anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2020 Cumartesi

anne olmak ... hoşgeldin kızım

öğrencilerimden dönem boyunca yazı ödevleri isterim. en sonuncusunda, hayallerini anlatmalarını ve bu hayallerden hangisinin imkansız, hangisinin mümkün olduğunu ve sebebini yazmalarını istemiştim. elbruzdağı'na çıkmak isteyenleri mi ararsınız, ferrari almak isteyeni mi. diplomat hayalleri besleyeni, yurt dışına kaçmayı düşüneni, ... daha neler neler. 


hayallerin sonu yok.

yalnız bir tanesi var ki, derinden etkiledi beni, zira hayali benim çocukluk hayalime benziyordu.
evlenip beş çocuk doğurmak.
öğrencim bu hayalinin gerçek dışı olduğunu düşünüyor. onunla beş çocuk yapacak düzgün bir adam çıkmazmış karşısına. ah be çocuğum, yirmili yaşların başındasın daha, dur hele, umut kesilir mi hemen?
gerçi beş çocuk da az değil yahu, bunu dokuz ay taşıması var, doğurması var, bir de her çocuk arasında vücuduna biraz izin vereceksin dinlenmesi için. kafadan bir on sene çocuk imalatına gider be! tabii dünyaya fırlattın, iş bitmiyor ki. doğurduklarını da büyütme işi var.
kocaman bir aile hayali güzel, ama iş yapım aşamasına gelince epey sancılı. sancılı da laf mı! kabus be kabus.

benim hayalim de böyle büyük bir aileydi. ama az bir farkla:
ben doğurmak istemiyordum.

benden iki buçuk yaş büyük abimi, o henüz 12-13 yaşlarındayken islah evine kaptırdım. o yüzden iki kardeş olarak büyümenin nasıl bir şey olduğunu çok anımsamıyorum.  keyfine çok varamadım.
aidiyet duyabileceğim bir ailem de yoktu (çok bahsettim burada, suyunu çıkardım bu mevzunun biliyorum).
anlayacağınız şu filmlerdeki kalabalık ailelere hep özenmişimdir.
belki de çocukluğumda  "küçük ev", ya da "walton ailesi" gibi çok popüler dizilerin etkisinde çok kaldım. kim bilir.

"alamanya" çocukluğumda sürekli televizyonlarda yardım kuruluşlarının kamu spotları dönerdi. bir tanesi hiç aklımdan çıkmaz. gözleri yaşlı minik minik siyahi bebeler, bir deri bir kemik toprak zeminlerde bir başına gösterilir. çocuk yüreğiminin en derinine kadar işlerdi o resim. işlemiş olmalı, sanki o spotu bugün görüyor gibi net bir resim bu. kamu spotunun amacı, etiyopya'daki öksüz yetim çocuklara vaftiz anne/baba olma yoluyla bağış toplama çağrısıydı olurdu
o aç, ağlayan bebeler çocuk aklıma kazındığından mı bu tutkulu isteğim bilmiyorum.

başka kız çocuklarının muhtemelen beyaz gelinlik giyip sinderalla masalı hayali kurarken, ben işi büyütüp, kendimi altı bebeyle afrika çöllerinde bir karavanda yaşadığımı hayal ederdim. bir yardım kuruluşunun amansız savaşçısı olarak, kendimi yaşlanmış, bir sürü çocukla çevrili bir halde, yoksul ama mutlu ölüm döşeğinde hayal ederdim. ama elbette yoksul olan ben olacaktım, varını yoğunu o bebeler uğruna harcamış biri. yoksa bebeler ben orada yoksulluk içinde ölürken elbette her istediklerine sahip olmalıydı. tuhaf bir resim, şimdi düşününce, yeniden terapi seanslarında ele alınması gereken patalojik bir durum gibi geliyor bana.

o yaştaki bir çocuğun normal gelişimi içinde komşu veletleriyle oynadığı evcilik oyunlarında, her nedense en küçük ben olmama rağmen, annelik rolü hep bana kalırdı.
alt katta oturan alman ailenin bizim yaşlarda bir kızı ve bir oğlu vardı. oğlan en yaşlımız, abimle onun kızkardeşi yaşıt, ben de en küçükleriydim.
çocukluk anılarım hep onlarla oynadığımız oyunlarla doludur. ama nedense en çok da evcilik oyunlarımız zihnimde yer etmiş. zira anne baba rolü hep o büyük oğlanla, en küçük olan bendenize düşerdi.
her defasında anne rolünün bana düşmesine hayıflanır, bir kez de ben çocuğu oynamak isterdim. ama en küçükleri olarak itiraz hakkım hiç olmaz, mecburen annelik rolünü sineye çekmek zorunda kalırdım.
acaba, kendi ailemde çok küçük yaşta anne rolüne soyunmak zorunda kalmamın etkisi var mı bunda?
kendi annem ağır travmatik çocukluğunun etkisiyle hiç büyümemişti. annesi evden kaçtığında henüz 10 yaşında olduğunu ve iki küçük kardeşine ve dedeme bakmak zorunda olduğundan bahsederdi.
annesizliğinin travmasını kendi çocuğunu annesiz bırakarak devam ettirdi belki de.
yani kısaca, kendi anneme annelik etmek zorunda kaldığımdan mıdır nedir ta o zamandan çocuk evlat edinmek istiyordum.
daha yeni yetme yıllarımda başlayan asiliğimden mi mütevellitti yoksa? toplumsal normların kadına biçtiği o doğurgan kadın/annelik rolüne daha o yaşlarda itiraz etmem mi?

her ne sebeptense bilmem. belki de hepsi etkiliydi bunda.
ama bildiğim şuydu:

ben çocuk doğurmak istemiyordum!

o kadar annesiz, babasız çocuk varken ben hepsine anne olmak istiyordum. hem de bunu çocuk yaşımda istiyordum!

yirmili yaşlarıma geldiğimde çocuk esirgeme'de gönüllü annelik yaptım bir süre. ardından bir hayır kurumu'nun gece kondu mahallelerinde açtığı yaz okullarında gönüllü öğretmenlik yapınca bu hayalim daha yerel bir zemine oturdu (ah bu anılarımı da yazmam lazım bir gün!).

çocuk esirgeme'den evlat edinmekti artık hayalim.
tabii sayısı hala 6'ydı. (bu rakama da nereden vardım, sormayın).

okul bitti, uzun yıllardır sevgili olduğum adamla evlendim. ama o benim doğurmamı istedi. bense evlat edinmeyi.
ikimiz de taviz vermedik.
böylece "evlat edinilemeyen/doğurulmayan" çocuğun adı "boşanma" oldu.

sonrasında ise yalnız başına yol aldığım yaşam bana türlü engeller çıkardı. ya da ben engel olmasına izin verdim. evlat edineceğim çocuğun bir babası da olsun istedim. 21 yıl geçti. baba adayı hiç çıkmadı. benim de gözüm korktu. tek başıma beceremem diye iki kez kıyısından döndüm.

fakat şimdi.
dolu dolu 50'yim artık. artık evlat edinmek hayal. hayalim gerçekten de hayal kaldı.

ya da ben öyle sandım!

nasıl desem...

henüz çok daha çiçeği burnunda bir "anneyim"!

pat diye söyledim işte. ohhhh içim rahatladı. yoksa çatlayacaktım valla.
ah ah, bu yazıyı şimdi yazarsam, nazar mı değer diye çok tereddüt ettim. ama yazmasam cidden çatlardım.

ya da daha doğrusu insan ırkından gelme bir bebişin annesi oldum.

aslında ben hep anneymişim.
en başta kendi anneme annelik etmişim!
sonra çocukluğumdan bu yana tüylü, dört bacaklı, kanatlı, solungaçlı, sıcak ve soğuk kanlı, yeşil yapraklı haneme giren türlü türlü tüm canlar çocuklarımmış.
iş yerimdeki çocuklarımı, yani öğrencilerimi hiç saymıyorum.

yalnız bunu ilk benno'yla idrak ettim. aslında daha da geriye gitsem, cup'la başladı derdim. ama o zamanlar bunu idrak edemeyecek yaştaydım. evli olduğumdan yalnız olmayışımdan mı mütevvellit,  derinlemesine analiz edememiştim böyle bir tecrübeyi.    

insan yavrusuna annelik etmek başkaymış ama yav!
ötekileştirmek istemiyorum diğer ırkları. ama dilimiz ortak olmadığından, diğer ırktaki çocuklarımın  dilini ancak kendimce yorumlamalarımla anlamaya çalışıyorum neticede. her ne kadar köpek, kedi, kaplumbağa vs canların dili üzerine literatürü çok karıştırsam da, gözlem yeteneğimle analiz etmeyi becersem de, acaba doğru mu anladım endişesi var hep içten içe.

hoş, bunu aynı dili konuştuğumuz insanla da bolca yaşıyoruz. savaşların temelinde bu yanlış yorumlamalar yatmıyor mu?

annelikten bahsedecekken nereden geldim bu savaş mevzusuna?!
konudan sapıyorum resmen. zihnim mi kaçışta, yüreğim mi?
neyse, konuya döneyim.

içim sıcacık oluyor bu son çocuğumu düşününce.

hep doğuramadığım çocuğumu, cup ve benno'dan dolayı oğlan olduğunu düşünürdüm.
yoksa bir kız çocuğu muydu?!

dünya güzeli bir kız çocuğu.

henüz 15 yaşında. pırıl pırıl bir zeka. inanılmaz yetenekler, kocaman şefkatli bir yürek!

kuzguna yavrusu güzel görünürmüş. abartıyorsun diyeceksiniz.
yok valla abartmıyorum. resme ve müziğe yetenekli, tiyatro en büyük tutkusu. üç ayrı oyunda oynuyor şu an. el becerileri müthiş, yığınla hobisi var. benle birlikte çılgınca dans ediyor.
birlikte mutfağa girip şahane yemekler yapıyoruz. iç dizayn için müthiş bir gözü var. ama aynı zamanda da derslerinde de zehir gibi. hayatında ilk kez teşekkür getirdiği için iki hafta yas tutmuş. nasıl olur da 1,5 puanla takdiri kaçırmış...
acayip neşeli, gülmeyi, içinden geçen her şeyi anlatmaya bayılıyor. iş dönüşü eve gitmeye can atıyorum, gideyim de günü nasıl geçmiş dinleyeyim istiyorum. okul çıkışı aç kalacak diye endişe ediyorum. geceleri uyanıp üstünü açmış mı diye kontrol ediyorum. vs vs

evet evet duyar gibiyim sizleri, aaaa yeter, anaç ruhunla bizi bunaltma diye.
yani gerçekten de oğlum olsaymış, tutup çükünü koparacağım...
eşek kadar çocuğa bebek muamelesi yaptığım kesin.
babası şımartıyorsun diyor. korkuyor tabii.

ben de korkuyorum.
mutluluktan öleceğim diye korkuyorum.

hayatımda ilk kez bir bütün olduğumu hissediyorum.
dünyalar güzeli bir insan evladı, ve çeşitli ırktan tam altı yavrumla nihayet hayalim gerçek oldu!

ve en önemlisi, bu altı bebişin sorumluluğunu benimle üstlenmiş olan diğer yarım, ruh eşim, sevdiceğim, yarenim, yoldaşım, kızımın babası...

nihayet bir ailem oldu, hem de koskocaman ...

hoşgeldin kızım.

26 Haziran 2018 Salı

içinizdeki anne ya da ataerkil toplumun ölümü

canım annem diye başlık atmak isterdim. ama aslında hitap ettiğim kişinin beni doğuran biyolojik annem olduğundan emin değilim. hayır yanlış bir ifade oldu bu. hitap ettiğim kişi beni doğuran değildir ve bundan kesin, hatta kesinkes eminim.
artık!

beni doğuran güzel kadına veda ettiğim bu yazıda bunu 5 yıl evvel öngörmüş, ama daha tam adlandıramamıştım. ne de olsa bilmediğin bir şeyi adlandırman mümkün değil.
aaah yine ludwig abim gelir aklıma burada, "dilimin sınırları, dünyamın sınırları" dediğini duyar gibiyim.

ama mevzuya derinlemesine girmeden evvel, yukarıya linkini attığım yazıya kısa bir iki cümle bir şeyler söylemek isterim. "anneme" veda ettiğim yazıdan tam 9 gün sonra, ayın 13'ü gibi güzel anam, ruhunu teslim eder. her ne kadar veda ettiğimi yazmış olsam da, gerçek manada vedayı, gerçek annemin kim olduğunu anladığımdan beri, yani şu bir kaç gündür yaptım, yapıyorum.

sizi doğurmuş olana veda etmek, öyle kolay bir şey değil. defalarca veda eder, başa dönersiniz. sizi doğurandır o, varlığınızın temel sebebi.
anneniz gerçek manada siz ölünce ölür.

sizi etiyle kanıyla minik bir hücreden, dünya güzeli bir bebeğe dönüştüren o yüce gücün ürünü, özüne aşk katıp biçimi mükemmel, kokusu doyumsuz, masumiyet simgesi bir şekle sokup dünyaya fırlatıyor!
hahahahaha, Heidegger, kulakların çınlasın emi! niye kendi dediğini kendin yapamadın acaba?
hani biraz hannah'ya kulak vereydin, seni aşkla bekleyen o masum hannah'yı, gerçek manada var oluşçuluğu idrak edecektin belki.

neyse, felsefenin ucsuz diyarlarına bir uçuş değil, masumane bir anne ya "niye ataerkil düzen artık yetti"  teması işlemek niyetindeyim. biz felsefeyi şu eril insancıklara emanet edelim, oyalansınlar. savaş baltalarını çıkarıp fikirlerini havada çarpıştırsınlar. o vandal halleriyle de sonra o fikirleri somutlaştırıp birbirlerini yok etsinler. nasıl isterlerse.
zevk meselesi.
neydi o klişe laf, "zevklere ve renklere karışılmaz".
ah, şu emrivaki haller, tavırlar, öldürüyorsunuz beni!
eril dünyasının gereği ve ereği sanırım emretmekle var olmuş. içi boş emirler!

"konuşamayacağımız hakkında susmalıyız" derken de kullanılan aynı emir kipidir bu. alıntıladığım bu aforizma dilbilim felsefesinde baş yapıt sayılan eserin içinde en can alıcı cümlelerden biridir.
yahu, demezler mi adama,"sen de kim oluyorsun da, bize yeni bir kural dayatıyorsun? niye konuşmayalım? ne zararı var konuşsak? konuşmayı bildikten sonra, savaş baltalarına hemen meyil etmeden, içine sevgi, şefkat katarak… unuttunuz mu? tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarırmış. atasözümüze girmiş bu şahane canlı, tam da yığınla kitaba musallat olan o kadim yılanın bizzat kendisi değil midir?
  
oysa başka bir eril abimiz "hayat felsefede başlar, felsefede biter" demiş. geri kalan teferruattır demeye getirmiş. bakın, bu da sınır koymuş, başlar biter? kime göre? hangi zamansal algıdır bu? dikey mi, lineer mi, göreceli mi? halbuki zamansız olan ne başlamıştır ne biter. ohhh gelsin doyumsuz sohbetler…

ah, eril dünyanın eril abilerine kulak verirsek yandık, konuyu bir yere bağlayamayacağız. eril dünya sınırlar içine hapsolmuştur, eril dünya savaş tanrılarının cirit attığı bir arena. büyük abi heraklit dememiş mi tatlı tatlı "savaş her şeyin babasıdır" diye. ondan iyi bilecek değiliz ya.
erkek adam dediğin emreder, yıkar, yok eder… ama bu erilcikler daha oğlan hallerinden başlıyor bu savaş nidalarına. anlayamadığı bir şeyi yıkma ihtiyacındadır. kolay olanı budur onun için zira.

geçen gün çöp konteyner önünde taş çatlasın 12 yaşında olsun, bir oğlan çocuğunun teki, çok da güzel ev maketlerinin üzerinde tepiniyor. ben de arkadaşımla köpek-çocuklarımı yürüyüşe çıkarmışım. uzaktan gördüğümüz bu manzarayı kendi aramızda, kötü proje notu olarak tahmin etmeye çalışıyorduk. ben dayanamayıp muzırca sataştım çocuğa.
- hayırdır, kötü not mu aldın?
çocuk anlamadı.     
- niye tepiniyorsun maketin üzerinde, çok da güzel yapmışsın? kötü not verdi öğretmenin projene galiba?
diye açıkladım. çocuk itiraz etti hemen.
- haa bu benim değil ki!
- haydaaa, o zaman niye parçalıyorsun? çok da güzel yapmış, yapan. yazık değil mi?
- değil.
diyerek bizimki tepinmesini sürdürüyor.
- niye parçalıyorsun peki?
belli ki o ana kadar bunu düşünmemiş, küçük vandalımız, bir an affalar gibi oldu. ama sonra daha da sert tepinmeye başladı.
- çok saçma!
- nesi saçma?
- bilmiyorum, saçma işte.
diye cevap vererek, utandığından mı, işine karışılmış olunmasının rahatsızlığından mıdır bilmem, yanımızdan kaçtı gitti.
eril dünyanın algısına güzel bir örnek…

oysa aynı yaşlarda bir kız çocuğu olsa, o maketi eve götürür, dantel perdeler örer, çiçeklerle bezer, ve barbi bebeklerine ev bile yapmıştı onu.
gerçi günümüz tüketim toplumu kız çocuklarının bu yaşlarda ne yaptığından çok emin değilim. belki önünde selfi çeker, her hangi sosyal paylaşım ağına resim atarlardı muhtemel ki.

öyle ya da böyle, eril dünyası artık vaktini doldurmuştur.

en dibe düşmelisin, gerçek manada en dibe. oradan sadece tek yol vardır: yukarı.

kadınlar için o nokta gerçekleşti gerçekleşecek gibi, toplumsal manada. kadınlara ve en değerli varlıkları olan çocuklara karşı şiddet artmış durumda, üstelik  bu şiddeti reva görenler nedeyse hiç ceza almıyorlar. bu hususlara burada detaylıca girmenin bir manasını görmüyorum. dileyen istediği gibi haberleri izleyebilir.
kadınların yükselişe geçtiği bireysel düzlemde ise çoktan işe koyulmuş. 

toplumsal olaylardan bağımsız kendi uçurumunu yaşamış kadınlar çoktan yükselişe geçmişler bile. son yıllarda çevremde daha çok görür oluyorum o güzel varlıkları. üstelik sayılarının arttığını onlar da biliyorlar.

anaerkil düzene geçiş üstelik öyle heraklit'in övündüğü o savaş nidalarıyla olmayacak. öyle yumuşak bir geçiş olacak ki, insanlar ne olduğunu anlamadan düzenin değiştiğini görecek. hani adeta, bir sabah uyandık, düzen değişmiş. ama darbe olmuş değil. elbette uzun bir süreçten bahsediyorum, elbette bir günden diğer güne olmayacak. çok emek gerektiren, ağır adımlarla gidilen bir yol bu.
erkekler de kadınlar sayesinde değişim geçirecek. düşünsenize, tabii ki zihniyeti değişmiş, erkeklerin yarattığı o prangalardan kurtulmuş her kadın, yani kendi özgür düşüncesini elde etmiş, ama en önemlisi aşkı ve dahası şefkatı yüreğinin en derininde idrak etmiş kadın, evladını da farklı yetiştirecektir. 
belki de bu yüzden isteyerek, gönüllü geçilmiş olacak yeni düzene, ama bunun farkına bile varılmayacak.
bir nevi kadınlar devrimi.

niye mi farkına varılmayacak? çok basit. kadın kan dökerek inşa etmez. yakarak, yıkarak getirmez yeniyi.

kadın, sevgiyle yapar bunu, aşkla.
kadın anne şefkatiyle yapar, yapacak bunu.
hiç merak etmeyin, er ya da geç, henüz başlamadıysa muhtemel ki bugün.
söz veriyorum.   

13 Mart 2016 Pazar

gelmez oldu hiç sesin, söyle canım nerdesin?

her arayışında incesaz'ın bu parçası çalardı. çok yakıştırırdım bu şarkıyı sana. 

gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gelmeden bahar sen gel 
kimse olmadan engel 
bitsin artık bu hasret 
gurbet elde kalma gel 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gülelim güller açsın 
elemler bizden kaçsın 
sevişip koklaşmamız 
etrafa neş'e saçsın 

kalbim seni özler
yollarını gözler
nerede verdiğin sözler
niçin neden gelmedin

iki gün aramadım mı, üçüncü gün arar, fırça atardın, merak etmiyorum yaşlı anneciğimi diye. bir ay gelmeyince, bayramdan bayrama ziyaret ediyor olurdum. 
bu şarkı çaldığında bütün bu sitemlerinin özetini dinler gibi olurdum. ama sanırım daha o zaman, sadece zihinsel değil, kalben de anlardım seni. anlardım ki, böylesine sitem ama aynı zamanda da özlem dolu ve hızlı, güzel bir parça seçmiştim seni anlatan. 

aslında aramaktan yüksünmezdim ki hiç. sen ne kadar sitem de etsen, bu aramalar çoğu zaman benim için keyifli olurdu. yalan yok be anam, anne olmayı becerememiştin, belli ki, ben de sana evlat olmayı becerememiştim ki bu kadar eleştirirdin beni. ikimizin de elinden gelen buydu. anne kız olmayı beceremedik; bunu ancak bugün görebiliyor olmam içimi acıtmıyor. vakti değilmiş. ya da yaşasan, yine beceremezdik ihtimal ki. 
ama içimde kalan bir şey var ki, onu sana söylemek isterdim:  son senelerde en yakın kız arkadaşım oldun bana. kaç kız arkadaşım var ki bir saat telefonda konuşayım? 
ama çekinirdim işte aramaya; ne zaman o sohbetin kavgaya dönüşeceğini, senin bir şeyi yanlış anlayıp telefonu yüzüme kapatacağını kestiremezdim. hadi ben cahildim, gençtim anne, bilemiyordum. oysa senin benden 30'a yakın bir sene fazlan, tecrüben, yaşamışlıklığın vardı. 
şimdi yaşasan, yine değişen bir şey olmazdı seninle. yine kavga ederdik; sen küser, kızar, beni evlatlıktan red ederdin muhtemelen. ama bir yanım da diyor ki, ah yaşasan da evlatlıktan red etsen be gülüm...

ben seni affettim birtanem. şiddet içinde geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, intihar girişimlerinle geçirttiğin ilk çocukluk yıllarım, bırak üniversiteyi, liseyi bile okutmak istemeyişin, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, söylediğim basit bir şey için, iki üç sene küs kalıp, her hafta sonu eve gelişimde ağlayarak özür dileyişlerime yüz çevirmelerin ve şu an anımsamadığım yüzlerce suçlamaların için affediyorum. 
eve çıkmama izin vermemiştiniz üniversitedeyken, ben de sokak satıcılığımdan kazandığım üç beş kuruşla derme çatma bir apartman dairesi kiralamıştım bir arkadaşla birlikte. pencere macunları dökülmüş, kışın bir köşesinden rüzgarın girdiği, diğerinden çıktığ, bırak şofbeni, sobanın bile olmadığı buz gibi bir ev. ilk karyolamın portakal kasalarından ibaret olduğu bir fakirlik. altı yıl geçirdim o evde. bir kez olsun gelip dolaşmamıştın. ama olsun be tatlım, elinden gelemezdi. kendi acılarının altında öyle çok ezilmiştin ki, nasıl gelesin birtanem. 
bunları saymam sitemden değil güzel anam. hepsini orada bırakmayı öğreniyorum artık. 

kendince sevdin sen de beni. hem de çok sevdin. 
senin bildiğin eğitim şekliydi dayak atmak. ve yardım istemek de suçlamaktan geçiyordu.  başka türlüsünü öğrenmemiştin ki!

ama bir de hayran olduğum yanların var ki, onları boyna ansam, çok gelmez: 18'inde genç bir kadının dil bilmeden, altmışlı yılların türkiye'sinden tek başına üstelik, yabancı bir ülkeye işçi olarak gitmek hangi babayiğidin harcıdır? ilk gittiğinde, tavuk almak içim girdiğin dükkanda yaptığın tavuk dansını. ya da henüz yeni tanıştığınızda başka şehirden hafta sonları seni görmeye gelen babamın seni ertesi gün de görmek uğruna tren istasyonlarında yatışını. babamın böyle aşık olması boşuna değil. 
fotoğraflarına bakıyorum. yapılı saçların, kırmızı rujunla çok güzel bir kadın bakıyor bana. kim bilir kaç erkeğin başını döndürmüştün vaktinde. sonra bir ayağı kısa hafif aksadığı için topal lakaplı bir adamı, benim tatlı munis babamı seçmiştin evlenmek için. belki de sebebi buydu. munis oluşu. 

ilk okul mezunu bile olmayan kaç anne, küçük kızını regl olacağı zamana hazırlar, ve ilk adetini gördü diye, pasta alıp anne kız arasında mini kutlama yapar?
okuma yazmayı bile orada bir türk cemiyetinin kursunda öğrenmiştin. imza atmayı becerdiğin gün, nasıl da mutlu olduğunu anımsıyorum. 

ah, bir de nasıl güzel sesin vardı. o kargacık burgacık yazınla ilahileri biriktirdiğin defteri saklıyorum hala. sıkıldın mı, ezberinden okurdun onları. 
ama en güzel de Kuran'ı okurdun. her perşembe okuduğun Yasin'lere âmin dedirtmek için iyi ki de zorla oturtmuştun yanı başına. öyle bir yerleşmiş ki o güzel sesin kulaklarıma, sanki şu an söylüyorsun canlı canlı karşımda...

ve en çok da, müslüman damat isterim ille de deyip, tanıştığında otuzbeş yıl evvelinden kalma bir parça almancanla, almanca bilmeyen ingiliz sevgilime saatlerce aile albümünü gösterip fotoğrafları anlatmanı gülümseyerek anımsıyorum. 

ördüğün şallara bakıyorum, özene bezene örmüşsün. hele yarım kalan patchwork yatak örtüsü... tam bir sene uğraştım bitirmek için. hiç senin ördüklerine benzemedi, benim ördüklerim. ama galiba en çok da bu yüzden birbirini tamamlayan güzel bir yatak örtüsü oldu, sürekli yatağımı örten. 

sen ölmeden önce son bir yıl, terapi sayesinde ben değişmeye başlamıştım. ilk defa hayatımda bendim seni reddeden, sen beni değil. aylarca konuşmamıştık. ama almam gereken bir yoldu o birtanem. 
toksik bir çocukluğun izlerini bir bir silmeye senden başlamalıydım. nefret doluydum o günlerde sana karşı. terapistim, gün gelecek, kendiliğinden konuşmaya başlayacaksın annenle yeniden, ama önce içsel anneni bulman gerek demişti. 
aylar sonra konuştuk da. seyrek de olsa ziyaretine gider olmuştum yeniden. eskisi gibi her şeyine olmasa da, yardım etmeye çalışıyordum. 
ölümünden sonra öğrendim kuzenlerden, o konuşmadığımız aylarda, rica etmişsin meğer, ne olur göz kulak olun, iletişimde olun. benle konuşmasın, yaşadığını bileyim yeter diye. 

gelecektim bugün ziyaretine, ama yaşayan bedenim, artık var olmayan bedenine isyan etti bir kez daha. hastane ziyaretlerinden başımı alamayınca kalakaldım, gelemedim sana. mezarında yasin bile okumayı düşünmüştüm. gidemeyince küçük bir pasta aldım. üzerine 73 yazdım, üç mum yaktım. en son ne zaman doğum gününü kutlamıştık ki?
kızmadın ya? bilirim, tatlıyı pek sevmezdin. 
ama kızmana, gönlünün kırılmasına kıyamam. ardımdan kuran okuyacak kimsem yok derdin, benim ateist oluşuma sitem ederek. olsun be tatlım , senin için abdest alıp, yasin'i de okurum tatlı annem. 

ama dersen ki
gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 
diye, 
buradayım tatlım, buradasın bitanem, kalbimin en derin yerinde, senle ayrılmamacasına. 

iyi ki doğdun canım anam. iyi ki vardın, iyi ki benim anamdın. 

10 Aralık 2015 Perşembe

küpeler

ne zaman o küpelere uzansam, sen geliyorsun aklıma. 
minicik, içine geçmiş zarif iki halkadan oluşan, ortasında çakma pırlantası olan küpelerim. üstelik sen almadın onları. şu ucuzcu takı satan dükkanlardan birinden almıştım, komik paralar vererek. ama hala metali solmamış, hala pırıl pırıl, ne zaman taksam zerafetine bayıldığım o küpeler. ve ne zaman onları taksam, ellerim ister istemez o pembe taşlı küpelere de gidiyor. ikisi bir bütün artık gözümde. küpe deliklerimin bu kadar fazla oluşuna ilk kez o gün kızmamıştın galiba.  
bahardı. ilk mi son mu, anımsamıyorum. güneşli bir bahar günüydü. üzerimde uzun kollu pembe bir bluz olduğunu anımsıyorum, baharlık. oradan biliyorum bahar olduğunu. 
seni ziyarete gelmiştim komşu şehre. yatakta yatıyordun hala. uyandırmıştım tatlı uykundan. usulca koynuna sokulmuştum. kokun hala burnumda. 
gözlerini ovuşturarak bakmıştın bana. 
"tülü kızım!" 
hatırlamıyorum, demiş miydin yine bunu. kesin demişsindir. hep öyle seslenirdin. 
sonra küpelerimi fark etmiştin. 
"çok güzel olmuş, yakışmış" demiştin. "tek mi bu?" diye de sormuştun. gülmüştüm. "tek küpe gibi duruyor." demiştin. ilk kez bir şeyimi beğenmiştin. 
babam sağ mıydı o zaman? sanmam, sonrasında olmalı. 
kırk yaşların başı olmalı. ilk kez senden bir onay almışım, ilk kez beğenilmişim. 

şimdi ne zaman o zarif küpelere uzansam, pembe taşlı küpelere de elim gidiyor. bir bütün onlar. sen öyle beğendin. 
şimdi görüyor musun oralardan cadı anacım, tatlı anacım, görüyor musun? senin sevdiğin, senin beğendiğin gibi takıyorum onları.