29 Şubat 2012

sevgisizlik ve yaşlılar

soğuk kış günü otobüs durağında o durağa genelde dolu gelen bir otobüs bekliyorsun. nihayetinde geliyor beklenen, ve herkes senden daha evvel koşuyor kapısına, sen arkalarda kalıyorsun, senden sonra gelmiş bir sürü kişi, senden önce binme ve belki de şansa boş kalmış son yerleri kapma lütfuna erişiyor. durumu kabullenemyen bir vatan evladı olarak hafitften kaynak yapma teşebbüsünde bulunuyor ama önündeki amca tarafından sertçe geri puskürtülüyor, hatta ittiriliyorsun. üstüne üstlük seni "kuyruğa geç" diye de hizaya getiriyor. altta kalmak istemiyorsun, "sizden önce geldim durağa, haksızlık değil mı!" diyecek oluyorsun, amca yaşına uygun bir kabalıkla yükleniyor: "salla!" haydaaa, mobese kameralarından kanıt mı istiyorsun? diye karşı çıkasın geliyor, susuyorsun, yaşlı ya, saygısızlık olmasın!

ama gerçekten yaşı büyük diye her yaşlı saygıyı hak ediyor mu?
yorgun argın işe giden ya da gelenlerin oturabileceği koltukları, sırf bedava
yolculuk hakları olduğu için gasp eden görece masumlarından tutun da taciz edenine kadar çeşit çeşit bence pek de saygıyı hak etmeyen yaşlı elemanlar kol geziyor toplu taşıma araçlarında. üstelik yaşları nedeniyle buna hakları olduğunu sananlar bile var. tacize olmasa bile, yer tutmacaya.
elbette sözüm meclisten dışarı bunu okuyan sevgili yaşlı okuyucum. zahmet edip şimdilerde zar zor gören ama vaktinde neler neler görmüş gözlerinle bu yazıyı okuduğuna göre, sen zaten o grup dede ninelerden değilsin. sen otobüse bin, sekiz saat ayakta ders vermiş yorgun halimle hemen fırlayıp yer vermezsem ne olayım! (yıkamacı yağlamacı olduğum kesin!)
yok benim derdim, büyük kent sevgisizliğinin girdabına kendini çoktan bırakmış yaşlılar: yaşınıza uygun bir parça daha tolerans ve şefkat sahibi olmanız gerekmez mi?
belli ki gerekmiyor...
bu koca kentin muzdaribi insanlar topyekün sevgisizler, tersine örnek olması gereken yaşlılar dahil!

25 Şubat 2012

zaman yolculuğu

var saydık ki mümkün, hangi zamana ve nereye gitmek isterdin?

evet evet anladın, woody allen'in son filmi'ndeki mevzudan bahsediyorum, ama beni asıl gaurdian'deki "literary time travel: where would you go?" adlı yazı uçurdu, 19 yy.'ın ortalarına atıverdi. kendimi baudelaire'in paris'ini arşınlarken, kara romantizmin kağıtlara yansıdığı o karanlık günleri didiklerken buluverdim. baudelaire ve manet ile içmeye gidiyor, ardından kötülük çiçekleri topluyoruz. derken feuerbach çıkıyor karşıma, kahramanım olan bu adama öyle çok sorularım var ki, nefes aldırmadan konuşabilirim gibi geliyor,
ilk sorum da, "ölüm sonrası yaşam hakkında gelecekten gelmiş, yani bir nevi onun ölümünden sonraki bir zamandan gelmiş, düşüncesine dialektik bir düzlemde var olan birine nasıl bir savunma yapacağı", olurdu. ve tam bu aşamada asıl sorularımı ölü feuerbach'a sormak istediğimi fark ediyorum. mesela, ölüm sonrası yaşamı red ederken, şimdi nasıl bir ölüm sonrası var oluşu sürdürdüğünü ya da maddesel var oluşunu bırakıp, iddia ettiği gibi gerçek benliğe dahil olup olmadıgını sormak isterdim.
tabii "hiristıyanlığa eleştirisi"inde duygulanımların, hissedişlerin ve imgelenimlerin yarı bilinç dışı, yarı bilinçli ortaklığını freud'un daha sonra "psyche" olarak adlandıracağı olguyu ondan önce dile getirmesiyle gurur duyup duymadığını ama en çok da, sonrasında zıt düşünceler savunduğu hocası hegel ile geçinip gecinmediğini öğrenmek isterdim.
hmm, yok yok; feuerbach'ı düşündükçe zaman yolculuğunu ben değil de onun yapmasını tercih ettiğimi fark ediyorum. ayağının tozuyla da evime misafir olmasını da tabii.
ya da en kolayı onunla, onun yadsıdığı ölüm sonrası yaşamda buluşmayı... ah ne leziz olurdu!

19 Şubat 2012

yalnızlık bir ömür boyu...

nasıl da severim kalabalık bir barda oturup kitap okumayı. etrafımda olan biteni gözler, arada bir seyler karalar, yeniden okuduğum mecmuaya dönerim. hem yalnızımdır, kendi dünyamda, hem de etrafımda olup biteni gözlemleyerek kalabalığın bir parçası olur, bir nevi aralarına karışırım. ama yine de onlardan olmam. arada bir garsonlarla ya da barmenle bir iki laf değiş tokuş eder, yeniden yalnızlığıma dönerim. işte öyle hoş bir tad bırakır bar taburesindeki maceralarım.

ama bu akşam, bu akşam bir tuhafım. gazeteleri arşınladım, kitabıma sığındım, hatta chomsky'nin son söyleşisini yudumladım rakımın yanında, yok kesmedi...
başka türlü bir şey benim istediğim bu akşam.

"başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava.."

bir dost, sıcacık bir gülümseme, dostça bir sarılış için krallığımı veresim var sanki...

yok yok, pek depresif kokuyor benim bu ruh hallerim bu akşam.

14 Şubat 2012

tüketin tüketmeyin

nedir bu tüketim manyaklığıyla icat edilmiş günlerden çektiğimiz azizim? birileri çıkıp "aha size nine günü!" diyor, biz de dükkanlara koşturup ninemize iç donları alıyoruz. kimse de demiyor, yahu benim nine tahtaliköy'e direk çakalı yarım asır oldu, ne edeceğim ben bu iç donu diye! amaç ne de olsa tüketim! kolayını bulsalar 365 günün her bir tanesini evirip çevirip nane ya da kekik günü mahiyetinde ot ve de b.. günü diye yedirecekler de, liberal ekonomi uzmanları ve de buna yön veren cemaat-i ahali kim oluyorsa, onlar bile -az da olsa- mantık sahibi, papazın her gün pilav yemediği gibi hoca da her gün bulgur yemeyecektir! hele ki haham ikisini de yemeyecektir diyerek bu tüketim günlerini çok da abartmıyorlar..
 
ama normal midir azizim bu halktaki bu tüketme arzusu? ille de tüketeceksen, gelecek nesillerin eline kalacak bu dünyayı tüketme güzel kardeşim! sen böyle manasız günlerde hababam aldıkça olan ona oluyor. tabii sen uslu ol ve diğer günlerde de alma bir zahmet!

tüketim deyince aklıma geçenlerde guy fawkes üzerine okuduğum bir makale geldi. guy fawkes senin de pek tabii bildiğin (bilmiyorsan da çaktırma ve gugılla) şu 5 Kasım kutlamalarının meclis bombalamaya çalışan terörist kahramanı. neyse işte filmde (v for vendetta) da kullanılan bu guy fawkes çizgilerini taşıyan maske de occupy hareketinin simgesi haline gelmiş vaziyette. lakin gel gör ki sermaye karşıtı bu hareketin simgesi olan maske her alındığında filmin yapımcısının servetine epey "sermaye" kattığı kesin...

ne diyeyim, valentin amcanın ruhu şaad olsun! bileydi adının böyle maymun edileceğini, yasaya karşı gelip evlendirir miydi yasaklı askerleri acep?

18 Ocak 2012

tv

özel bir hastanenin sgk hastasını da kabul eden polikliniğinde bekliyorum. tam karsı duvarda bir televizyon, sesi yok görüntüsü var, oynuyor hababam! bekleyenler de pür dikkat izliyor iki
kişinin konuşmasını. sanki sesini duymadan diyaloğu anlayacakmış gibi gözlerini hiç ayırmıyorlar. belki dudak okuyorlardir diyeceksin sevgili okuyucum. ben de, helal sana canım okurum, bak benim aklıma gelmemişti bu diyerek zeki ve çalışkan okura sahip olmanın haklı gururunu yasayacağım... geçelim bunu da, nedir yurdum insanının televizyonla olan sevdası ne
aziz kardeşim? zoru nedir ki, hastanede dahi bir aptal kutusu dikme ihtiyacı hissediyor? bu kadar mi ürküyor görüntüsüzlükten ki boyna görüntü kirliliği yaratıyor? cafelerde, restoranlarda, barlarda ve hatta okullarda! utanmasalar kütüphanelere bile koyacaklar, hani okumayın seyredin tadında! maç günü televizyonsuz bir mekan bulmaya bakın hele! televizyon cihazı görmediğiniz mekanlar dahi hemen bir beamer ve bir perde ile ortamı stadyuma dönüştürüyor!
amaç gitgide düşen iq'nun düşüş ivmesini mi yükseltmek mı nedir? siz düşünmeyin! biz sizi gereksiz görüntülerle ambale edelim, aptala dönün, ülke o esnada elden gitsin...
bu tv'li mekanların sağlam bir komploda parmaklarının olduğu şüphesine kapılmaya başladım.
kısaca paranoyak mı desek bana?!

17 Ocak 2012

müziği dinle sen musa amca!

fonda bir judas bolero çalıyor tatlı tatlı, ortam alaca karanlık, ışıklandırma özellikle kısılmış. arada bir gittiğim barda oturuyorum. melankolik bir hava var. ama benden mi kaynaklanıyor, ortamdan mı bilmiyorum. belki de ortalıkta dolanıp ilgi bekleyen sarmandan.
gözlüklerimi özellikle almadım yanıma, göz göze gelsem bile, fark etmem kimseyi. 
bu akşam kalabalığın içinde yalnız kalmak istiyorum. etrafım olabildiğince kalaba olsun. otobüs misali dolsun, ama önümde bir içkim dursun ve müzik kulaklarımda dağılsın. müzikle baş başalık buranın müdavimlerinden birini getiriyor aklıma. seksen küsür yaşında olabildiğince güleç, ince metal gözlükleriyle tatlı musa amca.
kolunu kırınca bakım evine yerleşti diye duyduk ve pek uğrayamaz oldu musa amca. kulakları ağır işitir bizim delikanlının. delikanlı, zira yüreği nasıl da genç! iyi işitemediğinden akıllı telefonumun parmak boyama aplikasyonunu bir çeşit daktilo gibi kullanır, yazışarak sohbetler ederiz. 
delikanlı, zira teknolojiye nasıl da meraklı! telefonumun özelliklerini incelemeye bayılır, "aaa bunu da yapmışlar" diye şaşırır her defasında, daha önce anlattığım özellikleri yeniden anlatmam gerektiğinde. bütün yeni teknoloji isimlerini de bilir, "ayped mi bu? diye sorar, ben de "yok, ayped bunun büyüğü, bu ayfon." demek zorunda kalırım.
müdavimler köşesinin en başını tutar hep, orası onun yeridir, hatta minderi bile vardı. yalan yok, bazen, hiç olmazsa bir akşam gelmese de biz tünesek şu güzel köşeye diyerek hayıflandığım olmuştur. 
hiç evlenmemiş. bir kere nişanlanmış, müstakbel eşi ağır işitiyor diye terk etmiş. o da bir daha yeltenmemiş. onun yerine işiyle evlenmiş belli ki. ne zaman sorsam, işten geliyorum derdi. ellerini barın üzerine kaldırır, parmaklarını aşınmış bar masası üzerinde hızlıca kıpırdatır, klavyede çalıştığını ima ederdi. kanına işlemiş muhasebe dünyası. çoğunlukla kimseyle sohbet etmezdi de, elinde bulmaca, ha babam bulmaca çözerdi. acaba müdavimler köşesindeki bulmaca merakına o mu sebep oldu diye sormak aklıma gelmedi hiç. kesin müsebbibi odur...
delikanlı, zira uyuduğunu sandığım zamanlarda "müziği dinliyorum" diyerek gülümser hep. öyle bir dalmıştır ki müziğe!
sonra durur, aniden gazeteden kırptığı bir özlü sözü, ya da fıkrayı ya da makaleyi çıkartır, önünüze koyar, okutturur. yeni mi keşfetmiştir, yoksa etrafındaki gençler de sebeplensin mi derdi bilmem. zoraki okursunuz, hatta bir bakmışsınız, eğlenmişsinizdir de. başka müdavimleri bilmem, beni eğlendiriyordu musa amca'nın yaşama bağlılığı. yüreklendiriyor. seksen küsür yaşımda bir barın simgesi olabilir miyim ben de acaba böyle? diğer yandan da ürkütmüyor da değil. salt yalnızlığımdan ben de kesin o yaşlarda hala işe gidip geleceğim ve bomboş eve dönmemek için bir bar taburesine tüneyeceğim. kulaklarım ağır işitecektir ve tek eğlencem bulmacalar ve kulaklarıma ancak ulaşabilen yüksek volümlü müzik olacaktır. 
bu barın en güzel renklerinden biri musa amca. gelmeyişi buruk bırakıyor burayı. bir şeyler eksik, özellikle benim için. daha duymaya sabırsızlandığım bir sürü gençlik anısı, fıkrası ve son teknolojiye dair soruları vardır kesin. üstelik o kadar özendiğim köşesine hiç oturasım gelmiyor...
hadi iyileş de gel be musa amca, özledik seni burada!

16 Ocak 2012

dırdır da dırdır

eski yazılarımı şöyle gözden geçiriyordum, utanarak fark ettim: amma da dırdır yapmışım! yok kimse okumuyor, yok okuyorsa kazara okuyor, yok bu yazı tipik okura yönelik değil! aaaaaaa, sus be kadın! amma da söylenmiş durmuşum. okurken olası okuyucumun ne hissettiğini anladım! sabırlı, özverili ve nezaketen bunca yıldır beni eleştirmeyen sevgili okuyucum (eğer varsan!) senden binlerce kez özür diliyorum! hani okurken ben bile bunaldım! ben okuyucum olsam, hadi len, senin nazını mı çekeceğim der, okkalı yorum yazarak posta koyardım.
hadi gel, affettirmek için seni yemeğe götüreyim! (bedava yemeği duyan, yüzlerce okuyucum olurmuş birden! ahauahuaha, bak sen o zaman yaman halime!
ama yok öyle yağma, baktım ki sesler çıkıyor, tabii ki yarışma düzenler, en çok soruyu bileni götürürüm yemeğe... ah ah, hayallere bak; birden kendimi en çok okunan popüler blog yazarı kıvamına getirdiler! ama hayal etmeden yaşanmaz ki, yazılmaz da!
yine de ben suçumun ayırdına vardım! bir daha asla, hiç bir yazımın içine "tabii okuyan varsa" minvalinde bir ifade yer almayacak. namusum, vatanım ve milletimin üzerine ant içerim! aslında şarap daha güzel içilirdi be şimdi! (yok yok, onun herhalde güvenirliği kalmazdı...)


not: fotoğrafta "dırdır eden bendeniz"i görüyorsunuz mukabilinde bir latife edecektim ki, fotoğrafı bulduğum blogdaki "dırdır eden eşinizle nasıl baş edersiniz"yazısı dikkatimi çekti ve okumaya başladım. başta, aa ne güzel makul öğütler veriyor, diye düşünüyordum ki, "ne de olsa, evde ikincil önemdeki yetişkin oluyor karınız" minvalinde bir cümleye geldim ve kaldım! ah ah, seksizminizi yiyeyim sizin... "o ikincil önemdeki yetişkin" sizi ne yapsın he mi! durun hele, daha yeni başladı dırdıra!

14 Ocak 2012

bir olma hali ya da uykusuzluğumun sanrılarında gezinirken

sekiz gündür, önceleri sinuzit, şimdi ise bioritmimin bozulmasından dolayı uykusuzluk çekiyorum. insomnia boyutlarına varır mı bu gidişat bilmem, varırsa da yapacak bir şey yok. her insomnia hastası gibi bununla yaşamayı öğreniriz elbette. (burada bir güncelleme yapma ihtiyacı hissediyorum; sonunda akıl edıp sinüzitim için doktorun vermiş olduğu ilacın yan etkilerine bakma akıllılığını gösterebildim, meğerse müsebbibi şahsen kendileriymiş...!)

yatakta hareketsizce yattığım anlarda meditasyon yapmaya çalışırken, bedensizliği hayal ediyorum. düşünsenize, bedenin oluşturduğu bu ağır külfetten kurtulmuş, salt ruh haline geçmiş, saydam, ele avuca gelmez, hava olup çıkmışsınız!
ama bahsettiğim, ölüm değil. hoş, gerçi ölümü de böyle hayal etmiyor değilim, özü kapsayan ve mevcut olma halinin gercek manada kendini geliştirmesine engel olan ağırlıktan arınma olarak! ama bu fani bedeninin varlığına öylesine alıştırmış durumda ki insan oğlu kendini, onu yitirmeyi bir facia olarak algılamakta. ölümü ah ve vahlarla karşılamakta. ee tabii ne de olsa kendi ölümü değil! şimdi sen kendi ölümünü yaşadın mı ki, nereden biliyorsun? kabilinde gayet mantıklı bir soru gelebilir. neredeeee! geri dönüşü belki de mümkün olamayan bu tecrübeyi yaşama aşkıyla da intihar edemem, kusura bakmayın, ya yanıldıysam? bir de o tarafı var! ki mülümanların "allah"ı ya da hiristiyanların "tanrı"sı, ya da herhangi bir dinin tek ve/veya çok tanrısı varsa, zaten hapı yutmuş vaziyetteyim. "cehennem"lerinin müdavimi olacağım kesin. hatta beni, öbür günahkarları yaksın diye en dibe yerleştirecekler, demirbaş ayarında, bir daha hiç çıkmayayım, kor gibi yanmaya devam ederek.
ama konumuz olan bedensizliğe döneyim ben izninizle. ölüm ve facia demiştim. yok efendim öyle facia macia. tam tersi, facianın içinde onu hapis tutan bir zindan gibi beden. ee kurtulduk ne olacak? çok güzel şeyler olacak! misal, içimizde bizi biz yapan o özün, yani husserl'in kast ettiği öz kavramını, asla değişmeyen ve ontolojik anlamda bizi reel kılan özün ta kendisini idrak etmemizi sağlayacak bence. galiba ancak o zaman, plotinus'un bahsettiği "bir"e ait trilyonlarca parçadan biri olduğumuzun ayırdına varacağız. iste o "bir" az evvel var mı yok mu diye kanaat getiremediğim ama sizin de tahmin edeceğiniz üzere "tanrı", "allah" ya da "kozmik enerji", adını nasıl koymak isterseniz koyun o metafizik gücün ta kendisi bence. -hani az önce emin değildin, diyerek çıkışmayın hemen, durun hele, bir dinleyin anacım önce beni!-
ee güç bu denli büyük olunca kendisini yalnız hissetmiş olmalı ki, dur şuradan minik parçalara bölüneyim de bunları birbirine düşüreyim, bakalım benim onlar, onların da ben olduğumu ayırt edecekler mi kabilinde bir bölünme vashıl olmuş. diğer bir deyişle insan evladı işte o metafizik gücün bedenlere geçirilerek bölünmüş hali. yanlış anımsamıyorsam hem kur'an'da hem de incil'de, maalesef hangisi olduğunu anımsayamadığım ayetler de buna işaret ediyor olmalı, "yaratıcı"ın insanı kendi suretinde yarattığını söylerken.
sorun da tam bu noktada başlamakta kanaatimce, zira yoldan çıkışımızın bedenleşmemizle başladı! bedene hapis olmakla 'öz'ümüzün dayandığı noktayı unutmuş, cisim kazanmış benliğimizden ibaret olduğumuzu sanıp tüm var oluşu cisimler dünyasına indirgemişiz.
tabii bunlar plotinius'un değil, benim çatlak düşüncelerim! yalnız plotinus'un bu mevzuda söylediği bir şey daha var, o da, o 'bir'i merkezi bir kuvvet olarak tarif eder, ve ondan çok uzaklaşan 'ruh'ların kötü olarak tabir ettigimiz, hırsız, katil, ırz düşmanı [ya da devlet liderine] dönüştüğünü söyler. başka deyişle, yaratıcı gücü merkezde güneş olarak alırsak, bölünmüş minik hallerini de birer gezegen, hitler'i artık gezegen bile sayılmayan plüton, ya da dört uydusundan biri olarak görebiliriz. yok yahu, galiba hitler'i komple güneş sisteminin dışına iteklemek lazım.

eee peki, kurtulduk bedenden, "öz" olma halini deneyimledik, ne olacak diye sormayacaksınız umarım aziz okuyucum. bunun ötesi yok ki! "ben" olma hali ortada kalamayacağı için sonsuz özgürlüğe de ulaşmış olacağımızı düşünüyorum. "ermek", "nirvana" ya da "aydınlanmak" deyin, işte mutlak olma halidir bu. ama varmaktan ziyade, yol almayı seven, cevaptan (cevapların bir önemi yoktur, tek işlevleri yeni sorular doğurmasıdır demişti tez hocam, kulakları çınlasın) ziyade, doğru soru sormayı amaç edinmiş bendenizi ürkütmüyor değil bu durum. buyrun, başladığımız yere geri mi döndük? ouroborus'un o mutlakiyetini kırmak için "bir" olma halinden çıkmamış mıydık? (bu arada hemen nasıl da biz diyerek, kendimi de o "bir"in, bunun idrakına varmış üyesi haline getirdim!)
tevekkeli, havva cennetten kovdurmamıştı kendini!

13 Ocak 2012

babalar ve kızları

bianet'te şu makaleyi okuyunca, mevzu aldı götürdü beni. selda tuncer'in yazısına bodoslama dalıp bir analize girişecek değilim, ana akım medyanın pervasız saptırmalarını umursamamaya çalışır oldum. boş yere sinir katsayımı yükselterek potansiyel enerjimi daha verimli olabilecek kanallara akıtatamamak üzüyordu zira.
bu ülkede o denli haksızlıklar olmakta, hele ki kadınlara karşı! basın ise hükümet sözcülüğünden öte bir işlev görmemekte...

yok, ben çok kişisel bir yerden gireceğim mevzuya.
yazıyı okurken, kendi babam geldi aklıma. blogu takip edenler bilir, beş yıl olacak neredeyse babamı cennet hurilerine kaptıralı. cennet hurisi lafın gelişi, babam pek kadın meraklısı değildi, tabii eğer kara tenli değillerse :) annemin, babamla seyrettiğimiz belgeselleri, salt o kara tenli, muhteşem vücutlu genç hanımları görme ihtimali için izlediğini söylemesi hala gülümsetir... eğer öyle ise, babamdan sadece belgesel seyretme zevkini almamışım diyebilirim.
mevzu elbette, babamla seyrettiğimiz belgeselllerin bıraktığı tadı anımsamak değil. babamın benim politik duruşuma olan tepkisi.
ne zaman tartışacak olsak, ya da eylemlere gittiğimi öğrense kızardı. ama onun o tatlı kızışı gözümün önünden gitmez, endişeyle karışık bir anlayamama haliydi. ama belli bir güven de okurdum bu kızışında.
kızı yanlış bir şey yapmıyordur duygusu sanırım onu meydanlara kadar peşimden gelmesine engel oldu. ama en çok eğlendiğim nokta, mevzuları tartışmaya başlayıp da, karşılık veremeyeceği ve sıkıştığı noktada, -son yıllarda fazlaca dalmış olduğu din olgusundan yola çıkarak mı bilmem- beni komünist olarak damgalamasıydı. "baba, bu çevre eylemi, ne alakası var komünizmle?" diyerek çok kızardım o yıllarda, bu kadar basit bir ayrımı nasıl göremez diye.
babam 1929 yılı doğumluydu. gençliği tam 50'li yıllara denk düşer, çok partili rejim, kore savaşı, ama özllikle sovyetler'in komünizm "tehdid"ine ve türkiye'nin batı'ya, dolayısıyla amerika'ya yakınlaşmasına denk düşer. dolayısıyla aykırı olan, ana akımın dışına çıkmış, karşı duruş göstersen her şey, onun o dönemlerden ezberlemiş olduğu ve aykrılığın sembolü haline getirdiği "kömünüzm" kavramıyla örtüşür. orta okul iki terkli babamın, din merakı başlamadan öncesi okuduğu kitapları düşündüğümde -ki bunların arasında bilumum rus yazarı olduğunu anımsarım, hatta gorki'nin mujik'i ve ana'sını babamın kütüphanesinde keşfetmişimdir- ne oranda bu okuduklarından etkilendi diye düşünürüm şimdi.
bunları ancak şimdi analiz edebilir oldum. keşke yaşadığı dönemde bunları soracak fırsatım olsaydı. hala merak ederim, o rus yazarların kitapları nasıl girmiştir babamın kütüphanesi'ne. ilk gençliğinde inşaatlerde yatıp kalkan ve ilk almanya "gastarbeiter"i olan bir insanın düşünsel boyutta dünyayı nasıl algıladığını, özellikle 50'li ve 60'lı yılları.
şimdi artık sadece varsayımda bulunabiliyorum. ve yaşasaydı, eminim bunları daha farklı bir ışığın altında konuşabiliyor olacaktık şimdi. benden tam kırk yaş büyük olan babamın, her ne kadar içgüdüsel olarak doğruyu yaptığı kızına güvense de, fikir boyutunda yargılamadan konuşabileceiğini, ya da fikileriinin bütünüyle değil de, tüm çıplaklığıyla, karakteri ve var oluşuyla insan olarak gördüğünü -ve elbette bu durum karşılıklıydı- ancak hastanede ona sahip çıkıp da, artık ebeveyn olma sırasının bende olduğunu gösterdiğimde tam anlamıyla hissetirmişti.
artık onun gözünde, doğru yol gösterilmesi gereken çocuğu değil, onunla eşit bir yetişkin olduğumu görmüştü. ve gördüğü sonuç onu memnun etmişti.
işt bu bu dönüm noktasından sonra geçirdiğimiz dört beş yılı daha verimli kullanıp, daha iyi sorularla babamı o anlamda da tanımayı nasıl da isterdim. kavgalarımıza sebep olan fikir ayrılıklarına girmeden, yani sadece insan olarak babamı. aileyi bir arada tutan o sabrı gösteren, duygularını saklayan ve hala kahramanım olan babamın btün olarak özünü. aile için en yakın insanlar olup çıkmıştık, ama yine de işte o son nokta, o öz, sanki eksik kaldı.
ya da belki, bu kadar sevdiğiniz bir insanı yitirdiğinizde, hep bir şeyler eksik kalmakta, ve ben sadece ulaşılmaz bir ereğe özlem duymaktayım. mümkün...

yine de siz siz olun, babanız henüz huri kızı kovalamaya başlamadan onunla daha çok yakınlaşın, ya da hangi ebeveyn ağır basıyorsa, onunla.
birden fazla üretimleri maalesef yapılmamış...

babama not: şşşt bumpacığım, duyuyorsan bil ki, hala komünistim!

7 Ocak 2012

itchi the killer, audtion ya da miike'nin dehşetengiz hayal dünyasında dolaşmaca

filmi seyreden var mıdır okuyucularımdan bilmem, ama kült filmlere ilgileri varsa peşinen tavsiye ederim.
muhtemelen film takashi miike ustanın en tartışma yaratan filmi olmalı.
yalan yok, tembellik ettiğimden film üzerine bir eleştiri okumuş değilim, ama bu yazıdan sonra söz, okuyacağım! hem belki de okumamak en iyisi, bakalım kendimce ne kadar algılayabilmemizi filmi!?
filmi bilmeyenlere konusunu anlatacak olsam, öyle tam da anlaşılır bir konusu ki, ne anlatayım? yakuza mafya örgütlerinden birinin önde gelen isimlerinden kakihara adındaki sadist ve mazohist bir kişiliğin kaçırılan patronunu ararken önüne gelene yaptığı işkenceleri anlatıyor desem, galiba çok yanlış olmaz.
filme adını veren itchi de işte bu kaçırılan patronu öldürmüş zat-ı muhteremdir. "muhterem" lafın gelişi tabii. aslında kim olduğunu pek bilen yoktur bu nam salmış katilin, yakuza içinde tanınmıyor, ve herkes neyin nesi bu diye soruyor. oysa biz seyircilere çoktan tanıtılmıştır kendisi. aslında sünepe, saf, boyna zırlayan, ama tam da ağlarken, -belki de tam bu zayıflığından aldığı güçle- birden bire insanları dilimleyerek ortalığı kan revan içinde bırakan enteresan bir psikopatır bu cici oğlan bakışlı karakterimiz.
aslında filmde ortalıkta dolanan tüm karakterler enteresan. belki de filmi, tonlarca akan kana ve kopan, kesilen ezilen uzuvlara rağmen bu denli seyredilir kılan nedenlerden biri bu dengesiz ve şaşırtıcı karakterler. gerçi akan kanların grotesk vaziyeti, kill bill'de tarantino'nun kopya çekmiş olduğu şüphesini uyandırmıyor değil. ama kill bill'den iğrendiyseniz, itchi the killer'in yakından dahi geçmeyin, bırakın seyretmeyi filmi. zira kill bill'in asla ulaşamayacağı bir şiddet düzeyi içeriyor miike'nin şah eseri.
özellikle kakihara'nın kendi dilini kesip ağzını her iki yandan yarıp çengelli iğnelerle tutturması gördüğüm baş yapıt şiddet sanelerinden sadece ikisi. çengelli iğnelerle tutturması da janjanlı gömlekleriyle göz alan bu karakterin süs merakından değil. ihtiyaç halinde daha büyük uzuvları ağzına alıp dişleriyle koparabilmesi için ağzını kocaman yapmasını sağlayan birer tutacak görevi de görmektedir.
yine de bu kadar şiddette rağmen, rağmen değil, tam da bu yüzden filme kendinizi kaptıramıyorsunuz. miike'nin bunu kasten amaçladığını düşünüyorum. seyiriciyi sürekli olayın gerçek dışılığına dikkatini çekerek daha dışarıdan, yani eleştirel bakabilmesini sağlamaya çalıştığı izlenimi uyandırıyor bende. belki de filmin olay örgüsünü bu kadar karmaşık tutmasında, dolayısıyla filmin konusunun anlaşılmasını zorlaştırmadaki nedeni de budur. her şey kurgudan ibarettir, ama öylesine abartılmış derecededir ki şiddet sahnesileri sizi ürkütmekten ziyade, "yok artık" dedirtecek şekilde kahkahalarla gülmeye teşvik etmektedir. ama tam da bu kara mizahın hedefi düşünmeye şevketmeye çalışmaktan başka nedir?

miike'nin ilk seyrettiğim filmi olan ve belki de en tanınmışı olan "audition"deki zerafetten bu filmde hiç bir iz yok. miike'nin sıradışılığından etkilendiğim en müthiş filmi, hala ilk on filmim arasında da tepelerde yer alan filmdir bu. filmin konusuna gelince, orta yaşların başında olan dul aoyama adındaki bir çocuk babası evlenmek ister. film işiyle meşgul olan bir arkadaşı, olmayan bir filmin baş rol oyunculuğu için yarışma düzenler. amaç, aoyama'nın kendisine rahatça bir eş seçebilmesi için bir tezgahtır. hoşuna giden ve yakınlık kurmakta gecikmediği 24 yaşındaki asami ise hiç de göründüğü gibi masum değildir...
aslında filmin en can alıcı sahnesini seyredebilmek için son on beş dakikasına gitmek gerekiyor. şahsen benim gördüğüm en zarif işkence sahnelerinden biridir! japonların o kendine has zerafet ve taavazu dolu çay seremonisini bir işkence sahnesine uyaralabilirseniz, demek istediğimi anlarsınız. işte tam da bu incelikle ve hatta sevecenlikle işkence adiyor asami kurbanına. hani neredeyse aoyama'ya kızmaya başlıyorsunuz, böylesine sevecenlikle yapılan bir işkenceden kaçmaya çalışılır mı diye...

miike batı sinemasının asla göremeyeceği sıradışılıkta bir yöentmen şüphesiz. sadece filmelerinin sınırları zorlamakla kalmayıp çoktan aşmış film içerikleri nedeniyle değil, yirmi küsür yıla 90'a yakın film sığdırmasına rağmen kalitesinden hiç ödün vermemiş olmasıyla da. başta da dediğim gibi uzak doğu, manga kültürüne ve bol kanlı filmlere ilginiz varsa, bu ikisi mutlaka arşivinizde bulunmalı!

6 Ocak 2012

yazmış olmak için yazmış olmak...

yazacam, tutmayın beni!!!!!!!
diyerek ileri atıldı kalem tutan el -pardon, klayve üzerinde gezinen parmaklar demeliydim bu bağlamda-
haftalarıdr içimde bir yazma isteği, sebep arıyor, tam bulmuşken, yazamayacak bir durumda oluyorum, zaman bulunca da o mevzuyu yazma hevesim kaçıyor. dır dır dır.
işte sebepsiz yazıyorum. yolu düşüp de, kazara okuyan olursa, yolunu değiştirsin hemen, bu yazının hiç bir ehemmiyeti yok zira yazın dünyasında. filhakika bu blogtaki hangi yazının bir yazın değeri var ki?
yok efendim, zerre kadar yok. geçiniz, başka bloga geçiniz vaktiniz varken.
hala geçmediniz mi?
kaşındınız!
kaşırız! hatta şu kendi kendinize kaşıma lezzetine kavuşturan pençe biçimli tahtalardan hediye ediyorum, maksat kaşıntıyı geçirmek değil mi? her yere uzanamayacağım malumunuzdur.
sahi niye yazdım ben bu sabah? onca işim gücüm dururken...
ha evet, nedeni yoktu, amaç klavyem paslanmasın! ipe sapa gelmez bir yazı bu! ne derinliği var, ne de bir konusu.
bir konunun olmayışı da aslında bir konu en nihayetinde diyerek kendimi değilleme girişiminde bulunayım.
hala sıkılmadan okumaya devam mı ediyorsunuz?
allalaaaaa, ne sıkılmaz okuyucuymuşsunuz anam siz de! ne ettiysek kaçırtamadık!
hala doğru düzgün bir kelam bekliyorsunuz benden, hissediyorum niyetinizi, ama nafile! yok benden bugün hayır gelmez!

29 Kasım 2011

büyük şehir kabusu...

defalarca mızmızlanmışımdır şu koca şehir yüzünden, buradan gidene kadar da kesilmeyecek bu mızıklanmalarım...
ne yardan geçebiliyorum ne serden! yar hangisi, ser hangisi bilemedim bu lafı edince lakin...
yine böyle karmaşık duyguların içinde debelenirken bakıyorum da, en yakın arkadaşınızla oturmayacağınız bir yakınlıkta oturuyorsunuz iett otobüslerinde tanımadığınız insanlarla... aynı konservenin içinde üst üste yığıldiğı halde birbirine ilişmemeye çalışan sardalyeler gibisiniz! herkes kendi yalnızlığına çekilmiş, kimi kitap okuyor, kimi sağına soluna bakıyor, kimi uyukluyor, bir tanesi da durumu analiz eden bir yazı "blogluyor". zorunlu olmadıkça kimse, diğeriyle iletişimde değil, itinayla kaçınıyor. böylesi kocaman bir kalabalığı birbirine yabancı etmek de büyük başarı!
20 milyonluk bir şehrin ortasında yalnızlığa terk edilmişsin kentli insan!

16 Ekim 2011

kafanız karışıksa

sevgiliden ayrılalı yarım sene olmuş, gerçi hala arkadaşsiniz, ama belli ki her iki taraf da bu ilişkinin artık kesinkes bittiğini bir şekilde kabullenmiş yolunuza devam ediyorsunuz. hatta, dur yele yarım seneyi devirmişim, artık yeni limanlara yol alma vakti gelmiş diyerek başkalarıyla buluşmaya başlamışsınız!
gelin görün ki buluştuğunuz her bir başkasını eski sevgilinizle kıyaslıyor, hep eskisi ağır mı basıyor? ah şimdi o olsa şunu şöyle koyar, kendiliğinden bunu böyle yapar, bana bunu şunu derdi mi diyorsunuz?
naneyi yemişsiniz siz azizim! bal gibi de hala eskisine aşıksınız işte!
hani şu ucuz amerikan güldürü programlarında kadın ve erkek ayrılır, biri de "başkalarıyla buluşalım, gerçekten senle ben birbirimize ait miyiz anlayalım" geyiği yaparlar ya; vay anam vay, varmış bir doğruluk payı! başkalarını gördükçe eskisi pek bir gül bahçesi görünümü alır!
peki ne yapacaksın güzel kardeşim? zaten yürüseydi ayrılır mıydın hiç! (ahan da nasıl iki dakikada samimi oldum! "siz"den "sen"e geçmem an meselesi oldu. ama rahatsız olduysan, hemen geriye çark ederim!)
eskisini ne yaparsın, bilmem, ilacım olsa önce kendi kelime sürerim! ama benden sana öğüt, bari yenilerine acı, boşu boşuna buluşup elaleme umut verme, emi kalbi yaralı ceylan kardeşim?! (nasıl ama damardan giriyorum, ceylan meylan...)

28 Eylül 2011

nihayet ayfon üzerinden de birlikte olabileceğiz

bu teknolojinin gözünü seveyim!
cep telefonu üzerinden meylleşmeyi, tviğtlemeyi ve poğklemeyi geçtik, artık bloklamak da mümkünmüş meger! muhtemelen bunun aplikasyonu aylar oldu da benim ruhum duymadı. ama ne demişler, geç olsun güç olmasın! gercekten de hiç güç değil! acıyorsun yazıyorsun! yıka çık! aç yaz! halbuki web sayfasından yazmaya kalksan, ekran durduk yerde büyüyor, orasını göremiyorsun, büyütücem küçültücem derken olmadık yerlerine dokunup yazının imanına okuyorsun! uzun lafın kısası: yazan memnun, okuyan da memnun olur, umarım!
yazılan alan da, aynen şurada görüldüğü üzre pek bir pratik! ay, pek bir mutlu mesut oldum ben bu işe. haydi yeni güzel yazılarda buluşmaya!

25 Eylül 2011

iskoçya - yüreğim titriyor seni düşünürken

camper -türkçe deyişle- karavanla 7 günlük bir iskoçya rüyasından uyanıyorum; uyanmak istemiyorum, acıtıyor uyanmak! hem de böylesi kalaba ve acımasız bir şehre karşı uyanmak, tatlı rüyadan dosdoğru kabusun ortasına düşmek gibi.

iskoçya... girdiğimden çıkışıma değin nefesimi tutarak dolaştığım ilk ülke! eğer tanrı varsa, iskoçları feci kayırmış olmalı! bir ülkede her 50 metrede bir çay, nehir, şelale ya da göl olur mu? toprak diye bastığınız yerde ayağınız bileğinize kadar suya girer mi? ya da gök kuşağını komple görme fırsatınız nerede olur? ağaçların arasına girdiğinizde alice'in wonderland'e girdiğinde neler hissedeceğini anlamanız nerede mümkün? ya da yağmurun dereleri ve nehirleri coşturduğu o dramatik görüntünün nefesinizi kestiği?

ölmeden önce görmek isteğim bir ülkeydi sadece iskoçya, oysa şimdi ona aşık olmuş bir halde döndüğümü fark ediyorum. loch lomend kıyısında dinlediğim wonderland parçasını dinlerken şimdi, gözlerimin sulandığını hissediyorum. leyla'sından ayrı düşmüş mecnundan beter bir haldeyim. üstelik ferit gibi dağları delmek istemiyorum, tam tersine, onlara kavuşmak tek ereğim.

kışları soğuk, iklimi çetin bir ülke iskoçya. yazları dahi şemsiyenizi eksik etmeyin derler. hele bir de midge denen o illet, göze görünmez, bulut halinde uçuşup, en lezzetli olduğu için göz altlarınızı feci ısıran sineklerine rağmen hem de.

ama öyle bir dingin, sabırlı bekliyor kendisini ziyaret edeni de benzetiyor kendine. el değmemişiyle öyle bir sunuyor ki kendisini, hayır diyemiyorsun, sen de veriyorsun tüm benliğinle kendine ona, yine de dokunnmaya, o bozulmamışlığı incitmeye kıyamıyorsun.

yüksek tepelerin arasında, bizi uzaktan fark edip, yine de bir yere fırlayıp kaçmayan ve onlarca dakika poz veren alageyikler; gel de gör beni dercesine tırmandığım tepenin üzerinde uçarken bağıran altın kartal, yöreye özgü devasa cüssesine rağmen ürkek highland inekleri ve çepe çevre saran atlas okyanusu ve kuzey denizi...

rastladığımız az sayıdaki insanın kibarlığı, aksanlarına alışmak zor da olsa bayıldığım o güzel insanlar, ülkenin sert ikliminden bir parça bile nasibini almamış kadar ince. belki de doğasının zarifliğinden aldılar karakterlerini.

sonra dönüp devasa, boğucu, insanları kalaba, kaba ve düşüncesiz olan şu kente bakıyorum: bir zamanlar aşkla karışık nefret şehri dediğim kent, artık beni sadece üzüyorsun! nefes alınmaz oldu artık her yerin. ne vaad ediyorsun? aşıkları ayıran bir zalimden farkın yok!

yolu yok, gitmeliyim artık senden!

5 Eylül 2011

cenk çelebioğlu

günlerdir, haftalardır dinlemeye doyamadığım, kulaklarımın pasını silmekle kalmayıp başka diyarların kapısını aralayıp hatta ardına kadar açan bu yaratıcı besteciye sonsuz teşekkürler...
http://www.cenkcelebioglu.com/

4 Eylül 2011

çıkmaz...

biliyorum, kimse okumuyor...
ya da ancak yeni söylemişsen birilerine, bu yazılara göz atıyor. sağolsunlar.
kazara yolun düştüyse o başka. kaza bu, olur! geçmiş olsun, çıkış kapısı ahanda burada.
-hadeee buyur buradan yak, daha bismillah dedik, çıkış kapısını gösteriyorsun-

yok yahu, sadece yol erkenken uyarıyorum. keşke herkes bu kadarını yapsa. minik bir uyarı koysalar, bir aşka başlarken mesela, bir işe, bir arkadaşlığa, bir güne ya da bir ömre.. hani çıkmaz sokak diye isimlendirilir ya çıkışı olmayan sokaklar, onun gibi. daha girerken bilirsin, gideceğin kadar yolu aynen geri döneceksen, çünkü hiç bir yere götürmeyecek bu yol, boşuna yorulacaksın, zaman kaybedeceksin, kısaca başladığın yere geri döneceksin!

zamanımı harcadığım son sevgiliye bakıyorum... üç küsür yıl! çıkmaz sokakmış meğer. sonra bu iş için yirmi yılını verenleri görüyorum, mutlu sanıyorsun ilk etapta, sonuç aynı! çıkmaz sokağın girdabına karışmış, debelenip duruyor...
kendimi mutlu mu saysam? en azından dört beş yıl orada, bir iki yıl şurada, değişik çıkmaz sokaklar görüyorum.
- oh allah versin!-
- eyvallah -

ama durum o kadar basit değil.

ister tek ve uzuuuuuuuun mu uzun bir sokak olsun, ister orta karar ya da kısa üç beş, hepsi yoruyor insanı!
- hayat bu, yorar adamı -
- seksenlik nine gibi konuşuyorsun, dur hele! -

yorsun, helali hoş olsun! o yorgunluk güzeldir aslında! tabii değdiyse yorgunluğuna! bir yere vardırdıysa seni. bir şeyler kazandırdıysa...

şimdi diyeceksin ki, - aaaa haksızlık etme, kimbilir neler gördün o çıkmaz yolda, yeni evler, pencereler, top oynayan çocuklar, park eden araçlar....-
yahu, karşı çıkmıyorum ki! elbette yığınla tecrübe sağlamıştır o sokak, ama amaç yeni evler, arabalar, sümüklü veletler mi görmekti, yoksa yol almak mı?

işte bütün sorun da bu ya!
çok bir şey mi istiyorum? sadece minik bir yol işareti; çıkmaz olduğuna dair...
biliyorum, çok!
ama güzel olurdu be!...

14 Mayıs 2011

16 yıllık dost

yolun sonuna mı geldik a sevdiceğim?

16 yıldır kahrını çektin, yeter mi diyor bedenin gayrı? tatlı yüzüne her baktığımda yorgunluğunu görüyorum güzel gözlerinde, vakit geldiğinde izin ver gideyim dercesine bakıyorlar. biliyorum alaca yarim, hakkım yok kal demeye, bahşettiğin onca yılın hatrı var, mahçubum, seni ihmal ettiğim her dakika için, pişman değilim, ama mahçubum, yalan yok, eşini senden çok sevmiştim, ama onun gidişiyle sen de yalnızlığın dibine vurdun , ben de. kabul, sen benden bir parça daha...
ama yüz çevirmedik, sokulduk birbirimize, artık başbaşayız dedik, kader dedik, paylaştık yalnızlıklarımızı paralel bir evrende. üç yıldır can ciğer olduk. tamam, hiç bir zaman onun gibi yolumu gözlemedin, olsun, sen de böylesin dedim. eve geldiğimde başını kaldıırıp bakmadığın çok oldu, incinmedim. geceleri usulca sokuldun ya bana, başını avucumun içine yerleştirdin mırıl mırıl... uykum kaçar oldu sen gelmeyince alacam.

biliyorum bir tanem, az dilim varmıyor, ne olur biraz daha kal demeye.
gıdını yokladığımda sarkan boynunda kırışıklarının her birini tek tek öpesim var, biliyorum nazlı balım, söz veriyorum sana, bencillik edip seni yaşatmaya çalışmayacağım, acı çektirmeyeceğim sana vakit geldiğinde. eşine yaptığım zalimce yaşatma çabalarına girmeyeceğim, hiç olmazsa sen o işkenceye maruz kalma can yoldaşım.

tümörü temizlediler, ameliyattan toparladın ama saatli bombanın ne zaman harekete geçeceği belirsiz ya, bahşedilen her günün değerini biliyorum alacam.
tedavileri, bakımı düşmanlık bellesen de yüreğinin bir yerinde sen de biliyorsun alacaparem, bir yılcık daha uzuatmak içindi bu eziyet, ne olur alınma bana, kızma!

ama söz veriyorum, kaçınılmaz olan gün kapımızı çaldığında eziyet etmeyeceğim sana, kal demeyeceğim zorla, uzun yelelerini koklayıp elveda diyeceğim, yalnız bıraktığım her gün binlerce özür dileyeceğim, cup'umu benden önce kavuştuğun için, için için kıskanacağım hatta, ama söz sana, acımı göstermeyeceğim, ikimiz için de güçlü olacağım.

söz sana, cup gibi acı çekmeyeceksin!

23 Mart 2011

anneniz yeniden evlenmek isterse...

hadi buyur bakalım!
annem sabahın yedisinde aradı, kızım bir dede buldum ben! boşuna dede demiyor hatun, kendisi 68 yaşını devirdi. dede dediği kaç yaşnda acep?
valla ne japon depremi, ne nükleer felaketi, ne arap dünyası'nın kanlı devrimleri, ne de gazeticilerimizin içeri alınmasının sıkıntısı kaldı üstümde, annem bir anda hepsini solladı!

aaaa ne bencilsin, bırak kadıncağız mutlu olsun şeklinde itirazları duyuyorum, saklamayın aziz okuyucum, geliyor sesiniz buraya. yok yok, ben de mutluluğu çok görmeyeceğim. şunun şurasında kocaaaaaamaaaan dört sene geçmiş babam öleli, kadıncağız neler çekti yakınen gördüm bu dört senede! hele, bir sene evvel, dede ihtimallerini konşurken, sakın haaa, duymamyayım, ben babanın üzerine kimseyle olamam diye kızan bir annenin sıkıntıları bunlar...

yok yok, mutluğunda hiç gözüm yok. sorun zaten nasıl oluşunda ya da ne oluşunda değil! kimle?!!! damat adayımız uyanık yurdum köylüsü tadında yılışık mı yılışık bir adam. annemden de on yaş küçük. karakterini bilmesem, ohh çıtır bulmuşun anne, götür diyeceğim, ama şu adam! yok vallahi, hiç içime sinmiyor! annemin başına iş açılacak gibime geliyor.
davulcuyla kaçan kız evladının ebeveynini anlamıyorsam ne olayım!

denk gele de babamın ölüm yıldönümüne denk getirseler nikah tarihini...

6 Mart 2011

olmak ya da olmamak

sevdiğiniz insanı ne kadar beklersiniz? ne bekleyeceğim, ağaç mıyım diyebilirsiniz bu soruya gayet güzel. ama diyelim ne yardan ne de serden hop diye sollayamadığınız bir durum vuku buldu! hah buyrun size pirinç ve ayıklanma sorunsalı! bekleyenin ruh halı bellidir, sıkıntılıdır elbette, şüphemiz yok onda. ben asıl bekletenin halet-i ruhiyesini izninizle masaya yatırmak, yakinen duruma zuhur olmak izterim.

onca yıllık yalnızlıktan sonra (sözüm tabii meclisten dışarı, siz kim, yalnız kalmak kim, elinizi sallasanız ellisi, bizimkisi tamamen farazi yani) mis gibi bir sevgili yaptınız kendinize. oh hayırlı olsun! ama asıl bundan sonra naneler çıkıyor! hem de ne naneler. daha hop demeden bakmışınız, aylar hatta yıllar geçmiş, partneriniz "ne olacak bu iliskinin halı" moduna girmiş bile! siz, aaa dur
yahu, daha kırklı yıllarımın baharındayım, ne acelemiz var tadında kontra atağa geçecek oluyorsunuz, anlıyorsunuz ki durum sakat. gercek düşüncenizi ifşa etseniz sevgilinin gideceği an yarından da yakın hale geliyor, tabii çark ediyorsunuz. başlıyorsunuz üretmeye. ama ne üretim, fabrika sahibi olsanız yılın girişimcisi seçileceğiniz kesin! karşı tara ne duak istiyorsa, siz koca puntolarla manşetten veriyorsunuz! karsı taraf tabii mest! ama dikkat edin, fazla su koy vermeyin. uzun vadede bu iliskiyi götürmeye niyetliyseniz, biraz ufak atmaya gayret edin, çünkü partneriniz baktı ki, çok söz, az iş var, yine kaçabilir. işi dozunda bırakın derim. ha, zaten sıkıldınız bundan, o zaman değmeyin yalanların bini bir para olsun, tez zamanda sizin ne atmasyoncu sevgili olduğunu görüp topuklamak suretiyle sizden hızla uzaklacaktır!
ne diyelim: gazanız mübarek ola, yeni sevgililere yelken açıla!