zibiden gözlemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zibiden gözlemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2018 Perşembe

faşizm

yaşadığım mahalle insanları facebook'de yer alan kendi yerel grupları içinde çok aktif. hoşuma giden bir özellik. mahallede olup biteni öğrenmek adına çok severek izlediğim gruplar.
ama bu gruplarda asıl sevdiğim yan şudur: 15 yıldır oturduğum ve daha evvel anonim kaldığım, köpek oğluşlarım geldikten sonra bir parça kaynaştığım mahalleliyle, gerçek manada tanıştığım platform oldu hepsi. 
 
bunlardan birinde, başkanlık seçimlerinin 1.turunun döndüğü günü akşamı bir grupta yapılan itiraz üzerine yaptığım itirazı buraya alıntılama ihtiyacım doğdu. bir "moda"lı, akp taraftarlarının allah-u-ekbar nidaları ve konvoy seslerini biraz sert ve bana göre ötekileştirici bir üslupla yeriyor.   
 
verdiğim cevabı aynen alıyorum buraya. belki peşin sıra ilave bir şeyler yazarım.
 
"aynı zamanda hep birlikte bir arada yaşamak çok güç bu ülkede (sadece bu ülkede değil elbette, şu an dünya üzerinde artan bir ötekileştirme süre gidiyor, ama bu ülkede sanki kat be kat fazla), biliyorum. ve türkiye kadıköy moda'dan ibaret değil.
kaldı ki yığınla akp'li yaşıyor burada da. "modalı"nın tek tip düşüncede olduğunu düşünecek kadar kimsenin naif olduğunu sanmıyorum.
azınlık olmanın ne demek olduğunu, daha küçücük bir çocukken damarlarınıza işlemediyse, faşizmin sınırlarının ne kadar ince olduğunu anlamak çok zor.
 
ben almanya doğumluyum, "kendi dilimi" (ne demekse o?), sadece annemin ısrarıyla evde duyuyordum. yani bizimkisi tam entegre olmuş bir aileydi. komşularımız almandı, benim yaşımdaki çocuklarıyla büyüdüm, en yakın arkadaşım almandı, dahası dedem bile almanca öğrenmişti çat pat, o yaşında.
uzun dalgalı koyu kahverengi saçlarım vardı ilk okula gitmeden evvel. evimizin hemen yanında araçların geçemediği dar bir yoldan hemen o yolun sonunda oturan arkadaşıma giderdim. adı elke idi. tipik alman, sarışın, maviş gözlü.
bir gün onun evinden dönüş yolundayım, köpeğiyle bir alman geçiyordu yanımdan.
düşünün daha ilk okul çağında bile değilim. tam yanından geçiyordum ki, adam birden döndü, saldır şu türk kızına diye köpeğine komut verdi. bugünmüş gibi gözlerimin önünden gitmiyor.
köpek koluma yapıştı, neyse ki mevsim parka giyilen bir mevsimdi, son bahar gibi. köpeğin dişi koluma tam girmiyor, ama beni yere düşürüyor, köpekten az büyük bir boydayım, ya da aynı boyda, cinsini anımsamıyorum, sade koyu renkli, kısa tüylü bir şeydi.
bir müddet yerde debelendiğimi, ağladığımı hatırlıyorum. ama kimse koşmuyor yardıma. ya da duymuyor beni. belki de çığlık bile atamıyorum.
neyse ki, adamın amacı sadece korkutmakmış, çekiyor köpeğini üzerimden.
ağlayarak eve koşuyorum.
anneme anlatamıyorum, konuşamıyorum bile, sadece ağlıyorum. annem de paltom yırtıldı diye ağladığımı sanıyor, teselli etmeye çalışıyor.
ilk okula başlamadan, dedemin bütün yalvarmalarına rağmen o güzel koyu kahverengi dalgalı saçlarımı zorla kestirtiyorum, kısacık. dedem küsüyor bana.
 
bugün iki köpeğim ve yığınla alman arkadaşım var...
 
uzun anlattım, kurusa bakmayın... faşizm üzerine 120 sayfalık tez yazdım, o zaman anladım, ötekileştirmeyle başlıyor faşizm. "bizden olmayan"lar listesi yapmaya başlamakla başlıyor.

kimseyi suçlamıyorum, sadece bunun bilincine varmanın bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. lütfen yanlış anlaşılmasın, bu yorumun altında da kimseyi hedef almadım.
 
keşke "onlar / bizler" zıtlığını dile getirmeden evvel, bir arada yaşamanın çözümlerini konuşabiliyor olsak.
 
şimdi chp adayı kazanıyor olsaydı, sizce ona oy vermiş bir çekmeköy'lü sokağı inletebiliyor olur muydu kendi semtinde? bilmiyorum, çekmeköy'de yaşamıyorum.
ve polemik yaratmak da değil amacım.
 
sevgiler"
 
ama ötekileştirmeyi biz başlatmadık, akp tayfasını okumamış zır cahil minvalinde itirazlar geliyor. işi abartıp kendini hayallere fazla kaptıranlar da oluyor. bıyık altında gülümsüyorum. buruk. 
 
türkiye'nin sayılı üniversitelerinden birinde hocalık yapma şerefine ermiş biri olarak, ülkenin bir nevi birebir tezahürünü görebiliyorum orada.  
özellikle özel üniversitelerin çoğalmasıyla, şu "créme de la créme" diye tabir ettiğimiz üst zümre çocukları bu çok iyi ve özel üniversitelere kayınca bir boşluk oluştu. bu boşluğu da coğrafi olarak ege, akdeniz ve itibaren ve bir hayli de doğuda yaşayan ailelerin çocukları doldurdu. hem de öyle ekonomik anlamda orta-üst düzeylerde değiller. orta ve hatta orta-alt seviyelerinden gelen çocuklar bunlar; ailelerinin bağ / tarla satmak suretiyle okutabildiği, çoğunlukla çiftçi, ya da işçi sınıfının çocukları.
ve nasıl zehir gibiler. zaten zehir gibi olmayanların sizin okulda ne işi var diyeceksiniz. o da doğru.
ancak geldiği yer ve içinde bulunduğu fırsatın değerini bilme açısından öğrencinin tutumunda epey bir değişim söz konusu. elbette bu ayrı bir yazının konusu, benim üzerinde durmak istediğim kısmı farklı: köken ve içine doğduğu sosyal algı ve dünyaya bakış açısı olarak öğrencilerimin politik görüşlerin zenginliğinin dikey bir çizgi oluşturacak oranda gelişme gösterdiğini düşünüyorum.
okulu iyi tanıyanların hep böyle olduğunu söyleyecektir, ve okulumuzun bununla gurur duyduğunu da. muhakkak. ama bana göre bir değişim mevcut. içinde bulunduğumuz çağın gereği bir değişim bu. 
bunda elbette baş örtü yasağının kalkması da bir hayli etkili bu zenginliğin oluşmasında. baş örtüsü simge olarak algılansa da, aslında hayata bakış açısını ifade eden bir görüngedir aynı zamanda. inancını açık açık da ifade ettiğinden, o öğrencimle başlarken elimde hazır bir done olur, ve neyi referans almam gerektiğini baştan bilirim.
herkes inancını farklı bir şekilde ifade edebilir, ki kaldı ki konuşma özgürlüğü temel insan haklarımızdan biridir. ülkemizde son yıllarda mantra gibi tekrarlayarak kendimizi inandırmamız gereken bir mefhum oldu. yapılan haksızlıkla şahit oldukça.
 
isterse baş örtüsü taksın, iste kippa, isterse "hare krishna" diyerek turuncu turuncu sokaklarda dolansın. kimi ne ilgilendirir bu? ne güzel işte. kültür zenginliği bu demek değil mi?
hiç kimse bir tek kendi inancının, görüşünün, fikrinin ya da zevkinin en yücesi, en doğrusu, ya da en güzeli olduğunu başkasına dayatmasın. tek beklentim bu.
sahi savaşlara gerek kalır mıydı hal böyle olsa?
 
derslerimde çevre temaları dışında kendi inancıma, politik görüşüme hiç değinmem.
gerek yok. çevre / doğa ise, eğer yarınları düşünüyorsak; bu dünyayı çocuklarımızdan emanet aldığımızın ayırdına varabiliyorsak, olmazsa olmazlardan. ama zorunlu da değil. kitabın içinse geçtiği halde, öffleyen yüzlerin çoğunluğunu gördüğüm anda, müfredat bile olsa, işlemekten vazgeçerim. 
sıkıldıklarını göre göre bir konunun üzerine gitmek, daha çok bıktırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
kendi fikrini değil empoze etmenin, açık seçik ifade etmenin bile yanlış olduğunu savunurum.
 
öğrencilerim her ne kadar genç yetişkin olsalar da, türkiye'deki ebeveynlerin tutumu nedeniyle gerçek manadaki yetişkinliğe geç geçiş yapıyorlar. yani "gençlerin" benim fikirlerimden etkilenmelerini istemem.
sosyal medya nedeniyle geçmişe oranla bu sayı çok azaldıysa da etkilenen muhakkak çıkar, çıkacaktır. 
hocayı hep bir kaç basamak üstte gören öğrenciler her daim olmuştur, olacaktır. dolayısıyla derse yön veren kişi olarak öğretmen, kendini her türlü görüşten muaf tutmalıdır sınıf içinde. herkese tarafsız yaklaşabilmek adına. öbür türlü sadece kendi görüşümden öğrencilerime ulaşmış, onları eğitmiş olur. ki, bu diğer öğrencilere sadece haksızlık olmaz, işini yapamayan bir öğretmen olarak kişinin vicdanını fazlasıyla rahatsız etmelidir. 
 
ama bu ülkede, bunu en baştaki lider bile yapamazken, rast gele sivil bir insanın nasıl yapmasını bekleriz? tarafsız kalabilmektn geçtim, kendi fikrini zorla kabul ettirmek şu an mübah görülüyor. üstelik bunu,  "önce onlar başlattı" türevinde vicdan aklamasıyla yapıyorlar. 
sadece kendi zümresinin görüşünü tek doğru kabul eden insanların çoğunluğu karşısında dehşete düşüyorum. diyeceksiniz ki, tarih mükerrerden ibarettir, bu hep böyle süregelmiştir. ama nedense sözüm ona aydın kesimin biraz daha farklı yaklaşacağını ister istemez düşünüyor insan. 
oysa orada da, bizimi görüşümüzden olmayanı sevmeyiz şeklinde, görünürde görece daha yumuşak bir üslubun altında aynı faşizan tutum yatmaktadır. sizin görüşünüzü paylaşmayan zümreye karşı olan duygularınızı hangi kavramla ifade ederseniz edin. ötekileştirmenin çizgisi çok ince bir yerdedir. 
 
ne yani, aynı görüşte olmadığım insanları sevmek zorunda mıyım diye itiraz edeceklere hemen bir çift sözüm de var: mesele sevip sevmeme temelinde bir duygu değil, zira sevmemenin bir sonraki düzeyi nefrettir. ve nefret söylemi sözsel faşizmin başladığı nokta olarak da kalmıyor, artık eyleme geçilebildiği tehlikeli sınır olarak da görülebiliyor. 
mesele sevip sevmeme değil aslında, hoşgörüyle yaklaşabilmek, gerçek manada hoşgörüden, tolerans göstermekten bahsediyorum, yoksa tahammül etmekten değil.
 
dün o gruptan bir kaç hanımı kahve içmeye davet ettim bahçeme. başta sohbet konusunu duyurmuş olmama rağmen, konu faşizme bir türlü gelemedi. bir iki girişimde bulunduysam da yeterli rezonans gelmedi. bambaşka konulara girildi, ve tam konu ele alınmaya başlamışken, asıl konuşmak istediğim kişi, programını ileri sürerek kalktı. 
hiç beklediğim gibi gitmedi. ama asıl olan umduğunu değil, bulduğunu analiz dip değerlendirebilmek.
 
sezgisel olarak görüşünü yoga hocası olmasından mütevellit bilmememe de çok gerek olduğunu düşünmediğim genç kadını çocuklarıyla birlikte davet ettim. çocuklarıyla çocuk olan değil, gerçek çocuğu içinde kaybetmemiş, özgür ruhlu kadının rolünü sonra idrak ettim.
 
ben orada toplumsal mevzuyu açmaya çalıştıkça,  başka konulara kaçışıldıkça, öfkemin büyüdüğünü ve istemediğim halde müdahaleci ve sinirli davrandığımı fark ediyor, ama dizginleyemiyordum kendimi.
bu çocuk kadın gerektiği her yerde öyle tatlı ele aldı ki sazı, sadece gerilen partiler değil, diğer kadınları da bir huzur sardı.  
 
sonunda diğer parti kalktı, gerginlik de uçuştu gitti. geriye kalanlar sadece aşkı konuştu.
 
netice itibariyle anladım ki, değil faşizme engel olmak, daha mevzunun kendisini teorik bazda bile konuşmaya hazır değiliz. ama galiba çok da kötü bir şey değil bu. aşk konuşmak varken, faşizmi niye konuşalım? 
 

26 Haziran 2018 Salı

içinizdeki anne ya da ataerkil toplumun ölümü

canım annem diye başlık atmak isterdim. ama aslında hitap ettiğim kişinin beni doğuran biyolojik annem olduğundan emin değilim. hayır yanlış bir ifade oldu bu. hitap ettiğim kişi beni doğuran değildir ve bundan kesin, hatta kesinkes eminim.
artık!

beni doğuran güzel kadına veda ettiğim bu yazıda bunu 5 yıl evvel öngörmüş, ama daha tam adlandıramamıştım. ne de olsa bilmediğin bir şeyi adlandırman mümkün değil.
aaah yine ludwig abim gelir aklıma burada, "dilimin sınırları, dünyamın sınırları" dediğini duyar gibiyim.

ama mevzuya derinlemesine girmeden evvel, yukarıya linkini attığım yazıya kısa bir iki cümle bir şeyler söylemek isterim. "anneme" veda ettiğim yazıdan tam 9 gün sonra, ayın 13'ü gibi güzel anam, ruhunu teslim eder. her ne kadar veda ettiğimi yazmış olsam da, gerçek manada vedayı, gerçek annemin kim olduğunu anladığımdan beri, yani şu bir kaç gündür yaptım, yapıyorum.

sizi doğurmuş olana veda etmek, öyle kolay bir şey değil. defalarca veda eder, başa dönersiniz. sizi doğurandır o, varlığınızın temel sebebi.
anneniz gerçek manada siz ölünce ölür.

sizi etiyle kanıyla minik bir hücreden, dünya güzeli bir bebeğe dönüştüren o yüce gücün ürünü, özüne aşk katıp biçimi mükemmel, kokusu doyumsuz, masumiyet simgesi bir şekle sokup dünyaya fırlatıyor!
hahahahaha, Heidegger, kulakların çınlasın emi! niye kendi dediğini kendin yapamadın acaba?
hani biraz hannah'ya kulak vereydin, seni aşkla bekleyen o masum hannah'yı, gerçek manada var oluşçuluğu idrak edecektin belki.

neyse, felsefenin ucsuz diyarlarına bir uçuş değil, masumane bir anne ya "niye ataerkil düzen artık yetti"  teması işlemek niyetindeyim. biz felsefeyi şu eril insancıklara emanet edelim, oyalansınlar. savaş baltalarını çıkarıp fikirlerini havada çarpıştırsınlar. o vandal halleriyle de sonra o fikirleri somutlaştırıp birbirlerini yok etsinler. nasıl isterlerse.
zevk meselesi.
neydi o klişe laf, "zevklere ve renklere karışılmaz".
ah, şu emrivaki haller, tavırlar, öldürüyorsunuz beni!
eril dünyasının gereği ve ereği sanırım emretmekle var olmuş. içi boş emirler!

"konuşamayacağımız hakkında susmalıyız" derken de kullanılan aynı emir kipidir bu. alıntıladığım bu aforizma dilbilim felsefesinde baş yapıt sayılan eserin içinde en can alıcı cümlelerden biridir.
yahu, demezler mi adama,"sen de kim oluyorsun da, bize yeni bir kural dayatıyorsun? niye konuşmayalım? ne zararı var konuşsak? konuşmayı bildikten sonra, savaş baltalarına hemen meyil etmeden, içine sevgi, şefkat katarak… unuttunuz mu? tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarırmış. atasözümüze girmiş bu şahane canlı, tam da yığınla kitaba musallat olan o kadim yılanın bizzat kendisi değil midir?
  
oysa başka bir eril abimiz "hayat felsefede başlar, felsefede biter" demiş. geri kalan teferruattır demeye getirmiş. bakın, bu da sınır koymuş, başlar biter? kime göre? hangi zamansal algıdır bu? dikey mi, lineer mi, göreceli mi? halbuki zamansız olan ne başlamıştır ne biter. ohhh gelsin doyumsuz sohbetler…

ah, eril dünyanın eril abilerine kulak verirsek yandık, konuyu bir yere bağlayamayacağız. eril dünya sınırlar içine hapsolmuştur, eril dünya savaş tanrılarının cirit attığı bir arena. büyük abi heraklit dememiş mi tatlı tatlı "savaş her şeyin babasıdır" diye. ondan iyi bilecek değiliz ya.
erkek adam dediğin emreder, yıkar, yok eder… ama bu erilcikler daha oğlan hallerinden başlıyor bu savaş nidalarına. anlayamadığı bir şeyi yıkma ihtiyacındadır. kolay olanı budur onun için zira.

geçen gün çöp konteyner önünde taş çatlasın 12 yaşında olsun, bir oğlan çocuğunun teki, çok da güzel ev maketlerinin üzerinde tepiniyor. ben de arkadaşımla köpek-çocuklarımı yürüyüşe çıkarmışım. uzaktan gördüğümüz bu manzarayı kendi aramızda, kötü proje notu olarak tahmin etmeye çalışıyorduk. ben dayanamayıp muzırca sataştım çocuğa.
- hayırdır, kötü not mu aldın?
çocuk anlamadı.     
- niye tepiniyorsun maketin üzerinde, çok da güzel yapmışsın? kötü not verdi öğretmenin projene galiba?
diye açıkladım. çocuk itiraz etti hemen.
- haa bu benim değil ki!
- haydaaa, o zaman niye parçalıyorsun? çok da güzel yapmış, yapan. yazık değil mi?
- değil.
diyerek bizimki tepinmesini sürdürüyor.
- niye parçalıyorsun peki?
belli ki o ana kadar bunu düşünmemiş, küçük vandalımız, bir an affalar gibi oldu. ama sonra daha da sert tepinmeye başladı.
- çok saçma!
- nesi saçma?
- bilmiyorum, saçma işte.
diye cevap vererek, utandığından mı, işine karışılmış olunmasının rahatsızlığından mıdır bilmem, yanımızdan kaçtı gitti.
eril dünyanın algısına güzel bir örnek…

oysa aynı yaşlarda bir kız çocuğu olsa, o maketi eve götürür, dantel perdeler örer, çiçeklerle bezer, ve barbi bebeklerine ev bile yapmıştı onu.
gerçi günümüz tüketim toplumu kız çocuklarının bu yaşlarda ne yaptığından çok emin değilim. belki önünde selfi çeker, her hangi sosyal paylaşım ağına resim atarlardı muhtemel ki.

öyle ya da böyle, eril dünyası artık vaktini doldurmuştur.

en dibe düşmelisin, gerçek manada en dibe. oradan sadece tek yol vardır: yukarı.

kadınlar için o nokta gerçekleşti gerçekleşecek gibi, toplumsal manada. kadınlara ve en değerli varlıkları olan çocuklara karşı şiddet artmış durumda, üstelik  bu şiddeti reva görenler nedeyse hiç ceza almıyorlar. bu hususlara burada detaylıca girmenin bir manasını görmüyorum. dileyen istediği gibi haberleri izleyebilir.
kadınların yükselişe geçtiği bireysel düzlemde ise çoktan işe koyulmuş. 

toplumsal olaylardan bağımsız kendi uçurumunu yaşamış kadınlar çoktan yükselişe geçmişler bile. son yıllarda çevremde daha çok görür oluyorum o güzel varlıkları. üstelik sayılarının arttığını onlar da biliyorlar.

anaerkil düzene geçiş üstelik öyle heraklit'in övündüğü o savaş nidalarıyla olmayacak. öyle yumuşak bir geçiş olacak ki, insanlar ne olduğunu anlamadan düzenin değiştiğini görecek. hani adeta, bir sabah uyandık, düzen değişmiş. ama darbe olmuş değil. elbette uzun bir süreçten bahsediyorum, elbette bir günden diğer güne olmayacak. çok emek gerektiren, ağır adımlarla gidilen bir yol bu.
erkekler de kadınlar sayesinde değişim geçirecek. düşünsenize, tabii ki zihniyeti değişmiş, erkeklerin yarattığı o prangalardan kurtulmuş her kadın, yani kendi özgür düşüncesini elde etmiş, ama en önemlisi aşkı ve dahası şefkatı yüreğinin en derininde idrak etmiş kadın, evladını da farklı yetiştirecektir. 
belki de bu yüzden isteyerek, gönüllü geçilmiş olacak yeni düzene, ama bunun farkına bile varılmayacak.
bir nevi kadınlar devrimi.

niye mi farkına varılmayacak? çok basit. kadın kan dökerek inşa etmez. yakarak, yıkarak getirmez yeniyi.

kadın, sevgiyle yapar bunu, aşkla.
kadın anne şefkatiyle yapar, yapacak bunu.
hiç merak etmeyin, er ya da geç, henüz başlamadıysa muhtemel ki bugün.
söz veriyorum.   

1 Mayıs 2016 Pazar

bir mayıs

sabah oğluşlarımı çıkardığımda, bir haftadır parkta karşılaştığım ve ben demeden güleryüzüyle selam veren temizlik görevlisine dayanamayıp laf attım. 
"bu parka gelmiş en güleryzlü temizlik işçisi sizsiniz!"
başladık tabii muhabbette. işçi bayramında bile çalışmakta olmasından dolayı sistem adına özür dilercesine kutladım. ama o artık aşina olduğum güleryüzüyle hiç umursamadı. 
otuz yıl evvel taşı toprağı altın şehre ailesiyle gelmiş, ama hala kaybetmediği şivesiyle "diyarbahırliyem" derken nasıl dimdik duruyor. 
dört çocuğundan biri üniversite mezunu, biri üniversitede okuyor, diğer ikisi üniversite giriş sınavına hazırlanıyor. kıt kanaat işçi maaşıyla bunu becerebildiğiyle nasıl gururlu! gözleri öyle ışıl ışıl anlatıyor bunları, ben de ona kıyıp yüksek öğrenim konusundaki fikrimi söylemiyorum. tam tersine, onun ışıltısından etkilenip, candan bir "helal olsun!" çıkıyor ağzımdan. uçuyor sevincinden. hele ki mesleğimi duyunca zıplıyor sanki mutluluktan. 
ama sebebini öğrenemeden, sonradan avukat olduğunu gözümüze sokarak söyleyen elli yaşlarında bir hanım bölüyor bizi. parkın pisliğinden ve gençlerin moda parkını nasıl çöpe çevirdiğinden dem vuruyor. sanki şu anki gençler bizim eserimiz değil gibi!
ben anında topukluyorum oradan. 

dönüşte yine takılıyorum. tabii yine muhabbette açılıyor.
"maden işçilerinden sonra en ağır iş temizlik işçisinindir! zordur başkasının pisliğini temizlemek. " diyecek oluyorum. bu sefer bana işine duyduğu saygıyı gösteriyor. çantasında bir adet "poğföm", bir adet de hacı yağı var. ter kokmak istemiyor yanından geçtiği park ziyaretçisine. 
dur, sağol istemem diyemeden elime sürüyor hacı yağını. 

ellerimi kaç kez yıkadım,
duş aldım, yarım günden fazla geçti. hala elim kokuyor. hiç de sevmem hacı yağını. 
eyleme gidemedim, ama elimde kokusuyla tatlı ömer kardeş (ya da abimsindir belki, yaşını sormak aklıma gelmedi), senle hala kutluyorum gününü, haberin olsun! 

işçinin kendi bayramında çalışmak zorunda olmadığı nice bayramlara!!!