25 Ağustos 2016 Perşembe

evceğizim canceğzim; o ev senin değil, defol çık kiracıcığım!



ayol, sekiz yıl bir evde yaşadım, artık her sene bu ev senin, şu ev benim gezeceğim. ohhhhh ver elini gelsin denişik denişik evler. parayı da yolda buldum zira, taşıma şirketlerini zengin etmeye karar verdim. hele ki emlakçıların piyasası da kötü gidiyordu, sayemde kalkınacaklar alimallah.


heeeee, bahçesini anlatacaktım ya yeni evimin, maalesef onu artık inşallah yeni evimin bahçesi olarak dinlersiniz.
niye mi?
çoook sıkıldım da ondan.
böyle yazınca ben bile sevdim taşınıyor olmayı diyeceğim.
de... yok değil olmadı bu.
sanki mazaohistim de, kendime eziyet etmeyi seviyorum, yeniden topla her şeyi, zaman ve olmayan para kaybı üstüne cabası.
ay yok, böyle anlatınca da içime fenalıklar geldi.
baştan anlatayım efenim.

diğer kentlerde durum nedir bilemem, ama kentsel dönüşümün nimetlerini istanbul doyarcasına yaşıyor. koca kent, koca bir inşaat alanı. mütahhitler arı gibi vızır vızır işçi arılara minik minik kovanlar inşa ediyor. ne de olsa, evladiyelik dairlerine değer, bedavadan güzellik katacaklar. inşaat firmaları mülk sahibine her şeyi ödüyor, taşınma parası, kira... misssss
işçi olmayan zengin tayfası arılar da kiracısını sokağa atıp, dairesinin değerini bir buçuk katına çıkarma derdinde. eee haklı tabii, o kadar mal mülk edinmiş, bunların değerini arttırmak onun en doğal hakkı. sen eşekler gibi çalışıp bir daire alamazken, o babadan kalma dairlerine daire katmış, çok mu görüyorsun? dairesinde seni oturttuğuna şükret bre nankör!
şimdi çok sevgili ev sahibimin o kadar malı mülkü var mıdır bilemem, yoksa, inşallah olur. çünkü kendisine müteşekkirim. ne de olsa daha bir sene bile dolmadan beni evden attı. tebligat çeken o elleri dert görmesin.

kira sözleşmesini oğluyla yapmıştık. taşınalı daha bir ay olmamıştı ki, komşu bombayı patlattı: kentsel dönüşüme veriyorlarmış apartmanı!
geliniyle de pek kaynaşmıştım, köpek sahibi, çok şeker bir çift.hemen onu aradım. yoooook canım, en az üç dört yıl olmaz bir şey, rahat rahat oturun demişti.
derken baharda tekrar alevlendi bu söylentiler.
hani mal mülk sahibi pek değerli zatlar demiştim ya, apartmanda toplamda dört daireye sahip bir baba oğul var, özellikle oğlu, pek istekli kentsel dönüşüme. onun da kiracısı en az benim kadar, hatta galiba beni bile kıskandıracak kadar kendisine duacı.
ama benim ev sahibi olarak karşıma çıkan oğul ve gelin tarafından henüz endişe edilecek bir şeyin olmadığı yönünde rahatlatıcı sözleri geldi.
yaz başında, artık sözleşme imzalandı dendi. sinirden kirayı geciktirdim. bir gün geçince emlakçı aradı. evet, görüşmeler var, ama bu sene kesinlikle öyle bir durum söz konusu değil dendi.
ama mazohistim ya, ya da bariz şapşalım. inşallah dedim. inşallah bu kadar emek verdiğim bahçeden tam sefasını sürecekken bu kadar erken ayılmam gerekmez dedim.
derken, geçen ay mutlu haber geldi. o güzel haberi vermek için bizzat valide hanım aradı. belli ki, oğul ve gelinin böylesi güzel bir haberi verecek halleri yoktu. hani, gençler ya, güzel haberi yanlış verirler, mazallah sevincimden bayılırım filan. tabii akıllıca davranmışlar.
böylece o güne kadar tanışmadığım valide hanımla müşerref oldum.
üç dört ay daha oturabilirsiniz minvalinde bir şeyler söyleyince, hani üç dört seneydi bu, diyecek oldum. benim öyle bir sözden haberim yok, sizi iyi niyetle aramıştım. madem öyle, yasal yollardan hallediyoruz dedi.
bre densiz ben! bre, değer bilmez ben! kadıncağız iyi niyet gösterip, üç dört ay daha tanıyor, ben ise kendisinin haber bile olmadığı sözlü verilmiş bir taahhüdü hatırlatma cüretinde bulunuyorum. haddini bilmez ben! ah!
aferin valide hanıma! daha haftasına kalmadan, sözleşme bitiminde derhal dairemi boşaltın diyen tebligat ulaştı elime.
ev sahibi dediğin böyle dişli olacak canım! çok mutluyum çok.
allah kendisine inşallah daha gani gani daireler nasip eder!

offff, yalan oldu benim güzel bahçe...

2 Mayıs 2016 Pazartesi

tekirdağ

istanbul'dan bunalan çok yakın bir arkadaşım ani bir kararla bu şehre taşındı bir kaç ay evvel. (ah ya ah, darısı başıma, şu istanbul cehenneminden ben de kaçabilsem keşke bir an evvel!)


(ha bu arada hemen başında söyleyeyim; sonra demedi demeyin: tekirdağ'ı anlatacağımı sananlar çok bekler, vakit erkenken sayfayı terk-i diyar eylesinler. şehirle ilgili bilgileri hazreti google anlatır onlara nasılsa.)
tekirdağ bildiğiniz küçük şehirlerden biri. bir kaç sene evvel il olduğundan beri harıl harıl bir büyüme söz konusuymuş. arkadaşım da tam bu büyümenin hızlı olduğu, şehrin hemen girişindeki yeni yerleşim yerinde ev bulmuş. iki, üç yıl evvel tarla olan yerlerde dört beş katlı site evleri yükselmiş vaziyette. anlayacağınız ne ağaç kalmış aralarında, ne başka bir şey. bu muymuş tekirdağ dedikleri memleket?
yahu, arkadaşımı ziyarete gelmişim, ister fizan olsun, ister fincan, gideceğiz, gireceğiz, gerekirse o fincanı oyacağız. arkadaş hatırı için çiğ tavuk yenirmiş; hiç sevmediğim site ortamında kalmışım bir kaç gün, ölmem ya!
hem, o kadar da acımasız olmayayım, güzel bir yanı da yok değil evin: epey tepede olduğundan tüm çatıların, binaların üzerinden aşağı sahile, uçsuz bucaksız bir denize nanik yapıyor. bu sayede ben de gece boyunca itinayla yaptım o naniği, zira yattığım yeri olmasa da yastığı feci yadırgadım. dön sağa, dön sola; baktım ki uyku yok, bari dışarıya bakayım dedim. perdeleri sonuna kadar açtım. ay neredeyse dolunay olmuş, utanmadan şavkını vurmuş denize, çıt çıkaran yok. uzandım koltuğa, kollarım başımın arkasında, evrenle tatlı tatlı bir sohbette daldım. 
ah ya, etrafta binalar olmasa, nefis kesici olurdu! (sus, söylenme!)
ama belki de tam da bu yüzden, istanbul'un göbeğindeki bahçemden (ah evet, bir sonraki yazım kesinlikle bahçemi anlatmalı!) baktığım, büyük ayı takım yıldızını gördüğüm o küçücük gökyüzü penceresini özledim. 

uykusuz bir halde şafağı edince, bari etrafta ne varmış, ama en çok da binaların arkasında kalan güneşin ilk ışıklarını yakalamak üzere üç bir yana bakan genişçe evin pencerelerini dolanırken binanın arkasından tepe üstü giden yolun direkt tarlaların arasına daldığını fark ettim. içimde sessizce bir sevinç çığlığı patladı. tabii hemen giyinip kendimi dışarı attım. ben de kendime yolun peşine vermeliydim! 
ama dilerseniz niye havuç görmüş eşek gibi sevindiğimi izah edeyim efenim: ortaokul ve lise yıllarım henüz kasaba olan Yalova'da geçmiştir. bisiklete atladım mı, yirmi dakika içinde kasabanın sınırına gelirdim. sonra başlasın tarlalar, el değmemiş ağaçlıklar, börtü böcekler.  

burada da öyledir herhalde diyerek başladım yürümeye. 

tarlalar hep satılmış, ama son apartmanların yanında hala bahçeden hallice minik tarlalarını çapalayanlar vardı. 
apartmanları ardımda bıraktığımda tarlaların kenarındaki satılık arsa levhalarını görmezden gelmeye çalıştım.  maalesef her yer koca bir inşaat alanının habercisi gibiydi. 
daha genişçe toprak yola çıktığımda yol çalışması hazırlığı ağır bir şekilde hissediliyordu. kum çakıl öbek öbek yığılmıştı yol boyunca. 

ve tabii ki bu yol çalışmasına verilen ilk  kurbanlar her daim ağaçlar olmak zorundadır. içim yandı, bu iki ağacın cesetlerini yol kenarında görünce.

arasıra tek tük arabalar, arkalarında kocaman bir toz bulutu bırakarak geçiyordu yanımdan. yarım saatlik bir yürüyüşten sonra vardığım tepeden, yolun çok da ağaçlık gibi bir yere götürmeyeceğini anlayınca geri döndüm. 

yanımdan geçen, belli ki sabah yürüyüşüne çıkmış bir çift şüpheyle bana baktı. belki de tek başına, hem de belli ki spor yapma amacıyla yürüyüşe çıkmamış, dahası kırmızı suni deri montumla bayağı eğlenceden sabahlamış da dönüyormuşum izlenimi veriyor olmalıydım onlara. 

evin arkasında toprak yola ilk çıktığımda çatlallaşan yoldan sağa dönmüştüm. 
oraya kadar geri dönüp bu sefer diğer yöne, yani sola gitmeye karar verdim. 
tüh, meğer orası çok daha keyifli bir yolmuş! henüz tarlaların arasında inşaat izleri yoktu. 
tek tük ağaçların yanından geçip, küçük bir patikaya daldım, başak tarlaları ve üzüm bağlarına varana kadar yürüdüm. yolun devamı çok cazip görünse de bu sefer çok uzaklaşmak istemedim. bunun bir de dönüşü vardı ve karnım epey bir guruldamaya başlamıştı. eve varamadan çiğ başakları kemirir bulurdum herhalde kendimi. 

onun dışında, şehirle ilgili anlatacak çok bir şey yok maalesef.  

köpekleri korkaktı. hani derler ya, bir yere geldiğinde önce sokak hayvanarına bak, senden kaçmıyorlarsa, orası iyi insanlarla doludur diye. demek ki buncağızlar eziyet görüyordu burada. işin tuhaf tarafı, kaldığım süre boyunca hiç tasmada, yani sahipli köpek görmüş değildim. benim yoluma mı çıkmak istemiyordu bu dört bacaklılar? 
en nihayetinde döneceğim gün, kapının önünde taksi beklerken köpekli orta yaşlı bir hanım gördüm. hemen yapıştım. son dakka da olsa, bunun hikmetini öğrenmem gerekiyordu.  
"hiç sevmezler köpeği, evde besliyorum diye beni bile apartmandan atmaya kalkıyorlar" diyerek şüphemi doğruladı. 
yok yahu, yanılıyordumdur: ayol, koca şehir de hayvansevmez olacak değil ya! umarım tekirdağ'lı bir okurum vardır da durumu bana izah eder. 


insanları tipik şeker küçük şehir insanı. hani yabancı gördüğü birine hemen merakla memleketini, şeceresini, niye geldiğini soran, bu soruların ölçüsünü kaçırıp, insana çapraz sorgudaki bir şüpheli işkencesi çektiren tatlı yurdum insanı işte. tamam itiraf ediyorum, kaç kişiyle tanıştım ki orada? bir elin parmaklarını geçmez, ama en keyiflisini anlatmadan geçemeyeceğim: arkadaşımla çarşıya çıktık, valiliğin önündeki meydanda sıra sıra banklarda oturan erkekler dikkatimi çekti. "niye hiç kadın yok?" dedim arkadaşıma. sonra da yarısı boş olan tek bankı göstererek "şimdi, bu beyaz giyinmiş adamın yanına otursak ne olur?" diyerek oturdum. başta arkadaşım da çekinirim düşüncesiyle, ortamıza oturmayı teklif ettiyse ben çoktan yerleştim abinin yanına. ne de olsa niyeti bozmuşum, çene çalacağım. 
arkadaşımı diğer yanıma oturttum. 

bir ara almanca konuştuğumuzu duyunca, yandaki abinin kulakları dikildi hemen. baktım, kıvranıyor, muhabbeti başlatmanın yollarını arıyor, daldım bodoslama, "abi, sizin hanımlar nerede, niye burada sırf erkekler oturuyor?" diye. meğerse abimizin de yarası varmış. "onlar çay bahçelerine giderler. beni de oraya almadılar. şu arkadaki çay bahçesine, aileye mahsustur dediler, sokmadılar beni geçen gün." halbuki abiye laf edecektim tüm tekirdağlı erkeklerin hesabına. oysa  "her yer sizin be abi, o çay bahçesi de bari hanımlara kalsın." diye teselli ederken bulduk kendimizi bir anda. sonra başladık abiyle bir muhabbete, tabii hemen nereli olduğumuzu öğrenmeye çalıştı. her zaman yaptığım gibi geçiştirdim onu. sohbetin en eğlenceli kısmı da şuydu (ama onu anlatmadan evvel, küçük bir açıklama yapmam lazım:  arkadaşım uzun boylu, ince yapılı çok hoş bir hanım, ama her nedense ayakkabı seçimini hiç tipine uygun yapmaz. "rahatlar" diyerek hep erkeksi ayakkabılar alır -sanki feminen rahat pabuç yok!-): abinin ayakkabılarını fark ettim. arkadaşımın evdeki ayakkabılarına nasıl da benziyordu! "aaaa bak, abiyle aynı tarz ayakkabı giyiyorsunuz! diye gösterdim arkadaşıma. az eşek değilim ha, fırsatı buldum mu hemen dürtüklüyorum sevdiklerimi. hani bekliyorum ki benim can dostum patlasın sinirden şimdi. ama nazik kız, adamın yanında kibarlığı elden bırakmadan "ama"lı bir cümleye başlayacak oldu, abi ondan hızlı çıktı, başladı ayakkabılarını anlatmaya. 
meğerse özel yapımmış bunlar. işinin ehli bir ayakkabıcıya bu yumurta topuk ayakkabılarını renk renk yaptırıyormuş. hiç şaşmaz, hep bu model. hazır ayakkabılar anca üç gidiyor, sonra çöpü boyluyordu, oysa bunlar öyle miydi?! üç sene tepe tepe giyiyordu bunları, hey anam hey! 
bu arada şu değerli bilgiyi de kendisinden öğrendik: has yumurta topuk ayakkabıya da aynı zamanda pavyon ayakkabısı deniyormuş. 
abi ne kadar tatlı da olsa, muhabbeti tadında bırakmak gerek diyerek, ayrıldık yanından. 

son fotoğraftan görüldüğü üzere, elbette deniz kenarını da dolandık, balık ekmek keyfi(!) yaptık. şimdi bunu okuyan arkadaşım, köpürecektir; tırnak içindeki ünlem işareti de aynı sebepten. 
zira martılar bir hayli keyfini kaçırdı. oturduğumuz sardunya çiçekli çok cici balıkçıda yaşadığımız hava saldırısında martılar en büyük zayiyatı arkadaşımın balık ekmeğine verdi. o yükseklikten böyle bir hedefi tutturabilmiş olmaları da ayrı bir yetenek mevzusu ya, hadi ona çok girmeyeyim. bazı hikayeleri tadında bırakmak lazım.
aynı bu yazımı olduğu gibi. 
öpüldünüz




1 Mayıs 2016 Pazar

bir mayıs

sabah oğluşlarımı çıkardığımda, bir haftadır parkta karşılaştığım ve ben demeden güleryüzüyle selam veren temizlik görevlisine dayanamayıp laf attım. 
"bu parka gelmiş en güleryzlü temizlik işçisi sizsiniz!"
başladık tabii muhabbette. işçi bayramında bile çalışmakta olmasından dolayı sistem adına özür dilercesine kutladım. ama o artık aşina olduğum güleryüzüyle hiç umursamadı. 
otuz yıl evvel taşı toprağı altın şehre ailesiyle gelmiş, ama hala kaybetmediği şivesiyle "diyarbahırliyem" derken nasıl dimdik duruyor. 
dört çocuğundan biri üniversite mezunu, biri üniversitede okuyor, diğer ikisi üniversite giriş sınavına hazırlanıyor. kıt kanaat işçi maaşıyla bunu becerebildiğiyle nasıl gururlu! gözleri öyle ışıl ışıl anlatıyor bunları, ben de ona kıyıp yüksek öğrenim konusundaki fikrimi söylemiyorum. tam tersine, onun ışıltısından etkilenip, candan bir "helal olsun!" çıkıyor ağzımdan. uçuyor sevincinden. hele ki mesleğimi duyunca zıplıyor sanki mutluluktan. 
ama sebebini öğrenemeden, sonradan avukat olduğunu gözümüze sokarak söyleyen elli yaşlarında bir hanım bölüyor bizi. parkın pisliğinden ve gençlerin moda parkını nasıl çöpe çevirdiğinden dem vuruyor. sanki şu anki gençler bizim eserimiz değil gibi!
ben anında topukluyorum oradan. 

dönüşte yine takılıyorum. tabii yine muhabbette açılıyor.
"maden işçilerinden sonra en ağır iş temizlik işçisinindir! zordur başkasının pisliğini temizlemek. " diyecek oluyorum. bu sefer bana işine duyduğu saygıyı gösteriyor. çantasında bir adet "poğföm", bir adet de hacı yağı var. ter kokmak istemiyor yanından geçtiği park ziyaretçisine. 
dur, sağol istemem diyemeden elime sürüyor hacı yağını. 

ellerimi kaç kez yıkadım,
duş aldım, yarım günden fazla geçti. hala elim kokuyor. hiç de sevmem hacı yağını. 
eyleme gidemedim, ama elimde kokusuyla tatlı ömer kardeş (ya da abimsindir belki, yaşını sormak aklıma gelmedi), senle hala kutluyorum gününü, haberin olsun! 

işçinin kendi bayramında çalışmak zorunda olmadığı nice bayramlara!!!

13 Mart 2016 Pazar

gelmez oldu hiç sesin, söyle canım nerdesin?

her arayışında incesaz'ın bu parçası çalardı. çok yakıştırırdım bu şarkıyı sana. 

gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gelmeden bahar sen gel 
kimse olmadan engel 
bitsin artık bu hasret 
gurbet elde kalma gel 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gülelim güller açsın 
elemler bizden kaçsın 
sevişip koklaşmamız 
etrafa neş'e saçsın 

kalbim seni özler
yollarını gözler
nerede verdiğin sözler
niçin neden gelmedin

iki gün aramadım mı, üçüncü gün arar, fırça atardın, merak etmiyorum yaşlı anneciğimi diye. bir ay gelmeyince, bayramdan bayrama ziyaret ediyor olurdum. 
bu şarkı çaldığında bütün bu sitemlerinin özetini dinler gibi olurdum. ama sanırım daha o zaman, sadece zihinsel değil, kalben de anlardım seni. anlardım ki, böylesine sitem ama aynı zamanda da özlem dolu ve hızlı, güzel bir parça seçmiştim seni anlatan. 

aslında aramaktan yüksünmezdim ki hiç. sen ne kadar sitem de etsen, bu aramalar çoğu zaman benim için keyifli olurdu. yalan yok be anam, anne olmayı becerememiştin, belli ki, ben de sana evlat olmayı becerememiştim ki bu kadar eleştirirdin beni. ikimizin de elinden gelen buydu. anne kız olmayı beceremedik; bunu ancak bugün görebiliyor olmam içimi acıtmıyor. vakti değilmiş. ya da yaşasan, yine beceremezdik ihtimal ki. 
ama içimde kalan bir şey var ki, onu sana söylemek isterdim:  son senelerde en yakın kız arkadaşım oldun bana. kaç kız arkadaşım var ki bir saat telefonda konuşayım? 
ama çekinirdim işte aramaya; ne zaman o sohbetin kavgaya dönüşeceğini, senin bir şeyi yanlış anlayıp telefonu yüzüme kapatacağını kestiremezdim. hadi ben cahildim, gençtim anne, bilemiyordum. oysa senin benden 30'a yakın bir sene fazlan, tecrüben, yaşamışlıklığın vardı. 
şimdi yaşasan, yine değişen bir şey olmazdı seninle. yine kavga ederdik; sen küser, kızar, beni evlatlıktan red ederdin muhtemelen. ama bir yanım da diyor ki, ah yaşasan da evlatlıktan red etsen be gülüm...

ben seni affettim birtanem. şiddet içinde geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, intihar girişimlerinle geçirttiğin ilk çocukluk yıllarım, bırak üniversiteyi, liseyi bile okutmak istemeyişin, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, söylediğim basit bir şey için, iki üç sene küs kalıp, her hafta sonu eve gelişimde ağlayarak özür dileyişlerime yüz çevirmelerin ve şu an anımsamadığım yüzlerce suçlamaların için affediyorum. 
eve çıkmama izin vermemiştiniz üniversitedeyken, ben de sokak satıcılığımdan kazandığım üç beş kuruşla derme çatma bir apartman dairesi kiralamıştım bir arkadaşla birlikte. pencere macunları dökülmüş, kışın bir köşesinden rüzgarın girdiği, diğerinden çıktığ, bırak şofbeni, sobanın bile olmadığı buz gibi bir ev. ilk karyolamın portakal kasalarından ibaret olduğu bir fakirlik. altı yıl geçirdim o evde. bir kez olsun gelip dolaşmamıştın. ama olsun be tatlım, elinden gelemezdi. kendi acılarının altında öyle çok ezilmiştin ki, nasıl gelesin birtanem. 
bunları saymam sitemden değil güzel anam. hepsini orada bırakmayı öğreniyorum artık. 

kendince sevdin sen de beni. hem de çok sevdin. 
senin bildiğin eğitim şekliydi dayak atmak. ve yardım istemek de suçlamaktan geçiyordu.  başka türlüsünü öğrenmemiştin ki!

ama bir de hayran olduğum yanların var ki, onları boyna ansam, çok gelmez: 18'inde genç bir kadının dil bilmeden, altmışlı yılların türkiye'sinden tek başına üstelik, yabancı bir ülkeye işçi olarak gitmek hangi babayiğidin harcıdır? ilk gittiğinde, tavuk almak içim girdiğin dükkanda yaptığın tavuk dansını. ya da henüz yeni tanıştığınızda başka şehirden hafta sonları seni görmeye gelen babamın seni ertesi gün de görmek uğruna tren istasyonlarında yatışını. babamın böyle aşık olması boşuna değil. 
fotoğraflarına bakıyorum. yapılı saçların, kırmızı rujunla çok güzel bir kadın bakıyor bana. kim bilir kaç erkeğin başını döndürmüştün vaktinde. sonra bir ayağı kısa hafif aksadığı için topal lakaplı bir adamı, benim tatlı munis babamı seçmiştin evlenmek için. belki de sebebi buydu. munis oluşu. 

ilk okul mezunu bile olmayan kaç anne, küçük kızını regl olacağı zamana hazırlar, ve ilk adetini gördü diye, pasta alıp anne kız arasında mini kutlama yapar?
okuma yazmayı bile orada bir türk cemiyetinin kursunda öğrenmiştin. imza atmayı becerdiğin gün, nasıl da mutlu olduğunu anımsıyorum. 

ah, bir de nasıl güzel sesin vardı. o kargacık burgacık yazınla ilahileri biriktirdiğin defteri saklıyorum hala. sıkıldın mı, ezberinden okurdun onları. 
ama en güzel de Kuran'ı okurdun. her perşembe okuduğun Yasin'lere âmin dedirtmek için iyi ki de zorla oturtmuştun yanı başına. öyle bir yerleşmiş ki o güzel sesin kulaklarıma, sanki şu an söylüyorsun canlı canlı karşımda...

ve en çok da, müslüman damat isterim ille de deyip, tanıştığında otuzbeş yıl evvelinden kalma bir parça almancanla, almanca bilmeyen ingiliz sevgilime saatlerce aile albümünü gösterip fotoğrafları anlatmanı gülümseyerek anımsıyorum. 

ördüğün şallara bakıyorum, özene bezene örmüşsün. hele yarım kalan patchwork yatak örtüsü... tam bir sene uğraştım bitirmek için. hiç senin ördüklerine benzemedi, benim ördüklerim. ama galiba en çok da bu yüzden birbirini tamamlayan güzel bir yatak örtüsü oldu, sürekli yatağımı örten. 

sen ölmeden önce son bir yıl, terapi sayesinde ben değişmeye başlamıştım. ilk defa hayatımda bendim seni reddeden, sen beni değil. aylarca konuşmamıştık. ama almam gereken bir yoldu o birtanem. 
toksik bir çocukluğun izlerini bir bir silmeye senden başlamalıydım. nefret doluydum o günlerde sana karşı. terapistim, gün gelecek, kendiliğinden konuşmaya başlayacaksın annenle yeniden, ama önce içsel anneni bulman gerek demişti. 
aylar sonra konuştuk da. seyrek de olsa ziyaretine gider olmuştum yeniden. eskisi gibi her şeyine olmasa da, yardım etmeye çalışıyordum. 
ölümünden sonra öğrendim kuzenlerden, o konuşmadığımız aylarda, rica etmişsin meğer, ne olur göz kulak olun, iletişimde olun. benle konuşmasın, yaşadığını bileyim yeter diye. 

gelecektim bugün ziyaretine, ama yaşayan bedenim, artık var olmayan bedenine isyan etti bir kez daha. hastane ziyaretlerinden başımı alamayınca kalakaldım, gelemedim sana. mezarında yasin bile okumayı düşünmüştüm. gidemeyince küçük bir pasta aldım. üzerine 73 yazdım, üç mum yaktım. en son ne zaman doğum gününü kutlamıştık ki?
kızmadın ya? bilirim, tatlıyı pek sevmezdin. 
ama kızmana, gönlünün kırılmasına kıyamam. ardımdan kuran okuyacak kimsem yok derdin, benim ateist oluşuma sitem ederek. olsun be tatlım , senin için abdest alıp, yasin'i de okurum tatlı annem. 

ama dersen ki
gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 
diye, 
buradayım tatlım, buradasın bitanem, kalbimin en derin yerinde, senle ayrılmamacasına. 

iyi ki doğdun canım anam. iyi ki vardın, iyi ki benim anamdın. 

11 Mart 2016 Cuma

devlet hastaneleri ya da karma 101 dersi

sağlığı oldu olası inişli çıkışlı olan bendenizin son bir kaç haftadır başıma gelmedik kalmadı. murphy kanunlarına göre bir dert tek başına gelmez ya, kardeşlerini de yanında taşırmış. işte sağlık açısından ben de böyle vaziyetlerde nane mollayım. 
efendim, anlatayım:
son yedi sekiz aydır sol kolum tenisçi kolu (genellikle tenişçilerin yakalandığı bir çeşit kol adalesi zedelenmesi olduğu için, adı böyle) olduğunun sinyallerini zaten veriyordu. 
bari tenis oynasam, gam yemeyeceğim, ama benno veledinin halt etmesinden oluyor bu. yollarda yürürken "yok ben bu yöne yürüyeceğim, şu çöpü yiyeceğim, yok bu boka burnumu süreceğim", yoldan geçerken ise "arabalar çiğnesin, bana ne" triplerinde uzatmayı çekiştirdiğinden oluyor hep. 
üç yıl evvel sağ kolumda aynı hadise başıma geldiği için, semptomları biliyordum. ayağım da kolumun yalnızlığına dayanamayaşından olsa gerek üstüne basılmayı engelleyecek şiddete bir ağrı peydahlamıştı. eh, kutsal üçlemeyi tamamlamak adına, bir de dolgusunu yeni yaptırmış olduğum dişim çıt diye kırılmasın mı! sert bir şey yerken olsa, buna da içim yanmayacak, ama ekmeğin yumuşak tarafına kurban gitmesi, dişin bile onuruna dokundu. kırılan parça, elime aldığımda göz yaşlarını tutamaz halde "valla dolgu üstüne dolgu yaptırdın, üstelik kanal tedavisi görmüş savaş gazisiydim, can mı dayanır buna" diye suçlayan bir tavırla son kez baktı ve o anda hayata gözlerini yumdu. 
dişe fazla mı odaklandım ne? sebebini birazdan anlayacaksınız, ama zannettiğiniz gibi "kahraman diş" hikayesi değil, daha ziyade bir diş hastanesi macerası.
 
izin verin asıl mevzuya geleyim: 
eh malum, çok kazanan biri değilim; dolayısıyla mecbur, tuttum devlet hastanesinin yolunu. ataşehir'de çok güzel, gıcır gıcır dört katlı, iki kanatlı devasa bir diş sağlığı hastanesi var. yol uzun sürse de, gitmeye değer. neticede devlet hastanesi, beklentilerinizi yüksek tutmazsanız memnun kalırsınız. dolayısıyla ben protez uzmanımdan gayet memnun kaldım. 
elbette memnun olmayanlar da var. mesela, bir görevli telefonda bir hastayla kıyasıya kavga etti.
aradan on dakika geçmedi, bu sefer bina içinden bağırtılar yükseldi. binanın ortası komple boşluk olduğundan ötürü sanırım, bulunduğumuz kat dördüncü kat olmasına rağmen, giriş katında olup bitenler bize kadar geliyordu. hastane personeli, hastalar trabzanlara fırladı meseleyi anlamak için.  danışmadaki kız dönünce birisi sordu, o da "hasta ya!" dedi elini sallayarak, böyle hastalardan yaka silktik demek istercesine. anlaşılan hastanın biri olay çıkarmıştı. 
ortam sakinleşince, "işiniz zor, Allah yardımcınız olsun" dedim. görevli kız "sorma" manasında kafa salladı.
randevu vaktim geldi, içeri girdim. 

tam işim bitmişti, koridordan çıkıp asansöre yönelecektim ki, hemen aynı hizada yürümekte olan bir hanıma yol verdim. kadın benden on-onbeş yaş büyüktü. genelde yol verildiğinin farkına varmayan dikkatsiz istanbul insanı gibi de davranmadı. üstelik farketmekle de kalmayıp bundan mutlu oldu. hatta "böyleleri de var" diyerek teşekkür etti. kadının söyleyiş tarzından bir hayli dertli olduğu anlaşılıyordu. 
"galiba gününüz pek iyi geçmedi?" diye sordum. o da bu soruyu bekliyormuş ki başladı anlatmaya: 
meğer kocası kimlikleri unutmuş, girişteki danışmada, randevuları olmasına rağmen görevli kişi onları hasta listesine almak istememiş. halbuki daha  evvel kimlik numarasıyla işlem yaptırabilmişlerdi. o yetmezmiş gibi görevli bir de kalkıp bunlara "sizin gibi insanlara hizmet vermekten utanıyorum" demiş. "nasıl diyebilirler böyle?" kadıncağız belli ki hala kızgındı, çekinerek sordum, "az evvel aşağıdan bağrışmalar size aitti o halde?"
evet, onlarınmış, çok kötü davranmışlardı. bu yaştaki insanlara bunlar denilirmiymiş?! hem kocasının hem kendisinin tansiyonları yükselmişti. 

kocaman hastanede, az evvel eleştirdiğim kişiyi yarım saat sonra karşımda bulma ihtimali nedir? bir yandan karma diyerek duruma şaşırmış, diğer yandan bu tatlı hanımı teselli etme isteği arasında kalmıştım. 
yaşınız kaç diye sordum çekinerek. 58 dedi. "bakın, benden 11 yaş büyüksünüz sadece, izin verin bir kardeş olarak konuşayım. devlet okulunda hocayım. yarı yaşımdaki çocuklardan neler duyuyorum, bir bilseniz. ama genç onlar, elbette hata yapacaklar. biz yapmadık ki? bir kulağınızdan girsin, öbüründen çıksın. tansiyonlarınızı böyle çıkarmaya, kendinizi bu kadar üzmeye değer mi?"
kadın itiraz etmese de"bunlar ekmek teknelerine tükürüyorlar, biz olmasak nasıl para kazanacaklar?" diye yakınmaya devam etti. 
devlet üniversitesinde çalışıyor olduğumdan mı, yaşlandığımdan mı, daha bir empati kurar oldum.  "iyi de onlar da çok zor şartlar altında çalışıyorlar, yığınla hastayla uğraşıyorlar. hem biz de onlara mecburuz, paramız olsa, özele gideriz" diyerek savundum. 

yandaş bulamayışının hayal kırıklığıyla kadın kocasını görür görmez, vedalaşarak uzaklaştı. belli ki teselli etmeyi de becerememiş, tam zıt etkiyi yaratmıştım galiba. 
kadın gitti. 
ben ardından bakakaldım. 
her gerçeğin iki yüzü var. her iki taraf da kendince haklıydı. 
ve sanki bu iki yüzü de göstererek bana ders vermek isteyen karmanın işiydi her şey. 

10 Aralık 2015 Perşembe

küpeler

ne zaman o küpelere uzansam, sen geliyorsun aklıma. 
minicik, içine geçmiş zarif iki halkadan oluşan, ortasında çakma pırlantası olan küpelerim. üstelik sen almadın onları. şu ucuzcu takı satan dükkanlardan birinden almıştım, komik paralar vererek. ama hala metali solmamış, hala pırıl pırıl, ne zaman taksam zerafetine bayıldığım o küpeler. ve ne zaman onları taksam, ellerim ister istemez o pembe taşlı küpelere de gidiyor. ikisi bir bütün artık gözümde. küpe deliklerimin bu kadar fazla oluşuna ilk kez o gün kızmamıştın galiba.  
bahardı. ilk mi son mu, anımsamıyorum. güneşli bir bahar günüydü. üzerimde uzun kollu pembe bir bluz olduğunu anımsıyorum, baharlık. oradan biliyorum bahar olduğunu. 
seni ziyarete gelmiştim komşu şehre. yatakta yatıyordun hala. uyandırmıştım tatlı uykundan. usulca koynuna sokulmuştum. kokun hala burnumda. 
gözlerini ovuşturarak bakmıştın bana. 
"tülü kızım!" 
hatırlamıyorum, demiş miydin yine bunu. kesin demişsindir. hep öyle seslenirdin. 
sonra küpelerimi fark etmiştin. 
"çok güzel olmuş, yakışmış" demiştin. "tek mi bu?" diye de sormuştun. gülmüştüm. "tek küpe gibi duruyor." demiştin. ilk kez bir şeyimi beğenmiştin. 
babam sağ mıydı o zaman? sanmam, sonrasında olmalı. 
kırk yaşların başı olmalı. ilk kez senden bir onay almışım, ilk kez beğenilmişim. 

şimdi ne zaman o zarif küpelere uzansam, pembe taşlı küpelere de elim gidiyor. bir bütün onlar. sen öyle beğendin. 
şimdi görüyor musun oralardan cadı anacım, tatlı anacım, görüyor musun? senin sevdiğin, senin beğendiğin gibi takıyorum onları. 

18 Kasım 2015 Çarşamba

bonbon, hadi gel artık be cananım!

önceki yazımda değinmiştim ya, bonbon ah bonbon diye. 
evet maalesef, yeni eve taşınalı bonbon'la bir türlü karşılamaz olduk. halbuki, evi de, daha taşınmadan, iki kez gösterdim, bahçeme bile işedi hayta. hani evi bulamadı tekrar, biraz uzak kalıyor eski evime, onu anlıyorum. ama yollarda, parklarda niye karşılaşmaz olduk, orası muamma. 
anlayacağınız, tam manasıyla bir aşk filmine dönüştü bizim hadise: hani iki kişi bir yerde tanışırlar ve inceden tutulurlar birbirlerine, ama ilk anın şaşkınlığı, ya da film bu ya, ne telefon numarasına ne de nerede yaşadığına dair bir bilgiye sahiptirler. sonra film boyunca karşılaşamayışlarını izleriz. boyna birinin az evvel geçtiği mekandan, diğeri bir kaç saniye ya da dakika farkla kaçırır. 
mesela biri sokaktan geçer, öbürü aynı yolun diğer ucunda karşı kaldırımdan yürür, yolun tam ortalarında görebilecekken birbirlerini, caddeden koca bir kamyon geçer, aralarına girer de görmezler. yeniden karşılaşmaları kaderin merhametine kalmıştır artık. 
bizimki de aynen o durum. parklarda arıyorum adamı, 5 dakika önce buradaydı diyorlar. bonbon'un asıl babası, "bu gece bize geldi yine" diye nispet eden mesajlar atıyor. sonra başka bir köpüş sahibine rastlıyorum. aaaa bir aydır bizden çıkmıyor diye anlatıyor. içleniyorum. 
nasıl da burnumda tütüyor kerata. hele şu son bir kaç haftadır iyice yer etmişti aklıma, dilimden düşmez olmuştu. 

nihayet duydu mu beni ne, altıncı hissini "pause" modundan tekrar işler hale mi koydu şu haylaz oğlan (eskiden hissederdi bu hayta beni!)?!
dün sabah yine bakına bakına vapura yürürken bir havlama sesiyle yüreğim hop etti.  kimse çıkmadı karşıma. yanlış alarm diyerek ah çektim içimden. 
derken metro parkının orta yerinde, iki genç kadının oturduğu park bankının yanında bir köpüş. gözlerim de uzağı görmez, ama yüreğim bu kez deli gibi hop etti. az önceki hop ediş de buna bir önhazırlık mıydı yoksa?

"bonbon!?" 
beriki fırladı ayağa, o da şaşkın, emin değil. 
"bonbon, unuttun mu beni?!" 
bir koşturuyorum ona doğru. zırıl zırıl ağlamaya başlıyorum. sarılıyorum koca oğlana, yuvarlanıyoruz yerlerde basbayağı. doyamıyorum, öpüyorum tozuna kirine aldırış etmeden suratını, gıdısını. göz yaşlarım tozuna karışıyor. 
kimbilir nasıl bir görüntümüz var! bankta oturan kadınları fark ediyorum, gülüşerek bakıyorlar bana. açıklama ihtiyacı hissediyorum her nedense, hani kim bu deli demesinler diye. (deli olduğumu cümle alem biliyor gerçi ya...) 
tekrar hayta aşkıma dönüyorum, bir posta daha sarmaş dolaş oluyoruz. oturuyorum başka banka, o da kafasını gömüyor kucağıma. 
tüyler uzamış, güzelleşmiş. bir posta daha zırlıyorum.  
öyle bir özlemişim ki beş dakika mı sürüyor kavuşma anımız bir ömür mü ayırt edemiyorum. 
sonra yeryüzüne dönüş yapıyorum. okula gitmem lazım. içim burkuluyor. 
bir sonraki vapurla gidip, derse geç mi girsem minvalinde düşünceler bile aklımdan geçiyor. 

bir müddet daha sarmaş dolaş kalıyoruz öylece. yüreğim cız ederek kalkıyorum. bir an gelecek oluyor peşimden, sonra tekrar oturuyor. akıllı çocuk, az yolcu etmedi beni vapura. biraz bozuluyor sanki gidiyorum diye, bakakalıyor ardımdan. burnumu çeke çeke gidiyorum iskeleye. 

kimbilir artık, tekrar kavuşmak ne zamana kısmet...

12 Kasım 2015 Perşembe

yeni evim, yeni semtim

neredeyse iki ay oldu taşınalı. sekiz yıl oturduğum evden, evsahibimin evi satma kararıyla taşındım. iyi de oldu. son bir kaç yıldır istememe rağmen, saplanıp kalmıştım oraya. ev sahibim zorlamasaydı da sanmıyorum taşınacağımı. 
halbuki karabasanla dolu bir apartmandı orası. düzenli okuyucum bilir, annesini, babasını dövüp, intihara sürükleyeni mi ararsınız, gelene geçene, kızdı mı apartman ahalisine, ve en yakınında oturan komşusu olan bendenize küfredenini mi, alt katında kimse yaşamıyormuşçaşına pis sularını pencereme akıtanı mı.... saymakla bitmez. semt desen, onun da eski tadı kalmamıştı. kapının önünde her gün ve gece içip içip gürültü yapan ve çöpünü olduğu gibi bırakan, o da yetmezmiş gibi, evin duvarına işeyen gençler, kavga edenler vızır vızır... 

üstelik, mahallede bakkal kapanıyor, yerine kafe, bar ya da şık butik açılıyor, nalbur, fırın, tuhafiyeci kapanıyor, yerine kafe, bar ve butik geliyor. mahalle sakinine hitap etmekten ziyade, günü birlik ziyaretçiye yönelik hizmet veren işletmeler ağır basar olmuştu. mahalle kültürü yok denecek eşikte. 

çok uzağa taşınmadım, mahallenin bir ucundan, direkt diğer ucuna. üstelik yeni evim bir hayli işlek bir yol üstünde. buna rağmen, daha sakin. bakkalın, nalburun, kasabın hemen köşe başında olduğu, esnafla hemencecik hergün selamlaşır olduğum bir semt. 
apartmanların nispeten daha çok bahçe içinde olduğu, kentsel dönüşümden nasibini bodoslama almış olmasına rağmen, hala o eski apartmanların çoğunlukta olduğu bir yer. kısacası, oğluşlarımla sokak aralarında dolaşırken içimin huzurla eridiği bir semt burası. 

komşularım hiç eski evdeki gibi değil. 
tamam, şimdi doğruya doğru, eski evde de köpüşlerime hiç kimse laf etmemişti onca zaman. 
ama bir defa sabaha karşı kapının önünde sevgilisi ile bağıra çağıra konuşan adama, "eviniz yok mu sizin, izin verseniz de uyusak" minvalinde çemkirmiş, bu ise vay sen misin çemkiren, "kedi ya da köpek olsam, laf etmezsin değil mi, pis modalı! onlara mama ve su verirsin!" diye bağırmış; sonra da mart kedisi gibi miyavlamıştı. evet ya, gecenin üçünde adamın kafası nasıl olmalı ki, ciyak ciyak miyavlamıştı. 
tabii böyle bir tepkiyle uyku sersemliğini üzerimden atmış olduğumdan adama daha dikkatli bakınca bu zat-ı şahanenin en üst katta oturan ve komple apartmanın su basmasına sebep olan komşu olduğunu görmüştüm. 
kapıya gece ortası polis dayandırtan tuhaf kadınların gelmesine sebep olur ve bildiğim kadarıyla oturduğu dairenin sahibi dahil olmak üzere herkesin kendisinden şikayetçi olduğu bir komşuydu bu. 

ve doğruya doğru, benim çocuklara laf eden olmamıştı. ama bonbon'un apartmana geliyor olması eski ve yeni yöneticinin söylenmesine yol açmıştı. tabii bonbon mevzusunda haklı olabilirler, kaldırımda gelen geçen motorsikletliler yüzünden terör estirtebiliyordu ne de olsa. 

oysa şimdiki komşularım bambaşka. mesela ilk taşındığım gün, karşı komşum yemek ikram etti. 
daha önce bu dairede oturan ev sahibimin beş köpeği, bilumum kedisi varmış, tüm apartman ahalisi alışkın hayvanata. kaldı ki karşı komşumla üst katta birilerinin de kedisi var. hatta en üst katta bir komşum ünlü bir köpek eğitmeninin annesi. 
geçen gün apartman kapısında karşılaştığım bir komşum gülerek, "apartman değil zaten, "jurassic park burası!" demişti.  

bonbon burayı keşfettiğinde ne olur, işte onu bilmiyorum. yeni evsahibime danıştığımda burada yaşayan küçük çocukların belki korkabileceğini söylemişti. 
göreceğiz. henüz bonbon, ki taşınmadan iki kez göstermiştim evi, çözemedi nerede oturduğumu. onu ayrıca anlatacağım. 

geçen gün farkettim, karşı apartmanlarda köpekli aileler var, hatta bizim apartmanın sırasında köpeği, kedisi olmayan apartman yok gibi. 
daha ne olsun! cennete düştüm sanki. 

haaa cennetin bir yılanı da yok mu.  yani hiç mi kötü yanı yok mu? olmaz olur mu, bir nazarlık ille de olacak: kurbağalıdere! ve sevgili i.b.b.'nin sonsuzluğa uzanmış gibi görünen ıslah çalışmaları yüzünden derenin sağlığı tehdit edecek boyuttaki kirliliği, kokması, parkın bakımsızlığı... ve tabii bu çalışmaların yapıldığı yer nedeniyle trafiğin sokak aralarına verilmesi yüzünden, bazı ara sokaklarının yürünmez oluşu. 
tabii marketlerin ve çarşının uzak oluşu eksi hanesine yazılabilecek başka bir unsur. tek bir market var yakında, onda da çeşit çok az. 

ama güneşli günlerde bahçemde oturup kahvemi yudumladığımda bu olumsuzluklar aklımın ucundan bile geçmiyor. 
evet ya, yeni evimin en güzel yanı otuzbeş metre karelik minik bahçem! maalesef güneşi az alıyor -sanırım yazın buna şükredeceğim- bir hayli de bakımsız kalmıştı. ama erkek arkadaşımın üstün gayretleri ile çimlendirdik. çimlerimiz henüz pek cılız. ama ben umutluyum, yazın yemyeşil olacak. soğanlı bitkilerimi, yani üzüm sümbüllerimi ve frezyalarımı ektim, frezyalarım dün sabah topraktan burnunu çıkarmış bile. sırada lalelerim var. onları da bir an evvel ekmem lazım. 

tabii bir de taşınırken en çok bu bahçenin oğluşlarıma yarayacağını düşünmüştüm. hatta ilk hafta yürüyüşlerimizi sevinerek günde bire düşürmüştüm. ne de olsa bahçe var. sonra farkettim ki ikisi de ne çiş yapıyor, ne kaka. mecbur yine başladım sabah akşam çıkmaya.  
bir ay içinde rico alışmaya başladı nihayet, önce çiş, derken sıkışınca kakasını da yapar oldu. ama şu benno adındaki dünya tatlısı melek görünümündeki inatçı keçi var ya, nuh diyor, peygamber demiyor! bahçe onun için evin bir parçası sanki. neler yaptım kandırmak için. dışarıda çişini kakasını mı toplayıp saçmadım bahçeye, kendini rahat hissetsin diye uzun uzun oyunlar mı oynamadım, yok nafile. bahçe, kazara adım atan gariban kediciklerin kovalanması gereken vatan toprağı! burası kutsal, çiş kaka yapılmaz! 
işin uzmanı arkadaşlar, 24 saat kalsın, bak nasıl yapıyor sıkışınca diyor. diyor da, benim yüreğim el vermiyor onu bahçeye kapatmaya. belki yaz geldiğinde, ben de onunla 24 saat bahçede geçirebileceksem, denerim onu. ama bensiz, yok, cık valla, ağlar benim huysuz bebişim.  

kısaca -neyse ki bu kısa versiyonu idi, siz uzun halini düşünün, beş ciltlik bir yazı olurdu sanırım- yeni evimi ve olduğu yeri seviyorum. rıhtıma iki katı sürede yürümem de gerekse, yol gözümde büyümüyor. eskisi kadar "hip" bir yerde yaşamıyor da olsam, sakinliğine hiç bir "cool"luğu değişmem. 

taşınacığımı ilk söylediğimde "ben asla oralarda yaşayamam, sokağımı, mahallemi çok seviyorum" diye çemkirenlere inat: iyi ki taşınmışım!

17 Eylül 2015 Perşembe

doğum günü hediyesi

geçen gün doğum günümdü. çocukları aldım can dostum fatih'le kınalı'yı gittik. 

hemen iskelede en az bonbon kadar, hatta belki daha büyük bir panço bey karşıladı bizi. ve en az onun kadar da ünlüydü de; pek çok yerde, panço diye seslendiler peşinden, o da gitti, koca gövdesini sallaya sallaya sevdirdi kendini. (ah kafam ah, fotoğrafını çekmedim onun!) 
bizimkilerin renginde devasa bu çocuk önde, bizimkiler de boy sırasıyla peşinde, matruşka misali yürüyorlardı. görülesi bir sahneydi cidden. görenler şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. kocaman bir aile gibiydik. 

merkezin biraz dışında, pazar yolunun ötesinde bu mini kafilemize bir de bej renkli bir labrador kırması minik hanım katıldı. elbette sokak köpeklerine yakışırcasına destursuz, davetsiz olarak. 

daha sıcak günlerde denize girdiğimiz plajın yakınlarında nevalemizi mideye indirirken, bu iki ada çocuğu da bizimkilere getirdiğim mamalardan bolca nasiplendiler. 

burada bir parantez açıp dost canlısı ada köpüşlerini biraz anlatmam lazım, durumu daha iyi anlayabilmeniz için. 
ister köpeğiniz olsun ister olmasın, sevgi gösterdiğiniz ada köpüşü hemen sizi sahiplenir, ada turunuz boyunca da bir an yalnız bırakmazlar. sahiplenmekten kastım da sizi korumaya alır bu canlar. mesela daha vahşi, saldırmaya meyilli başka köpeklere karşı hemen gardını alır, sizi korurlar. siz de karşılığında kendi nevalenizden bir pay verebilirsiniz elbette, hayır demezler. ama hiç bir ödül de vermeseniz, başını ya da göbeğini okşamanız bile ona ödül olarak yetecektir. 

neyse efendim, ben yaşadığım olaya geri döneyim: bir müddet orada oturup da denize girmek için biraz fazla serin bir hava seçtiğimizi fark ederek, dönmeye karar verdik. 
dönüş yolunda elbette yine hep birlikte hareket ettik. 
panço bey, ve maalesef ismini kimseden öğrenemediğimiz genç hanım bizi iskeleye kadar uğurladılar. 
vapura bindik, vapur hareket etti. biz ada hülyasına dalmışken, bir de ne görelim!? adsız küçük hanım, bizi bulmasın mı!

haydaaaaa!
sen ne zaman, hangi arada daldın onca yolcunun arasından? 

yanımızda oturan yaşlı adam görmüş meğerse. vapur kalkış yaparken, bu kızımız kararsızlıkla bir iskeleye bir vapura geçmiş durmuş. 
görevliler nasıl görmemiş o da muamma. 

ama bu çocuğun bir şekilde adaya, yuvasına geri dönmesi lazım!
kaptan köşküne çıktım. 
biz kabataş'ta bırakırız diyor, peygamber demiyor. adama anlatamıyorum, adaya dönmesi gerek. kabataş'ta bırakırsanız belediye bulur, direkt barınağa götürür. ölüm kampları orası, ölür orada. ada çocuğu bu, özgürlükten başka ne bilir bu çocuk?

baktım ki, oralı değil. o halde kendi ellerimle kabataş'ta ben teslim etsem kınalıada'ya gidecek ilk vapura? buyrun tabii dedi. 

kadıköy'e yaklaşırken bizim kız heyecanlandı. tamam geldim sizle, ama artık evime dönsem minvalinde kıpır kıpır. yok tatlış, burası senin değil, bizim eve gider. ama merak etme, sen de evin yolunu bulacaksın diye seviyorum bolca. anlamıyor, çocuk işte. 

neyse, kabataş'ta indik. vapuru bulduk. bu görevli de aynen kaptan gibi kayıtsız. ben çalışıyorum burada, köpek gözetemem diyor. ben kaptana bir sorsak diye debelenirken yer amiri geldi. nerede bunun ağızlığı diye sormaz mı! ne ağızlığı yahu, sokak köpeği bu! vapura kaçak binmiş bir sokak köpeği. ama görevli sanki ben gezintiye çıkarmışım gibi benden hesap soruyor. 
fatih dürttü, boşver, bunlara dert anlatamazsın diye. 
biz götürsek olur mu dedim. buyrun dedi gemi personeli. biz de elimizi hızlı tutup, yer amirinin daha fazla arıza çıkarmasına izin vermeden hemen orada hazır bekleyen vapura geçtik. 

bizimki yine kadıköy'e varınca hareketlendi, ödül mamaları ve belki de benim haytaların heyecan yapmayıp yol boyunca fosur fosur uyuması, benim de onu bolca sevmem sayesinde, ama galiba en çok da, sakin bir köpek oluşundan, yolculuğu sorunsuzca atlattık. 

kınalıada'ya geldiğimizde bunun sevincini görmeliydiniz. hopluyor zıplıyor, ama bir yandan da bizim de peşinden gelmemizi bekliyor. 
panço bey de orada, anımsıyor bizi, kuyruk sallayarak geliyor yanımıza. 
neyse ki burada fazla beklememize gerek yok. onbeş dakika sonra dönüş vapuru kalkacak. 

bu sefer, hani şu hikayedeki maymun gibi, akıllandım. iskele görevlisine haber veriyorum, aman şu kıza dikkat edin de binmesin tekrar vapura. onun sayesinde adadan çok, vapurda vakit geçirdik, bir tur daha atmayalım diyorum. 
görevli tamam diyor, ama adam sadece turnikelerin geçiş noktasını gözetliyor. bizim akıllı bıdık iskele çıkış kapısının altından sürünerek hemen buluyor bizi iskelede. 
haydaaa. 
çocuk git! 
hemen önüme yatıyor, bin türlü cilve. 
tatlışım alamam seni. iki köpeğe zor bakıyorum, üçleyemem, ne olur gelme! 
yok, geleceğim diyor. 
sonunda yüreğim cız ederek, yerden taş alırmış da atarmış gibi yapıyorum. taş yemeye alışkın her sokak köpeciği gibi o da siniyor ve ilk fırsatta kaçıyor. 
özür dilerim tatlım, kalbini kırdım. ama ne yapayım?

vapur kalkana kadar kaçtığı yöne bakıyorum, bir yerden peydah olacak endişesiyle. 
gelmiyor. hayali taşım kalbini gerçekten kırmış anlaşılan. güvenilmez bu insanoğlu'na demiştir belki de. köpeklerin aklından ne geçer?!

vapur hareket ediyor. derin bir oh çekiyorum, ama bir yandan da cız ediyor yüreğim. kış gelecek elbette, o da sıcak bir yuva bulma derdinde sadece. inşallah bulursun diyorum içimden. gittikçe uzaklaşan adanın ışıkları parıldıyor karşımda. 

oturuyoruz bir yere. 
ah be çocuk, yaşattığın tüm zorluklara rağmen, ne güzel doğum günü hediyesi oldun! 

not: kadıköy'de inmek varken, üşenmeden benimle tüm bu yolculuğu yapan can dost fatih'e buradan kocaman bir teşekkür. 

10 Temmuz 2015 Cuma

modern köle ticareti

ne zamandır aklımda bu mevzu, yazmak istiyorum, elim bir türlü değmiyor. 
okuyucum bilir, mastır tezimi şiddet üzerine yaptığımdan beri, ara ara bu mevzuları deşer dururum bloğumda. 
gel de irdeleme: ister istemez şahit olduğum şiddet olaylarına daha farklı yaklaşır, şiddetin türlü derecelerini toplumsal yaşantı içerisinde gözlemler oldum, nasıl yazmayayım? 
biliyorsunuz şu klişe zinciri: baba anneye şiddet uygular, anne çocuğuna, çocuk ise ya kardeşine, ya da mevcutsa evdeki köpüşe, kediciğe, dört bacaklı, kanatlı uçan koşan diğer canlara, yani "hayvanlara" uygular. 
neticede canlıların her katmanında vuku buluyor bu trajik mefhum. güçlünün zayıfı ezebildiği her katmanda var olmaya da devam edecektir. güçlü ezebildiği sürece, ve ezilen karşı koymadığı sürece zayıfı ezecektir.

bazen ise zincirin birkaç halkası birden atlanır, yalnız yaşayan biri evine aldığı cana işkence uygular. alt kat komşumun köpek, kedi alıp onlara hayatı dar etmesi gibi. (ah bu ayrı bir yazı konusu olurdu, ama adamı, annesini intihara sürüklediğinden beri (bknz anne şiddeti ya da .... adlı yazıma) değil o adamı detaylı bir şekilde yazmak, aşağıda var olduğunu bile düşünmek istemiyorum. 
geçen gün babasının girişimi ile başarılı bir şekilde kedi kurtardım bunun elinden. yedi sekiz aydır kim bilir ne eziyet görüyordu o güzel sarman kız bunun evinde. 
az evvel belirttim ya, bu herif artık pek yazmak istemeyeceğim türden bir yazı konusu, şu veteriner gibi (sahi o konuda çok sevgili bir öğrencimden geri dönüş oldu, sanırım davanın sonucunu yazmayı ihmal etmişim. yüreğim el verirse yazarım bir ara, ama kısaca belirteyim, hakaret davasından beraat ettim. elbette.) 

hah, evet, şiddeti inceleyince, hele ki bu işin kaynağının neye dayandığını kapsamlı bir şekilde felsefi alt yapısını irdeleyen bir ismi anmadan geçemeyeceğim. geçememek mi? yerli yersiz, derslerde bile (öğrencilerimin şaşkın ve uyku mahmuru bakışları eşliğinde) severim hegel'in köle efendi diyalektiği'nden dem vurmayı.  

tamam dem vuruyorum bu kadar da, nedir hegel'in gözünde efendiyle kölenin alıp veremediği, ya da aslında "kölelik nasıl oluşmuştur" çok değerli felsefi alt yapısına. 

kardeş, niye ezebilen bu kadar ezmek istiyor diğerini, sadece gücü olduğu için mi? hegel amca kojeve'in aktarımıyla şunu der 
"[...] insanın gerçekten ve tam anlamıyla "insan" olabilmesi için, demek ki kendi hakkında benimsediği fikri, kendinden başkalarına benimsetmesi gerekir; başkaları tarafından (en ideal durumda herkes tarafından) bilinip-tanınmasını sağlaması gerekir." (bkn. alexandre kojeve - hegel felsefesine giriş S.83)
eh buyrun işte, kişi kendi hakkında edindiği gerçekliğin başkasına da kabul ettirmek ister. ee bu da kendiliğinden olamayacağına göre, yani karşısındaki kişinin de insan olacağı gerçeğinden yola çıkarsak, bu kişi de aynen hasmı gibi davranacaktır diye ileri sürüyor hegel.  
"[...] bundan ötürü de, "ilk" insanoluşturucu eylem, zorunlu olarak bir mücadele şeklinde ortaya çıkar; yani bu insan olduklarını iddia eden iki varlık arasındaki ölümüne mücadeledir; [...]"

tabii hegel, hasmını öldürenleri hangi kefeye koyar, bu hususta bir bilgi yok, yukarıda bahsettiğim kitapta buna dair bir bilgiye rastlamadım. zira hegel'e göre karşısındaki kişiyi ortadan kaldıran, yani  "mücadele eden insanın hiçbir işine yaramaz" hasmını ortadan kaldırmak, ona göre biri diğerini "'diyalektik' olarak yok etmesi gerekir. yani hasmına hayatı ve bilinci bırakması, ama onun sadece özerkliğini tahrip etmesi gerekir.  onu kendisine karşıt ve karşı eylemde bulunan olması bakımından ortadan kaldırması gerekir. başka bir deyişle, onu köleleştirmesi (kullaştırması) gerekir." 

hadi buyrun işte, geldik bir anda köleliğe. ama anladık mı niye eziyormuş? 
niye olacak ayol, karşı taraf beni, benim kendimi gördüğüm gibi görmesini istiyorum da ondan. hani karşı taraf ayna olacak, ama çift taraflı değil, sadece ve sadece beni yansıtacak.  ben onu görmeyeceğim bir nevi. 
aaa susuyorum, galiba hegel daha net anlatmıştı, ben karıştırdım ortalığı.  

bunu genişletip savaşlara kadar vardırabiliriz mevzuyu, ama benim bu yazıya başlama ereğim o değil:
başlıkta dediğim gibi, modern köle ticaretini irdelemek, dürtmek ve bu sayede kitlesel bazda sayısı çok yüksek(!) olan mevcut okuyucumu dürtmek. 
ama moderne geçmeden evvel, kölelik anlam itibariyle nasıl bir şey ona bakalım. alman wikipedi'ye göre, "köleler başka ülkelerden, kendi etniklerinden ve ailelerinden koparılmak suretiyle kendilerine tamamen yabancı etnik, dilsel ve sosyal çevrelere yerleştirilmektedirler.  hak sahibi olmanın dışında durmakta, mallaştırılmakta, dolayısıyla insan olmaktan çıkarılmaktadırlar ve istenildiği gibi alınıp satılabilen metalara dönüştürülmektedirler. o halde bir insanın köleleştirilmesi fiziksel ve kurumsal şiddeti de beraberinde getirmektedir." (çeviri bana ait olduğundan devrik ve kötü cümleler için özür dileyeceğimi sanıyorsan, yanılıyorsun sevgili okuyucum. git kendin daha iyisini yap ve gözüme sok yorum bölümünde ltf, hıh) 

döndük dolaştık şiddete geldik yine. (ah be insanoğlu, birbirinin gözünü, kulağını, pestilini çıkarmasan olmuyor değil mi!?) 
ama bu kısır döngünün ya da yılanın kuyruğunu ısırmasına izin vermeden, kısaca köle ticareti kısmına bir parmak daha basmak isterim: eskiden en yoğun köle ticareti insan üzerinden yürümekteydi. kaldı kı, fark ettiyseniz, köle kavramı açıklanırken insan üzerinden yol alınmaktadır.  
oysa ki, daha yeni, yeni zelanda gibi dünya literatüründe daha demokratik, ekonomik açıdan kalbur üstü sayılabileçek bir ülkede hayvanlar meta olmaktan çıkarıldı ve yaşayan, duygusal varlıklar olarak kabul edildiler yasa karşısında. hak sahibi olmaları için sanırım insanoğlu'nun daha epey, yüzlerce fırın ekmek yemesi gerekir gibi duruyor, hele ki hayvan hakları evrensel bildirgesini bile imzalamamış bir türkiye için sanırım iki bin yıl gibi bir süre verebiliriz.  
aslında o bildirgeye baktığımızda hayvanların "saygı" gösterilemesi gereken birer köle oldukları gerçeğini  şıp diye ayırt ediyorsun. 
türkçe Vikipedi'de bulduğum bildirgeyi aynen kopyalıyorum buraya:

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.

2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma, ve korunma hakları vardır.

3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.

4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üretme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.

5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız bir davranıştır.

7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.

8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.

9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.

10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.

11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.

12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.

13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.

14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.

bana göre eksiklerle dolu bir hayvan hakları bildirgesi, her bir maddeyi tek tek ele alıp verip veriştiresim var, ama konudan fena feci halde sapacağım korkarım. 
hayvanlar dünyanın pek çok yerinde mal olarak görülmekte ve yukarıda da belirttiğim gibi yeni zelanda dışında insanlara eş değer duygusal varlıklar, hem de yasalar karşısında eşit olarak kabul eden başka bir ülke yok. ben bulamadım, bilen bir okuyucum olursa da bir zahmet bildirsin. bu bilginin ışığnda olumlu bakmak gerekiyor bu bildirgeye galiba. bir sürü dini ritüel uğruna binlerce canlının katledildiği, hele ki et ürünleri, süt ve süt ürünleri uğruna bir günde katledilen can sayısını düşününce, bu bildirge bir iyileştirme olarak görülmeli muhakkak. 

diğer yandan, elbette ki insanı merkeze koymuş bir bildirge bu. başka nasıl olmasını bekleyebilirsiniz ki? belki karşı çıkanlarınız olacak, biz insan bedeni ve zihni sınırlarından bakıyoruz, aksi mümkün mü diye. böyle düşünüldüğünde, nasıl mümkün olsun?! ego temel alındığında, sadece kendi dünyasının sınırlarından yaşama bakmaya alışmış, algısı kıt, gözlem yeteneğinden yoksun insan yavrusu, değil en az bir adet yabancı dile, kendi diline bile vakıf olamazken, nasıl başka suretteki canlıların dilini öğrensin!? nasıl kendini merkezin dışına itebilsin? empati diye bir mefhumu da duymamıştır şüphesiz. 
ah, bizimle aynı habitatı paylaşmaya çalışan canları birazcık gözlerimizi açıp izlesek, nasıl da kendini harikulade bir şekilde ifade ettiğini, bizimle nasıl da iletişime geçtiklerini göreceğiz. 

bu konuda sosyal medya üzerinde geçen sene çok güzel bir yazıya denk gelmiş, aylarca üzerine yazmak istemiş, hep de ertelemiş durmuştum. gel gör ki, dün saatlerce aramama rağmen bulamadım. 
yazı, yunusların kendi aralarındaki dili insanoğlunun yorumlamaktan ne kadar aciz olduğunu, bu dilin aslında olağanüstü gelişmişliğini anlayamadığımızı, kendi odağımızdan baktığımızda teknolojik gelişmeyi aletsel boyutta -hani şu uzay gemileri ile cirit atan, teknolojinin akıl almaz boyutlarında gezinerek dünyamıza ulaşan ve her ne hikmetse form olarak hep insanımsı olan canlılar olarak- algıladığımızı, halbuki yunusların kullandığı sonar iletişimin filmlerdeki bilim kurgu filmlerinde öne çıkarılan ultra gelişmiş holografik janjanlı sistemlere beş çeker olduğundan dem vuruyordu. 

aslında hayvanların ne kadar gelişmiş bir algıya sahip olduğunu kedi ve köpeklere bakarak dahi anlamak mümkün. en basitinden, ne kediler kendi aralarında miyavlıyormuş, ne de köpekler kendi aralarında havlama adetine sahipmiş. bunu o canlının sadece insanıyla iletişim kurabilmek için geliştirmiş olduğu ileri sürülüyor. hatta, bu sabah okuduğum bir makalede köpeklerin, sahiplerinin davranışını zaman içinde nasıl okumayı öğrendikleri belirtiliyordu. o kadar ki, köpek, sahibinin bakışını, yani göz koordinasyonunu bile izleyeçek düzeyde, onun neye odaklandığını anlayabilir hale gelmiş. 
en yakın akrabalarımız olan şempanze ve bonobolar bile insan davranışını bu kadar okumaya kabil değilmiş. hadi buyrun buradan! 
en komik yanı da, makalenin yazarı, bizim kurtları,dolayısıyla köpeklerideğil, onların bizi evcilleştirdiği yönünde düşünmesi. aç kurtların, insanoğluna yaklaştığını söylüyor, zira insan henüz kurtların nasıl bir yarar sağlayabileceği yönünde bir fikri yokmuş bu vuku bulurken, ne de olsa insanın kendisi iyi bir avcı o zamanlar, başka, ya da kendisine destek verecek bir avcıya neden ihtiyaç duysun?  
profesörün görüşüüne göre böylece kurt aç kaldığında çöp karıştırmak için insana yaklaşmıştır. 
bu ne zaman vuku bulmuştur, açıkçası hangi yüzyıldan bahsettiğin anlamadığım için, bu kısmı üzerinde durmayacağım, zaten beni konudan yeterince uzaklaştırdı (yazıyı merak edenler, alttaki nat geo linkini tıklasın!)
ama birbirimizin dilini anlamaya gelince, insanoğlu ciddi manada sınıfta kalıyor. başka cinslerden geçtim, kendi insan cinsini anlamaktan aciz ne yazık ki. daha doğumla başlıyor mevzu. anne bile bebeğinin dilini yeterince okuyamıyor, kendi dili etrafında yorumluyor yaptıklarını. ama sanırım burada annelik endişesi, duygusallık ön plana çıkıyor, ağlayan bebeğe meme verilir, geri hakkında çok kafa yorulmaz. böylece onu anlamak yerine, bebeğe en kısa sürede kendi dilini dayatıyor. bu belki de bir nevi kaspar hauser sendromu olarak görülebilir. aslında ingeborg bachmann'ın "otuz yaş" adlı öyküsüne gönderme yapmak belki doğru olacak. çocuklara dilimizi öğrettiğimiz anda onların kirlenmesine de neden oluyoruz. ama bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş kapsamlı ele alınması lazım. bilemiyorum benjamin button filmini bile çocukların bilge doğdukları, ama cahil öldüklerine dair bir analoji olarak algılayan bendeniz, en iyisi mi konuyu çok da dağıtmadan, daldan dala budaklanmadan, dört bacaklı dostlarımıza geri döneyim. 
dost demek de ayrı bir komiklik, ben dostlarımla ancak gönül sohbetinde görüşürüm, bu dört bacaklı veletler ise birlikte yaşadığım ailem düpedüz. insan cinsini en tepe noktada Görenler buna elbette karşı çıkacaktır, kendi dertleri, hiç de umurunda değil, ama bütün canları eşit gören biri olarak ailemin üyeleri gerekirse kanatlı olur, gerekirse yüzgeçli, soğuk kanlı ya da işte pıtı pıtı kuyruk sallayan cinsinden.  
belki de tam da bu yüzden köpek davranışı üzerine akademik düzeyde okuduğum makaleleri, evimdeki çocuklarımın yaptıklarıyla bağdaştırmayı, dolayısıyla çocuklarımın dilini okumayı öğreniyorum. öğrendim diyemem henüz, daha çooook yolun başındayız, ama sevgiyle herşey öğrenilir. yol aldığımızı görüyorum, ufak ufak. 
mesela benno'nun görsel algısının benimki kadar neredeyse gelişmiş olduğunu gözlemliyorum; yeni her şeye karşı olağanüstü bir merakı var, televizyon izliyor zaman zaman, ya da mağazalara girmeye bayılıyor. ya da tad alma duyusu! yeni herşeyi denemeye hazır, sevmiyorsa tükürüyor zaten.
 
en üzücüsü de tasmalarından ne kadar az hoşlandıklarını fark ediyorum. sabaha karşı sadece, insanların ve arabaların az olduğu saatlerde tasmasız çıktığımız saatler onlar için olağanüstü eğlence zamanları oluyor. hopidi hopidi sokaklarda koşuşturmalarını görmek mutluluktan başka bir şey veremez gerçek bir cansevere! 
ama boyunlarından o kayışı geçirdiğim anda, özellikle yaşça büyük olanında ciddi bir mutsuzluk gözlemliyorum. ah diyorum o zaman, keşke doğa içinde, şehirden uzak bir yaşantımız olsa, çocuklarım  özgürce benimle her yere gelebilse...

ama çocuğunu bile kendi şureti, yani kendi kanından olduğu için seven, dolayısıyla aslında kendisinden başka canı sevmekten aciz insanlarla dolu bu şehirde gel de anlat, bu canların da en az onlar kadar özgürlük hakkı olduğunu. anlatmaya bile başlamadan boğazına sarılıyorlar, başka olanı öldürmeye meyilli olduğunu gösteriyor hatta.  evet ya hegelciğim, bu kısmı eksik bırakmışsın işte, köleleştirmekten dahi aciz bu insanlar neyin nesidir? şimdi bazı insanseverleri duyar gibiyim, ohooooo hayvanlara gelene kadar, şu an ülkemizin içinde bulunduğu kaosu düşün, önce insanı kurtaralım! hayır efendim, sizi gidi insanseverler sizi! kulaklarınızı açın da iyi dinleyin: faşizm sadece etnik köken, dil, cilt rengi vb ayrımlarda vuku bulmaz, benden başkasına tahammülüm yok dediğiniz anda mevcuttur zaten. 

zaten ben canseverlere sesleniyorum, insan- ya da hayvanseverlere değil! hepsini eşit sevmeyi başarmış, her türlü canın yanında olmayı beceren o canverserler! ama o kadar azsınız ki... belki çok olsanız iyilik dengeyi bozacak yine. gece ve gündüz, yin ve yang...

ve evet siz benseverler! nasıl anlayış gösterebilirsiniz ki? sizler için diğer tüm canlar meta, birer tüketim nesnesi. istenildiğinde alınır, sıkılınca da benden sonra tufan rahatlığıyla ormanda terk edilir. ama buna şükür mü demeli! bazılarınız bilim adına kafalarına delikler açar, hatta keser, ya da en başta dediğim gibi et ve süt endüstrisi adına daha doğmadan öldürürler. 

ne diyeyim, iyi ki siz de varsınız, yoksa bu yazımı hiç kaleme almaz, mutlu mesut yaşar giderdim. 


kaynaklar