siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2018 Perşembe

faşizm

yaşadığım mahalle insanları facebook'de yer alan kendi yerel grupları içinde çok aktif. hoşuma giden bir özellik. mahallede olup biteni öğrenmek adına çok severek izlediğim gruplar.
ama bu gruplarda asıl sevdiğim yan şudur: 15 yıldır oturduğum ve daha evvel anonim kaldığım, köpek oğluşlarım geldikten sonra bir parça kaynaştığım mahalleliyle, gerçek manada tanıştığım platform oldu hepsi. 
 
bunlardan birinde, başkanlık seçimlerinin 1.turunun döndüğü günü akşamı bir grupta yapılan itiraz üzerine yaptığım itirazı buraya alıntılama ihtiyacım doğdu. bir "moda"lı, akp taraftarlarının allah-u-ekbar nidaları ve konvoy seslerini biraz sert ve bana göre ötekileştirici bir üslupla yeriyor.   
 
verdiğim cevabı aynen alıyorum buraya. belki peşin sıra ilave bir şeyler yazarım.
 
"aynı zamanda hep birlikte bir arada yaşamak çok güç bu ülkede (sadece bu ülkede değil elbette, şu an dünya üzerinde artan bir ötekileştirme süre gidiyor, ama bu ülkede sanki kat be kat fazla), biliyorum. ve türkiye kadıköy moda'dan ibaret değil.
kaldı ki yığınla akp'li yaşıyor burada da. "modalı"nın tek tip düşüncede olduğunu düşünecek kadar kimsenin naif olduğunu sanmıyorum.
azınlık olmanın ne demek olduğunu, daha küçücük bir çocukken damarlarınıza işlemediyse, faşizmin sınırlarının ne kadar ince olduğunu anlamak çok zor.
 
ben almanya doğumluyum, "kendi dilimi" (ne demekse o?), sadece annemin ısrarıyla evde duyuyordum. yani bizimkisi tam entegre olmuş bir aileydi. komşularımız almandı, benim yaşımdaki çocuklarıyla büyüdüm, en yakın arkadaşım almandı, dahası dedem bile almanca öğrenmişti çat pat, o yaşında.
uzun dalgalı koyu kahverengi saçlarım vardı ilk okula gitmeden evvel. evimizin hemen yanında araçların geçemediği dar bir yoldan hemen o yolun sonunda oturan arkadaşıma giderdim. adı elke idi. tipik alman, sarışın, maviş gözlü.
bir gün onun evinden dönüş yolundayım, köpeğiyle bir alman geçiyordu yanımdan.
düşünün daha ilk okul çağında bile değilim. tam yanından geçiyordum ki, adam birden döndü, saldır şu türk kızına diye köpeğine komut verdi. bugünmüş gibi gözlerimin önünden gitmiyor.
köpek koluma yapıştı, neyse ki mevsim parka giyilen bir mevsimdi, son bahar gibi. köpeğin dişi koluma tam girmiyor, ama beni yere düşürüyor, köpekten az büyük bir boydayım, ya da aynı boyda, cinsini anımsamıyorum, sade koyu renkli, kısa tüylü bir şeydi.
bir müddet yerde debelendiğimi, ağladığımı hatırlıyorum. ama kimse koşmuyor yardıma. ya da duymuyor beni. belki de çığlık bile atamıyorum.
neyse ki, adamın amacı sadece korkutmakmış, çekiyor köpeğini üzerimden.
ağlayarak eve koşuyorum.
anneme anlatamıyorum, konuşamıyorum bile, sadece ağlıyorum. annem de paltom yırtıldı diye ağladığımı sanıyor, teselli etmeye çalışıyor.
ilk okula başlamadan, dedemin bütün yalvarmalarına rağmen o güzel koyu kahverengi dalgalı saçlarımı zorla kestirtiyorum, kısacık. dedem küsüyor bana.
 
bugün iki köpeğim ve yığınla alman arkadaşım var...
 
uzun anlattım, kurusa bakmayın... faşizm üzerine 120 sayfalık tez yazdım, o zaman anladım, ötekileştirmeyle başlıyor faşizm. "bizden olmayan"lar listesi yapmaya başlamakla başlıyor.

kimseyi suçlamıyorum, sadece bunun bilincine varmanın bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. lütfen yanlış anlaşılmasın, bu yorumun altında da kimseyi hedef almadım.
 
keşke "onlar / bizler" zıtlığını dile getirmeden evvel, bir arada yaşamanın çözümlerini konuşabiliyor olsak.
 
şimdi chp adayı kazanıyor olsaydı, sizce ona oy vermiş bir çekmeköy'lü sokağı inletebiliyor olur muydu kendi semtinde? bilmiyorum, çekmeköy'de yaşamıyorum.
ve polemik yaratmak da değil amacım.
 
sevgiler"
 
ama ötekileştirmeyi biz başlatmadık, akp tayfasını okumamış zır cahil minvalinde itirazlar geliyor. işi abartıp kendini hayallere fazla kaptıranlar da oluyor. bıyık altında gülümsüyorum. buruk. 
 
türkiye'nin sayılı üniversitelerinden birinde hocalık yapma şerefine ermiş biri olarak, ülkenin bir nevi birebir tezahürünü görebiliyorum orada.  
özellikle özel üniversitelerin çoğalmasıyla, şu "créme de la créme" diye tabir ettiğimiz üst zümre çocukları bu çok iyi ve özel üniversitelere kayınca bir boşluk oluştu. bu boşluğu da coğrafi olarak ege, akdeniz ve itibaren ve bir hayli de doğuda yaşayan ailelerin çocukları doldurdu. hem de öyle ekonomik anlamda orta-üst düzeylerde değiller. orta ve hatta orta-alt seviyelerinden gelen çocuklar bunlar; ailelerinin bağ / tarla satmak suretiyle okutabildiği, çoğunlukla çiftçi, ya da işçi sınıfının çocukları.
ve nasıl zehir gibiler. zaten zehir gibi olmayanların sizin okulda ne işi var diyeceksiniz. o da doğru.
ancak geldiği yer ve içinde bulunduğu fırsatın değerini bilme açısından öğrencinin tutumunda epey bir değişim söz konusu. elbette bu ayrı bir yazının konusu, benim üzerinde durmak istediğim kısmı farklı: köken ve içine doğduğu sosyal algı ve dünyaya bakış açısı olarak öğrencilerimin politik görüşlerin zenginliğinin dikey bir çizgi oluşturacak oranda gelişme gösterdiğini düşünüyorum.
okulu iyi tanıyanların hep böyle olduğunu söyleyecektir, ve okulumuzun bununla gurur duyduğunu da. muhakkak. ama bana göre bir değişim mevcut. içinde bulunduğumuz çağın gereği bir değişim bu. 
bunda elbette baş örtü yasağının kalkması da bir hayli etkili bu zenginliğin oluşmasında. baş örtüsü simge olarak algılansa da, aslında hayata bakış açısını ifade eden bir görüngedir aynı zamanda. inancını açık açık da ifade ettiğinden, o öğrencimle başlarken elimde hazır bir done olur, ve neyi referans almam gerektiğini baştan bilirim.
herkes inancını farklı bir şekilde ifade edebilir, ki kaldı ki konuşma özgürlüğü temel insan haklarımızdan biridir. ülkemizde son yıllarda mantra gibi tekrarlayarak kendimizi inandırmamız gereken bir mefhum oldu. yapılan haksızlıkla şahit oldukça.
 
isterse baş örtüsü taksın, iste kippa, isterse "hare krishna" diyerek turuncu turuncu sokaklarda dolansın. kimi ne ilgilendirir bu? ne güzel işte. kültür zenginliği bu demek değil mi?
hiç kimse bir tek kendi inancının, görüşünün, fikrinin ya da zevkinin en yücesi, en doğrusu, ya da en güzeli olduğunu başkasına dayatmasın. tek beklentim bu.
sahi savaşlara gerek kalır mıydı hal böyle olsa?
 
derslerimde çevre temaları dışında kendi inancıma, politik görüşüme hiç değinmem.
gerek yok. çevre / doğa ise, eğer yarınları düşünüyorsak; bu dünyayı çocuklarımızdan emanet aldığımızın ayırdına varabiliyorsak, olmazsa olmazlardan. ama zorunlu da değil. kitabın içinse geçtiği halde, öffleyen yüzlerin çoğunluğunu gördüğüm anda, müfredat bile olsa, işlemekten vazgeçerim. 
sıkıldıklarını göre göre bir konunun üzerine gitmek, daha çok bıktırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
kendi fikrini değil empoze etmenin, açık seçik ifade etmenin bile yanlış olduğunu savunurum.
 
öğrencilerim her ne kadar genç yetişkin olsalar da, türkiye'deki ebeveynlerin tutumu nedeniyle gerçek manadaki yetişkinliğe geç geçiş yapıyorlar. yani "gençlerin" benim fikirlerimden etkilenmelerini istemem.
sosyal medya nedeniyle geçmişe oranla bu sayı çok azaldıysa da etkilenen muhakkak çıkar, çıkacaktır. 
hocayı hep bir kaç basamak üstte gören öğrenciler her daim olmuştur, olacaktır. dolayısıyla derse yön veren kişi olarak öğretmen, kendini her türlü görüşten muaf tutmalıdır sınıf içinde. herkese tarafsız yaklaşabilmek adına. öbür türlü sadece kendi görüşümden öğrencilerime ulaşmış, onları eğitmiş olur. ki, bu diğer öğrencilere sadece haksızlık olmaz, işini yapamayan bir öğretmen olarak kişinin vicdanını fazlasıyla rahatsız etmelidir. 
 
ama bu ülkede, bunu en baştaki lider bile yapamazken, rast gele sivil bir insanın nasıl yapmasını bekleriz? tarafsız kalabilmektn geçtim, kendi fikrini zorla kabul ettirmek şu an mübah görülüyor. üstelik bunu,  "önce onlar başlattı" türevinde vicdan aklamasıyla yapıyorlar. 
sadece kendi zümresinin görüşünü tek doğru kabul eden insanların çoğunluğu karşısında dehşete düşüyorum. diyeceksiniz ki, tarih mükerrerden ibarettir, bu hep böyle süregelmiştir. ama nedense sözüm ona aydın kesimin biraz daha farklı yaklaşacağını ister istemez düşünüyor insan. 
oysa orada da, bizimi görüşümüzden olmayanı sevmeyiz şeklinde, görünürde görece daha yumuşak bir üslubun altında aynı faşizan tutum yatmaktadır. sizin görüşünüzü paylaşmayan zümreye karşı olan duygularınızı hangi kavramla ifade ederseniz edin. ötekileştirmenin çizgisi çok ince bir yerdedir. 
 
ne yani, aynı görüşte olmadığım insanları sevmek zorunda mıyım diye itiraz edeceklere hemen bir çift sözüm de var: mesele sevip sevmeme temelinde bir duygu değil, zira sevmemenin bir sonraki düzeyi nefrettir. ve nefret söylemi sözsel faşizmin başladığı nokta olarak da kalmıyor, artık eyleme geçilebildiği tehlikeli sınır olarak da görülebiliyor. 
mesele sevip sevmeme değil aslında, hoşgörüyle yaklaşabilmek, gerçek manada hoşgörüden, tolerans göstermekten bahsediyorum, yoksa tahammül etmekten değil.
 
dün o gruptan bir kaç hanımı kahve içmeye davet ettim bahçeme. başta sohbet konusunu duyurmuş olmama rağmen, konu faşizme bir türlü gelemedi. bir iki girişimde bulunduysam da yeterli rezonans gelmedi. bambaşka konulara girildi, ve tam konu ele alınmaya başlamışken, asıl konuşmak istediğim kişi, programını ileri sürerek kalktı. 
hiç beklediğim gibi gitmedi. ama asıl olan umduğunu değil, bulduğunu analiz dip değerlendirebilmek.
 
sezgisel olarak görüşünü yoga hocası olmasından mütevellit bilmememe de çok gerek olduğunu düşünmediğim genç kadını çocuklarıyla birlikte davet ettim. çocuklarıyla çocuk olan değil, gerçek çocuğu içinde kaybetmemiş, özgür ruhlu kadının rolünü sonra idrak ettim.
 
ben orada toplumsal mevzuyu açmaya çalıştıkça,  başka konulara kaçışıldıkça, öfkemin büyüdüğünü ve istemediğim halde müdahaleci ve sinirli davrandığımı fark ediyor, ama dizginleyemiyordum kendimi.
bu çocuk kadın gerektiği her yerde öyle tatlı ele aldı ki sazı, sadece gerilen partiler değil, diğer kadınları da bir huzur sardı.  
 
sonunda diğer parti kalktı, gerginlik de uçuştu gitti. geriye kalanlar sadece aşkı konuştu.
 
netice itibariyle anladım ki, değil faşizme engel olmak, daha mevzunun kendisini teorik bazda bile konuşmaya hazır değiliz. ama galiba çok da kötü bir şey değil bu. aşk konuşmak varken, faşizmi niye konuşalım? 
 

1 Mayıs 2016 Pazar

bir mayıs

sabah oğluşlarımı çıkardığımda, bir haftadır parkta karşılaştığım ve ben demeden güleryüzüyle selam veren temizlik görevlisine dayanamayıp laf attım. 
"bu parka gelmiş en güleryzlü temizlik işçisi sizsiniz!"
başladık tabii muhabbette. işçi bayramında bile çalışmakta olmasından dolayı sistem adına özür dilercesine kutladım. ama o artık aşina olduğum güleryüzüyle hiç umursamadı. 
otuz yıl evvel taşı toprağı altın şehre ailesiyle gelmiş, ama hala kaybetmediği şivesiyle "diyarbahırliyem" derken nasıl dimdik duruyor. 
dört çocuğundan biri üniversite mezunu, biri üniversitede okuyor, diğer ikisi üniversite giriş sınavına hazırlanıyor. kıt kanaat işçi maaşıyla bunu becerebildiğiyle nasıl gururlu! gözleri öyle ışıl ışıl anlatıyor bunları, ben de ona kıyıp yüksek öğrenim konusundaki fikrimi söylemiyorum. tam tersine, onun ışıltısından etkilenip, candan bir "helal olsun!" çıkıyor ağzımdan. uçuyor sevincinden. hele ki mesleğimi duyunca zıplıyor sanki mutluluktan. 
ama sebebini öğrenemeden, sonradan avukat olduğunu gözümüze sokarak söyleyen elli yaşlarında bir hanım bölüyor bizi. parkın pisliğinden ve gençlerin moda parkını nasıl çöpe çevirdiğinden dem vuruyor. sanki şu anki gençler bizim eserimiz değil gibi!
ben anında topukluyorum oradan. 

dönüşte yine takılıyorum. tabii yine muhabbette açılıyor.
"maden işçilerinden sonra en ağır iş temizlik işçisinindir! zordur başkasının pisliğini temizlemek. " diyecek oluyorum. bu sefer bana işine duyduğu saygıyı gösteriyor. çantasında bir adet "poğföm", bir adet de hacı yağı var. ter kokmak istemiyor yanından geçtiği park ziyaretçisine. 
dur, sağol istemem diyemeden elime sürüyor hacı yağını. 

ellerimi kaç kez yıkadım,
duş aldım, yarım günden fazla geçti. hala elim kokuyor. hiç de sevmem hacı yağını. 
eyleme gidemedim, ama elimde kokusuyla tatlı ömer kardeş (ya da abimsindir belki, yaşını sormak aklıma gelmedi), senle hala kutluyorum gününü, haberin olsun! 

işçinin kendi bayramında çalışmak zorunda olmadığı nice bayramlara!!!

10 Temmuz 2015 Cuma

modern köle ticareti

ne zamandır aklımda bu mevzu, yazmak istiyorum, elim bir türlü değmiyor. 
okuyucum bilir, mastır tezimi şiddet üzerine yaptığımdan beri, ara ara bu mevzuları deşer dururum bloğumda. 
gel de irdeleme: ister istemez şahit olduğum şiddet olaylarına daha farklı yaklaşır, şiddetin türlü derecelerini toplumsal yaşantı içerisinde gözlemler oldum, nasıl yazmayayım? 
biliyorsunuz şu klişe zinciri: baba anneye şiddet uygular, anne çocuğuna, çocuk ise ya kardeşine, ya da mevcutsa evdeki köpüşe, kediciğe, dört bacaklı, kanatlı uçan koşan diğer canlara, yani "hayvanlara" uygular. 
neticede canlıların her katmanında vuku buluyor bu trajik mefhum. güçlünün zayıfı ezebildiği her katmanda var olmaya da devam edecektir. güçlü ezebildiği sürece, ve ezilen karşı koymadığı sürece zayıfı ezecektir.

bazen ise zincirin birkaç halkası birden atlanır, yalnız yaşayan biri evine aldığı cana işkence uygular. alt kat komşumun köpek, kedi alıp onlara hayatı dar etmesi gibi. (ah bu ayrı bir yazı konusu olurdu, ama adamı, annesini intihara sürüklediğinden beri (bknz anne şiddeti ya da .... adlı yazıma) değil o adamı detaylı bir şekilde yazmak, aşağıda var olduğunu bile düşünmek istemiyorum. 
geçen gün babasının girişimi ile başarılı bir şekilde kedi kurtardım bunun elinden. yedi sekiz aydır kim bilir ne eziyet görüyordu o güzel sarman kız bunun evinde. 
az evvel belirttim ya, bu herif artık pek yazmak istemeyeceğim türden bir yazı konusu, şu veteriner gibi (sahi o konuda çok sevgili bir öğrencimden geri dönüş oldu, sanırım davanın sonucunu yazmayı ihmal etmişim. yüreğim el verirse yazarım bir ara, ama kısaca belirteyim, hakaret davasından beraat ettim. elbette.) 

hah, evet, şiddeti inceleyince, hele ki bu işin kaynağının neye dayandığını kapsamlı bir şekilde felsefi alt yapısını irdeleyen bir ismi anmadan geçemeyeceğim. geçememek mi? yerli yersiz, derslerde bile (öğrencilerimin şaşkın ve uyku mahmuru bakışları eşliğinde) severim hegel'in köle efendi diyalektiği'nden dem vurmayı.  

tamam dem vuruyorum bu kadar da, nedir hegel'in gözünde efendiyle kölenin alıp veremediği, ya da aslında "kölelik nasıl oluşmuştur" çok değerli felsefi alt yapısına. 

kardeş, niye ezebilen bu kadar ezmek istiyor diğerini, sadece gücü olduğu için mi? hegel amca kojeve'in aktarımıyla şunu der 
"[...] insanın gerçekten ve tam anlamıyla "insan" olabilmesi için, demek ki kendi hakkında benimsediği fikri, kendinden başkalarına benimsetmesi gerekir; başkaları tarafından (en ideal durumda herkes tarafından) bilinip-tanınmasını sağlaması gerekir." (bkn. alexandre kojeve - hegel felsefesine giriş S.83)
eh buyrun işte, kişi kendi hakkında edindiği gerçekliğin başkasına da kabul ettirmek ister. ee bu da kendiliğinden olamayacağına göre, yani karşısındaki kişinin de insan olacağı gerçeğinden yola çıkarsak, bu kişi de aynen hasmı gibi davranacaktır diye ileri sürüyor hegel.  
"[...] bundan ötürü de, "ilk" insanoluşturucu eylem, zorunlu olarak bir mücadele şeklinde ortaya çıkar; yani bu insan olduklarını iddia eden iki varlık arasındaki ölümüne mücadeledir; [...]"

tabii hegel, hasmını öldürenleri hangi kefeye koyar, bu hususta bir bilgi yok, yukarıda bahsettiğim kitapta buna dair bir bilgiye rastlamadım. zira hegel'e göre karşısındaki kişiyi ortadan kaldıran, yani  "mücadele eden insanın hiçbir işine yaramaz" hasmını ortadan kaldırmak, ona göre biri diğerini "'diyalektik' olarak yok etmesi gerekir. yani hasmına hayatı ve bilinci bırakması, ama onun sadece özerkliğini tahrip etmesi gerekir.  onu kendisine karşıt ve karşı eylemde bulunan olması bakımından ortadan kaldırması gerekir. başka bir deyişle, onu köleleştirmesi (kullaştırması) gerekir." 

hadi buyrun işte, geldik bir anda köleliğe. ama anladık mı niye eziyormuş? 
niye olacak ayol, karşı taraf beni, benim kendimi gördüğüm gibi görmesini istiyorum da ondan. hani karşı taraf ayna olacak, ama çift taraflı değil, sadece ve sadece beni yansıtacak.  ben onu görmeyeceğim bir nevi. 
aaa susuyorum, galiba hegel daha net anlatmıştı, ben karıştırdım ortalığı.  

bunu genişletip savaşlara kadar vardırabiliriz mevzuyu, ama benim bu yazıya başlama ereğim o değil:
başlıkta dediğim gibi, modern köle ticaretini irdelemek, dürtmek ve bu sayede kitlesel bazda sayısı çok yüksek(!) olan mevcut okuyucumu dürtmek. 
ama moderne geçmeden evvel, kölelik anlam itibariyle nasıl bir şey ona bakalım. alman wikipedi'ye göre, "köleler başka ülkelerden, kendi etniklerinden ve ailelerinden koparılmak suretiyle kendilerine tamamen yabancı etnik, dilsel ve sosyal çevrelere yerleştirilmektedirler.  hak sahibi olmanın dışında durmakta, mallaştırılmakta, dolayısıyla insan olmaktan çıkarılmaktadırlar ve istenildiği gibi alınıp satılabilen metalara dönüştürülmektedirler. o halde bir insanın köleleştirilmesi fiziksel ve kurumsal şiddeti de beraberinde getirmektedir." (çeviri bana ait olduğundan devrik ve kötü cümleler için özür dileyeceğimi sanıyorsan, yanılıyorsun sevgili okuyucum. git kendin daha iyisini yap ve gözüme sok yorum bölümünde ltf, hıh) 

döndük dolaştık şiddete geldik yine. (ah be insanoğlu, birbirinin gözünü, kulağını, pestilini çıkarmasan olmuyor değil mi!?) 
ama bu kısır döngünün ya da yılanın kuyruğunu ısırmasına izin vermeden, kısaca köle ticareti kısmına bir parmak daha basmak isterim: eskiden en yoğun köle ticareti insan üzerinden yürümekteydi. kaldı kı, fark ettiyseniz, köle kavramı açıklanırken insan üzerinden yol alınmaktadır.  
oysa ki, daha yeni, yeni zelanda gibi dünya literatüründe daha demokratik, ekonomik açıdan kalbur üstü sayılabileçek bir ülkede hayvanlar meta olmaktan çıkarıldı ve yaşayan, duygusal varlıklar olarak kabul edildiler yasa karşısında. hak sahibi olmaları için sanırım insanoğlu'nun daha epey, yüzlerce fırın ekmek yemesi gerekir gibi duruyor, hele ki hayvan hakları evrensel bildirgesini bile imzalamamış bir türkiye için sanırım iki bin yıl gibi bir süre verebiliriz.  
aslında o bildirgeye baktığımızda hayvanların "saygı" gösterilemesi gereken birer köle oldukları gerçeğini  şıp diye ayırt ediyorsun. 
türkçe Vikipedi'de bulduğum bildirgeyi aynen kopyalıyorum buraya:

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.

2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma, ve korunma hakları vardır.

3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.

4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üretme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.

5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız bir davranıştır.

7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.

8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.

9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.

10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.

11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.

12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.

13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.

14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.

bana göre eksiklerle dolu bir hayvan hakları bildirgesi, her bir maddeyi tek tek ele alıp verip veriştiresim var, ama konudan fena feci halde sapacağım korkarım. 
hayvanlar dünyanın pek çok yerinde mal olarak görülmekte ve yukarıda da belirttiğim gibi yeni zelanda dışında insanlara eş değer duygusal varlıklar, hem de yasalar karşısında eşit olarak kabul eden başka bir ülke yok. ben bulamadım, bilen bir okuyucum olursa da bir zahmet bildirsin. bu bilginin ışığnda olumlu bakmak gerekiyor bu bildirgeye galiba. bir sürü dini ritüel uğruna binlerce canlının katledildiği, hele ki et ürünleri, süt ve süt ürünleri uğruna bir günde katledilen can sayısını düşününce, bu bildirge bir iyileştirme olarak görülmeli muhakkak. 

diğer yandan, elbette ki insanı merkeze koymuş bir bildirge bu. başka nasıl olmasını bekleyebilirsiniz ki? belki karşı çıkanlarınız olacak, biz insan bedeni ve zihni sınırlarından bakıyoruz, aksi mümkün mü diye. böyle düşünüldüğünde, nasıl mümkün olsun?! ego temel alındığında, sadece kendi dünyasının sınırlarından yaşama bakmaya alışmış, algısı kıt, gözlem yeteneğinden yoksun insan yavrusu, değil en az bir adet yabancı dile, kendi diline bile vakıf olamazken, nasıl başka suretteki canlıların dilini öğrensin!? nasıl kendini merkezin dışına itebilsin? empati diye bir mefhumu da duymamıştır şüphesiz. 
ah, bizimle aynı habitatı paylaşmaya çalışan canları birazcık gözlerimizi açıp izlesek, nasıl da kendini harikulade bir şekilde ifade ettiğini, bizimle nasıl da iletişime geçtiklerini göreceğiz. 

bu konuda sosyal medya üzerinde geçen sene çok güzel bir yazıya denk gelmiş, aylarca üzerine yazmak istemiş, hep de ertelemiş durmuştum. gel gör ki, dün saatlerce aramama rağmen bulamadım. 
yazı, yunusların kendi aralarındaki dili insanoğlunun yorumlamaktan ne kadar aciz olduğunu, bu dilin aslında olağanüstü gelişmişliğini anlayamadığımızı, kendi odağımızdan baktığımızda teknolojik gelişmeyi aletsel boyutta -hani şu uzay gemileri ile cirit atan, teknolojinin akıl almaz boyutlarında gezinerek dünyamıza ulaşan ve her ne hikmetse form olarak hep insanımsı olan canlılar olarak- algıladığımızı, halbuki yunusların kullandığı sonar iletişimin filmlerdeki bilim kurgu filmlerinde öne çıkarılan ultra gelişmiş holografik janjanlı sistemlere beş çeker olduğundan dem vuruyordu. 

aslında hayvanların ne kadar gelişmiş bir algıya sahip olduğunu kedi ve köpeklere bakarak dahi anlamak mümkün. en basitinden, ne kediler kendi aralarında miyavlıyormuş, ne de köpekler kendi aralarında havlama adetine sahipmiş. bunu o canlının sadece insanıyla iletişim kurabilmek için geliştirmiş olduğu ileri sürülüyor. hatta, bu sabah okuduğum bir makalede köpeklerin, sahiplerinin davranışını zaman içinde nasıl okumayı öğrendikleri belirtiliyordu. o kadar ki, köpek, sahibinin bakışını, yani göz koordinasyonunu bile izleyeçek düzeyde, onun neye odaklandığını anlayabilir hale gelmiş. 
en yakın akrabalarımız olan şempanze ve bonobolar bile insan davranışını bu kadar okumaya kabil değilmiş. hadi buyrun buradan! 
en komik yanı da, makalenin yazarı, bizim kurtları,dolayısıyla köpeklerideğil, onların bizi evcilleştirdiği yönünde düşünmesi. aç kurtların, insanoğluna yaklaştığını söylüyor, zira insan henüz kurtların nasıl bir yarar sağlayabileceği yönünde bir fikri yokmuş bu vuku bulurken, ne de olsa insanın kendisi iyi bir avcı o zamanlar, başka, ya da kendisine destek verecek bir avcıya neden ihtiyaç duysun?  
profesörün görüşüüne göre böylece kurt aç kaldığında çöp karıştırmak için insana yaklaşmıştır. 
bu ne zaman vuku bulmuştur, açıkçası hangi yüzyıldan bahsettiğin anlamadığım için, bu kısmı üzerinde durmayacağım, zaten beni konudan yeterince uzaklaştırdı (yazıyı merak edenler, alttaki nat geo linkini tıklasın!)
ama birbirimizin dilini anlamaya gelince, insanoğlu ciddi manada sınıfta kalıyor. başka cinslerden geçtim, kendi insan cinsini anlamaktan aciz ne yazık ki. daha doğumla başlıyor mevzu. anne bile bebeğinin dilini yeterince okuyamıyor, kendi dili etrafında yorumluyor yaptıklarını. ama sanırım burada annelik endişesi, duygusallık ön plana çıkıyor, ağlayan bebeğe meme verilir, geri hakkında çok kafa yorulmaz. böylece onu anlamak yerine, bebeğe en kısa sürede kendi dilini dayatıyor. bu belki de bir nevi kaspar hauser sendromu olarak görülebilir. aslında ingeborg bachmann'ın "otuz yaş" adlı öyküsüne gönderme yapmak belki doğru olacak. çocuklara dilimizi öğrettiğimiz anda onların kirlenmesine de neden oluyoruz. ama bu başka bir yazının konusu olacak kadar geniş kapsamlı ele alınması lazım. bilemiyorum benjamin button filmini bile çocukların bilge doğdukları, ama cahil öldüklerine dair bir analoji olarak algılayan bendeniz, en iyisi mi konuyu çok da dağıtmadan, daldan dala budaklanmadan, dört bacaklı dostlarımıza geri döneyim. 
dost demek de ayrı bir komiklik, ben dostlarımla ancak gönül sohbetinde görüşürüm, bu dört bacaklı veletler ise birlikte yaşadığım ailem düpedüz. insan cinsini en tepe noktada Görenler buna elbette karşı çıkacaktır, kendi dertleri, hiç de umurunda değil, ama bütün canları eşit gören biri olarak ailemin üyeleri gerekirse kanatlı olur, gerekirse yüzgeçli, soğuk kanlı ya da işte pıtı pıtı kuyruk sallayan cinsinden.  
belki de tam da bu yüzden köpek davranışı üzerine akademik düzeyde okuduğum makaleleri, evimdeki çocuklarımın yaptıklarıyla bağdaştırmayı, dolayısıyla çocuklarımın dilini okumayı öğreniyorum. öğrendim diyemem henüz, daha çooook yolun başındayız, ama sevgiyle herşey öğrenilir. yol aldığımızı görüyorum, ufak ufak. 
mesela benno'nun görsel algısının benimki kadar neredeyse gelişmiş olduğunu gözlemliyorum; yeni her şeye karşı olağanüstü bir merakı var, televizyon izliyor zaman zaman, ya da mağazalara girmeye bayılıyor. ya da tad alma duyusu! yeni herşeyi denemeye hazır, sevmiyorsa tükürüyor zaten.
 
en üzücüsü de tasmalarından ne kadar az hoşlandıklarını fark ediyorum. sabaha karşı sadece, insanların ve arabaların az olduğu saatlerde tasmasız çıktığımız saatler onlar için olağanüstü eğlence zamanları oluyor. hopidi hopidi sokaklarda koşuşturmalarını görmek mutluluktan başka bir şey veremez gerçek bir cansevere! 
ama boyunlarından o kayışı geçirdiğim anda, özellikle yaşça büyük olanında ciddi bir mutsuzluk gözlemliyorum. ah diyorum o zaman, keşke doğa içinde, şehirden uzak bir yaşantımız olsa, çocuklarım  özgürce benimle her yere gelebilse...

ama çocuğunu bile kendi şureti, yani kendi kanından olduğu için seven, dolayısıyla aslında kendisinden başka canı sevmekten aciz insanlarla dolu bu şehirde gel de anlat, bu canların da en az onlar kadar özgürlük hakkı olduğunu. anlatmaya bile başlamadan boğazına sarılıyorlar, başka olanı öldürmeye meyilli olduğunu gösteriyor hatta.  evet ya hegelciğim, bu kısmı eksik bırakmışsın işte, köleleştirmekten dahi aciz bu insanlar neyin nesidir? şimdi bazı insanseverleri duyar gibiyim, ohooooo hayvanlara gelene kadar, şu an ülkemizin içinde bulunduğu kaosu düşün, önce insanı kurtaralım! hayır efendim, sizi gidi insanseverler sizi! kulaklarınızı açın da iyi dinleyin: faşizm sadece etnik köken, dil, cilt rengi vb ayrımlarda vuku bulmaz, benden başkasına tahammülüm yok dediğiniz anda mevcuttur zaten. 

zaten ben canseverlere sesleniyorum, insan- ya da hayvanseverlere değil! hepsini eşit sevmeyi başarmış, her türlü canın yanında olmayı beceren o canverserler! ama o kadar azsınız ki... belki çok olsanız iyilik dengeyi bozacak yine. gece ve gündüz, yin ve yang...

ve evet siz benseverler! nasıl anlayış gösterebilirsiniz ki? sizler için diğer tüm canlar meta, birer tüketim nesnesi. istenildiğinde alınır, sıkılınca da benden sonra tufan rahatlığıyla ormanda terk edilir. ama buna şükür mü demeli! bazılarınız bilim adına kafalarına delikler açar, hatta keser, ya da en başta dediğim gibi et ve süt endüstrisi adına daha doğmadan öldürürler. 

ne diyeyim, iyi ki siz de varsınız, yoksa bu yazımı hiç kaleme almaz, mutlu mesut yaşar giderdim. 


kaynaklar

6 Haziran 2014 Cuma

call center ya da insan olmak

judi dench'in başrölünü oynadığı bu filmde http://www.imdb.com/title/tt1412386/, bir sahne vardır: judi dench, otel çalışanlarının call center bölümüne konuşma dersi verir. bir çalışanla da örnek konuşma yaparlar, müşteriyle nasıl konuşulacağına dair. en sonunda, konuşma metninize bağlı olarak konuşmayın, karşınızdakinin insan olduğunu unutmayın ki, satmaya çalıştığınız ürünü daha rahat satabilirsiniz, zira öncelikle o insana ulaşmanız önemlidir, der. 

bugün tam da başıma gelen buydu:
telekom'un müşteri hizmetlerine, telefonla herhangi bir kampanyalarını duymak istemediğime dair özellikle not düşürtmeme rağmen, her gün onlar tarafından gelen cevapsız bir çağrı buluyorum ev telefonumda.  bana göre, olay taciz boyutunda (hani, "benim olmazsan, taciz ederim seni!" adlı şarkı gibi!).
bugün yine aradıklarında açacağım tuttu, ve tuhaf, ağır konuşan bir adam sesi taklidiyle açtım, diyaloğu aktarıyorum:
- merhaba, telekom'un "bilmem ne" kampanyalarını tanıtmak için arıyoruz, konuşmalarımızın kayıt altında alındığını belirterek, bilmem kim hanımla görüşebilir miyiz?
- görüşemezsiniz, maalesef dedim, hastanede yatıyor.
hastane kelimesine zerre kadar dikkat etmemiş genç kadın ateş bir şekilde sormaya devam etti:
- kendisi ne zaman uygun olur?
- hastaneden uzunca süre çıkamayacak, ağır hasta, uzun bir süre aramazsanız daha iyi olur. 
- peki, teşekkür ederiz. 
ben kadına, aradıkları müşterinin ağır hasta olduğunu söylüyorum, o ise bunun için teşekkür ediyor. sanki yanlış duymuş ihtiyar rolüme devam ettim:
- ben teşekkür ederim, geçmiş olsun dileklerinizi iletirim, iyi günler. 
ancak o zaman galiba dank etti kafasına da benim zorlamamla
- geçmiş olsun, iyi günler dilerim efendim.
diyerek kapattık. 

eminim, konuşmamız kayıt altına alınsa dahi, yarın yine bir taciz tanıtımı gelecek. 
filmdeki dench gibi, naçizane ben de öğrencilerime almanca öğretirken, en önemli dersin insanlık dersi olduğunu unutmam, ve salt bunun için, konu itibariyle yeri geldiğinde derse ara verip, insan olma yolunda küçük bir katkı olabileceğini umduğum dersi vermeye çalışırım. 
mesela bu dönem, işlediğimiz ders kitabının son bölümünde "işinizden memnun musunuz?" türevinde bir bölüm vardı. olayı "yaşamdan memnun musunuz"a getirerek mini bir söylev çektim.  hatta derse dönüp de, o kısımı işleyip sonuna geldiğimizde, aniden aklıma "yaşam memuniyeti üzerine" birbiriyle repörtaj yaptırmak geldi. 
iki tane paralel kursum vardı. soruları sınıf içinde hep birlikte oluşturduk. detayına girip konuyu uzatmak istemiyorum, ama sınıflar arasındaki soru farklılığı bile ilginçti. 

yalnız verdikleri cevaplardan ziyade, üniversiteye gelmiş, yaşları yirmi ile yirmi altı arasında değişen "yetişkin" bireylerin çoğunun "repörtaj" kavramını dahi bilmediklerini görmek daha çarpıcıydı (fırsat bulursam, onu ayrıca aktarmak isterim, çünkü o anlatmaya değer bir deneyim oldu benim için). 

maalesef, kendim, kendi eğitimimde benim şimdi öğrencilerimle kurmaya çalıştığım iletişimi kurmaya deneyen bir hocaya hiç denk gelmedim. gelmediğim için, özlemini duyduğum için, kendim yapmaya çalışıyorum. ve ben onlara hayat dersi vermeye çalışırken, bazen onlar öyle bir ders veriyorlar ki bana, üstelik kendileri farkında olmadan; şapkam uçuyor. 
"ben size bir öğretirken, sizden iki öğreniyorum!" dediğimde de inanmıyorlar çoğu zaman. 
olsun, ben doğru işte çalıştığım biliyorum.   

judi dench de call center çalışanlarını eğitirken, çok güzel bir insanlık dersi veriyor: sadece önünüzdeki yazılı olan metne robot gibi sadık kalmayın, karşınızdakinin insan olduğunu unutmayın, söylediklerine kulak verin diyor. 

bugün telekom'dan arayan genç kadının söylediklerimi zerre kadar algılamadığını anladım. telekom'da belli ki, judi dench gibi bir eğitmenleri yok!  

ama türkiye'nin hangi eğitim kurumunda var ki? var olanları da cezalandırıyoruz.
öğrencileri türkçe bilmediği için, onlarla iletişim kurmaya çalışmak için kürtçe öğrenen öğretmeni süreriz biz!
14 yaşındaki çocuklar ekmek almaya giderken, başına gaz fişeği yiyerek ölüyorsa ve aleviyse, muhakkak sapanla taş atmıştır. 
çünkü önümüzdeki metinde yazılıdır bu, ezbere konuşuruz! aynen o call center çalışanı gibi. karşımızdakinin insan olduğunu, ne söylediğine hiç dikkat etmeden, robot gibi konuşuruz. 

bu ülkenin insanlık dersi 101 adlı derse acilen ihtiyaç duymakta! hem de acilen! üstelik yönetici konumdakileri hemen bütünlemeye bırakarak...

19 Eylül 2012 Çarşamba

apolitik olmak ya da olmamak: yaşasın medyanın sahtekarlığı!

son yıllarda siyasi haberleri yirmi ayrı kanaldan izliyordum. objektif bir perspektife sahip olabilmek için de olabildiğince alternatif medya üzerinden havadisleri almaya gayret ediyor, hatta twitter hesabımı salt o amaçla kullanır olmuştum. 
nihayet bir kaç ay evvel fark ettim ki, yurt geneli ve dünya çapında olan biteni öğrenip, gündemi takip ederek insan olma gereklerinden birini yerine getirdim sanıyormuşum. günü gününe gündemi takip etmezsem sanki dünya çökecek, parçalanacak, arkamdan işler çevrilecek! üstelik bütün bu negatif haberler ile dünyamı genişletmek yerine, bir güzel daraltıyormuşum. 
zaten baudrillard da medyayı "medyalar için requiem"de kıyasıya eleştirir ve medyanın aktardığı resimlerin, olanı yansıtmaktan öte, gerçeğin önüne geçtiğini ve onu değersizleştirdiğini söyler. hatta tek yollu bir kanal olduğunu, bir iletişimin mümkün olmadığından dem vurur. nasıl olsun ki? tivilerinin başındaki bizlere gönderilen resimlere sadece bakmak düşer. bize gösterilene itiraz ya da karışma hakkı verilmez. yani bir diyalog değildir bu. sonradan yapılan itiraz da, belleklere yerleşmiş o resimleri pek değiştirmez. boris groys de "düşünme sanatı"nda, medyayı resim üretimindeki en büyük seri üretimi gerçekleştiren mekanizma olarak tanımlar. bu minvalde de medyayı seri üretime sahip sanatçı olarak görür. yani baudrillard'dan çok farklı bir şey söylemez. 
sanatçı da aslında var olanı yarattığı eserle vermeye çalışmıyor mudur? ama sanatçının verdiği eserde biliriz: tarafsız gerçek değildir bu. sanatçının onu nasıl algıladığıdır. oysa medyanın gerçeği yansıttığını düşünürüz. gerçekten durum bu mudur?  
medyanın gösterdiği resimler de gerçeği yansıtmıyor. tam tersine, gerçeğin kendisini yok ediyor.  sadece kameranın alanına giren sınırlı resimler yansıtılıyor. biz izleyici, yani onhaberin alıcısı olarak kamera dışında olan biteni görmüyoruz, dolayısıyla o sınırlı resimler gerçeğin yerine geçiyor. 
tamam, alternatif medya izliyor olabiliriz -ki ben bulabildiğim bütün alternatif medya kaynaklarını takip etmeye çalışıyordum-,  ama alternatif medya da neticede yine sınırlı, sadece kendi bakış açısına dahil olan resimleri bana yansıtıyor. onun da göstermediği, yani kamerasının kadrajına girmeyen alanda olanları görmüyoruz yine. 
üstelik medya, sanatçının tersine, tek bir eser yerine, aynı anda milyonlarca evin ekranında binlerce görsel üreterek seri üretime geçmiş oluyor. 

neyse ki ben bir kaç ay evvel kendimi bu cehennemden kurtardım. artık daha çok belgesel, film ve benzeri önceden kurgu olduğunu bildiğim görseller izliyorum. dünyam inanılmaz güzelleşti, ben de onunla...

4 Mayıs 2012 Cuma

yaşasın bir mayıs: hadi ötekileştirin beni!

bir mayıs resmi tatil ilan edileli iki yıl olmuş. üstelik iki yıldır da taksim meydanı'nda kutlanmasına minik gözdağıları (hııı yaramazlık yaparsanız, bir dahaki seneye vermem o meydanı haaaa!) verilerek de olsa izin veriliyor. sabah adı lazım olmayan bir sosyal paylaşım sitesinde emekçi ruhuna uygun bir şekilde kutlamalar içeren iletiler duvarımda yayınlıyordum ki, "ne bu sanal emekçilik, kaldır kaba etini de meydanlara ak, sanal ortamda aktivist numarası çekme!" diyerek yollandım mecidiyeköy'e. elbette gönlü emekçiler için atan arkadaşımın gel ısrarının da payı var. yalan yok.
mecidiyeköy'de, bütün kortejlerin buluşma noktasında buluştuk. ben hangi korteje katılacağız diye bakınırken benim eski sosyalist, yeni beyaz yakalı ortaokul arkadaşlarım, "sabit grup yok, biz hepsine destek vereceğiz" dediler. ne bileyim, hiç böyle joker kortej elemanlığı yapmadım. ne zaman bir yürüyüşe katılsam, aslında dahil olduğum bir gruba katılır, onlarla miting alanına yürürüm. eh peki, bu sefer de böyle olsun diyerek başladık yürümeye.
her bir grup ana baba günü. muhteşem sloganlar hazırlanmış, bağırılıyor hep bir ağızdan var güçle. derken bir grubun kepi hoşumuza gidiyor, kepleri dağıtan kişiyi bulup istiyoruz. korteje dahil olma sözüyle veriyor görevli birer tane. bir müddet bu grupla yürüyoruz. sloganlarını tek vücut can havliyle bağırıyoruz. 
katkımızı yeterince yaptığımızı ya da daha doğrusu "kepin" karşılığını ödediğimizi düşündüğümüz bir süre sonunda da sıvışıyoruz öndeki gruplara doğru. en eğlenceli grup tiyatro sendikası çıkıyor, ritmik ve neşeli sloganları var, insan hemen bir çifte telliye sardırıyor. çomaklar üzerinde yürüyeni mi arasınız, süper mario kılığına gireni mi, aslancık olup miyavlayanını mı... 
yere atılmış bir dövizlerini buluyorum, "oyuncu da işçidir"i alıyorum elime, kepimle de tam bir uyumsuzluk hali! olsun, ben joker emekçiyim işte! "ortaya karışık emekçi"
beş on dakika elimde tiyatro emekçisi gibi dolaştırıyorum dövizi ki, çomakların üzerindeki hanım fark ediyor beni. "sen en iyisi o dövizi bana ver" diyerek joker oluşumu anımsatıyor bana. boynum bükük veriyorum.  ama yine de ayrılmıyoruz yanlarından, çifte tellilere sardırmaya devam diyerek yürüyoruz. derken bir yerde sıkışıyor kortej. el ele tutuşmuş tiyatrocuların yanına sıkışıyorum. "korteji bölmeyelim" diye azar işitiyorum, yine gözler kepimde. haydaaaa, ne zaman böldüm? kepimden dolayı bölücü gibi mi duruyorum yoksa? "valla o gruba da ait değilim" diyecek oluyorum, emekçi tiyatrocu manidar bir bakış fırlatıyor. ne zaman öteki haline geldik? yanımdaki arkadaşla uzuyoruz itinayla.
solda dövizimi kapan çomak cambazı mavili ablayı görebilirsiniz.
ama maşallah ne çok tiyatrocu varmış, yürü yürü bitmiyor. "seyirci kalma, tiyatronu sattırma" sloganı atılmaya başlanınca, dayanamıyorum, verip veriştiriyorum. "hadi oradan, destek oluyoruz işte, korteje almak istemiyorsunuz" diye. yok öyle yağma! bu dışlama da neyin nesi?
ama bir tek onlar değil ki, bütün grupların öyle bir tutumu var, aralarında başka grubun dövizini taşıyan, yeleğini ya da kepini giymiş olana şüpheci gözlerle bakıyorlar.
ileride politik bir partinin dövizini buluyorum tuvalet kuyruğunda. "işçi cinayetlerine son verilsin!" diyor döviz. yerde kalmasın böyle güzel bir mesaj diyerek alıyorum, arkadaşım da bir sendika yeleği bulup geçiriyor sırtına. öbür arkadaşlarımız akıllı, hiç renk vermemek için ne bir döviz ne de kep taşıyorlar.
tuvalet kuyruğu deyince de tuvaletçiyi anmadan geçemeyeceğim, zira onun keyfine diyecek yok, o gün loto'da altı rakamı tutturmuşçasına para basıyor alenen. öyle bir kuyruk var ki, arkadaşlarımı beklerken parkta, köpeğin teki ağaç gövdeme işemeye kalkıyor, kepimi gösteriyorum, hırlıyor o da.
benim parti dövizimi fark eden başka bir sendika grubundaki adam -ama bu sefer gayet sevecen bir ötekileştirme ile- "grubunuzdan çok uzağa düşmüşsünüz" diyor. yaaa "sormayın, ayran içtik, ayrı düştük" diyerek gülüyorum ben de.
en minik emekçi
taksim meydanı ana baba günü, iğne atsan yere düşmez, gezi parkından istiklal girişine, yani meydanın bir ucundan diğer ucuna yarım saatte yol alabiliyoruz. ben gitmeye karar veriyorum, ama çıkışı bulana aşk olsun. herkesin polis barikatının üzerinden tırmandığı bir noktadan ben de tırmanıyorum miting alanından çıkabilmek için. ama başka bir koridora götürüyor bu da beni, labirentteki fare gibi görünmeyen peynirin kovalıyorum resmen. ama emekçi yılmıyor işte, miting alanından da nihayetinde emeğiyle çıkmayı başarıyor!
görmemişin bir mayıs'ı olmuşçasına ne kepimi çıkarıyorum, ne de -bu sefer kimseye kaptırmadığım- dövizimi bırakmıyorum. hatta kepimi beğenip isteyen bir sokak veledine de "hayatta vermem, ne sloganlar atarak, kortejde yürüyerek kazandım ben o kepi" diyorum. merakla bakan gözlere caka satarak yürüyorum istiklalde, vapurda çaktırmadan dövizimi okumaya çalışan amcaya da -ben de çaktırmadan tabii- dövizi görebileceği şekilde çeviriyorum hemen. -güya belli etmeden- göstere göstere taşıyorum üşenmeden eve. neyse, en azından seneye malzemem var, inadına ortaya karışık emekçi olarak katılacağım yine!

bir mayıs manyaklığı diye bir hastalık mı var ne...

şşşşşt, vali duymasın da.

6 Haziran 2010 Pazar

sivil insiyatif ya da israil ve cihad

meselenin neresinden başlasam bilemiyorum, her yanından fire veriyor.
ankara kulisi'nde onur öymen çok doğru olarak devlete yönelttiği bir soru vardı: israil'in 27 mayıs'ta mavi marmara'nın gelmemesini, izin vermeyeceklerini ve güç kullanacaklarını açıklamasına rağmen türk hükümeti'nin geminin limandan ayrılmasına neden izin verdiğidir. israil hükümetiyle hangi düzeyde bilgi alışverişi yapıldığı, 31 mayıs'a geçen süre içinde bile bile neden tehlikeli bir yolcuğuluğa, üstelik bir buçuk yaşında bir bebeğin de bulunduğu bu sivil girişime dur denmediği.
ihh mensuplarının ne amaçla o gemide demir sopalar bulundurduğunu düşünmek bile yeter. bunun için belki de 5 ocak'ta mısır kapısında oluşan çatışmayı hatırlamak da gerekli. yani ihh saldırganlığı üslup haline getirmiş gibi görünmekte.
bakınız, israil askerlerinin ilk iniş yaptığı anda ihh'cıların tekbir sesleri eşliğinde sopalarla saldırdığı filmlerde gün gibi aşikar. aynı anda beş gemi daha israil timleri tarafından ele geçiriliyor, peki orada neden saldırı yok?
elbette bu durum orantısız güç kullanıldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz, ama ihh aktivistlerinin , daha askerler iner inmez saldırıya geçmeleri, tekbir getirerek ver yansın vurmalarını ben pek barışçıl bir kuruluşun girişimi olarak göremiyorum. amacını cihada çıkmışçasına gerçekleştirme çabasının olmadığını kim söyleyebilir?
diğer yandan, elbette, gazze üzerine dikkatleri çekmekte başarılı olduklarını, dünya kamuoyunda israil'e karşı nefret çıtasının yükselmesine katkı sağladıkları gerçek, ama gazze'nin ablukadan kurtarılmasını gerçekten sağlayabilecek mi bu? üstelik, salt yahudi olmalarıyla nedeniyle masum insanlara yapılan saldırıların hesabını kim verecek?
hemen ardından çıkan rachel corrie gibi gemilerin varlığı o anlamda umut veriyor. ama diğer yandan en başından israil'e direnmeyeceklerini bildirmişler ve askerler gemiye çıktıklarında direnmeksizin teslim olmuşlardır. tabii ki aleyhte konuşmak istendiğinde, israil'in gözü korktu, onun için bu sefer yaralı olmamasına dikkat etti diyenler olacaktır. o zaman hemen, mavi marmara ile aynı anda ele geçirilen diğer beş gemiyi anımsatırım.
orada ne olup bittiğine dair bizler ancak varsayımlarda bulunabiliriz. gerçek olan bir tek veri var, o da masum hedeflerle yola çıkmamış sivil bir insiyatifin saldırıya uğradığı, israil askerlerinin orantısız güç kullanıldığı, ve türkiye'nin bu olayda sorumluluğunu kabul etmeden kendisine savaş açılmış gbi davrandığı!
uluslararası alanda da bir yaptırım sağlayabilmiş değil türkiye, birleşmiş milletlere dahil tek bir ülkeden israil'i kınama bilgisi gelmedi. ancak şok olduklarını bildirmişlerdir ülkeler.
peki ne geçti elimize bütün bundan?
olan o dokuz kişin canına malolmakla kalacak ....