2 Mart 2018 Cuma

doktor: durumunuz acil değil, ama hemen sizi itinayla acil vaka yaparız.

hastaneye gidip acil durumluk olmak da varmış kısmette...
bayılıyorum şu yiğit özgür dünyasına...

yok mevzu trajikomiklikten de öte, resmen fıkra!
anlatayım efenim.
pazar günü yatak döşek yatıyorum, grip ilacı içtim, vurdum kafayı yattım. gece boyunca bir kaşıntı! anlam veremedim.sabah duş sonrası bir bakıyorum ki aynaya, eyvahlar olsun, kulaklarım, alnım saç diplerim kıpkırmızı. kaşımaktan mı oldu diyecek oluyorum. önce prospektüsü aç oku diyor bir yanım. belli ki ilaç alerji yapmış. yoksa üç haftadır saçıma iyi gelsin diye sıktığım ilaç uyuz mu etti beni?
hemen yan etkilerini açıp okuyorum. şu ibare yazmasın mı: bu belirtileri görürseniz doktorunuza görünün diye. şansıma, aynı günün öğle sonrasına aile doktorundan randevu alabildim.
derdimi anlattım. bir ateş düşürücü bir de boğaz spreyi, hadi yallah.
ee ama kaşıntı? yangı da var, o ne olacak? hiç olmazsa bir antihistaminik neyin alayım.
kadın rahat ayol, "tamam hadi, o halde iç bu akşam ve yarın sabah birer tane, yarın akşama bir şeyciğin kalmaz." diye yolladı beni.
değil bir iki gün, pazartesiden beri hapı yutuyorum, kaşıntı arttıkça artıyor. dünden beri de gözlerim davul gibi olunca, yok yok, bu öyle antihistaminikle, şamtimistanikle geçecek gibi değil.
hadi ben bir doktora görüneyim dedim, ama nerdeeeeeee! ne yakın poliklinkte, ne de hastanelerden bugün randevu almak mümkün değil, hep dolu. taaaa dört beş gün sonrasına veriyorlar.
eee ya iyice kötüleşirse?
bir arkadaşın akıl vermesi üzerine, şansımı acilde deneyeyim dedim.
yolumun üzerindeki ilk büyük hastanenin aciline daldım. ohh kaydımı aldılar. aldılar ama, her gelen vaka benimkinden acil.
haklılar tabii, şimdi tansiyonu çıkmış amcanın durumu elbette daha acil, ya da enjeksiyon yaptıracak teyzelerin. herhalde. zaten ben kaydımı aldılar diye şükrediyorum. dört beş gün beklemek vardı ucunda.

neyse efenim, uzunca bir süre bekledikten sonra sıra bana geldi. girdim, pratisyen hekim olduğunu tahmin ettiğim cırtlak sesli doktor kızımız aldı beni bölmelerden birine.
- nefes alma güçlüğü var mı?
-yok
boğazınıza bakayım, aaa deyin.
- aaaa
- boğaz da şişmemiş.
- gözlerim şişik, o sayılmaz mı?
- yok açabilecek durumdasınız, acil bir durum değil bu.
- eyvallah
- yine de size bir kortizonlu iğne yapalım, boş göndermeyelim. zahmet edip gelmişsiniz.
tabii son cümle hayali, ama hani tavır o yöndeydi. ben de tabii, acil bölümü acil olmadığını öğrendiğim durumumla meşgul ettiğim için ezik durumdayım. kortizonlu iğneye itiraz edecek gibi oluyorum, gak guk çıkıyor ağzımdan ancak.
neyse, popoya yiyorum ben kokteylimi. pazartesiden beri almakta olduğum ilacı da beğenmiyor doktor, (eh haklı tabii, onca gün aldım, bir halta yaramadı) daha bir alengirli antihistaminikli reçetemi alıp çıkıyorum tırış tırış.
hava güzel, yol güzel, yürüye yürüye yolu yarılamışım lay lay lom bir şekilde. birden bir baş dönmesi başlıyor. hah buyur bakalım!
yoldan taksi çevirsem, şimdi surat asacak kısa yola. yürü kızım sen, kırık ayakla dünyanın yolunu yürümüş kadınsın, bir baş dönmesi mi koyacak! diye gaza getiriyorum kendimi.
mesafenin dörtte üçünü bitirdiğim yerde baş dönmesi öyle bir artıyor, boğazım şişmiş, nefes almam zorlaşıyor. haydaaaaa!
dayanıyorum bir duvara, hemen yoldan bir adam koşuyor durumu fark edip, sonra ilerideki dükkandan da biri çıkıp su ikram ediyor, oturtuyorlar. ambulans çağıralım diyor biri.
amanın, sakın diyorum, zaten hastaneden geliyorum. dinleneyim, bir şey olmaz diye zar zor konuşarak durduruyorum adamları.
15, 20 daika oturuyorum orada, popom donuyor. kalkıyorum.
beş dakikalık yolum kalmış, inat değil mi, hala taksi çevirmiyorum.
iki sokak ileride tekrar, bu sefer bahçe duvarına tutunuyorum. sanırım yanımdan geçen bir kadın geri dönüyor, giriyor koluma. aaa siz hiç iyi görünmüyorsunuz, eviniz yakınsa götüreyim, ne olacak diyor.
ay ne güzel insanlar var diye geçiyor aklımdan, duygulanıyorum. zoraki yutkunmaya çalışıyorum. ama boğazım, sana yutkunmak yasak diyor.
ama kadıncağız bir geveze. bütün hayat hikayesini 200 metrede anlatıyor. öğretmenmiş, de 42'sinden sonra üniversite okumuş da, şimdi yeni atanmış da, okulu sevmemiş vs vs. yaaa çok tatlı bizim insanımız, güya beni eğlendiriyor. ben de kabalık olmasın diye kendimi toplayıp cevap vermeye çalışıyorum, kesik kesik bir şeyler mırıldanıyorum ayyaş gibi.
bir de güya koluma girdi, ama öyle bir asılıyor ki...
hani dengem gitti gidecek zaten.
kolumu öyle aşağı çekiyor ki.
ben de mecburen iyice yavaşlatıyorum adımlarımı dengem bozulmasın diye.
kadıncağızın da acelesi mi var nedir. herhalde baktı ki kısacık yol bitecek gibi değil, kendince daha da çekiştiriyor.
- ben giderim, sizi işinizden alıkoymayayım demeye çalışıyorum.
- aaa, ne olacak canım, götürüyorum işte sizi.
çattık belaya. kadın iyilik yaparken öldürecek beni.
sonunda dayanamıyorum.
- yaa ben size sadece tutunsam.
diye cümle oluşturmayı başarıyorum.
oh be, işkence bitti.
- ateşiniz var
diyor iki dakika sonra.
neyse, nihayet sağ salim varıyoruz kapıya.
ama kadın gitmek bilmiyor. hala anlatıyor da anlatıyor işini. gider belki diye meslektaşız diyorum. daha beter çamura batıyorum. bu sefer sorular sormaya başlıyor. bir yandan bahçe çitine tutunuyor, bir yandan cevaplamaya çalışıyorum. artık gücüm tükenme noktasında.
penceremi işaret ediyorum.
- çaya kahveye gelin bir gün, o zaman laflarız diyorum.
- aaaa olur tabii.
diyor.
- ben dinleneyim artık.
meğer işkence bitmemiş!
ayrılırken beni kucaklamaya çalışıyor. zor nefes alıyordum zaten, nefesim kesiliyor bir an düşecek gibi oluyorum.
anlıyor mu durumu, ya da benim hırıltılarımı mı duyuyor, bilmiyorum. bıraktığı anda, o halimle ne kadar hızlı hareket edebiliyorsam, kapıya yöneliyorum hemen.
ohhh evdeyim. artık ölsem de gam yemem.
gerçekten de ölü gibi bir saat uyuyorum.
bütün gün leyla gibiyim, akşam oldu, yeni yeni kendime geliyorum.
hani alkolsüz kafa bulmak isterseniz, birebir!
sonra, bu yaşadığım antifilaktik şoka mı giriyor diye bakayım dedim.
amanın, bir de ne göreyim. benim yaşadığım aşamanın bir sonrası bilinç kaybı ve ölümmüş.
sevgili acil servis doktoruma kortizonlu sevgiler gönderiyorum buradan. geç de olsa, acile gitmiş olmanın hakkını verdirdi kadın bana. artık hiiiiiiç ezikliğim kalmadı valla.

1 Ocak 2018 Pazartesi

ah şu rico'nun itlikleri

rico'dan daha evvel muhakkak bahsetmişimdir. (yalan yok, kendim bile anımsamıyorum, arşivi karıştırmam lazım net konuşabilmek için.) hani barınaktan tam dört yıl evvel evlat edindiğim sıpa. 

evet ya 15 ocak'ta tam tamına dört yılımızı devirmiş olacağız birlikte. aldığımda bir ya da bir buçuk yaşında diye tahmin ediliyordu. yani beyimiz, beş yaşında diyelim. 

inanılmaz bir kerata. aslında tam filmlik adam.
müthiş uysal, söz dinleyen, edilgen görüntüsü altında tam bir haylaz. hani saman altından su yürüten cinsinden. 

evde kanapeye izinsiz asla çıkılmaz. benno, ki hastalığından beri çok iltimas geçiyorum ona, (işte itiraf da ettim), hep çıkar kanapeye, ama asla izinsiz patisini dahi atmaz, ister evde olayım, isterse olmayayım. 
ama bu rico haytası, ben evden çıktığım anda yayıla yayıla kanapeye uzanır, horul horul saatlere mışıldar. 

geldiğinden beri konuşmayı da öğrendi! elbette kendince konuşuyor, mama saati geciktiyse ya da dışarı çıkma vakti geldiyse, homur homur homurdanıyor. hatta mama verirken sözcük söylemeyi bile öğrendi! biraz uluma ve homurdanma karşımı bir "mama" diyor ki, evlere şenlik. yakında meydanlarda politik konuşmalar da yapar bu. başımızı derde sokmasa bari...  yok, biz en iyisi mama kelimesinde kalalım. güzel bir video çekimini becerebilirsem, buraya da paylaşrım elbette. 

ama asıl anlatmak istediğim, rico'nun sıpalığı yüzünden, zavallı hasta bennocuğun dayak yemesi. evet ya, bas bayağı dayak yiyor bennocuk. 
bir kaç ay önce benno yedi dayağı, bu sabah da hem benno, hem ben! 

sahildeki parkta neredeyse her gün bir araya geldiğimiz köpek sahipleri var. rico başlarda çok zorlandı, köpekler çok kalabalık olunca tedirgin oluyordu. barınak travması sanırım. korkusundan da başka köpeklere atarlanıyor. hele tanımadığı köpekse, ya da bir türlü ısınamadığı.

aralarında bir labrador var, adı lokum. 
geçen sene bebekken rico paşa bir kaç kez kızın üzerine yürüdü, korkutmaya çalıştı. 
tabii geçen senenin bebek labradoru şimdi kocaman güçlü bir kıza dönüştü ve asıl şimdi o rico'ya postayı koyar oldu. oh olsun, hakkediyor eşek rico diyeceğim. kıçını kıçını dişlesin lokum kızımız, umurumda değil diyeceğim. ama diyemiyorum. nasıl diyeyim? olan benno'yla bana oluyor zira.



şimdi rico'ya kızar mısın ne yaparsın?  

bu sabah da benzeri oldu. 

yine benno bankta yanımda oturuyor, rico aşağıda, lokum'un sahibi ihsan abimiz yanımda, lokum da bir yerlerde geziniyor.


derken başka bir köpek saihibi, jazz ve bücür'ün anneleri gülhan abla geldi. 
konumuzla ilgisi yok, ama jazz biraz obur .bir beagledir kendileri. 

neyse, bu jazz yavrusu bize yaklaşacak oluyor, rico tam atarlanıyor, o anda yanımıza gelen lokum "sen yine kime atarlanıyorsun, hergele!" minvalinde hanımağa edasıyla tam dalacak rico'ya... rico'nun patileri armut mu topluyor, tabii gördü darı, yine vın!

ve yine ilk olayda olduğu gibi, bu kez de lokum, hemen yakındaki benno'ya dalıyor. bu sefer bayağı bir debeleniyoruz, ben benno'yla lokum arasına girmeye, benno'yu kurtamaya çalışıyorum, lokum altımdan üstümden bir şekilde yılan gibi kıvrılıp benno'yu tepelemeyi beceriyor. sonunda benno'yu kucaklamayı becereiyorum, ama bu sefer de ben kaval kemiğime lokumun taş kafasını yiyorum. 

köpek bakanlar bilir, bu canların en sağlam yerleri kafa ve göğüsleridir. kafaylarıyla duvara toslasa gıkı çıkmaz, ama patisinin kenarına kazara bas, yaygarayı koparır. kafaları ne kadar sağlamsa, patileri o kadar naziktir. 

oyyy, şöyle acıdan bir an yüzüm buruşuyor. 

ama kendimi umursamayıp hemen benno'nun boynunu, sırtını, diş izlerine kontrol ediyorum. neyse ki kanatmamış. 
ihsan abi de ardımdan, "lokum ısırmaz, merak etme" diye güya beni teselli ediyor. 
nasıl ısırmaz ihsan abi, basbayağı dişledi çocuğu! 
diyemiyorum tabii. 
ihsan abi büyüğümüzdür. ısırmaz diyorsa, ısırmamıştır lokum. ben yanlış görmüşümdür. 

neyse, ortam sakinleşiyor. 
gülhan abla kaçıyor yanımızdan. 

benno da bozulmuş  bir şekilde bir lokum'a bakıyor, bir de "niye hala duruyoruz" dercesine bana bakıyor. 
tamam balım hadi gidelim.
rico geri geliyor, bir fırça kayıyorum önce ona. "hep senin yüzünden!"

ve yeni yılın ilk sabahı, birmiz ortalığı karıştırmış, diğer ikimiz dayak yemiş bir halde kös kös eve geliyoruz.

ah, şu rico!

24 Aralık 2017 Pazar

she, the angel

bu da oldu!
artık ölsem, gam yemem. öğrencilerimden yana en azından. - düşündüm de, aslında zaten gam yemezdim, bu "şaşkın" bunları aşmamış mıydı zaten?-

ama yine de bahtiyarım. elime aldıkça gözlerim fışır fışır oluyor, yüreğim taze aşka düşmüşçesine pıttırı fıttırı vaziyetleri.
bak şu tatlı veletlerin yaptığına. bu hallere düşecek insan mıydım? gördükçe zırlayasım geliyor, böyle ılık ılık. ılıman iklimin tatlı ahmak ıslatanı gibi zırlayasım geliyor hem de.

tamam tamam, hallenmeyin, anlatayım efem.

bilen bilir, işim öğretmektir benim. koca sıpalara gavurca öğretmeye çalışıyorum. sıpa derken, hakkatten sıpalar var içlerinde, ama hep tatlı sıpa. bazen yaramazlığı abartan, ama yine de tatlılıklarından fazla bir şey kaybetmeyen yetişkin sıpalar bunlar. 
neyse, bu dönem iki sınıfım vardı. başta, yalan yok, bir sınıfı hemen bağrıma basmıştım, yeni başlayan olmalarından değil sadece, gerçekten motivasyonları yüksek bıcır bıcır kalabalık bir sınıf.

öbürü ise... kötü değil, ama isteksiz.
başta, tek bir öğrenci hariç, hepsi silah zoruyla derse geliyor gibiydi. akşamları eve geldiğimde, ne yapsam da ilgilerini çeksem, nasıl oyunlar icat etsem diye kara kara düşündüğüm bir sınıftı.
derken, karşılıklı bir ısınma sürecine gerek vardı herhalde; açıldık, rahatladık, istek arttı. istek artmakla kalmadı, en zayıfları bile dili konuşmaya gayret etmeye başladı. sınıfça notlarda artış oldu. 
dönem sonu geldi, vay be, ne keyifli sınıfmış diyecek hala geldiler. (gerçi içlerinde bir tanesi, son anda yamuk yaptı... ama o da çekingenlikten olsa gerek. neyse, bu zaten ayrı bir yazı konusu).
bayağı zor ayrıldım. keşke devam edebilsek birlikte diyor oldum.

ara bilgi vereyim; efenim, final sınavını yaptıktan sonra, bir gün tayin edilir, dersler bittiğinden dolayı, öğrenciler ofise gelip kağıdını görür, itirazı varsa, eder, yoksa susar, notuna razı olur (ya da daha çok "hoca bana zaten takıktı" der, rahatlar).     

neyse, bu bahse konu sınıftan da iki kız öğrencim geldi. bir tanesi başından beri müthiş istekli ve bir o kadar da sevimli olan, diğeri de hayalinde mesleği yazdığı metinle (ah ah, bu da yazı konusu olacak derin), aklıma ilelebet kazınacak çıtı pıtı biri.

notlarını öğrendiler, ama bir türlü gitmek bilmiyorlar. oda doldu doluştu, bir sürü öğrenci girdi çıktı, bunlar bir köşede bekliyor. bir tanesinin gözleri de sanki nemli. benimse aklımdan, aldığı nota üzüldü ( ki aslında iyi bir not, ama demek ki daha yükseğini bekliyor) diye geçiyor. diğer öğrenciler nihayet gittiler. gözleri nemli olan, "hiç gitmek bilmediler" dedi. "hah, hadi anlatın bakalım, nasıl yardımcı olabilirim?" bekliyorum ki, şimdi ağlayarak not isteğinde bulunacak. e çünkü sağolsun öğrenci biz gariban (!) hocaları buna alıştırmış, başka niye hocasıyla yalnız görüşmek ister ki?

ama kaderin cilvesi, işte, sen misin tüm öğrencileri aynı kefeye koyan? 



bu iki bıcır, yanlarındaki çantadan bir hediye paketi çıkarıyor. içinden de yandaki resimde gördüğünüz defter çıkıyor. 

verirken de, demesinler mi, bize sizi anımsattı bu çizim diye! 
ben, melek? melek, ben? nasıl yahu?
oyyyyyyy, abooooooooov diye içimden nidalar tepetaklak gidiyor. 

ben, o cadı hoca olan ben, ne zaman melek katına terfi ettim?! 

hemen cadılığım tutuyor yine, uleeeeeeeeen, not verirken böyle yüreğim fışır fışır olsun diye, di mi?! 
ama bir tanesi zaten AA getirdi, ihtiyacı yok ki fışırdatmaya (hani şu an baştan ilgili olanı). diğeri desen, zaten hayalindeki mesleğin (okuyorsan evladım, ölmeden bir haber eyle, dünya kulağıyla o mesleği icra ettiğini duyayım!), okuduğu bölümle çok alakası yok. 

yani ben, ben... ("o bir melekti yavrum" -, öööhm, karıştı, o başka bir filmin sahnesindendi galiba), melek?

melek kim? cadı ben. 

kavramlar kafamda böyle uçuşurken, gözlerim de böööööööle dolu dolu oluyor. utanmasam zırıl zırıl kalacağım. sarılıyorum cici öğrencilerime, sarıldıkça doyamıyorum. onlar da bir hoş oluyor, berikinin nemli gözlerine benim gözümün nemi karışıyor...

şimdi bu yazıyı yazarken de, nem artışı istanbul hava durumunu değiştiriyor, güneş açmışken gökyüzü bulutlanıyor, vesaire.

sanal grubumuza yazıp teşekkür ediyorum her ikisine tekrar. onlar da gayretli bir şekilde, hem de çok düzgün bir gavurcayla cevaplarını döşeniyorlar. 
burnumu çeke çeke okuyorum yazdıklarını.

yok yok, artık ölsem de gam yemem, aha resimli kanıtım var! 
basbayağı melek katına torpilli geçiş yaptım, giriş biletim resimlisinden.  

not: yalnız bu defterle ne yapsam, karar veremiyorum. günlük mü yapsam, yoksa öğrencilerimin haytalıklarını mı çiziktirsem?

30 Temmuz 2017 Pazar

kediler, köpekler ve "sen benim kim olduğumu biliyor musun"lar...

büyük oğluşum kalp hastası olduğu için gün ağarır ağarmaz sıcaklar başlamadan parka ineriz. buna rağmen, onca ağacın serinlik vermesine rağmen halsizlikten çoğunlukla yürüyemez, bankta oturur.

bu sabah, tam dönüşe geçtik, küçük yaştaki haytamın kedi kovalayacağı tuttu.
ki normalde korkar kedilerden, kedinin biri şöyle yan bakacak olsa, etrafından büyük bir daire çizerek geçer, arkasına baka baka. ama kırk yılın başında kovalayacağı tutuyor.
benim de basiretim bağlandı, dur, hayır diye peşinden koşturmadım. zaten iki sakat dizim var, nasıl koşacaksam?! sadece ardımı dönüp "gidiyorum" dedim. ki bu her olayda, yani iste başka köpeklerin peşinden koşsun, ister gitmesini istemediğim pis bir yere, çoğunlukla işe yarar. bu sefer de yaradı. yanıma gelince cezalandırmak amacıyla tam bağlayacaktım ki, hasta olan diğer oğluşum oynamak istedi. ona kıyamadım, bıraktım tekrar serbest ki biraz oynasınlar.

sokak kedilerini besleyen yaşlı bir kadın var bu parkta.
bağıra bağıra yanıma geldi o an. "sen niye kedilere saldırtıyorsun köpeklerini!?" diye çemkirerek.

sinir oldum, bu blogu takip eden bilir, 17 yıl kedi beslemiş, tüm canları (insan denen iki ayaklı canlı müsveddesini bile) ırk ayırt etmeksizin hepsine sevdalı bir insan olarak kanıma dokundu bu itham.
"zevk alıyorum da ondan!" diye ters cevap verdim.

yok kardeşim yok, biliyorum hata bende. 70'ine gelmiş bu teyze değil sufizme gönül veren. güya ben baş koydum, güya ben kamil-i insan olacağım. neredeee. sus, susmayı öğren. git. itham ettiğiyle kalsın.

teyze tabii  açtı ağzını yumdu gözünü, pisikopatlığım mı kaldı, manyaklığımın mı sayılmadık, ne hakaretler!
alttan alacak oldum, "yahu niye saldırtayım?" caniye çıkarttı adımı. "zaten sizler kedi bırakmadınız, hepsini öldürttünüz!"
ama yok, ben hala akıllanmıyorum. hala karşımdakine sözlerle ulaşabileceğimi sanıyorum. "tabii, olayı bilmeden hemen karşındakini suçlamak çok kolay. bıktım sizin gibi faşist hayvanseverlerden! o çok kolladığınız kedilerin parçaladığı kuşları veterinere yetiştiren ben oluyorum, kaç kuş öldü elimde. o kediye bir şey olsa, yine ben koştururum."

bunun üzerine teyze iyice gaza geldi. "suss, konuşma. sen benim kim olduğumu biliyor musun!"
muhteşem! en sevdiğim kavga cümlesidir!
"yaşlılık var teyze, anlaşılan sen unutmuşsun!" diye yapıştırdım cevabı.
"saygısız, büyüklerine karşı terbiyesizlik ediyorsun!" diye tükürük saça saça bağırıyor teyze.

bu negatif enerjisine artık dayanamayan küçük oğluşum hırlıyor kadına. "aaaa insana da saldırtıyorsun!" diye ses frekansını iyice yükseltiyor. gel de çıldırma!

az evvel kim olduğunu bana soran teyzenin hafızası birden bire yerine geliyor.
meğer büyük politkacı karısıymış. beni bir daha sokmazmış bu parka. yapacağını bilirmiş bana.
ah, ne kadar acınası bir kimlik tanımlaması. teyze demek ki kendi kimliğini bile bulamamış. birilerinin karısı olabilmiş ancak. içim acıdı, böyle bir kimlikle tehdit etmeye çalışmasına.

"elinden geleni ardına koyma!" sıkıldım artık bu kavgadan, dönüp gidecek oluyorum.
hala ardımdan bağırıyor. "bir daha gelirsen bu parka, ayaklarını kırdırtırım!"
"ooo bu işte tehdite girer, polise şikayet edebilirim bunu."
"nah yaparsın! defoooool git terbiyesiz!"

o anda, bir kaç hafta evvel köpeğinin uzatmasını çıkarmış bir adamla kavga ettiğini gördüğüm başka bir kadın geliyor. bizim teyze, hadiseyi iyice büyüterek, kedileri parçalattı, insanlara saldırtıyor diye anlatıyor.
çarpıt, daha da çarpıt, ağaca astım, işkence de ettim, bu detayı unuttun diyecek oluyorum. yutkunuyorum, kesin inanır. sadece "az çarpıttın, daha da çarpıt!" diye bağırıyorum. öbür kadın olayın aslını öğrenmeden, "seni belediyeye şikayet edeceğim, o köpeklerini elinden aldırtacağım" diye tehdide başlıyor bu sefer.

içimden la havle çekiyorum.  
alın parkınızı başınıza çalın diyerek gidiyorum.

biliyorum hata bende. en başından, böyle bir ithamla gelen kişiye cevap vermem, hele ki ters cevap vermem büyük hata. ben susmayı ne zaman öğreneceğim?

28 Temmuz 2017 Cuma

Osho - Sufi sohbetleri

bir arkadaşımla sohbet ederken, osho'nun sufizm üzerine olan konuşmalarına değindim. maalesef türkçe'ye çevrilmiş değiller. konuşmalar pdf doyası olarak burada bulunabilir. arkadaşımı söz konusu kitapları orjinalinden okuma isteğinin sağlar diye hoşuma giden küçük bir anlatıyı çevirdim. fırsat bulursam belki devamı gelir. 

Osho Tolstoy’un bir öyksünü anlatır.

Rusya’da pek bilindikmiş: Bir anda üç mistik kişi peydah olmuş. Söylenenlere göre mucizevi insanlarmış. Bir gölün ötesindeki dağda yaşarlarmış. İnananlar akın akın gitmeye başlamış bunlara. Döndüklerinde sarsılmış, duygusal manada derinden etkilenmiş, belirgin bir şekilde değişmiş olarak geliyorlarmış geri. Tüm ülke bu mistikleri görmek için yanıp tutuşmaya başlamış. Doğal olarak ülkenin başpapazı bu durumdan rahatsız olmuş: İçini kemirmeye başlamış“Kim bu mistikler?”

Hıristiyanlıkta bir kişinin aziz olarak anılabilmesi kilisenin onayıyla mümkündü. Düşünn hele bir bir, böyle saçmalık mı olur? Kişi azizliği ancak kilisenin belgelemesiyle alabilir. Bu yüzden İngilizcedeki “Saint”, yani aziz kelimesi, “sanction”dan, yani onaylama kelimesinden türemiştir. Yani diğer bir deyişle aziz olduğu onaylanmıştır.

Kilisenin hiçbir onayı olmaksızın, bu kişiler nasıl aziz olmuş? Başpapaz nasıl kızmasında? Tabii kıskançlık da vardı işin içinde.

Sonunda dayanamayıp bu mistikleri görmeye gitti. Gölü bir sandalla geçti. Yolculuğun sonuna geldiğinde basit üç köylünün bir ağacın altında oturduğunu gördü. Başpapazı görür görmez koşup ayaklarına kapandılar üçü de. Başpapazın keyfi hemen yerine gelmişti. “Demek ki bahsedilen kişiler sizlersiniz. Azizliğinizi mi ilan ettiniz siz bakayım?”

“Bunu nasıl ilan edebiliriz? Azizlik mertebesini erişecek bir bilgimiz yok ki bizim. Bizler fakir insanlarız, cahiliz. İnsanlar hakkımızda bir laf çıkarmışlar. Biz hiçbir şey bilmeyiz ki. Asıl biz şanlıyız, buraya kadar zahmet edip gelmişsin. Ne olu kutsa bizi aziz papaz!”

O da karşılık verdi: “Hangi duaları bilirsiniz? Hangi yazmaları okursunuz?”
Onlar da yanıtladılar: “Biz cahil insanlarız. Okuma yazmamız yoktur. Dua öğreten de çıkmadı bugüne kadar. Yalvarırız sen öğret bize!”
“Ama en azından bir dua biliyor olmalısınız” diye karşı çıktı papaz.
O zaman köylüler utanç içinde birbirine baktı. Bir diğerine döndü “Sen söyle ona,” dedi, o da üçüncüye döndü, “Sen söyle.”
Papaz dayanamadı, “Niye bu kadar utanıyor, suçluluk duyuyorsunuz? Nedir duanız. Söyleyin hele!”
Söylemek zorunda kaldılar, “Biz kendi duamızı icat ettik. Aptal insanlarız, ne olur bağışla bizi. Kızma ne olur. Bilmediğimizden kendimiz uydurduk bir tane. Çok basit bir dua.” Hirstiyanlıkta Tanrı kutsal bir üçlemeden oluşur – Baba, oğlu ve kutsal ruh. Onların da duası şöylemiş: Tanrıya şöyle diyoruz: Sen üçsün, biz üçüz, bize merhamet et. İşte duamız bu. Ama ne olur kızma bize. Gerçekten çok cahil, basit insanlarız biz.”

Bunu duyan papaz dayanamayıp bir kahkaha patlattı. “Hiç duymadım böyle bir dua. Sizi aptallar! Bırakın, hemen terk edin bu duayı. Size dinimize laik bir dua öğreteyim.”

Çok da uzun bir duaymış. Eski Rus Ortodoks Kilisesinin çok uzun bir duası varmış. Bunu okumuş köylülere. Onlar da dinledi. “Ama bu çok uzun bir dua. Hatırlayamayız. Tekrar etmen gerekecek.
Üçüncüsünde de yinelemişler, “Ne olur bir kez daha, unuturuz yoksa.”
Böylece tekrar okumuş. Sonra mutlu mesut sandala binip yola çıkmış. Tam gölü yarılamış ki, bir de ne görsün, bizim üç köylü suyun üzerinde koşa koşa bunun peşinden gelmesin mi! “Dur bekle, duayı unuttuk bile… Ne olur bir kez daha oku!”
Bu sefer papaz ayaklarına kapanmış köylülerin. “Ne olur affedin beni, sizin duanız doğru olanı! Sizin duanız kabul olmuş. Ben yıllardır dualar okudum uzun uzun, ama su üzerinde yürümek bana bahşedilmedi. Sizin duanız ulaşmış sahibine, bildiğiniz gibi devam edin: Sen üçsün, biz üçüz, merhamet et bize. Ve daha önce ne yaptıysanız yine onu yapın, sizin duanız ulaşmış!”
Kalben okunursa duaların kanatları vardır. Ansızın, düşünmeden söylenirse kelimelerin kanatları vardır, içten, en doğal halinizden geliyorlarsa.


(Kaynak: Mükemmel Usta, 2.Bölüm, Sayfa 78-80)  

4 Ocak 2017 Çarşamba

ben mi kalp kırdım, benim mi kalbimi kırdılar?

çok ciddi, çok içli bir yazı olacak bu. küçük emrah ya da ayşecik'ten rol çalacağım, sizin de içiniz acıyacak, vaaaaay, yazık buncaaaza diye gözünüz nemlenecek...

çünkü çooook kalbim kırıldı çok.
yedi haftadır yatıyorum, işyerinden üç, özleden de dört arkadaşım dışunda kapımı tıklatan olmadı.
hani, aaaaa niye haber vermedin diyerek aman kimse paylamasın düşüncesiyle sosyal medayda bangır bangır ilan ettim, hem de ayağımı kırdığımın ertesi günü.

biliyorum, istanbul bu, herkes kendi derdinde, kim niye gelsin. ama sosyal medyada, kelle paça yapıp getireceğinin sözünü verip, bırak çorbalı çorbasız gelmeyi, telefon etmeye bile zahmet etmeyenlere ne demeli? ya da 10 dk ötede oturup, 10 dk'lığına dahi uğramayanı? ya da bir buçuk ay sonra geçmiş olsun diyenlere?
yok yok, haddini bil kadın, gönüller bir olsun, yargılama insanları! sen karşılık beklediğin için mi koştun o arkadaşlarına? üstelik bırak kendisini, annesi hastanede yatıyor diye?
çok ayıp, çoooook, ahanda huzurlarınızda kınıyorum kendi şahsımı.

biliyorum niyetleri kötü değil, vardır kendilerince sebebi. söylenmem haksızlık. böyle mi varacağım kamil-i insan yoluna? peh, ben kim, kamil-i insan evladı kim! benden ancak kalbi kırık mızmız olur...

not: yalan söylemeyin, gram üzülmediniz değil mi? haklsınız, ben de üzülmedim kendime. müstahak bana, hıh!
dur daha, haftaya evini taşı da gör o kırık ayakla! başına neler gelecek neler!

11 Kasım 2016 Cuma

kalp kırarım, bilek kırarım, çanak kırarım... haydeeeee, kırıcı geldi hanıııımmmmmm! ya da küçük emrah'tan rol çaldığım bir gün

olay salı sabahı vuku buldu. 

benim haydutlarla sahildeyiz. zıpırlarda bir miskinlik hali. hadi koşun len diyerek diye gaza getirmek için her zamanki gibi deli dana misali koşmaya başladım. küçük bir engel üzerinden atladım. yazılarımı takip edenler bilir, alışılmadık bir vaziyet değil, yerimde duramam ben pek.

ama ne olduysa o anda oldu: sol ayağım son iki günün yorgunluğuyla bitap düşmüş bedenim ve zihnim ile olan koordinasyonu bozdu ve yamuk iniş yaptı. bir güzel içeri doğru kıvrıldı. bedenim de ona eşlik ederek dengesini bir kenara attı ve çöt diye bileğimin üzerine oturdu! 

hani oturmaktan aşınmış, yayları çıkık eski divana tombul komşu teyzeler kendini böyle lappadanak bırakır ya, aynen öyle düştüm ayağımın üzerine. 
ve nasıl o eski divan tombul teyzenin ağırlığı altında ezilerek son nefesini verirse, ben de ayağımdan benzer bir çatırtı sesi duydum. 

öyle bir ağrı saplandı ki, kendimi sadece "lütfen lütfen yooo!" diye yalvarırken duydum. ayağıma mı, tanrı'ya mı, ya da oradan bombardıman yaparak uçan martıya mı yalvardım belli değil. oğluşlarıma yalvarmadığım kesin, heriflerin zerre kadar umurunda değilim. 

ayağa kalktım, ama adım atmak tam bir işkence! bastıkça inliyorum. bileğin canına okumuşum anlaşılan. 
hadi kızım, başarırsın, zırlama, inleme, ne o öyle bebek gibi, yürü bakayım diyerek haytalarımın yerine kendimi bu sefer gaza getirmeye çalışıyorum. nafile, her on adımda bir oturuyorum bir yere, acıdan gözlerimden şaldır şaldır yaş geliyor. 

yoğurtçu parkı'na gelince pes ediyorum artık. oy anam oy, nasıl ağrıdır bu! yok, bittim, bir adım daha atarsam ruhuma fatiha okuyacaksınız! o vaziyetlerdeyim. 
en azından biri köpekleri bağlasa, tasmasından tutup eve götürse. hani ben de eve gitmeyi başarırım o zaman.  
gri hücreleri beynimde ağrıdan arta kalan minik boşluklara "hööö, höööö" diyerek sürmeye çalışıyorum. düşünmek nasıl bir şeydi yahu? sanki ayağımın değil de kafamın üzerine düştüm mübarek! kim gelir yardıma, hadi düşünsene be yaralı kuçu! sonunda yine aramıyorum kimseyi, sadece yakın bir arkadaşıma mesaj atıyorum. kaza geçirdim, gelebilir misin diye. 
yahu ayak eşek cennetini boylamak üzere, ben hala "aman kimseyi uyandırmayayım" diye uğraşıyorum. la havle!

nasıl yaptığımı inanın ben de bilmiyorum, ama eve gelmeyi başarıyorum sonunda.

ayakkabıyı çıkartırken bir sancı! buz geliyor aklıma. hemen dolaptan çıkarıp kompres yapıyorum.

anlaşıldı, bunun uçarı kaçarı yok, bir devlet babaya görünmeden olmayacak bu iş; hadi bakalım, tut şimdi hastanenin yolunu. 
tam hazırlanırken, mesaj attığım arkadaşımın ablası arıyor, mesajı o görmüş. "aman ha, hastaneye yalnız gitme sakın, uyandırdım ben, geliyor." "yok ben giderim." diyecek oluyorum, "sakın!" diyor. 
manyak mıyım neyim ben, tek başına gitmeye kalkıyordum bir de! sopalığım ben sopalık.  
neyse ki söz dinliyorum.

müşteri almak için milletin popo dibine kadar sokulup korna çalan, vızır vızır boş geçen taksilerin hepsi dolu nedense. 
uzun bir bir aralıkla boş gelen iki taksiyi de caddenin başında kaptırıyoruz. arkadaşımın tepesi atıyor. "ben o köşede bekleyeyim en iyisi" diyor o köşeye yürürken. ben kalıyorum, bir arabaya dayanmış halde. 
kaç zaman geçiyor bilmiyorum, sanki asırlar geçiyor, bir kepçe geçiyor, neredeyse atlaycağım kepçesine, "abi at bizi hastaneye ne olur!"
hemen ardından nihayet bir taksiye bindiğini görüyorum. 
taksici her nedense ileride bekleyen hanımı alacağını varsaymış, önümde değil de dört metre ileride duruyor. tüm trafiği kilitleyerek o dört metreyi topallıyorum. korna çalanlara parmak göstermek istiyorum, ama ona bile gücüm yok.

önde bir teyze oturuyor. meğer caddenin sonunda inecekmiş, müşteri bulursan al demiş. - geçmiş olsun, nasıl oldu diye soruyor. 
- köpeklerimle dolaşırken oldu diye cevap verecek oluyorum, hemen parmak sallıyor teyze. 
- zaten ne gelirse bu kedi, köpekleri evde beslemekten geliyor. bakın ben de besliyorum, ama asla eve almıyorum onları. diye uzun bir nutuk çekiyor. 
amanın, çattık!  
- ee benim de kaza evde olmadı ki!" diyorum. 
hadi teyzeciğim, gelmedik mi senin ineceğin noktaya? teyze ne zaman iniyor fark etmiyorum bir yerden sonra.

hastaneye varıyoruz ama ben mi varıyorum oraya, hastane mi bana varıyor, bilmiyorum. 
tek başına gelsem, ağrıyan sıpa ayağımla aha kapısına lönk diye boylu boyunca yığılmak dışında pek bir marifet gösteremezdim. refakatçin varsa, hastane de var hizmet veren yüce devlet baba hastanelerinde başka ne işe yarardım ki? yalnız olmadığıma zil takıp oynayasım geliyor. ayağım o halde olmasa, gerçekten de kalkıp oynayacağım. ama yalnız olmadığıma değil tabii ki! 

arkadaşım kaydımı yaptırdıktan sonra, bir de tekerlekli sandalye buluyor bir yerden. ondan sonra acil binasının neredeyse her bir yerini tavaf ediyoruz; önce triaj, sonra ortopedi, sonra röntgen, sonra tekrar suratımıza bile bakmayan, günde ortalama bilmem kaç hastaya bakmaktan duyarsızlaşmış, ilgisiz ve suratsız ortopedi asistanın olduğu ortopedi odası. 

rengarenk fularla ayağıma bağladığım buzun ısınmasından, ama en çok da şu suratsızın (anladınız işte, evet evet onu kast ediyorum, artık ona bu isimle hitap edeceğim) evirip çevirmesi yüzünden ayağım zonk zonk atıyor. utanmasam, kesime giden buzağı gibi bağıracağım, zor zapt ediyorum kendimi. 

hadi kardeşim, lifleri mi zedeledik? söyle, ver merhemi de gidelim. suratsız ekranda beliren röntgen sonucuna bakıyor. ilk defa suratı anlam ihtiva eden bir ifade alıyor, hani pis pis sırıtıyor mu, yoksa ekranı mı inceliyor, emin olamıyorum. hadi kardeşim, söyle işte, kadın kahraman filmin sonunda ölecek mi yoksa? 

bizimki oturduğu yerden kafayı kaldırıyor. donuk bir şekilde kırık diyor. 

yutkunuyorum. hah, aldın mı merhemini?!  küçük emrah bakışıyla "kırık mı?" diye soruyorum, amca, benim ne annem var, ne de babam, nasıl kırık dersin? hiç mi acıman yok senin? benim bissürü var, hepsi de şu an ayak bileğime toplanmış vaziyette, sana biraz veyebiliyim hattaaaaa.
işe yarıyor benim küçük emrah bakışım, ikramımı aldı mı ne. "ameliyatlık bir durum yok." diyor. "kırık küçük." suratında "hadi iyisin iyi!" bakışı beliriyor bu sefer suratsızın. "isteyince ne güzel de bakarmışsın sen!" makas alasım geliyor suratsızdan. 
erken seviniyorum. "on gün üzerine basmak yok haaaaa, yoksa ameliyatla cısss yaparım seni!" diyor asistancık. "sanki sen neşteri alacaksın eline!" verip veriştiriyorum içimden. dış sesim en şirin halimle gülümseye çalışarak teşekkür etmek için geveliyor, ama ağrıdan ağlıyorum ancak.

alçı odasına alıyorlar. alçıları anlatan teknisyenin tavrı birden değişiyor, meğer alternatifi varmış bunların. biri standart külçe gibi ağır olanı, diğeri de emperyalist ülkenin hafif alçısı. ama işte alçının bile kapitalisti oluyormuş: efendim hastanelerinde yokmuş ondan. parasını ödersen düdüğü, pardon alçıyı da öttürüyormuşum. telefonumu veriyorum, "hadi arayın da gelsin firma mümessili." 
o an aklıma gelmiyor tabii, ama teknisyenci kardeşin tavrından tuhaf şeyler sezinliyorum. demin suratsızla yarış halindeyken birden pek güler yüzlü oluyor. seni gidi seni, yoksa komisyon mu alıyorsun sen bundan? yok öyle bir şey! bak şimdi benim yaptığıma! yok, niye alsın yahu? hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir hekim sadece. nasıl da art niyetliyim, cık cık cık. çok ayıp ettim çooook. utandım şimdi bu satırları yazarken. 

ben kıvranıyorum, ne olur bir şey verin şu ağrıya gözünüzü seveyim! 
hadi alçı malzemesi gelene kadar enjeksiyon yapalım deniyor. çok şükür be!

ama o da ayrı bir trajikomik durum. tam enjeksiyon odasına gireceğim, hemşire sesleniyor, kalçanızı açın, hazırlanın. oldu canım, üzerime hafif bir şeyler de giyip göbek dansı da yapayım istersen? alooooo, son nefes diyorum, güzel kızımız pantolonu tek başına indir diyor. sonunda geliyor prenses hemşiremiz. o bir türlü veremediğim nefesi derinceeee içime çekiyorum. 

döner dönmez alçı malzemesi, koltuk değnekleri gelmiş beni bekliyor. teknisyenci kardeş hevesle işe girişiyor. 
ağrı kesicinin içine ne karıştırdılar bilmem, ama benim kafa bir güzel oluyor dostlar oooooooohhhhhhhh, dünya varmış! ağrı? o da ne? bırak ağrıyı, dertleri bile unuttum! içimden başlıyorum "yine mi güzeliz, yine mi çiçek, hamd olsun ..." diye, meğer içimden değil, bas bas bağırıyorum. teknsyen basıyor kahkahayı. 
o enjeksiyonun içine ne karıştırdınız siz bakayım? valla dadanırım ben bu dükkana! yaşasın devlet hastaneleri! 
koltuk değneklerini veriyorlar koltuğumun altına. değnek ehliyetim de yok, üstelik kafa da güzel, polis çevirmez değil mi?
kontrolden hemen sonra hastane önünde
kuyruğu kıstırmadım modu

ertesi gün kontrole gittim. bizim suratsızı görünce "merhabaaaaa, ben geldim" diyorum, kırk yıllık dostumu görmüş gibi. başını bile kaldırmıyor. başka bir teknisyen var bugün. neyse ki! dünkü fasıl şovumu bilmiyordur bu nasılsa. hmmm dedikodumu yapmışlar mıdır acaba? 
teknisyen bakıyor. oynat parmağını diyor, bir de bastırıyor parmaklarıma. iyi diyor.
a be kardeşim, bu muydu kontrol dediğin? yahu o parmakları ben evde de oynatır, hatta çifte telli attırırdım. bunun için mi çağırdınız beni? 

parmağını kırmış bir arkadaşımın "bana da üç hafta demişlerdi, iki hafta sonra aldılar alçıyı demesinin verdiği umutla soruyorum. suratsız "en az dört hafta, hatta belki de daha fazla" diye cevap veriyor. hiiiiiiiih diye çığlık atıyorum içimden. yok bu sefer gerçekten de içimden atıyorum. tamam suratısızım, başımı daha fazla derde sokmadan başka soru sormayayım. dört haftaya razıyım ben anacım. 

eve geldik, sağolsun arkadaşım üşenmedi kahvaltılık hazırladı, karnımızı doyurduk. 

yalnız kalınca birden mahsunlaştım, küçük emrah halleri üzerime çullandı yeniden. aboooov, amca, benim ne annem var, ne de babam, ben şimdi nasıl iki hafta kalkmadan yaşayacağım. hiç mi acıman yok?  

gel de şimdi karmaya inanma! sen misin evi taşımak için bir hafta izin almayan?! öğrencilerim mağdur olmasın da, kimseye ders yükü bindirmeyeyim de bıdı bıdı. hah, oldu mu sana ders?! otur bakalım şimdi tam bir ay zoraki olarak evde gör hanyayı konyayı!

hadi şimdi kime çekeceksin küçük emrah numaralarını? 

öhööm karma amca, benim ne annem var, ne de ...

5 Kasım 2016 Cumartesi

çal kapımı

hiç başınıza geldi mi? hani tam bir şey takılmıştır aklınıza, kocaman bir soru işaretiyle boğuşur durursunuz, keyfiniz kaçmıştır, hiç kimseden de medet umamaz hale gelmişsinizdir. tam anlamıyla çaresizlik içinde kıvranıyorsunuzdur, artık umudunuzu kesmişsinizdir. birden çok alakasız bir yerden yanıt gelir. ama o kadar alakasız bir yerden ve biçimde gelir ki bu yanıt, hani şu moda kavram "farkındalığınızın" yüksek olması lazım o yanıtı okuyabilmek için. ya da gerekmez böyle bir farkındalık, sadece gözlerinizin çapağını temizlemeniz yeterlidir.

benim başıma çok gelir. gün içerisinde ufak ufak, dikkat edersem, algılarımın ayarını açarsam, dalmazsam fani hayata, hep alırım bu tür yanıtları. 


diyeceksiniz ki, tüm gün kafanda soru işaretleriyle mi dolanıyorsun da bu kadar yanıt geliyor. galiba öyle olmalı, farkına varmadan soru soruyor, ama ilginç bir biçimde yanıtların farkına varıyorum diyeyim de olsun bitsin. 

ya da şöyle izah edeyim: bilinçli bir şekilde sorduğum sorulara gelen yanıtların yanı sıra, sormaksızın aldığım yanıtları daha çok günün hediyesi olarak algılıyorum.  

soru sorarak aldığım yanıtların en çarpıcısı benim için şuydu: bir gün beşiktaş vapur iskelesinde çaresizlikle aldığım bir kararın doğruluğunu sorgularken, siz tanrı deyin, beriki buddha desin, diğeri evren diye seslensin, işte kendinizi teslim etmeyi öğrenmeye gayret ettiğiniz güç her ne ise (tabii varsa size göre böyle bir güç), ben de işte o güce sesleniyordum. tam o esnada gözüm denize kaydı, üzeri kapalı minik bir balıkıçı motoru geçti iskelenin önünde. biraz sonra vapur yanaşacaktı, ne işi vardı orada teknenin derken, gözüm adına ilişmişti: my angel. donakalmıştım. elbette tesadüf diyecektir çoğunluk. tesadüf diye bir şey yoktur bana göre. her şey devasa bir yapının parçasıdır. kelebek etkisi gibi, her şey peş peşe gelişir, birbirini tetikler. benim orada bulunuşum, tam o anda kararımı sorguluyor oluşum ve o teknenin çok alakasız bir biçimde iskelenin önünde geçiyor olması. 

hadi kırmayayım sizi, hadi tesadüf olsun. güzel bir tesadüf o halde.
neyi sorguluyordum ki ben? yanıt gelmişti. doğru bir karar vermişim işte. onayı da gelmişti. tesadüfen de olsa!

ya da bir gün bahçede oturmuş sınav kağıtlarını okuyordum ki, ezan okunmaya başlandı. bu sefer muziplikle karışık naiflikle (nasıl bir karışım bu diyeceksiniz, oluyor işte, içten bir muziplikle bu karışıma denk geliyor bu) bir şekilde tabletimde ise kısık sesle müzik çalıyordu. "eğer günahsa müzik dinlemek ezan esnasında, hadi dedim, bir arıza gönder, bozulsun bu cihaz. senin kudretine boynumuz kıldan ince." 

bozulmadı, tıklamadan, takılmadan, tıngır mıngır sufi müziğini çalmaya devam etti.şu müzik videolarının da olduğu pek popüler bir siteydi (reklamını yapmayacağım, zorlamayın), bir sanatçı açarsınız, ama ondan sonra rast gele oradan oraya kendisi atlar durur, işte o site, anladınız siz hangisi olduğunu, hadi zorlamayın beni. neyse, ezan bitti, hemen akabinde müzik de durdu ve reklam girdi araya. ama asıl reklamın sözleri şaşkına çevirdi beni: "kim demiş deniz altında müzik dinlenmez diye." dolaylı bir cevap değil miydi bu da? 

ya da az evvel, tam aşkı düşünüyordum hüzünle. çalmıyorsun artık kapımı be aşk diye sitem ediyordum. tam o anda az evvel bahsettiğim müzik videolarının açık olduğu siteden şu parça duyulur oldu:

"bayat bir somun ekmeğin / kokusuyla boyuyorum sarıyı / bak bu köşede gözlerin / eksiltiyorum ruhumu her fırçada 
çal, çalsana kapımı / ister uykulu, ister uykusuz 
bak burada beyaz ellerin / biraz eksik sarıyorsa belimi / görmemiş der geçerim 
şeffaf çizdim ben zaten kendimi 
çal, çalsana kapımı / ister hüzünlü, ister hüzünsüz 
sonra bir ev boyadım sana / kapısı mavi, zili deniz / içinde yaşasak ikimiz / geç bunları demeden, şimdi 
çal, çalsana kapımı / ister huzurlu, ister huzursuz"



şimdi ben bu yanıtı nasıl okuyayım?

ah minel aşk...


25 Ağustos 2016 Perşembe

evceğizim canceğzim; o ev senin değil, defol çık kiracıcığım!



ayol, sekiz yıl bir evde yaşadım, artık her sene bu ev senin, şu ev benim gezeceğim. ohhhhh ver elini gelsin denişik denişik evler. parayı da yolda buldum zira, taşıma şirketlerini zengin etmeye karar verdim. hele ki emlakçıların piyasası da kötü gidiyordu, sayemde kalkınacaklar alimallah.


heeeee, bahçesini anlatacaktım ya yeni evimin, maalesef onu artık inşallah yeni evimin bahçesi olarak dinlersiniz.
niye mi?
çoook sıkıldım da ondan.
böyle yazınca ben bile sevdim taşınıyor olmayı diyeceğim.
de... yok değil olmadı bu.
sanki mazaohistim de, kendime eziyet etmeyi seviyorum, yeniden topla her şeyi, zaman ve olmayan para kaybı üstüne cabası.
ay yok, böyle anlatınca da içime fenalıklar geldi.
baştan anlatayım efenim.

diğer kentlerde durum nedir bilemem, ama kentsel dönüşümün nimetlerini istanbul doyarcasına yaşıyor. koca kent, koca bir inşaat alanı. mütahhitler arı gibi vızır vızır işçi arılara minik minik kovanlar inşa ediyor. ne de olsa, evladiyelik dairlerine değer, bedavadan güzellik katacaklar. inşaat firmaları mülk sahibine her şeyi ödüyor, taşınma parası, kira... misssss
işçi olmayan zengin tayfası arılar da kiracısını sokağa atıp, dairesinin değerini bir buçuk katına çıkarma derdinde. eee haklı tabii, o kadar mal mülk edinmiş, bunların değerini arttırmak onun en doğal hakkı. sen eşekler gibi çalışıp bir daire alamazken, o babadan kalma dairlerine daire katmış, çok mu görüyorsun? dairesinde seni oturttuğuna şükret bre nankör!
şimdi çok sevgili ev sahibimin o kadar malı mülkü var mıdır bilemem, yoksa, inşallah olur. çünkü kendisine müteşekkirim. ne de olsa daha bir sene bile dolmadan beni evden attı. tebligat çeken o elleri dert görmesin.

kira sözleşmesini oğluyla yapmıştık. taşınalı daha bir ay olmamıştı ki, komşu bombayı patlattı: kentsel dönüşüme veriyorlarmış apartmanı!
geliniyle de pek kaynaşmıştım, köpek sahibi, çok şeker bir çift.hemen onu aradım. yoooook canım, en az üç dört yıl olmaz bir şey, rahat rahat oturun demişti.
derken baharda tekrar alevlendi bu söylentiler.
hani mal mülk sahibi pek değerli zatlar demiştim ya, apartmanda toplamda dört daireye sahip bir baba oğul var, özellikle oğlu, pek istekli kentsel dönüşüme. onun da kiracısı en az benim kadar, hatta galiba beni bile kıskandıracak kadar kendisine duacı.
ama benim ev sahibi olarak karşıma çıkan oğul ve gelin tarafından henüz endişe edilecek bir şeyin olmadığı yönünde rahatlatıcı sözleri geldi.
yaz başında, artık sözleşme imzalandı dendi. sinirden kirayı geciktirdim. bir gün geçince emlakçı aradı. evet, görüşmeler var, ama bu sene kesinlikle öyle bir durum söz konusu değil dendi.
ama mazohistim ya, ya da bariz şapşalım. inşallah dedim. inşallah bu kadar emek verdiğim bahçeden tam sefasını sürecekken bu kadar erken ayılmam gerekmez dedim.
derken, geçen ay mutlu haber geldi. o güzel haberi vermek için bizzat valide hanım aradı. belli ki, oğul ve gelinin böylesi güzel bir haberi verecek halleri yoktu. hani, gençler ya, güzel haberi yanlış verirler, mazallah sevincimden bayılırım filan. tabii akıllıca davranmışlar.
böylece o güne kadar tanışmadığım valide hanımla müşerref oldum.
üç dört ay daha oturabilirsiniz minvalinde bir şeyler söyleyince, hani üç dört seneydi bu, diyecek oldum. benim öyle bir sözden haberim yok, sizi iyi niyetle aramıştım. madem öyle, yasal yollardan hallediyoruz dedi.
bre densiz ben! bre, değer bilmez ben! kadıncağız iyi niyet gösterip, üç dört ay daha tanıyor, ben ise kendisinin haber bile olmadığı sözlü verilmiş bir taahhüdü hatırlatma cüretinde bulunuyorum. haddini bilmez ben! ah!
aferin valide hanıma! daha haftasına kalmadan, sözleşme bitiminde derhal dairemi boşaltın diyen tebligat ulaştı elime.
ev sahibi dediğin böyle dişli olacak canım! çok mutluyum çok.
allah kendisine inşallah daha gani gani daireler nasip eder!

offff, yalan oldu benim güzel bahçe...

9 Haziran 2016 Perşembe

hiç kimse ya da hepimiz

lisenin kızlar tuvaletinde birbirimizi su savaşlarında sırılsıklam ıslattığımız, hatta evdeki sorunlardan bunalıp birlikte istanbul'a kaçmayı planladığımız ve hala görüştüğüm bir sınıf arkadaşım var. nihayet yıllar sonra onu tekrar sahnede görmek nasip oldu. 
bomonti park avm'deki tiyatro atölye'de "hiç kimse" adlı oyunu kocasıyla birlikte sergiliyorlar.
hemen belirteyim, bu sezon maalesef oyunu kaçırdınız, bana da sondan ikinci oyuncu seyretmek nasipmiş. ama sonbahar sezonunda tekrar sahnelemeyi düşünüyorlar, yani biraz sabretmeniz gerekecek.
boşuna demiyorum, zira seyretmeye değer bir oyun!



önce oyunun kısa bir özetini biletix'den apartılmış olarak vereyim:
"Devr - i Alem oyuncularından hiç kimse
Kimseyle yakınlık kuramayan, bütün çabalarına rağmen sosyal hayata giremeyen 45 yaşındaki Erkut; kendi kendisiyle kavgasını bitirememektedir. Aile, toplum, devlet ve tanrı inancını sorgulayan Erkut, bir klinikte tedavi görmektedir. Doktoru Zeynep Hanım'ın çabalarına rağmen umutsuzluğa yenik düşer. Varlık ve hiçlik arasında sıkışan Erkut, hayatını sonlandırmak istemektedir. Doktor Zeynep ise kendisini öldürebilecek en güçlü adaydır. Doktor Zeynep, iyileştirmek istediği hastasının yaşamını sonlandırmasına neden olacak ve Erkut ile aynı süreci yaşamaya başlayacaktır. Bu döngü içinde bocalayan sadece Erkut değildir. Evren ve küçük genç gezegendeki düzensizlik içinde tekrarlanan düzende çırpınan ve hep aynı sonu yaşayan insanlıktır.
Eser: Adnan Büyükbaş
Oyunlaştıran, yöneten: Tanya Aksu Gökdeniz
Dekor, kostüm: Harika Derya Erten
Müzik: Vurgun Deniz
Afiş: Gülşah Ünsal
Oynayanlar: Hasan Fehmi Gökdeniz, Tanya Aksu Gökdeniz"

tanya'nın dediğine göre, eser sahibi olarak adnan büyükbaş görünse de, yazarın kendisi oyunu seyrettiğinde, "aman ha, benim adımı çıkarın afişten!" diye ricada bulunmuş. gülerek ilave ediyor tanya, "boşuna değil, oyun sağ kesime hitap eden bir tiyatro eseriyken, ben onu tamamen sol bakış açısına göre yorumlayıp, kitapta olmayan bir sürü unsur ekledim."  
burada bunların ne olduğuna dair çok fazla detayına girmeyeceğim, ama aşağıdaki alıntılar bir fikir verecektir:
"Buradan bu kokuşmuşluktan gideceğim. Hatta bu dünyadan gideceğim. Orada sen ve senin gibiler olmayacak!
Biliyor musun orada para denen şey de olmayacak. Hiç kimse parası kadar konuşamayacak orada.Her şey kardeş payı, bölüşülecek. 
Hiç kimsenin gizli kasası hesap numarası olmayacak. Ortak olan tek şey kaderimiz olacak…"

özetinden de anlaşılacağı üzere oyunun tamamı neredeyse erkek oyuncu, yani erkut karakteri üzerinde dönüyor. ama ona gelmeden önce diğer karakteri, zeynep ele almak istiyorum: 
doktor zeynep'in fazlaca repliği yok. sahne aldığı kısa süreler içinde de arka planda, baş rol oyuncusunun monologlarını dinleyen, daha çok mimikleri ile destek veren bir role sahip. tanya oyunun hem senaristi, hem oyunlaştıranı olarak, zeynep'in başlarda grotesk bir tiplemeyken en sonda karaktere döndüğünü söylese de, bu son nedense gerçekleşmiyor. erkut'un kaderini değil, kendi yok oluşunu yaşıyor zeynep, ama bu yok oluş bile kör göze parmak şekilde hicveden bir tiplemenin yaşayacağı türden bir yok oluş olmaktan öteye geçemiyor. belki de tam da bu yüzden oyunun içerisinde sandığından daha derin bir manaya sahip. erkut gibi o yok oluşu isteyerek, bilerek çağırmıyor, tam tersine, hastasının bir virüs gibi kendisine bulaştırması neticesinde, başına gelenin tam ne oldiuğunu anlamadan kendini kaybettiği bir düzleme geçiyor zeynep . 
o yüzden oyunda yer alışı, repliklerinden ziyade kıyafeti önem kazanıyor: ilk girişte taşıdığı parlak taşlı güneş gözlüğü oyuncu tarafından kapatalizmi temsil ettiğini söylense de, bence daha çok şaşalı bir krallığı temsil eder durumda. oyun ingiltere'de geçiyor olsaydı, kimin eleştirildiğini hemen anlarız. her ne kadar güneş gözlüğü kısmı işçinin sömürüsü üzerinden kendine rahat bir hayat kurmuş olan orta üst sınıf kesimi bir yere kadar temsil ediyor olsa da, sade bir okuma gözlüğü sanki daha yerli yerinde olurdu. eğitimli ve enteletüel kesimi salt tatili çağrıştıran bir simgeyle anmak ne kadar doğru olurdu? üstelik zeynep de en sonda bu çarkın bir kurbanıdır ve bir okuma gözlüğü, psikiyatrın okumaktan ve yazmaktan erken yaşta bozulan gözlerini çok iyi anlatacaktı. en sonda, erkut'un kaderinin bir anlamda paylaşıyor olması, sistemin patronu değil, kurbanı olduğunun bir göstergesi değil midir? 
kıyafet seçimini ise çok yerli yerinde buldum. tek parçadan oluşan elbisesi, ki üzerindeki siyah beyaz çizgili ceketi(bu renklerin futbol fanatizmini mi simgeliyordu diye sormaktan alıkoyamıyorum kendimi)ni çıkardıktan sonra gördüğümüz elbise, sade haliyle büroda çalışan tipik ofis kadınını hatırlatıyor. diğer yandan ise, kısa kollu olmasına rağmen, belki uzak da olsa kara çarşafı çağrıştırmaktadır. bu da ülke gündemine enteresan bir gönderme olmuş. hele ki koca ve çocuğa sahip oluşu, kendisinden beklenen toplumsal rolü oynadığını göstermekte. eğitim de almış olsa, siyah elbisesiyle bir anlamda kara çarşafın baskına boyun eğmiş ikinci cinse ait olduğunu anlatmakta. altına giymiş olduğu kalın siyah çorapları bunun pekişmesini sağlayan unsurlardan biri. 
ama tam da tüm bu siyahlığa tezat oluşturacak kırmızı ruju, kalın siyah çoraplarının üzerine giyilmiş olan kırmızı paçalı dantelli donu ve kırmızı rugan ayakkabılarıyla kadın her ne kadar eğitimli de olsa toplumun en dış katmanlarından biri olan psikyatri kliniğinde dahi en niyahetinde pornografik bir meta olmaktan öteye geçemediğini gösteriyor. en sondaki krmızı ışık da, deliliğe geçişe de bir genelev havası katıyor nedense. erkut'un babasına ait fotoğrafı yiyor olması da bir nevi erkut'un babasını sindiren genelev kadını imgesini yaratıyor. acaba erkut'u yok ederken, babası üzerinden yeniden bir var ediş biçimi mi bu? 

erkut'un kıyafeti ise zeynep'in kıyafetinin tam tersi. beyaz pijama altı üzerine beyaz bir tişört. elbette kıyafetinden ziyade karaktere odaklanmamız istendiğinden bu sadelik. ama her nedense o beyazlık bir yerde yine de rahatsız edici. zira her türlü sorgulamayı yapan entelektüel birikimi çok yüksek bir karakter o bilgiyle kirlenmiş vaziyettedir, oysa ki beyaz saflığı, nötr bir hali, işlenmemişliği ifade ediyor. bu kirlenmişliği anlatabilecek en iyi renk siyah olurdu, ama tabii bir psyatri kliniğine siyah ne kadar uygun bir anlatım katabilirdi? belki de tam bu yüzden, karmaşaya neden olacak düz bir renk yerine, gerçeğe sadık kalınarak, hastanalerde görmeye alışkın olduğumuz "çubuklu" pijamadan şaşmamak gerekiyordu.   

erkut'u anlatmak olanaksız, o kadar zengin bir karakter ki, insan hangisinden başlayacağını bilemiyor. tüm oyun onun üzerinde döndüğünden o kadar çok konu var ki! erkut yeri geliyor şair oluyor, yeri geliyor ressam, ama asıl özünde sol geleneğinde kavrulmuş bir düşünür.

zaman zaman sufiliğe varan bir iç yolculuğuna gidiyor. aslında o sol geleneğe taban tabana zıt bir dinsel yaklaşımı var erkut'un. adem'le havva'nın cennetten kovulmasalar, var olmayacak toplumun içinde bunalmış, yalnızlığıını yaşayan bir adam erkut. ruha inanmadığını anlatırken dahi, aslında inandığını ifade eder. tam ruhun ne olduğunu anlayamadığı bir anda, ruhu sıkılmıştır zira. olmayan bir şey nasıl sıkılsın der gibidir. hele ki zeynep'in boşluk olmasa, resim olmaz ifadesine karşılık, resim olduğu için boşluk var demesi, bu manada en üst noktayı bulur. sufiliğin hiçlik kavramına gönderme olduğu son derece net bir ifadedir bu. yine de bunca derinliğine rağmen yarım kalmış bir hayat erkut'unki. hiç bir yerde olmak istemez, zamanı yok etmek ister, aynen sufiliğin özünde olduğu gibi. her ne kadar anda olmak istese de, bunu başaramaz. kendi arzusuyla da yarım bırakmayı en sonunda başardığı bir hayat olur bu. 

eserin orjinalini okumak isterdim, ama maalesef bulamadım. 
orjinal eserde de erkut karakteri bu kadar güçlü mü bilemem, ama fehmi'yle hayat bulan erkut sizi sandalyenize mıhlayacak cinsten! bir buçuk, iki saate yakın süren oyun süresince nefesimi pek çok sahnede tutmuş bir halde seyrettim. fehmi kendsini öylesine kaptırarak oynuyor ki, erkut rol olmaktan çıkıyor. adeta içiçe geçiyorlar. fehmi mi erkut, erkut mu fehmi ayırt etmek olanaksız hale geliyor. her ağladığında içim sızladı. hele ki kafasını vurduğu sahnelerde, sadece erkut'un değil, fehmi'nin de ciddi bir şekilde zarar göreceğinden endişe ettim. belki de şöyle söylemek gerekiyor: fehmi yok oluyor, hiçliğe karışıyor, oyun süresince sadece erkut var karşımızda!
açıkçası son bir kaç yıldır gittiğim iyi oyunların arasına çok rahat girer bu. tiyatro eleştirmeni olsam, ki acımasız bir edebiyat eleştirmeni olarak bunu rahatlıkla söylebilirim, 10 üzerinden 9 vereceğim bir oyun olurdu bu . 
ama oyuncusuna gelince, kesinlikle zon zamanlarda seyretme şansı bulduğum en iyisi! böylesine yetenekli bir oyuncunun neden büyük yapımlarda boy göstermediğine insan epey üzülüyor. oyununa bu kadar inandıran, seyircisini bu kadar sürükleyen bir oyuncu az bulunacak bir yetenek. üstelik, tiyatroyu brecht bakış açısıyla, yani yabancılaştırma unsuru olması gerektiğine inanan birisi olarak söylüyorum bunu. seyirci kendini oyuna kaptırmamalı, eleştirel mesafesini koruyabilmeli. ama fehmi'yi seyrederken "katarsis"i yaşamamak olanaksız. erkut'un acılarını diekt olarak siz de yaşıyorsunuz. 
aslında fehmi'yi trt 1'de salı günleri yayınlanmakta olan yunus emre dizisinde meczup rolünde görmek mümkün. ama açıkçası bu güçlü oyunculuğu görmek istiyorsanız muhakkak bu oyunu seyretmeniz lazım. yeni sezon için ajandanıza şimdiden "kesinlikle görülmesi gereken" notuyla kaydını düşmenizi öneririm.