7 Temmuz 2018 Cumartesi

inanç

ülkemizde hiç de hafife alınmayacak bir mevzudur inanç. beni ilgilendiren kollektif bilincin inanç sistemi değil. toplumu düzeltmek benim harcım değil, onu dini liderler düşünsün.
inancın en küçük yapı taşı, asıl çıkış noktası olan bireyin ta kendisi ilgimi çekmiştir hep. asıl çıkış noktası derken de en basit ifadeyle: "Allah'la kul arasına girilmez" sözünden yola çıkmak benim derdim. yani daha da basit bir ifadeyle: ben ancak kendime bakarım. ailemin dahi inancı beni ilgilendirmez. ne de olsa her koyun kendi bacağından asılır, ve kendi deneyimini kendi yaşamak zorundadır. kimse bir diğerinin inancına karışamaz. karışırsa, araya girmiş olur!

bu minvalde, kendi inancımı sorguladığımda, aslında kendimi bildim bileli bir inancın peşinden gittiğimi, bugünkü aklıma ayırt edebiliyorum.
çocukluğuma dair gizemli bir tanrının varlığına kanaat getiriyorum. yoksa neden, o bıdıcık halimle uyur gezer bir halde etrafta dolanır, kendimi evin dışındaki merdivenlerde otururken bulurdum. nedense uyanıp da yatağımda olmadığımı görmek, beni ürkütmezdi, hiç korktuğumu anımsamam.

çocukluk yıllarımın bu bilinçsiz tavrı, daha sonraki ilk ergenlik zamanımda bilinçli bir evden "fıyma" şekline dönüştü.
herkesin uyumasını fırsat bilir, gece karanlığın içinde dolaşmaya çıkardım. o yaşadığımız küçük alman kasabasının güvenliği içinde büyümemden mi mütevellit böyle korkusuz bir çocuktum, yoksa ağaçların ve gizli kuytuların bol olduğu devasa bir bahçenin içinde büyümemden mi bilmiyorum. ailem bana korkuyu - en azından bu şekilde- aşılamamıştı. ya da en dürüst ifadeyle; korku benim için sadece o dört duvarın içinde mevcuttu, dışında değil.

ah neler yapmazdım o karanlık sokaklarda…
yakınlardaki hastanenin parkımsı bahçesi, yine yürüme mesafesindeki mezarlığın karanlık gizemi benim için çekim noktalarından öte, o gizemli tanrımla baş başa kalabileceğim kutsal mabetlerdi, çocuk aklımla.
konuşurdu benimle tanrım, kah peri gibi düşsel bir varlığa bürünür, kah ağaç, kuş, yıldızlar ya da ay gibi somut bir şekle. ama deli gibi konuşurdu benle. dert ortağımdı benim ilahım. dinler, akıl verirdi.
hayal gücüm sonsuzdu.

ama sonra kuran kursuna başlatıldım. ve oradaki tanrı, çocukluğumun tanrısıyla örtüşmez oldu. hem de hiç. gaddar, cezalandırıcı, kızgın bir tanrıydı bu. beni korumuyordu.
bir gün kuran kursundaki hoca cehennemi anlatıyordu. doğru yoldan sapan kullarını nasıl cezalandırdığını ballandıra ballandıra. bir an dayanamadım, bir soru sordum hocaya. soru hala çok net aklımda: "nasıl olur da o Allah, kendi yarattığı insanlara bu kadar kızgın olabilir, sadece cezayı düşünür? nasıl kıyar kendi çocuklarına?" 10 ya da 11 yaşlarında olmalıyım.
hala gözümün önünden gitmez; hoca bir elimin tüm parmaklarını birleştirmemi söyledi, sonra var gücüyle beş parmağın tepesine cetvelini şaklattı.
belki bütün gücüne ihtiyaç duymadı. çocukluk hatırası, canım çok yanmıştı. kafamda kötücül bir resim kalmış sadece geriye: var gücüyle cetvele asılan, karanlık bakışlı kara kuru bir adam.
gözünde şimşekler çakmıştı, "sus breh kafir, sen kur'an'dan daha mı iyi bileceksin!" bağırışı gitmez kulaklarımdan . Allah ondan da razı olsun. o olmasa bu kadar erken idrakına varır mıydım? 
zira farkına varmadan o an tanrıyı red etmiştim.
içimden çığlık attığımı anımsıyorum, senin anlattığın tanrı, bundan böyle benim tanrım değil, olamaz!
 
ondan sonra üniversite yıllarına kadar bir bocalama içinde kaldım hep. annemin tanrısı artık benim için sadece yalandı. anne korkusuyla oruç tutar, gerçekten aç kalırdım, ama iftarda sadece yiyecek yemenin mutluluğunu yaşardım, spiritüel bir boyutu yoktu benim için artık. artık asileşmiştim, yalan söylüyordum. kur'an kursuna gidermiş gibi yapıp, şehir kütüphanesinde alırdım soluğu.

inancıma son darbeyi felsefeyle ilk bulaşmam vurdu. okuduğum ilk bölümde başarısız olunca başka bir bölüme sıfırdan başladım. ve onun ikinci yılında bir hoca geldi. üç dersimize birden girdi ve geldiği gibi de felsefe okyanusunun orta yerine yüzme bilmeyen biz yeni yetmeleri fırlattı attı.
sonrası? hayatım değişti desem yeridir. ömrümde ilk defa özlediğim türden bir eğitimi almaya başlamıştım. soru sormayı, sorgulamayı ve o yanıtlarla aktarılan bilgiyi anlamayı öğrenir olmuştum. meğer hep açlığını çektiğim buymuş. bilgiye aç zihnimi öbür ve önceki hocaların yaptığı gibi ezbere dayalı değil, sorgulayarak doyurmayı öğreniyordum.
ve o derslere nasıl hazırlanarak geliyordum anlatamam. tek bir hafta sonunda, abrtısız 500-1000 sayfalık metinler okur, kenarlarına sorular çıkartır, derslerde zehir gibi estirirdim. hoca çoğu zaman öbür öğrencilere de söz hakkı verebilmek için beni dizginlemek zorunda kalırdı (aslında bunu çooook sonra, üniversitede hoca olarak başvuracağım zaman, ondan istediğim referans mektubunda öğrenmiş ve şok olmuştum, kendimin ayırdında değildim ki!).
hoş, aslında 80 kişilik bir sınıfımız vardı. ve delice bilgi açlığı çeken bir avuç, taş çatlasın 3-5 öğrenciydik.   
bu hoca sayesinde, yaşamın felsefede başladığını ve felsefede bittiğini öğrendim. ve yine bu hocanın yol göstermeleri sayesinde 20 küsür yılımı felsefenin labirentlerinde geçirdim.  ve dahası, bir aidiyet duygusu bile oluştu benim için. nihayet kendimi "inanmamak" diye tanımlayabildiğim bir yere ait hisseder olmuştum.

bunu ilk ne zaman fark ettiğimi anımsamıyorum, ama evet, inanmamak da bir inanç en nihayetinde. evet ya, neticede ateizm de bir çeşit inanç. inanmamaya inanmaktır.
çevremde kimsenin anlamlandıramadığı bu inancımla üstelik gurur duyuyordum. o kadar ki, her fırsatta dillendiriyordum bunu. hatta rahmetli anacağımı babamın mezarında bile bu uğurda ağlatmıştım.
peh, yalan mı söyleyecektim, sırf babam öldü diye, yalan mı söyleyecektim ilk gençlik çağlarımdaki gibi. dürüstlük timsali bendeniz, kendine yalan söylemeyi asla yakıştıramayan ben, babamın mezarı başında bile dürüstlükten yana olacaktım elbette. kızma be canım anam, bilemedim, cahilmişim. bugün olsa, farklı cevap verirdim elbette. üstelik sen mutlu ol diye değil, gerçekten düşüncem bu yönde diye. ama söyleyemedim o zaman yalan. elimde değildi. zamanda geriye gitmek mümkün olsa, bugünkü bilgimle de olsa söyleyemezdim. o süreç gerekliymiş, benim için olduğu kadar, senin için de.

ama inançlar o kadar çeşit çeşit ki. niye insan evladı bunu anlamaz? halbuki ne güzel demiş ibnü'l-arabi yegane inancı anlatırken:
halk, ilah hakkında çeşitli inançlar edindiler
ben ise, onların inandıklarının hepsine inandım.*
şu anki inancımın ilk zamanındayım, yani şu andan yıllar evvel sohbetine gittiğim, halen hayatta, ünlü kadın mutassavvıfa yönelttiğim soru gelir aklıma. soru - cevap kısmında yüzlerce insanın, ama en çok da kitaplarından dolayı gözümde olağanüstü bir yere sahip değerli bir inanç dostunun önünde konuşmaktan heyecanlı, titreyen sesimle aşağıdaki soruyu yöneltmiştim:
"milyarlarca parçalık bir "puzzle"ın kendine özgü şekilli parçalarıyız her birimiz, her şey; canlı cansız. en küçük parça dahi eksik olsa, resim bütün olmaktan uzaklaşır. dahası o parçanın eksikliğiyle resimde minik de olsa bir kara delik oluşur.
ancak mevcudiyetin anlamını çözmüş (ister ona nietzsche ağzıyla üst insan diyelim, ister sufi diliyle insan-ı kamil, fark etmez) olan resmin bütününü görmeye muktedirdir.  
canlı cansız tüm konular bu puzzle'ın parçası olduğunu düşünürsek o halde aslında tüm disiplenler de aynı resmin birer parçası. ve aslında hepsi aynı şeyi, sadece farklı terimlerle anlatıyor. mesela matematik sonsuz sayısını ifade ederken, acaba astro-fizikteki higgs bozonuna (*2) mı işaret ediyor, ya da hegel'in felesefe diliyle "nedeni kendinde olmak" diye ifade ettiği, hallaç'ı mansur'un "en-el hak" deyişine mi tekabul ediyor?" 
bir annenin yeni yetme evladının saçma sorusuna gülümser gibi tatlı tatlı baktığını anımsar gibiyim. sevgi vardı bakışında, ama aynı zamanda da, "ah, daha çooook yol gideceksin evladım!" minvalinde de kulak çeker gibiydi. cevabını anımsamıyorum. muhtemelen sorumu da şimdi yazdığım kadar detaylı ve net soramamışımdır. sadece tek bir şeyi hatırlıyorum o cevapta: kocaman bir HAYIR. bunu kendi tatlı dilli üslubuyla yapmasına rağmen, o koca hayır, kocaman bir hayal kırıklığı olmuştu. kitaplarında okuduğum, hele ki bakara suresi üzerine olan kitabını sular seller gibi yuttuğum kişiyle, karşımda, sorumu anlamaktan bihaber kişi aynı kişi miydi? arabi'den yukarıda yaptığım alıntıyı ilk onun kitabında okumuş, füsusu'l hikem'i ondan sonra ancak almaya cesaret edebilmiştim.
ama belki de ben henüz yeterince büyümedim de o "hayır"daki mananın derinliğini idrak edemedim. 
80'nine merdiven dayamış huysuz ve tatlı komşumun geçenlerde dediği gibi, "büyü de gel"! büyüyünce anlarım inşallah.

yalnız geçmişteki bene baktığımda anlıyorum ki, daha yazdığım ilk şiirde aramışım O'nu. çocukluğumun almanya'sındaki o küçük gri kasabanın karanlık sokaklarında, daha sonra yalova kırlarında tek başına başımı alıp gitmelerimde hep aradığım O'ymuş.  felsefede kendimi ararken, yine aramam O'na dairmiş. kitaplarımı alıp kuytu köşelere çekilişlerimde.
ama bunu ancak bugün görebiliyorum. O'nu bulduktan, O'nun aşkına düştükten sonra fark edebildim, anlayabildim, idrakına vardım.
ve anladım ki, gerçek inanç olağanüstü zor, neredeyse imkansız. günümüzde.
modern hayat inancı imkansız kılıyor. çünkü o aşka düşmek, gerçek manada aşka, ilahi olanına düşmek sadece cesaret değil, çok fazla acıyı da göze almayı yanında getiriyor. deli olarak yaftalanmaya, yıllarca ilaçlara mecbur bırakılmayı, aşağılanmalara ve kimseye derdini anlatamamayı da...

çünkü gerçek manada inanç "Allah'la kul arasına kimsenin giremeyeceği" idrakını da getiriyor. anlıyorsunuz ki, hiç kimselere bu inancı artık anlatamazsınız. çünkü bu sadece ve sadece sizin inancınızdır artık.
üstelik bu gerçek gerçek inanç, ya da felsefe diliyle absolut gerçeklik diyelim, kendinizden bile şüphe etmenize yol açıyor. bir anda,
"acaba inandığım için mi düşünüyorum bunu, yoksa o aşk acısının müptelalığı uğruna mı yapıyorum herşeyi?" diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
hani derlermiş ya, gerçek inanan için, "sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayacak" diye. şimdi anlıyorum bu sözü. 

yalova, gökçedere'de tümata'nın epey zamandır düzenlediği sema etkinlikleri var. bir kaç yıl evvel  bir kez de olsa katılmak nasip olmuştu. gerçekten de gittiğim "dergahların" arasında en çok uluslararası olanıydı buydu. dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla dolup taşıyordu o küçücük dergah binası. en güzeli tabii, sema ayinin yapıldığı üst kattı. hijyene ve giyim kuşama çok önem veriliyor, kadınlar kadar, erkeklerin de örtünmesi bekleniyor. amaç, başka hiç kimseyi rahatsız etmeden kendi zikrini yapabilmek.
alt katta dede efendiyle olan sohbetten sonra, üst kattaki semahaneye çıktım. istenilen tüm ritüelleri elimden geldiğince yaptım. oturdum sema edenleri izledim.
epey yaşı ilerlemiş bir hanım dikkatimi çekti. avrupalı bir tipi vardı, ama hangi ülkeden bilemediğim bu yaşlı hanım durmaksızın döndü durdu. yalnız döndükçe, o yaşlı, zayıf insanlara özgü o kırılgan resim soldu, genç bir kız geldi yerine. o genç kız edasıyla hababam dönüyordu. birine soracak oldum, meğer sabah beri dönüyormuş!
nasıl hayranlıkla izledim onu. kaç saat geçti bilmem; en sonunda ben de tüm cesaretimi topladım, ritüellere dikkat ederek o dairenin içine girdim. başladım dönmeye, önce yavaş ve dikkatlice, git gide hızlanarak.sonra kaybettim kendimi, deli gibi dönmeye başladım.
zamanı unuttum, mekanı unuttum, aklımda bir tek aşk kaldı.
ve tam da o noktada, nasıl oldu bilmiyorum, birden düştüm. kendimi yerde buldum. çok da sert düşmüştüm, ama canım acımıyordu.
başım deli gib dönüyordu,  içimde çocukça kahkahalar dönüyordu.
ama dilim sessizdi. kimse duymadı o çocuksu kahkaları.
ve birden anladım. anlamamla dondum kaldım. eyvahlar olsun, ben ne yapmıştım?!

anlar anlamaz da semahaneden ayrıldım, o şehri de ardımda bıraktım döndüm.
yoook bir daha mümkün değil, ne sema, ne başka bir ayin.
başkası önünde mi? asla!

çünkü gerçek zikr, başka hiç kimsenin bilmediğidir…
dua ettiğini kimse bilmeyecek başka! hatta kendinden bile şüpheye düşeceksin. sol elin, sağ elinin ne yaptığından haberdar olmayacak absolut gerçeklikte!
anladım ki, sol elim dahi sağ elimin zikrinden haberdar olduğunda o zikr değil, gösteriştir!
o samimiyet değildir artık. şeytan karışmıştır o inanca o an.

anladım ki, gerçek inanç işte bu kadar zordur!

halbuki en kalabalık otobüste bile yariyle baş başa kalabilen ben, o semahanede utandım.
herkes ne yaptığımı biliyordu zira.
diyeceksiniz ki, "Allah'ın bildiğini kuldan niye saklarsın?"
yooook, bu öyle bir şey değil.
yarla baş başalık öyle mahrem ki, kendinden bile sakınacakken, kaldı ki tüm dünyaya duyurmak?
mümkün değil!

şimdi sormayın ne olur, nasıl oldu da ateizmden böyle bir aşka düştün?
cevap sorusunda gizli.
gerçekten de, tam manasıyla…
.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.
  *ebu'l-ala afifi, füsusu'l hikem okumaları için anahtar, iz yayıncılık, Istanbul

2 yorum:

Unknown dedi ki...

İnanç ya da İman etmek. İman etmek gönülden, karşılıksız, şartısz ve koşulsuz inanmak demek. İnanç ise İman ettiğin olguya güvenmek ve o yolda yürüyebilme gayretini gösterebilmektir.
İnsan ; Adem ile Havva'dan beridir o kadar çok şeye inanmak ihityacı hisseti ki... Aslında bu doğada hayatta kalma içgüdümüz gibiydi belkide... İnanmaya inanmak ya da inanmayı istemek. Hangi güce, neye ya da kime. Bir sınvanı kazanmaya iman etmek derken Halide Edip sözlük anlamını kullanırken halkına ise inanö duyduğunu gösterir. Yunus Sevgiye İman ettim derken gönül yolu ile İnanç kapısını aralamayı tercih ederken belki de asıl anlamını kullanmayı tercih eder...
Bizler aynı senin yazında belirttiğin gibi ateist olduğumuz söylediğimzide bile aslında yine bir inancı seçmiş oluruz.
İnsan, İnsan-ı Kamil olma yolunda; önce gerçek sevginin ayırdına varması gerekir. Her şeyi sevmenin ve her şeye saygı duymanın. İnsanın içinde önce bir boşluk oluşur. KEndi farkında değildir. Bir eksikilk bir yoksunluk hisseder. Hissetiği bu sevginin yoludur. Ya da İlahi Aşk'ın yolu mu demeli.
İşte bu açlık ruhani açlık olarak en fazla karşımızaçıktığı noktada inançlarımız ortaya çıkar. Çocukken ortaya çıktığında ensaf ve temiz hali ile ortaya çıkar ki ...... Doğruyu bulma konusunda bizebelki de en büyük yardımı dokunacak bu güç içimize huzurla karışık dolmaya başlar...
Bu noktada birileri keşke yol gösterse... Lakin hayat bizi kendi günahları ve sevapları arasında öğütmeye başladığında kendi insansı sınavlarımızda hep yaralaralarak çıkarız.
Bu noktada öyle hatalar yaparız ki o gücün ışığı biz farketmeden azalır yaş aldıkça... Dünya değil evrenin karmaşasının adalet dengesi ile kirlenmeye başlarız.
Sonra mı ? Sonrasında tanrısal ilahi işaretler çıkar karşımıza... Okumayı beceremeyiz. Çünkü artık o yolun ara ara saptığımız karanlık yollarında yol gösterici olacak içimizde ki ışık zayıflamıştır.
Keşke her cocuk senin gibi şanslı olsa... Sen bu ışığı çocukken farklı ama güzel bir yoldan elde ederken kuvvetli bir şekilde elde etmişsin. Kimbilir belki de Tanrı'nın isteği bu yöndeydi.

Sonrası ise herkes gibi ve herkes kadar... Sonrasında insan yaşadığı acı ve tatlı günlerin kah yara izlerinde kah yüz çizgilerinde pişmeyi öğrense de yine de zaman zaman şaşıyor bu yoldan....

Asıl önemli olan belki de derviş misali medeniyetten uzak kalarak eğitmek değil bencilliği, asıl bunca günahın içinde eğitebilmek kendini.

Sonra kendi gibisni bulmak gayesi ile çıktığı yolda kendinden olanı değil kendinin ruhsal köklerini ararken ulaşmak o Yaratıcı Aşk'a.......

İnsan belki de en büyük hataları kendi gibi zannetiği için herkesi yapıyor... Ama işte bu hatalar içinde ki dersler kadar işaretleri kimler görebiliyor.....

Keşke herkes çocukken bunları görebilecek kadar şanslı olsa... .BElki de daha çocukken öğretmek gerekir bunu insanlığa.... Böylece daha değerli olur dünya.....

zibirix dedi ki...

ellerin dert görmesin,, ne güzel bir yorum bu. yeni gördüm, kısmet bugüneymiş. sadece bir şeye itirazım var. "keşke"
hayatımızda keşkelere yer vermemeyi öğrenmemiz gerekiyor. zira her şeyin bir sebebi. black mirror'ın 4.sezonun'daki "hang the dj" bölümünde "everything happens for a reason" cümlesi geçiyordu. onu seyrettiğimden beri mantram oldu bu söz. türkçe karşılığı herhalde en güzel "vardır bir hikmeti" şeklinde.
keşke böyle yapsaydım da daha erken varsaydım, düşseydim bu aşka demiyorum ben. tam zamanıymış, o olgunlaşma sürecini geçirmem gerekiyormuş. yani 'vardır bir hikmeti'nden öte geçip, "buymuş hikmeti" diyorum.