadındaki özdeyişleri de duyan yok. sanal sohbet listesindeki isimleri siler gibi siliyorsun sonra reel yaşamındaki dostlarını.
oyyyy, durdurun beni dostlar (hala silmeyen varsa beni listesinden), bu yazı can dündar, doğan cüceloğlu yazısına dönüşmek üzere...
yok yok ben bu blogu silerim arkadaş, canım çikolata çekti!
27 Nisan 2008
"bakan çıplak, nükleer masal"
bu sefer de meydanda büyükçe bir güruh toplaşmış, nerede kaldı bu zibi,yürüyüşe
hemen sırtıma yeşil bir yelek geçirdi greenpaece ekibi -vardığımda sadece
zaten hemen yandaki fotoğrafta, pillerini unuttukları megafonu kurcalıyorlar şaşkınca, niye çalışmıyor bu alet acaba diye...
diğer yanda ise erken gelmeyi başarabilen iki üyeyi görüyoruz, mutlu mesut yürüyüşün başlamasını bekliyorlar.
tabii ki yine ortam cümbüş havasındaydı, halay çekenler, rengarenk rüzgar güllerini, ya da rozet satmaya çalışanlar. -gerçi erkek olsam bu cici rozetçi kızımıın rozetlerinin tümünü alırdım- sanki fingirdemeye geliyor bu erkek milleti oraya, benimkisi de laf!
bir de vesile bu deyip geçim derdinde olan kitle vardı: sucular, simitçiler, yağmurluk satanlar...
tam beleş rüzgar gülü buldum diye seviniyordum ki, meğerse dönmediği için sahipsiz kalmış... hemen fikir değiştirip, nükleer santral böyle teklemez, ben vazgeçtim rüzgar enerjisinden diye slogan atmaya hazırlanıyordum ki, sağduyum enseme şaplak indirdi, kendine gel, doğru düzgün slogan at diye!
ve herzamanki gibi minikler de anne babalarının yanında iştirak ediyordu eyleme. kimisi ürkek ürkek yabancıların objektifinden kucağa sığınarak kaçmaya çabalarken, kimisi de afişin altına saklanmaya çalışıyordu -nafile- yerlerde sürünüp yine de yakalıyordum pozlarını, benim objektifimden kaçan daha
her ne kadar eylemdeki kişilerin çoğunluğu yirmili yaşlarda olsalar da, ben kendi öğrencilerim adına hiç de umutlu değilim. üniversitedeki üç sınıfımla da konuşmayı denedim, ama sadece suçlamayala karşılaştım: kendilerini tehlikeye atamazlarmış -ne tehlikesi yahu? sakin sakin yürüdük!-, apolitiklermiş -haa tabii iklim değişimi sizi etkilemeyecek sanki-, aman en kötüsü de, "bizi suçluyorsunuz ama, sizin nesil yetiştirdi bizi apolitik" demeleriydi karşı atak tadında. dumura uğradım -elbette ya, biz sanki
ve meydandaki gençleri görünce de ne kadar azınlıkta olduklarını bir kez daha gördüm, 2000 kişi civarındaymışız! sanki sadece 2000 kişi etkilenecek küresel ısınmadan, olası bir nükleer felaketten...
çevre sorunu neden bu denli soyut algılanan bir gerçek acaba?
ama sadece gençler değil, kendi yaşıtlarımdan dahi
yok hala dışarıda olduğuma göre!
üstelik bunu söyleyince de kırılıyorlar, yahu evinde oturup sorunu görmezden gelen sensin, ben niye suçlu oluyorum gereçği söyledim diye?
bir tek annemden gelen tepki yüzümü güldürüyor: git kızım git, bağırır bağırır rahatlarsın! hehehehe, anasına bak, kızını al dememişler boşuna!
lakin yürüyüşlerde en çok kanıma dokunan, etraftaki seyirci kitlesinin sirk geçidine bakarcasına eğleşmeleri, eh bendeniz sirk maymununu da görmeden geçmeyin o halde sevgili seyirci!
tabii bir de en ateşli eylemcileri göstermeden edemeyeceğim, hepsi yığılmış üst üste meydanda bekleşip duruyordu.
başka mitinglerde buluşana değin, esen kalın sayın okuyucu kitlem.
17 Nisan 2008
tam bir yıl evvel
neredesin bilmiyorum, o güzel yüreğine sığan o kocaman ruhun oralardan buraya bakıyor mu? onu da bilmiyorum. her resmine baktıkça öyle olduğunu düşünüyor, biraz avunuyor, senle konuştuğumu bile düşlüyorum...
bugün seni filme çektiğim kareleri toparladım. hastalıktan sonra ilk su içişini, kaşık tutuşunu, ilk taytaylarını... hepsini yeniden öğrenmen gerekmişti.
tekerlekli iskemleye oturtabilirsek şükredin demişti doktorlar, oysa sen yürümeye bile başlamıştın, yürütecinle dışarı bile çıkar olmuştun.
tam iyileşiyor derken.
ne oldu, niye vazgeçtin bir anda? 77 seneyi aşkın yaşamak yeter mi dedin?
henüz bir sene geçti, ve ben sokakta kaval çalan o sokak müzisyeni ihtiyar adamı her görüşümde sarılasım, bastonuyla ağır ağır yürüyen her ihtiyarın peşine düşesim geliyor.
yaşım 38, ama ben sokakta, babasının elini bırakınca kaybolmuş şaşkın bir çocuk gibi zır zır ağlayıp seni çağırmak istiyorum.
eğer oralardan bir yerden bakıp da beni görüyorsan, başını ah haylaz der gibi salladığından eminim.
boşver, sen bakma bana...
her ne kadar elini tutacağım pek kimse olmasa da etrafımda, ben o sokaktan evi nasılsa bulurum. hem sen de biliyorsun zaten bunu.
rahat uyu oralarda tontonum.
13 Nisan 2008
vahşi erkek egemen ülke
beyaz gelinlikle bir kadın E5'de otostop yapmaktadır. bir kamyonet durur. şoför mahillindeki murat'ın gözleri faltaşı gibi açılmıştır. abooov şu karılar da iyice sapıttı, artık gelinlikle işe çıkıyorlar. şunu hemen bi ormana götüreyim diye geçirir içinden. beyaz gelinlikli kadın geçer oturur yan koltuğa. dünyaya, insanlara güvenilebileceğini göstermek adına çıktığı bu sanat yolculuğunda bindiği son aracın bu olduğunu bilmeden... geçen hafta, hangi gazete olduğunu anımsamıyorum, bir arkadaşım Bacca'nın kaybolduğuna dair haberi gösterdiğinde, beş ülkeyi sağ sağlim geçen sanatçının buralarda başına bir şey gelmemiş olmasını yürekten dilemiştim. meğerse bunu dilemk için çoktan geç kalmışım...
işin enteresan tarafı, olayın trajik boyutunu irdelemeyen, bacca'yı naif, hatta aptal olmakla suçlayan forumların varlığı. amacı zaten bu değil miydi? kendisi risklerin farkındaydı muhakkak, ama barışçıl bir sanat eylemi adına tehlikleri de göze almıştı!
belki delilikti yaptığı, ama bir şeyleri dünyaya duyurabilmek için de bir parça deli olmak gerekmez mi?
işte radikal'deki haberin tamamı:
Bu nasıl ülke böyle
İnsanlara güvenilmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışan sanatçı Pippa Bacca'nın umudu ve yaşamı, insanı insanlığından utandıran bir caninin elinde sona erdi
Pippa Bacca (solda) ve arkadaşı Silvia Moro İstanbul'da birbirlerinden ayrılmıştı.
İSTANBUL - Sanat dünyasında 'Pippa Bacca' olarak tanınan İtalyan Giuseppina Pasqualino di Morineo, 8 Mart günü Milano'dan yola çıkarken, üstünde beyaz bir gelinlik, yanında sanatçı arkadaşı Silvia Moro vardı. Amacı, 'dünya barışına sanatsal bir etkinlikle katılmaktı'. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu ülkelerden otostopla geçip, Filistin'e varmayı hedeflerken, sadece 'insanların güvenilir olduğunu kanıtlamaya' çalışıyordu. Yolculuğu, Türkiye'de kesildi. 31 Mart'tan beri kayıp olan 33 yaşındaki 'İtalyan gelin', Kocaeli'nin Gebze ilçesinde ölü olarak bulundu. Katil zanlısı Murat Karataş, genç kadına tecavüz ederek öldürdüğünü söyledi.
Cep telefonu sayesinde
Türkiye'yi utanca boğan cinayet, katil zanlısının, öldürdüğü kadının cep telefonunu kullanması sayesinde aydınlandı. Hırsızlıktan sabıkalı, iki çocuk babası zanlı, cinayetten sonra Bacca'ya ait cep telefonuna kendi SIM kartını takarak kullandı. Bu arada polis İtalyan sanatçının telefonunu IMEI numarasından izlemeye almıştı. Tekirdağ taraflarında olduğu belirlenen zanlı, bu bölgede yapılan operasyonla, kamyonetiyle birlikte ele geçirildi. Polisin verdiği bilgiye göre Karataş, sorgusunda 31 Mart günü, üzerinde gelinlikle otostop yapan Pippa Bacca'yı görünce durup kamyonetine aldığını, daha sonra D- 100 karayolundan çıkıp tali yola girdiğini söyledi. Karataş ifadesinde, sanatçıya tecavüz ettiğini sonra da öldürdüğünü anlattı.
31 Mart günü öldürülmüş
Tavşanlı Köyü ve çevresini, buralarda daha önceden izinsiz define aradığı için çok iyi bildiğini belirten zanlı, cesedi Ballıkayalar Mevkii'nde kimsenin göremeyeceği çalılıkların arasına attığını söyledi. Geceyarısı yapılan yer gösterme sırasında ekipler, ormanlık alanda çalıların arasında İtalyan sanatçının çıplak cesedini buldu. Otopside Bacca'nın kendisinden son olarak haber alındığı 31 Mart tarihinde öldürüldüğü anlaşıldı.
İfadesinin ardından nöbetçi 1'inci Sulh Ceza Mahkemesi'ne sevk edilen Karataş, 'tecavüz', 'gasp', 'delilleri ortadan kaldırmak', 'yakalanmamak amacıyla kasten adam öldürmek' suçuyla tutuklandı. Murat Karataş daha sonra Gebze Cezaevi'ne gönderildi.
Sanatçının Türkiye'de bulunan kız kardeşi Antonietta Giuseppina ve nişanlısı Giovanni Chiari, konsolosluk görevlileriyle birlikte Gebze'ye giderek cesedi teşhis etti.
Bacca'nın kız kardeşi, İtalyan Haber Ajansı ANSA'ya İstanbul'dan verdiği demeçte, "Herkese teşekkür etmek istiyorum. Türkiye'deki İtalyan büyükelçiliğine ve konsolosluğuna, Türk polisine verdikleri destekten dolayı müteşekkiriz. Umutsuz biçimde kız kardeşimi aradığımız sırada bize büyük yakınlık göstermiş olan tüm Türk halkına da teşekkür ediyorum" dedi.
Bacca'nın, dün İtalya'ya dönen nişanlısı Giovanni Chiari ise "Olayı duyunca yıkıldık. Hayatta olduğunu düşünerek hep bir ümidimiz vardı" diye konuştu. Bacca'yla İtalya'dan 8 Mart'ta beraber yola çıkan sanatçı arkadaşı Silvia Moro da olaydan sonra ülkesine dönme kararı aldı.
Türklerden taziye mesajları
Bacca ve Moro'nun projelerini anlattığı 'gelinler seyahatte' adlı internet sitesine de taziye mesajları geldi. Sanatçının ölü olarak bulunduğu haberini, taziye mesajıyla duyuran bir Türk ziyaretçiye, Luciano adlı bir İtalyan, "Bir kişinin yaptığı iş yüzünden sizin ve ülkenizin utanç duyması gerekmiyor" mesajıyla karşılık verdi.
'Cesur bir seyahat' demişti
Bacca, sanatçı arkadaşı Moro'yla 8 Mart 2008'de Milano'dan yola çıkmıştı. İki kadın beyaz gelinlik giyerek, barış mesaj vermek amacıyla Balkan, Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerini ziyaret etmeyi planlıyordu. Balkan ülkeleri ve Türkiye üzerinden karayoluyla otostop yaparak Filistin'e ulaşacaklardı. Bacca yola çıkarken, "Rüyamız, otostopla, yakın zamanlarda savaşlarla sarsılmış ve hâlâ tamamen sakin olmayan ülkelere seyahat etmek. İki muhteşem gelinlikle cesur bir seyahat olduğunu biliyorum. Ama rüyamız bu."
Beyrut'ta buluşacaklardı
İki sanatçı Türkiye'ye gelirken Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Sırbistan ve Bulgaristan'dan 'sağ salim' geçmişlerdi. 19 Mart'ta İstanbul'da ayrılan iki sanatçı, farklı yolları izleyerek Beyrut'ta buluşacaktı. Ancak sanatçıdan, İtalya'daki bir arkadaşına mesaj attığı 31 Mart gününden beri haber alınamıyordu. Bacca'nın en son o gün kredi kartıyla alışveriş yaptığı belirlenmişti. (Yaşam Servisi)
bbc veya diğer yabancı kaynaklardaki haberlerine göz atmak isterseniz, fazladan bir iki detay var, yalnız dikkatimi çeken bir husus var, ancak bunun olaydan ziyade gazetelerin çok da güvenilir olmadığına dair bir detay, ikinci linkte çıplak elleriyle boğulduğunu ifade ederken, bu haberde cinayetin iple işlendiği belirtiliyor...
nasıl işlendiyse işlendi, gereksiz bir detay yukarıda belirttiğim, ben de biliyorum, ama bu cinayet sadece ülkemiz adına değil, insanlık adına da büyük bir kara leke...
hele ki 93 yılında bir kız arkadaşımla izmir'den kaş'a kadar yaptığımız haftalarca süren otostop yolculuğunu düşününce... o zaman bile her araca binmemeye dikkat etmiş kendimizce önlemler almaya çalışmıştık, ama doğrusu bugün böyle bir deliliği göze alamaz, bacca kadar cesur olamazdım ister sanat adına olsun ister barış adına...
rahat uyu pippacık!
12 Nisan 2008
çuvaldızı kendimize...
ANKARA - Uluslararası platformlarda hatalı haritalar yüzünden başı ağrıyan Türkiye popüler internet sitesi facebook'ta Ortadoğu'yu işgal etti!
Türkiye haritalardan çok çekti. 2006 yılının Eylül ayında Roma'daki NATO Savunma Koleji'nde Ortadoğu'daki son gelişmeler konusunda brifing veren ABD'li bir albay, Türkiye'yi bölen haritayı açtı. Temmuz 2007'de Atina'da Yunan Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı'nın ortaklaşa düzenlediği seminerde 'Kürdistanlı' Türkiye haritası açılması büyük tepki çekti. En son MHP'li Oktay Vural, Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın yanıtlaması istemiyle dün verdiği önergede İngiliz www.football.co.uk isimli sitenin Avrupa'daki stadyumları gösteren haritasında Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunun niye harita dışında bırakıldığını sordu. Haritalarda genellikle toprak kaybetmiş gösterilen Türkiye'nin yüzü binlerce kişi tarafından kullanılan sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta güldü. 'Türkiye'nin yeni haritası' isimli grupta Türkiye Ortadoğu'nun çoğuna sahipmiş gibi duruyor. Facebook kullanıcılarının dünyada gördükleri ülkeleri işaretlediği 'Where I've been' (Nerelere gittim) uygulamasındaysa Azerbaycan'a bağlı özerk bölge Nahçıvan, Türkiye'ye ait gibi gösteriliyor.(Radikal, anka)
toprağın o ülkenin sınırları içinde görününce, o ülkenin yüzü mü gülüyordu acaba? ya da tam tersi, azerbeycan'ın nahçıvan'ı bizde görününce, azerbeycan ne hissediyordur, ya da ortadoğu'nun çoğu bize geçince o ortadoğu ülkeleri'nin de yüzü mü gülüyordu acaba?sevinmek üzülmek kenarda dursun, siz kırmızıyla işaretlediğim cümleyi bir daha okuyun; böyle bir cümlenin bir gazetede yer alması ne kadar doğru? başka bir ülkenin hissedebileceklerini düşünmeden tek yanlı bakmak bir gazeteye ne kadar yakışıyor? hele son askeri operasyonlarda gazetelerin takındığı tavır yansız olmaktan bir hayli uzaktı. savaş çığırtkanlığına dönüşmüştü neredeyse.
yoğun yağmuların yaşandığı ve edirne'nin bir bölümünün sular altında kaldığı, bulgaristan'ın baraj kapaklarını açmak zorunda kaldığı haberler için de aynısı söz konusuydu. sanki bulgaristan ülkemize işkence etmek için baraj kapaklarını açmış gibi verilmişti haberler. o ülkenin bakış açısı, gerekçesi bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyordu sanki!
gazetelerimiz gerçekten empati yeteneğinden bu denli yoksun mu, yoksa haber değeri arttığı için mi bu denli provokatif yazmak zorunda hissediyorlar kendilerini?
diğer yandan, facebook'a geri dönecek olursak, faşizan bir eğilimin bu sitede bir hayli yaygın olduğu da ne yazık ki bir gerçek. kurulan grupları gördükçe, bizden başka olanı ötekileştiren ve yok etmek isteyen o nefret dolu zihniyete tanık oldukça içim eziliyor.
06 Nisan 2008
sosyal sigortalar yasa tasarısı
bıraktım tüm okuma işlerini kenara, aldım kameramı, yollandım buluşma noktasına.
oh oh, mahşer kalabalığı oratalık, blogumu okuyanlar bilir, en son kyoto'yu imzala mitingine gitmiştim, ama oradaki kalabalık, bunun yanında devede kulak kadardı.
eh, ne de olsa bu yakın geleceği kapsayan, daha somut bir sorun. çevre
ama zaten mitinge gelenlerin çevreyle pek bir alakları yoktu, suyunu içen yere atıyordu pet şişesini, elindeki kağıdı, yırtılmış ucuz yağmurluklarını.
ama diğer yandan, çoluğunu çocuğunu kapan da
bir parça daha büyükleri de vardı, bir parça dediysek de, bir kaç yaş değil, on yaş kadar büyükleri, liseli gençlikler.
itiraf etmeliyim, adlarını ilk kez duyduğum sivil insiyatifleri görmüş oldum
ama haklı olarak oradalar, ne de olsa
sanırım bu mitinge katılmak en çok onların hakkı ve sorumluluğndaydı, ama bunu düşününce azınlıkta kalıyorlardı. ama yine de, az da olsalar, insanın içine umut serpiyorlardı, ya onlar da olmasaydı?
ama tabii o kadar yürüyüş, ayakta dikiliş yormuş, acıktırmış. bu
amca da yorulmuş olmalı, ama o pek hoşlanmadı kendisini resimlememden, hadi çocuğum, çekecek başka bir şey mi bulamadın der gibi baktı.
galiba mitingde en çok hoşuma giden, bu iki hanımın karikatür dergilerinden kesip büyüttükleri dövizleri oldu, hele çekeyim diye göstere göstere yürümeleri ve hemen tatlı tatlı gülümsemeleri ayrı bir sempati yarattı. valla utanmasam kendilerini miting güzeli seçip, yakalarına rozeti iliştirecektim.
ohh bir de yazıyı yazarak işten güçten kaçtım, daha ne olsun?!

