11 Kasım 2016 Cuma

kalp kırarım, bilek kırarım, çanak kırarım... haydeeeee, kırıcı geldi hanıııımmmmmm! ya da küçük emrah'tan rol çaldığım bir gün

olay salı sabahı vuku buldu. 

benim haydutlarla sahildeyiz. zıpırlarda bir miskinlik hali. hadi koşun len diyerek diye gaza getirmek için her zamanki gibi deli dana misali koşmaya başladım. küçük bir engel üzerinden atladım. yazılarımı takip edenler bilir, alışılmadık bir vaziyet değil, yerimde duramam ben pek.

ama ne olduysa o anda oldu: sol ayağım son iki günün yorgunluğuyla bitap düşmüş bedenim ve zihnim ile olan koordinasyonu bozdu ve yamuk iniş yaptı. bir güzel içeri doğru kıvrıldı. bedenim de ona eşlik ederek dengesini bir kenara attı ve çöt diye bileğimin üzerine oturdu! 

hani oturmaktan aşınmış, yayları çıkık eski divana tombul komşu teyzeler kendini böyle lappadanak bırakır ya, aynen öyle düştüm ayağımın üzerine. 
ve nasıl o eski divan tombul teyzenin ağırlığı altında ezilerek son nefesini verirse, ben de ayağımdan benzer bir çatırtı sesi duydum. 

öyle bir ağrı saplandı ki, kendimi sadece "lütfen lütfen yooo!" diye yalvarırken duydum. ayağıma mı, tanrı'ya mı, ya da oradan bombardıman yaparak uçan martıya mı yalvardım belli değil. oğluşlarıma yalvarmadığım kesin, heriflerin zerre kadar umurunda değilim. 

ayağa kalktım, ama adım atmak tam bir işkence! bastıkça inliyorum. bileğin canına okumuşum anlaşılan. 
hadi kızım, başarırsın, zırlama, inleme, ne o öyle bebek gibi, yürü bakayım diyerek haytalarımın yerine kendimi bu sefer gaza getirmeye çalışıyorum. nafile, her on adımda bir oturuyorum bir yere, acıdan gözlerimden şaldır şaldır yaş geliyor. 

yoğurtçu parkı'na gelince pes ediyorum artık. oy anam oy, nasıl ağrıdır bu! yok, bittim, bir adım daha atarsam ruhuma fatiha okuyacaksınız! o vaziyetlerdeyim. 
en azından biri köpekleri bağlasa, tasmasından tutup eve götürse. hani ben de eve gitmeyi başarırım o zaman.  
gri hücreleri beynimde ağrıdan arta kalan minik boşluklara "hööö, höööö" diyerek sürmeye çalışıyorum. düşünmek nasıl bir şeydi yahu? sanki ayağımın değil de kafamın üzerine düştüm mübarek! kim gelir yardıma, hadi düşünsene be yaralı kuçu! sonunda yine aramıyorum kimseyi, sadece yakın bir arkadaşıma mesaj atıyorum. kaza geçirdim, gelebilir misin diye. 
yahu ayak eşek cennetini boylamak üzere, ben hala "aman kimseyi uyandırmayayım" diye uğraşıyorum. la havle!

nasıl yaptığımı inanın ben de bilmiyorum, ama eve gelmeyi başarıyorum sonunda.

ayakkabıyı çıkartırken bir sancı! buz geliyor aklıma. hemen dolaptan çıkarıp kompres yapıyorum.

anlaşıldı, bunun uçarı kaçarı yok, bir devlet babaya görünmeden olmayacak bu iş; hadi bakalım, tut şimdi hastanenin yolunu. 
tam hazırlanırken, mesaj attığım arkadaşımın ablası arıyor, mesajı o görmüş. "aman ha, hastaneye yalnız gitme sakın, uyandırdım ben, geliyor." "yok ben giderim." diyecek oluyorum, "sakın!" diyor. 
manyak mıyım neyim ben, tek başına gitmeye kalkıyordum bir de! sopalığım ben sopalık.  
neyse ki söz dinliyorum.

müşteri almak için milletin popo dibine kadar sokulup korna çalan, vızır vızır boş geçen taksilerin hepsi dolu nedense. 
uzun bir bir aralıkla boş gelen iki taksiyi de caddenin başında kaptırıyoruz. arkadaşımın tepesi atıyor. "ben o köşede bekleyeyim en iyisi" diyor o köşeye yürürken. ben kalıyorum, bir arabaya dayanmış halde. 
kaç zaman geçiyor bilmiyorum, sanki asırlar geçiyor, bir kepçe geçiyor, neredeyse atlaycağım kepçesine, "abi at bizi hastaneye ne olur!"
hemen ardından nihayet bir taksiye bindiğini görüyorum. 
taksici her nedense ileride bekleyen hanımı alacağını varsaymış, önümde değil de dört metre ileride duruyor. tüm trafiği kilitleyerek o dört metreyi topallıyorum. korna çalanlara parmak göstermek istiyorum, ama ona bile gücüm yok.

önde bir teyze oturuyor. meğer caddenin sonunda inecekmiş, müşteri bulursan al demiş. - geçmiş olsun, nasıl oldu diye soruyor. 
- köpeklerimle dolaşırken oldu diye cevap verecek oluyorum, hemen parmak sallıyor teyze. 
- zaten ne gelirse bu kedi, köpekleri evde beslemekten geliyor. bakın ben de besliyorum, ama asla eve almıyorum onları. diye uzun bir nutuk çekiyor. 
amanın, çattık!  
- ee benim de kaza evde olmadı ki!" diyorum. 
hadi teyzeciğim, gelmedik mi senin ineceğin noktaya? teyze ne zaman iniyor fark etmiyorum bir yerden sonra.

hastaneye varıyoruz ama ben mi varıyorum oraya, hastane mi bana varıyor, bilmiyorum. 
tek başına gelsem, ağrıyan sıpa ayağımla aha kapısına lönk diye boylu boyunca yığılmak dışında pek bir marifet gösteremezdim. refakatçin varsa, hastane de var hizmet veren yüce devlet baba hastanelerinde başka ne işe yarardım ki? yalnız olmadığıma zil takıp oynayasım geliyor. ayağım o halde olmasa, gerçekten de kalkıp oynayacağım. ama yalnız olmadığıma değil tabii ki! 

arkadaşım kaydımı yaptırdıktan sonra, bir de tekerlekli sandalye buluyor bir yerden. ondan sonra acil binasının neredeyse her bir yerini tavaf ediyoruz; önce triaj, sonra ortopedi, sonra röntgen, sonra tekrar suratımıza bile bakmayan, günde ortalama bilmem kaç hastaya bakmaktan duyarsızlaşmış, ilgisiz ve suratsız ortopedi asistanın olduğu ortopedi odası. 

rengarenk fularla ayağıma bağladığım buzun ısınmasından, ama en çok da şu suratsızın (anladınız işte, evet evet onu kast ediyorum, artık ona bu isimle hitap edeceğim) evirip çevirmesi yüzünden ayağım zonk zonk atıyor. utanmasam, kesime giden buzağı gibi bağıracağım, zor zapt ediyorum kendimi. 

hadi kardeşim, lifleri mi zedeledik? söyle, ver merhemi de gidelim. suratsız ekranda beliren röntgen sonucuna bakıyor. ilk defa suratı anlam ihtiva eden bir ifade alıyor, hani pis pis sırıtıyor mu, yoksa ekranı mı inceliyor, emin olamıyorum. hadi kardeşim, söyle işte, kadın kahraman filmin sonunda ölecek mi yoksa? 

bizimki oturduğu yerden kafayı kaldırıyor. donuk bir şekilde kırık diyor. 

yutkunuyorum. hah, aldın mı merhemini?!  küçük emrah bakışıyla "kırık mı?" diye soruyorum, amca, benim ne annem var, ne de babam, nasıl kırık dersin? hiç mi acıman yok senin? benim bissürü var, hepsi de şu an ayak bileğime toplanmış vaziyette, sana biraz veyebiliyim hattaaaaa.
işe yarıyor benim küçük emrah bakışım, ikramımı aldı mı ne. "ameliyatlık bir durum yok." diyor. "kırık küçük." suratında "hadi iyisin iyi!" bakışı beliriyor bu sefer suratsızın. "isteyince ne güzel de bakarmışsın sen!" makas alasım geliyor suratsızdan. 
erken seviniyorum. "on gün üzerine basmak yok haaaaa, yoksa ameliyatla cısss yaparım seni!" diyor asistancık. "sanki sen neşteri alacaksın eline!" verip veriştiriyorum içimden. dış sesim en şirin halimle gülümseye çalışarak teşekkür etmek için geveliyor, ama ağrıdan ağlıyorum ancak.

alçı odasına alıyorlar. alçıları anlatan teknisyenin tavrı birden değişiyor, meğer alternatifi varmış bunların. biri standart külçe gibi ağır olanı, diğeri de emperyalist ülkenin hafif alçısı. ama işte alçının bile kapitalisti oluyormuş: efendim hastanelerinde yokmuş ondan. parasını ödersen düdüğü, pardon alçıyı da öttürüyormuşum. telefonumu veriyorum, "hadi arayın da gelsin firma mümessili." 
o an aklıma gelmiyor tabii, ama teknisyenci kardeşin tavrından tuhaf şeyler sezinliyorum. demin suratsızla yarış halindeyken birden pek güler yüzlü oluyor. seni gidi seni, yoksa komisyon mu alıyorsun sen bundan? yok öyle bir şey! bak şimdi benim yaptığıma! yok, niye alsın yahu? hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir hekim sadece. nasıl da art niyetliyim, cık cık cık. çok ayıp ettim çooook. utandım şimdi bu satırları yazarken. 

ben kıvranıyorum, ne olur bir şey verin şu ağrıya gözünüzü seveyim! 
hadi alçı malzemesi gelene kadar enjeksiyon yapalım deniyor. çok şükür be!

ama o da ayrı bir trajikomik durum. tam enjeksiyon odasına gireceğim, hemşire sesleniyor, kalçanızı açın, hazırlanın. oldu canım, üzerime hafif bir şeyler de giyip göbek dansı da yapayım istersen? alooooo, son nefes diyorum, güzel kızımız pantolonu tek başına indir diyor. sonunda geliyor prenses hemşiremiz. o bir türlü veremediğim nefesi derinceeee içime çekiyorum. 

döner dönmez alçı malzemesi, koltuk değnekleri gelmiş beni bekliyor. teknisyenci kardeş hevesle işe girişiyor. 
ağrı kesicinin içine ne karıştırdılar bilmem, ama benim kafa bir güzel oluyor dostlar oooooooohhhhhhhh, dünya varmış! ağrı? o da ne? bırak ağrıyı, dertleri bile unuttum! içimden başlıyorum "yine mi güzeliz, yine mi çiçek, hamd olsun ..." diye, meğer içimden değil, bas bas bağırıyorum. teknsyen basıyor kahkahayı. 
o enjeksiyonun içine ne karıştırdınız siz bakayım? valla dadanırım ben bu dükkana! yaşasın devlet hastaneleri! 
koltuk değneklerini veriyorlar koltuğumun altına. değnek ehliyetim de yok, üstelik kafa da güzel, polis çevirmez değil mi?
kontrolden hemen sonra hastane önünde
kuyruğu kıstırmadım modu

ertesi gün kontrole gittim. bizim suratsızı görünce "merhabaaaaa, ben geldim" diyorum, kırk yıllık dostumu görmüş gibi. başını bile kaldırmıyor. başka bir teknisyen var bugün. neyse ki! dünkü fasıl şovumu bilmiyordur bu nasılsa. hmmm dedikodumu yapmışlar mıdır acaba? 
teknisyen bakıyor. oynat parmağını diyor, bir de bastırıyor parmaklarıma. iyi diyor.
a be kardeşim, bu muydu kontrol dediğin? yahu o parmakları ben evde de oynatır, hatta çifte telli attırırdım. bunun için mi çağırdınız beni? 

parmağını kırmış bir arkadaşımın "bana da üç hafta demişlerdi, iki hafta sonra aldılar alçıyı demesinin verdiği umutla soruyorum. suratsız "en az dört hafta, hatta belki de daha fazla" diye cevap veriyor. hiiiiiiiih diye çığlık atıyorum içimden. yok bu sefer gerçekten de içimden atıyorum. tamam suratısızım, başımı daha fazla derde sokmadan başka soru sormayayım. dört haftaya razıyım ben anacım. 

eve geldik, sağolsun arkadaşım üşenmedi kahvaltılık hazırladı, karnımızı doyurduk. 

yalnız kalınca birden mahsunlaştım, küçük emrah halleri üzerime çullandı yeniden. aboooov, amca, benim ne annem var, ne de babam, ben şimdi nasıl iki hafta kalkmadan yaşayacağım. hiç mi acıman yok?  

gel de şimdi karmaya inanma! sen misin evi taşımak için bir hafta izin almayan?! öğrencilerim mağdur olmasın da, kimseye ders yükü bindirmeyeyim de bıdı bıdı. hah, oldu mu sana ders?! otur bakalım şimdi tam bir ay zoraki olarak evde gör hanyayı konyayı!

hadi şimdi kime çekeceksin küçük emrah numaralarını? 

öhööm karma amca, benim ne annem var, ne de ...

5 Kasım 2016 Cumartesi

çal kapımı

hiç başınıza geldi mi? hani tam bir şey takılmıştır aklınıza, kocaman bir soru işaretiyle boğuşur durursunuz, keyfiniz kaçmıştır, hiç kimseden de medet umamaz hale gelmişsinizdir. tam anlamıyla çaresizlik içinde kıvranıyorsunuzdur, artık umudunuzu kesmişsinizdir. birden çok alakasız bir yerden yanıt gelir. ama o kadar alakasız bir yerden ve biçimde gelir ki bu yanıt, hani şu moda kavram "farkındalığınızın" yüksek olması lazım o yanıtı okuyabilmek için. ya da gerekmez böyle bir farkındalık, sadece gözlerinizin çapağını temizlemeniz yeterlidir.

benim başıma çok gelir. gün içerisinde ufak ufak, dikkat edersem, algılarımın ayarını açarsam, dalmazsam fani hayata, hep alırım bu tür yanıtları. 


diyeceksiniz ki, tüm gün kafanda soru işaretleriyle mi dolanıyorsun da bu kadar yanıt geliyor. galiba öyle olmalı, farkına varmadan soru soruyor, ama ilginç bir biçimde yanıtların farkına varıyorum diyeyim de olsun bitsin. 

ya da şöyle izah edeyim: bilinçli bir şekilde sorduğum sorulara gelen yanıtların yanı sıra, sormaksızın aldığım yanıtları daha çok günün hediyesi olarak algılıyorum.  

soru sorarak aldığım yanıtların en çarpıcısı benim için şuydu: bir gün beşiktaş vapur iskelesinde çaresizlikle aldığım bir kararın doğruluğunu sorgularken, siz tanrı deyin, beriki buddha desin, diğeri evren diye seslensin, işte kendinizi teslim etmeyi öğrenmeye gayret ettiğiniz güç her ne ise (tabii varsa size göre böyle bir güç), ben de işte o güce sesleniyordum. tam o esnada gözüm denize kaydı, üzeri kapalı minik bir balıkıçı motoru geçti iskelenin önünde. biraz sonra vapur yanaşacaktı, ne işi vardı orada teknenin derken, gözüm adına ilişmişti: my angel. donakalmıştım. elbette tesadüf diyecektir çoğunluk. tesadüf diye bir şey yoktur bana göre. her şey devasa bir yapının parçasıdır. kelebek etkisi gibi, her şey peş peşe gelişir, birbirini tetikler. benim orada bulunuşum, tam o anda kararımı sorguluyor oluşum ve o teknenin çok alakasız bir biçimde iskelenin önünde geçiyor olması. 

hadi kırmayayım sizi, hadi tesadüf olsun. güzel bir tesadüf o halde.
neyi sorguluyordum ki ben? yanıt gelmişti. doğru bir karar vermişim işte. onayı da gelmişti. tesadüfen de olsa!

ya da bir gün bahçede oturmuş sınav kağıtlarını okuyordum ki, ezan okunmaya başlandı. bu sefer muziplikle karışık naiflikle (nasıl bir karışım bu diyeceksiniz, oluyor işte, içten bir muziplikle bu karışıma denk geliyor bu) bir şekilde tabletimde ise kısık sesle müzik çalıyordu. "eğer günahsa müzik dinlemek ezan esnasında, hadi dedim, bir arıza gönder, bozulsun bu cihaz. senin kudretine boynumuz kıldan ince." 

bozulmadı, tıklamadan, takılmadan, tıngır mıngır sufi müziğini çalmaya devam etti.şu müzik videolarının da olduğu pek popüler bir siteydi (reklamını yapmayacağım, zorlamayın), bir sanatçı açarsınız, ama ondan sonra rast gele oradan oraya kendisi atlar durur, işte o site, anladınız siz hangisi olduğunu, hadi zorlamayın beni. neyse, ezan bitti, hemen akabinde müzik de durdu ve reklam girdi araya. ama asıl reklamın sözleri şaşkına çevirdi beni: "kim demiş deniz altında müzik dinlenmez diye." dolaylı bir cevap değil miydi bu da? 

ya da az evvel, tam aşkı düşünüyordum hüzünle. çalmıyorsun artık kapımı be aşk diye sitem ediyordum. tam o anda az evvel bahsettiğim müzik videolarının açık olduğu siteden şu parça duyulur oldu:

"bayat bir somun ekmeğin / kokusuyla boyuyorum sarıyı / bak bu köşede gözlerin / eksiltiyorum ruhumu her fırçada 
çal, çalsana kapımı / ister uykulu, ister uykusuz 
bak burada beyaz ellerin / biraz eksik sarıyorsa belimi / görmemiş der geçerim 
şeffaf çizdim ben zaten kendimi 
çal, çalsana kapımı / ister hüzünlü, ister hüzünsüz 
sonra bir ev boyadım sana / kapısı mavi, zili deniz / içinde yaşasak ikimiz / geç bunları demeden, şimdi 
çal, çalsana kapımı / ister huzurlu, ister huzursuz"



şimdi ben bu yanıtı nasıl okuyayım?

ah minel aşk...


25 Ağustos 2016 Perşembe

evceğizim canceğzim; o ev senin değil, defol çık kiracıcığım!



ayol, sekiz yıl bir evde yaşadım, artık her sene bu ev senin, şu ev benim gezeceğim. ohhhhh ver elini gelsin denişik denişik evler. parayı da yolda buldum zira, taşıma şirketlerini zengin etmeye karar verdim. hele ki emlakçıların piyasası da kötü gidiyordu, sayemde kalkınacaklar alimallah.


heeeee, bahçesini anlatacaktım ya yeni evimin, maalesef onu artık inşallah yeni evimin bahçesi olarak dinlersiniz.
niye mi?
çoook sıkıldım da ondan.
böyle yazınca ben bile sevdim taşınıyor olmayı diyeceğim.
de... yok değil olmadı bu.
sanki mazaohistim de, kendime eziyet etmeyi seviyorum, yeniden topla her şeyi, zaman ve olmayan para kaybı üstüne cabası.
ay yok, böyle anlatınca da içime fenalıklar geldi.
baştan anlatayım efenim.

diğer kentlerde durum nedir bilemem, ama kentsel dönüşümün nimetlerini istanbul doyarcasına yaşıyor. koca kent, koca bir inşaat alanı. mütahhitler arı gibi vızır vızır işçi arılara minik minik kovanlar inşa ediyor. ne de olsa, evladiyelik dairlerine değer, bedavadan güzellik katacaklar. inşaat firmaları mülk sahibine her şeyi ödüyor, taşınma parası, kira... misssss
işçi olmayan zengin tayfası arılar da kiracısını sokağa atıp, dairesinin değerini bir buçuk katına çıkarma derdinde. eee haklı tabii, o kadar mal mülk edinmiş, bunların değerini arttırmak onun en doğal hakkı. sen eşekler gibi çalışıp bir daire alamazken, o babadan kalma dairlerine daire katmış, çok mu görüyorsun? dairesinde seni oturttuğuna şükret bre nankör!
şimdi çok sevgili ev sahibimin o kadar malı mülkü var mıdır bilemem, yoksa, inşallah olur. çünkü kendisine müteşekkirim. ne de olsa daha bir sene bile dolmadan beni evden attı. tebligat çeken o elleri dert görmesin.

kira sözleşmesini oğluyla yapmıştık. taşınalı daha bir ay olmamıştı ki, komşu bombayı patlattı: kentsel dönüşüme veriyorlarmış apartmanı!
geliniyle de pek kaynaşmıştım, köpek sahibi, çok şeker bir çift.hemen onu aradım. yoooook canım, en az üç dört yıl olmaz bir şey, rahat rahat oturun demişti.
derken baharda tekrar alevlendi bu söylentiler.
hani mal mülk sahibi pek değerli zatlar demiştim ya, apartmanda toplamda dört daireye sahip bir baba oğul var, özellikle oğlu, pek istekli kentsel dönüşüme. onun da kiracısı en az benim kadar, hatta galiba beni bile kıskandıracak kadar kendisine duacı.
ama benim ev sahibi olarak karşıma çıkan oğul ve gelin tarafından henüz endişe edilecek bir şeyin olmadığı yönünde rahatlatıcı sözleri geldi.
yaz başında, artık sözleşme imzalandı dendi. sinirden kirayı geciktirdim. bir gün geçince emlakçı aradı. evet, görüşmeler var, ama bu sene kesinlikle öyle bir durum söz konusu değil dendi.
ama mazohistim ya, ya da bariz şapşalım. inşallah dedim. inşallah bu kadar emek verdiğim bahçeden tam sefasını sürecekken bu kadar erken ayılmam gerekmez dedim.
derken, geçen ay mutlu haber geldi. o güzel haberi vermek için bizzat valide hanım aradı. belli ki, oğul ve gelinin böylesi güzel bir haberi verecek halleri yoktu. hani, gençler ya, güzel haberi yanlış verirler, mazallah sevincimden bayılırım filan. tabii akıllıca davranmışlar.
böylece o güne kadar tanışmadığım valide hanımla müşerref oldum.
üç dört ay daha oturabilirsiniz minvalinde bir şeyler söyleyince, hani üç dört seneydi bu, diyecek oldum. benim öyle bir sözden haberim yok, sizi iyi niyetle aramıştım. madem öyle, yasal yollardan hallediyoruz dedi.
bre densiz ben! bre, değer bilmez ben! kadıncağız iyi niyet gösterip, üç dört ay daha tanıyor, ben ise kendisinin haber bile olmadığı sözlü verilmiş bir taahhüdü hatırlatma cüretinde bulunuyorum. haddini bilmez ben! ah!
aferin valide hanıma! daha haftasına kalmadan, sözleşme bitiminde derhal dairemi boşaltın diyen tebligat ulaştı elime.
ev sahibi dediğin böyle dişli olacak canım! çok mutluyum çok.
allah kendisine inşallah daha gani gani daireler nasip eder!

offff, yalan oldu benim güzel bahçe...

9 Haziran 2016 Perşembe

hiç kimse ya da hepimiz

lisenin kızlar tuvaletinde birbirimizi su savaşlarında sırılsıklam ıslattığımız, hatta evdeki sorunlardan bunalıp birlikte istanbul'a kaçmayı planladığımız ve hala görüştüğüm bir sınıf arkadaşım var. nihayet yıllar sonra onu tekrar sahnede görmek nasip oldu. 
bomonti park avm'deki tiyatro atölye'de "hiç kimse" adlı oyunu kocasıyla birlikte sergiliyorlar.
hemen belirteyim, bu sezon maalesef oyunu kaçırdınız, bana da sondan ikinci oyuncu seyretmek nasipmiş. ama sonbahar sezonunda tekrar sahnelemeyi düşünüyorlar, yani biraz sabretmeniz gerekecek.
boşuna demiyorum, zira seyretmeye değer bir oyun!



önce oyunun kısa bir özetini biletix'den apartılmış olarak vereyim:
"Devr - i Alem oyuncularından hiç kimse
Kimseyle yakınlık kuramayan, bütün çabalarına rağmen sosyal hayata giremeyen 45 yaşındaki Erkut; kendi kendisiyle kavgasını bitirememektedir. Aile, toplum, devlet ve tanrı inancını sorgulayan Erkut, bir klinikte tedavi görmektedir. Doktoru Zeynep Hanım'ın çabalarına rağmen umutsuzluğa yenik düşer. Varlık ve hiçlik arasında sıkışan Erkut, hayatını sonlandırmak istemektedir. Doktor Zeynep ise kendisini öldürebilecek en güçlü adaydır. Doktor Zeynep, iyileştirmek istediği hastasının yaşamını sonlandırmasına neden olacak ve Erkut ile aynı süreci yaşamaya başlayacaktır. Bu döngü içinde bocalayan sadece Erkut değildir. Evren ve küçük genç gezegendeki düzensizlik içinde tekrarlanan düzende çırpınan ve hep aynı sonu yaşayan insanlıktır.
Eser: Adnan Büyükbaş
Oyunlaştıran, yöneten: Tanya Aksu Gökdeniz
Dekor, kostüm: Harika Derya Erten
Müzik: Vurgun Deniz
Afiş: Gülşah Ünsal
Oynayanlar: Hasan Fehmi Gökdeniz, Tanya Aksu Gökdeniz"

tanya'nın dediğine göre, eser sahibi olarak adnan büyükbaş görünse de, yazarın kendisi oyunu seyrettiğinde, "aman ha, benim adımı çıkarın afişten!" diye ricada bulunmuş. gülerek ilave ediyor tanya, "boşuna değil, oyun sağ kesime hitap eden bir tiyatro eseriyken, ben onu tamamen sol bakış açısına göre yorumlayıp, kitapta olmayan bir sürü unsur ekledim."  
burada bunların ne olduğuna dair çok fazla detayına girmeyeceğim, ama aşağıdaki alıntılar bir fikir verecektir:
"Buradan bu kokuşmuşluktan gideceğim. Hatta bu dünyadan gideceğim. Orada sen ve senin gibiler olmayacak!
Biliyor musun orada para denen şey de olmayacak. Hiç kimse parası kadar konuşamayacak orada.Her şey kardeş payı, bölüşülecek. 
Hiç kimsenin gizli kasası hesap numarası olmayacak. Ortak olan tek şey kaderimiz olacak…"

özetinden de anlaşılacağı üzere oyunun tamamı neredeyse erkek oyuncu, yani erkut karakteri üzerinde dönüyor. ama ona gelmeden önce diğer karakteri, zeynep ele almak istiyorum: 
doktor zeynep'in fazlaca repliği yok. sahne aldığı kısa süreler içinde de arka planda, baş rol oyuncusunun monologlarını dinleyen, daha çok mimikleri ile destek veren bir role sahip. tanya oyunun hem senaristi, hem oyunlaştıranı olarak, zeynep'in başlarda grotesk bir tiplemeyken en sonda karaktere döndüğünü söylese de, bu son nedense gerçekleşmiyor. erkut'un kaderini değil, kendi yok oluşunu yaşıyor zeynep, ama bu yok oluş bile kör göze parmak şekilde hicveden bir tiplemenin yaşayacağı türden bir yok oluş olmaktan öteye geçemiyor. belki de tam da bu yüzden oyunun içerisinde sandığından daha derin bir manaya sahip. erkut gibi o yok oluşu isteyerek, bilerek çağırmıyor, tam tersine, hastasının bir virüs gibi kendisine bulaştırması neticesinde, başına gelenin tam ne oldiuğunu anlamadan kendini kaybettiği bir düzleme geçiyor zeynep . 
o yüzden oyunda yer alışı, repliklerinden ziyade kıyafeti önem kazanıyor: ilk girişte taşıdığı parlak taşlı güneş gözlüğü oyuncu tarafından kapatalizmi temsil ettiğini söylense de, bence daha çok şaşalı bir krallığı temsil eder durumda. oyun ingiltere'de geçiyor olsaydı, kimin eleştirildiğini hemen anlarız. her ne kadar güneş gözlüğü kısmı işçinin sömürüsü üzerinden kendine rahat bir hayat kurmuş olan orta üst sınıf kesimi bir yere kadar temsil ediyor olsa da, sade bir okuma gözlüğü sanki daha yerli yerinde olurdu. eğitimli ve enteletüel kesimi salt tatili çağrıştıran bir simgeyle anmak ne kadar doğru olurdu? üstelik zeynep de en sonda bu çarkın bir kurbanıdır ve bir okuma gözlüğü, psikiyatrın okumaktan ve yazmaktan erken yaşta bozulan gözlerini çok iyi anlatacaktı. en sonda, erkut'un kaderinin bir anlamda paylaşıyor olması, sistemin patronu değil, kurbanı olduğunun bir göstergesi değil midir? 
kıyafet seçimini ise çok yerli yerinde buldum. tek parçadan oluşan elbisesi, ki üzerindeki siyah beyaz çizgili ceketi(bu renklerin futbol fanatizmini mi simgeliyordu diye sormaktan alıkoyamıyorum kendimi)ni çıkardıktan sonra gördüğümüz elbise, sade haliyle büroda çalışan tipik ofis kadınını hatırlatıyor. diğer yandan ise, kısa kollu olmasına rağmen, belki uzak da olsa kara çarşafı çağrıştırmaktadır. bu da ülke gündemine enteresan bir gönderme olmuş. hele ki koca ve çocuğa sahip oluşu, kendisinden beklenen toplumsal rolü oynadığını göstermekte. eğitim de almış olsa, siyah elbisesiyle bir anlamda kara çarşafın baskına boyun eğmiş ikinci cinse ait olduğunu anlatmakta. altına giymiş olduğu kalın siyah çorapları bunun pekişmesini sağlayan unsurlardan biri. 
ama tam da tüm bu siyahlığa tezat oluşturacak kırmızı ruju, kalın siyah çoraplarının üzerine giyilmiş olan kırmızı paçalı dantelli donu ve kırmızı rugan ayakkabılarıyla kadın her ne kadar eğitimli de olsa toplumun en dış katmanlarından biri olan psikyatri kliniğinde dahi en niyahetinde pornografik bir meta olmaktan öteye geçemediğini gösteriyor. en sondaki krmızı ışık da, deliliğe geçişe de bir genelev havası katıyor nedense. erkut'un babasına ait fotoğrafı yiyor olması da bir nevi erkut'un babasını sindiren genelev kadını imgesini yaratıyor. acaba erkut'u yok ederken, babası üzerinden yeniden bir var ediş biçimi mi bu? 

erkut'un kıyafeti ise zeynep'in kıyafetinin tam tersi. beyaz pijama altı üzerine beyaz bir tişört. elbette kıyafetinden ziyade karaktere odaklanmamız istendiğinden bu sadelik. ama her nedense o beyazlık bir yerde yine de rahatsız edici. zira her türlü sorgulamayı yapan entelektüel birikimi çok yüksek bir karakter o bilgiyle kirlenmiş vaziyettedir, oysa ki beyaz saflığı, nötr bir hali, işlenmemişliği ifade ediyor. bu kirlenmişliği anlatabilecek en iyi renk siyah olurdu, ama tabii bir psyatri kliniğine siyah ne kadar uygun bir anlatım katabilirdi? belki de tam bu yüzden, karmaşaya neden olacak düz bir renk yerine, gerçeğe sadık kalınarak, hastanalerde görmeye alışkın olduğumuz "çubuklu" pijamadan şaşmamak gerekiyordu.   

erkut'u anlatmak olanaksız, o kadar zengin bir karakter ki, insan hangisinden başlayacağını bilemiyor. tüm oyun onun üzerinde döndüğünden o kadar çok konu var ki! erkut yeri geliyor şair oluyor, yeri geliyor ressam, ama asıl özünde sol geleneğinde kavrulmuş bir düşünür.

zaman zaman sufiliğe varan bir iç yolculuğuna gidiyor. aslında o sol geleneğe taban tabana zıt bir dinsel yaklaşımı var erkut'un. adem'le havva'nın cennetten kovulmasalar, var olmayacak toplumun içinde bunalmış, yalnızlığıını yaşayan bir adam erkut. ruha inanmadığını anlatırken dahi, aslında inandığını ifade eder. tam ruhun ne olduğunu anlayamadığı bir anda, ruhu sıkılmıştır zira. olmayan bir şey nasıl sıkılsın der gibidir. hele ki zeynep'in boşluk olmasa, resim olmaz ifadesine karşılık, resim olduğu için boşluk var demesi, bu manada en üst noktayı bulur. sufiliğin hiçlik kavramına gönderme olduğu son derece net bir ifadedir bu. yine de bunca derinliğine rağmen yarım kalmış bir hayat erkut'unki. hiç bir yerde olmak istemez, zamanı yok etmek ister, aynen sufiliğin özünde olduğu gibi. her ne kadar anda olmak istese de, bunu başaramaz. kendi arzusuyla da yarım bırakmayı en sonunda başardığı bir hayat olur bu. 

eserin orjinalini okumak isterdim, ama maalesef bulamadım. 
orjinal eserde de erkut karakteri bu kadar güçlü mü bilemem, ama fehmi'yle hayat bulan erkut sizi sandalyenize mıhlayacak cinsten! bir buçuk, iki saate yakın süren oyun süresince nefesimi pek çok sahnede tutmuş bir halde seyrettim. fehmi kendsini öylesine kaptırarak oynuyor ki, erkut rol olmaktan çıkıyor. adeta içiçe geçiyorlar. fehmi mi erkut, erkut mu fehmi ayırt etmek olanaksız hale geliyor. her ağladığında içim sızladı. hele ki kafasını vurduğu sahnelerde, sadece erkut'un değil, fehmi'nin de ciddi bir şekilde zarar göreceğinden endişe ettim. belki de şöyle söylemek gerekiyor: fehmi yok oluyor, hiçliğe karışıyor, oyun süresince sadece erkut var karşımızda!
açıkçası son bir kaç yıldır gittiğim iyi oyunların arasına çok rahat girer bu. tiyatro eleştirmeni olsam, ki acımasız bir edebiyat eleştirmeni olarak bunu rahatlıkla söylebilirim, 10 üzerinden 9 vereceğim bir oyun olurdu bu . 
ama oyuncusuna gelince, kesinlikle zon zamanlarda seyretme şansı bulduğum en iyisi! böylesine yetenekli bir oyuncunun neden büyük yapımlarda boy göstermediğine insan epey üzülüyor. oyununa bu kadar inandıran, seyircisini bu kadar sürükleyen bir oyuncu az bulunacak bir yetenek. üstelik, tiyatroyu brecht bakış açısıyla, yani yabancılaştırma unsuru olması gerektiğine inanan birisi olarak söylüyorum bunu. seyirci kendini oyuna kaptırmamalı, eleştirel mesafesini koruyabilmeli. ama fehmi'yi seyrederken "katarsis"i yaşamamak olanaksız. erkut'un acılarını diekt olarak siz de yaşıyorsunuz. 
aslında fehmi'yi trt 1'de salı günleri yayınlanmakta olan yunus emre dizisinde meczup rolünde görmek mümkün. ama açıkçası bu güçlü oyunculuğu görmek istiyorsanız muhakkak bu oyunu seyretmeniz lazım. yeni sezon için ajandanıza şimdiden "kesinlikle görülmesi gereken" notuyla kaydını düşmenizi öneririm.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

tekirdağ

istanbul'dan bunalan çok yakın bir arkadaşım ani bir kararla bu şehre taşındı bir kaç ay evvel. (ah ya ah, darısı başıma, şu istanbul cehenneminden ben de kaçabilsem keşke bir an evvel!)


(ha bu arada hemen başında söyleyeyim; sonra demedi demeyin: tekirdağ'ı anlatacağımı sananlar çok bekler, vakit erkenken sayfayı terk-i diyar eylesinler. şehirle ilgili bilgileri hazreti google anlatır onlara nasılsa.)
tekirdağ bildiğiniz küçük şehirlerden biri. bir kaç sene evvel il olduğundan beri harıl harıl bir büyüme söz konusuymuş. arkadaşım da tam bu büyümenin hızlı olduğu, şehrin hemen girişindeki yeni yerleşim yerinde ev bulmuş. iki, üç yıl evvel tarla olan yerlerde dört beş katlı site evleri yükselmiş vaziyette. anlayacağınız ne ağaç kalmış aralarında, ne başka bir şey. bu muymuş tekirdağ dedikleri memleket?
yahu, arkadaşımı ziyarete gelmişim, ister fizan olsun, ister fincan, gideceğiz, gireceğiz, gerekirse o fincanı oyacağız. arkadaş hatırı için çiğ tavuk yenirmiş; hiç sevmediğim site ortamında kalmışım bir kaç gün, ölmem ya!
hem, o kadar da acımasız olmayayım, güzel bir yanı da yok değil evin: epey tepede olduğundan tüm çatıların, binaların üzerinden aşağı sahile, uçsuz bucaksız bir denize nanik yapıyor. bu sayede ben de gece boyunca itinayla yaptım o naniği, zira yattığım yeri olmasa da yastığı feci yadırgadım. dön sağa, dön sola; baktım ki uyku yok, bari dışarıya bakayım dedim. perdeleri sonuna kadar açtım. ay neredeyse dolunay olmuş, utanmadan şavkını vurmuş denize, çıt çıkaran yok. uzandım koltuğa, kollarım başımın arkasında, evrenle tatlı tatlı bir sohbette daldım. 
ah ya, etrafta binalar olmasa, nefis kesici olurdu! (sus, söylenme!)
ama belki de tam da bu yüzden, istanbul'un göbeğindeki bahçemden (ah evet, bir sonraki yazım kesinlikle bahçemi anlatmalı!) baktığım, büyük ayı takım yıldızını gördüğüm o küçücük gökyüzü penceresini özledim. 

uykusuz bir halde şafağı edince, bari etrafta ne varmış, ama en çok da binaların arkasında kalan güneşin ilk ışıklarını yakalamak üzere üç bir yana bakan genişçe evin pencerelerini dolanırken binanın arkasından tepe üstü giden yolun direkt tarlaların arasına daldığını fark ettim. içimde sessizce bir sevinç çığlığı patladı. tabii hemen giyinip kendimi dışarı attım. ben de kendime yolun peşine vermeliydim! 
ama dilerseniz niye havuç görmüş eşek gibi sevindiğimi izah edeyim efenim: ortaokul ve lise yıllarım henüz kasaba olan Yalova'da geçmiştir. bisiklete atladım mı, yirmi dakika içinde kasabanın sınırına gelirdim. sonra başlasın tarlalar, el değmemiş ağaçlıklar, börtü böcekler.  

burada da öyledir herhalde diyerek başladım yürümeye. 

tarlalar hep satılmış, ama son apartmanların yanında hala bahçeden hallice minik tarlalarını çapalayanlar vardı. 
apartmanları ardımda bıraktığımda tarlaların kenarındaki satılık arsa levhalarını görmezden gelmeye çalıştım.  maalesef her yer koca bir inşaat alanının habercisi gibiydi. 
daha genişçe toprak yola çıktığımda yol çalışması hazırlığı ağır bir şekilde hissediliyordu. kum çakıl öbek öbek yığılmıştı yol boyunca. 

ve tabii ki bu yol çalışmasına verilen ilk  kurbanlar her daim ağaçlar olmak zorundadır. içim yandı, bu iki ağacın cesetlerini yol kenarında görünce.

arasıra tek tük arabalar, arkalarında kocaman bir toz bulutu bırakarak geçiyordu yanımdan. yarım saatlik bir yürüyüşten sonra vardığım tepeden, yolun çok da ağaçlık gibi bir yere götürmeyeceğini anlayınca geri döndüm. 

yanımdan geçen, belli ki sabah yürüyüşüne çıkmış bir çift şüpheyle bana baktı. belki de tek başına, hem de belli ki spor yapma amacıyla yürüyüşe çıkmamış, dahası kırmızı suni deri montumla bayağı eğlenceden sabahlamış da dönüyormuşum izlenimi veriyor olmalıydım onlara. 

evin arkasında toprak yola ilk çıktığımda çatlallaşan yoldan sağa dönmüştüm. 
oraya kadar geri dönüp bu sefer diğer yöne, yani sola gitmeye karar verdim. 
tüh, meğer orası çok daha keyifli bir yolmuş! henüz tarlaların arasında inşaat izleri yoktu. 
tek tük ağaçların yanından geçip, küçük bir patikaya daldım, başak tarlaları ve üzüm bağlarına varana kadar yürüdüm. yolun devamı çok cazip görünse de bu sefer çok uzaklaşmak istemedim. bunun bir de dönüşü vardı ve karnım epey bir guruldamaya başlamıştı. eve varamadan çiğ başakları kemirir bulurdum herhalde kendimi. 

onun dışında, şehirle ilgili anlatacak çok bir şey yok maalesef.  

köpekleri korkaktı. hani derler ya, bir yere geldiğinde önce sokak hayvanarına bak, senden kaçmıyorlarsa, orası iyi insanlarla doludur diye. demek ki buncağızlar eziyet görüyordu burada. işin tuhaf tarafı, kaldığım süre boyunca hiç tasmada, yani sahipli köpek görmüş değildim. benim yoluma mı çıkmak istemiyordu bu dört bacaklılar? 
en nihayetinde döneceğim gün, kapının önünde taksi beklerken köpekli orta yaşlı bir hanım gördüm. hemen yapıştım. son dakka da olsa, bunun hikmetini öğrenmem gerekiyordu.  
"hiç sevmezler köpeği, evde besliyorum diye beni bile apartmandan atmaya kalkıyorlar" diyerek şüphemi doğruladı. 
yok yahu, yanılıyordumdur: ayol, koca şehir de hayvansevmez olacak değil ya! umarım tekirdağ'lı bir okurum vardır da durumu bana izah eder. 


insanları tipik şeker küçük şehir insanı. hani yabancı gördüğü birine hemen merakla memleketini, şeceresini, niye geldiğini soran, bu soruların ölçüsünü kaçırıp, insana çapraz sorgudaki bir şüpheli işkencesi çektiren tatlı yurdum insanı işte. tamam itiraf ediyorum, kaç kişiyle tanıştım ki orada? bir elin parmaklarını geçmez, ama en keyiflisini anlatmadan geçemeyeceğim: arkadaşımla çarşıya çıktık, valiliğin önündeki meydanda sıra sıra banklarda oturan erkekler dikkatimi çekti. "niye hiç kadın yok?" dedim arkadaşıma. sonra da yarısı boş olan tek bankı göstererek "şimdi, bu beyaz giyinmiş adamın yanına otursak ne olur?" diyerek oturdum. başta arkadaşım da çekinirim düşüncesiyle, ortamıza oturmayı teklif ettiyse ben çoktan yerleştim abinin yanına. ne de olsa niyeti bozmuşum, çene çalacağım. 
arkadaşımı diğer yanıma oturttum. 

bir ara almanca konuştuğumuzu duyunca, yandaki abinin kulakları dikildi hemen. baktım, kıvranıyor, muhabbeti başlatmanın yollarını arıyor, daldım bodoslama, "abi, sizin hanımlar nerede, niye burada sırf erkekler oturuyor?" diye. meğerse abimizin de yarası varmış. "onlar çay bahçelerine giderler. beni de oraya almadılar. şu arkadaki çay bahçesine, aileye mahsustur dediler, sokmadılar beni geçen gün." halbuki abiye laf edecektim tüm tekirdağlı erkeklerin hesabına. oysa  "her yer sizin be abi, o çay bahçesi de bari hanımlara kalsın." diye teselli ederken bulduk kendimizi bir anda. sonra başladık abiyle bir muhabbete, tabii hemen nereli olduğumuzu öğrenmeye çalıştı. her zaman yaptığım gibi geçiştirdim onu. sohbetin en eğlenceli kısmı da şuydu (ama onu anlatmadan evvel, küçük bir açıklama yapmam lazım:  arkadaşım uzun boylu, ince yapılı çok hoş bir hanım, ama her nedense ayakkabı seçimini hiç tipine uygun yapmaz. "rahatlar" diyerek hep erkeksi ayakkabılar alır -sanki feminen rahat pabuç yok!-): abinin ayakkabılarını fark ettim. arkadaşımın evdeki ayakkabılarına nasıl da benziyordu! "aaaa bak, abiyle aynı tarz ayakkabı giyiyorsunuz! diye gösterdim arkadaşıma. az eşek değilim ha, fırsatı buldum mu hemen dürtüklüyorum sevdiklerimi. hani bekliyorum ki benim can dostum patlasın sinirden şimdi. ama nazik kız, adamın yanında kibarlığı elden bırakmadan "ama"lı bir cümleye başlayacak oldu, abi ondan hızlı çıktı, başladı ayakkabılarını anlatmaya. 
meğerse özel yapımmış bunlar. işinin ehli bir ayakkabıcıya bu yumurta topuk ayakkabılarını renk renk yaptırıyormuş. hiç şaşmaz, hep bu model. hazır ayakkabılar anca üç gidiyor, sonra çöpü boyluyordu, oysa bunlar öyle miydi?! üç sene tepe tepe giyiyordu bunları, hey anam hey! 
bu arada şu değerli bilgiyi de kendisinden öğrendik: has yumurta topuk ayakkabıya da aynı zamanda pavyon ayakkabısı deniyormuş. 
abi ne kadar tatlı da olsa, muhabbeti tadında bırakmak gerek diyerek, ayrıldık yanından. 

son fotoğraftan görüldüğü üzere, elbette deniz kenarını da dolandık, balık ekmek keyfi(!) yaptık. şimdi bunu okuyan arkadaşım, köpürecektir; tırnak içindeki ünlem işareti de aynı sebepten. 
zira martılar bir hayli keyfini kaçırdı. oturduğumuz sardunya çiçekli çok cici balıkçıda yaşadığımız hava saldırısında martılar en büyük zayiyatı arkadaşımın balık ekmeğine verdi. o yükseklikten böyle bir hedefi tutturabilmiş olmaları da ayrı bir yetenek mevzusu ya, hadi ona çok girmeyeyim. bazı hikayeleri tadında bırakmak lazım.
aynı bu yazımı olduğu gibi. 
öpüldünüz




1 Mayıs 2016 Pazar

bir mayıs

sabah oğluşlarımı çıkardığımda, bir haftadır parkta karşılaştığım ve ben demeden güleryüzüyle selam veren temizlik görevlisine dayanamayıp laf attım. 
"bu parka gelmiş en güleryzlü temizlik işçisi sizsiniz!"
başladık tabii muhabbette. işçi bayramında bile çalışmakta olmasından dolayı sistem adına özür dilercesine kutladım. ama o artık aşina olduğum güleryüzüyle hiç umursamadı. 
otuz yıl evvel taşı toprağı altın şehre ailesiyle gelmiş, ama hala kaybetmediği şivesiyle "diyarbahırliyem" derken nasıl dimdik duruyor. 
dört çocuğundan biri üniversite mezunu, biri üniversitede okuyor, diğer ikisi üniversite giriş sınavına hazırlanıyor. kıt kanaat işçi maaşıyla bunu becerebildiğiyle nasıl gururlu! gözleri öyle ışıl ışıl anlatıyor bunları, ben de ona kıyıp yüksek öğrenim konusundaki fikrimi söylemiyorum. tam tersine, onun ışıltısından etkilenip, candan bir "helal olsun!" çıkıyor ağzımdan. uçuyor sevincinden. hele ki mesleğimi duyunca zıplıyor sanki mutluluktan. 
ama sebebini öğrenemeden, sonradan avukat olduğunu gözümüze sokarak söyleyen elli yaşlarında bir hanım bölüyor bizi. parkın pisliğinden ve gençlerin moda parkını nasıl çöpe çevirdiğinden dem vuruyor. sanki şu anki gençler bizim eserimiz değil gibi!
ben anında topukluyorum oradan. 

dönüşte yine takılıyorum. tabii yine muhabbette açılıyor.
"maden işçilerinden sonra en ağır iş temizlik işçisinindir! zordur başkasının pisliğini temizlemek. " diyecek oluyorum. bu sefer bana işine duyduğu saygıyı gösteriyor. çantasında bir adet "poğföm", bir adet de hacı yağı var. ter kokmak istemiyor yanından geçtiği park ziyaretçisine. 
dur, sağol istemem diyemeden elime sürüyor hacı yağını. 

ellerimi kaç kez yıkadım,
duş aldım, yarım günden fazla geçti. hala elim kokuyor. hiç de sevmem hacı yağını. 
eyleme gidemedim, ama elimde kokusuyla tatlı ömer kardeş (ya da abimsindir belki, yaşını sormak aklıma gelmedi), senle hala kutluyorum gününü, haberin olsun! 

işçinin kendi bayramında çalışmak zorunda olmadığı nice bayramlara!!!

13 Mart 2016 Pazar

gelmez oldu hiç sesin, söyle canım nerdesin?

her arayışında incesaz'ın bu parçası çalardı. çok yakıştırırdım bu şarkıyı sana. 

gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gelmeden bahar sen gel 
kimse olmadan engel 
bitsin artık bu hasret 
gurbet elde kalma gel 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gülelim güller açsın 
elemler bizden kaçsın 
sevişip koklaşmamız 
etrafa neş'e saçsın 

kalbim seni özler
yollarını gözler
nerede verdiğin sözler
niçin neden gelmedin

iki gün aramadım mı, üçüncü gün arar, fırça atardın, merak etmiyorum yaşlı anneciğimi diye. bir ay gelmeyince, bayramdan bayrama ziyaret ediyor olurdum. 
bu şarkı çaldığında bütün bu sitemlerinin özetini dinler gibi olurdum. ama sanırım daha o zaman, sadece zihinsel değil, kalben de anlardım seni. anlardım ki, böylesine sitem ama aynı zamanda da özlem dolu ve hızlı, güzel bir parça seçmiştim seni anlatan. 

aslında aramaktan yüksünmezdim ki hiç. sen ne kadar sitem de etsen, bu aramalar çoğu zaman benim için keyifli olurdu. yalan yok be anam, anne olmayı becerememiştin, belli ki, ben de sana evlat olmayı becerememiştim ki bu kadar eleştirirdin beni. ikimizin de elinden gelen buydu. anne kız olmayı beceremedik; bunu ancak bugün görebiliyor olmam içimi acıtmıyor. vakti değilmiş. ya da yaşasan, yine beceremezdik ihtimal ki. 
ama içimde kalan bir şey var ki, onu sana söylemek isterdim:  son senelerde en yakın kız arkadaşım oldun bana. kaç kız arkadaşım var ki bir saat telefonda konuşayım? 
ama çekinirdim işte aramaya; ne zaman o sohbetin kavgaya dönüşeceğini, senin bir şeyi yanlış anlayıp telefonu yüzüme kapatacağını kestiremezdim. hadi ben cahildim, gençtim anne, bilemiyordum. oysa senin benden 30'a yakın bir sene fazlan, tecrüben, yaşamışlıklığın vardı. 
şimdi yaşasan, yine değişen bir şey olmazdı seninle. yine kavga ederdik; sen küser, kızar, beni evlatlıktan red ederdin muhtemelen. ama bir yanım da diyor ki, ah yaşasan da evlatlıktan red etsen be gülüm...

ben seni affettim birtanem. şiddet içinde geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, intihar girişimlerinle geçirttiğin ilk çocukluk yıllarım, bırak üniversiteyi, liseyi bile okutmak istemeyişin, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, söylediğim basit bir şey için, iki üç sene küs kalıp, her hafta sonu eve gelişimde ağlayarak özür dileyişlerime yüz çevirmelerin ve şu an anımsamadığım yüzlerce suçlamaların için affediyorum. 
eve çıkmama izin vermemiştiniz üniversitedeyken, ben de sokak satıcılığımdan kazandığım üç beş kuruşla derme çatma bir apartman dairesi kiralamıştım bir arkadaşla birlikte. pencere macunları dökülmüş, kışın bir köşesinden rüzgarın girdiği, diğerinden çıktığ, bırak şofbeni, sobanın bile olmadığı buz gibi bir ev. ilk karyolamın portakal kasalarından ibaret olduğu bir fakirlik. altı yıl geçirdim o evde. bir kez olsun gelip dolaşmamıştın. ama olsun be tatlım, elinden gelemezdi. kendi acılarının altında öyle çok ezilmiştin ki, nasıl gelesin birtanem. 
bunları saymam sitemden değil güzel anam. hepsini orada bırakmayı öğreniyorum artık. 

kendince sevdin sen de beni. hem de çok sevdin. 
senin bildiğin eğitim şekliydi dayak atmak. ve yardım istemek de suçlamaktan geçiyordu.  başka türlüsünü öğrenmemiştin ki!

ama bir de hayran olduğum yanların var ki, onları boyna ansam, çok gelmez: 18'inde genç bir kadının dil bilmeden, altmışlı yılların türkiye'sinden tek başına üstelik, yabancı bir ülkeye işçi olarak gitmek hangi babayiğidin harcıdır? ilk gittiğinde, tavuk almak içim girdiğin dükkanda yaptığın tavuk dansını. ya da henüz yeni tanıştığınızda başka şehirden hafta sonları seni görmeye gelen babamın seni ertesi gün de görmek uğruna tren istasyonlarında yatışını. babamın böyle aşık olması boşuna değil. 
fotoğraflarına bakıyorum. yapılı saçların, kırmızı rujunla çok güzel bir kadın bakıyor bana. kim bilir kaç erkeğin başını döndürmüştün vaktinde. sonra bir ayağı kısa hafif aksadığı için topal lakaplı bir adamı, benim tatlı munis babamı seçmiştin evlenmek için. belki de sebebi buydu. munis oluşu. 

ilk okul mezunu bile olmayan kaç anne, küçük kızını regl olacağı zamana hazırlar, ve ilk adetini gördü diye, pasta alıp anne kız arasında mini kutlama yapar?
okuma yazmayı bile orada bir türk cemiyetinin kursunda öğrenmiştin. imza atmayı becerdiğin gün, nasıl da mutlu olduğunu anımsıyorum. 

ah, bir de nasıl güzel sesin vardı. o kargacık burgacık yazınla ilahileri biriktirdiğin defteri saklıyorum hala. sıkıldın mı, ezberinden okurdun onları. 
ama en güzel de Kuran'ı okurdun. her perşembe okuduğun Yasin'lere âmin dedirtmek için iyi ki de zorla oturtmuştun yanı başına. öyle bir yerleşmiş ki o güzel sesin kulaklarıma, sanki şu an söylüyorsun canlı canlı karşımda...

ve en çok da, müslüman damat isterim ille de deyip, tanıştığında otuzbeş yıl evvelinden kalma bir parça almancanla, almanca bilmeyen ingiliz sevgilime saatlerce aile albümünü gösterip fotoğrafları anlatmanı gülümseyerek anımsıyorum. 

ördüğün şallara bakıyorum, özene bezene örmüşsün. hele yarım kalan patchwork yatak örtüsü... tam bir sene uğraştım bitirmek için. hiç senin ördüklerine benzemedi, benim ördüklerim. ama galiba en çok da bu yüzden birbirini tamamlayan güzel bir yatak örtüsü oldu, sürekli yatağımı örten. 

sen ölmeden önce son bir yıl, terapi sayesinde ben değişmeye başlamıştım. ilk defa hayatımda bendim seni reddeden, sen beni değil. aylarca konuşmamıştık. ama almam gereken bir yoldu o birtanem. 
toksik bir çocukluğun izlerini bir bir silmeye senden başlamalıydım. nefret doluydum o günlerde sana karşı. terapistim, gün gelecek, kendiliğinden konuşmaya başlayacaksın annenle yeniden, ama önce içsel anneni bulman gerek demişti. 
aylar sonra konuştuk da. seyrek de olsa ziyaretine gider olmuştum yeniden. eskisi gibi her şeyine olmasa da, yardım etmeye çalışıyordum. 
ölümünden sonra öğrendim kuzenlerden, o konuşmadığımız aylarda, rica etmişsin meğer, ne olur göz kulak olun, iletişimde olun. benle konuşmasın, yaşadığını bileyim yeter diye. 

gelecektim bugün ziyaretine, ama yaşayan bedenim, artık var olmayan bedenine isyan etti bir kez daha. hastane ziyaretlerinden başımı alamayınca kalakaldım, gelemedim sana. mezarında yasin bile okumayı düşünmüştüm. gidemeyince küçük bir pasta aldım. üzerine 73 yazdım, üç mum yaktım. en son ne zaman doğum gününü kutlamıştık ki?
kızmadın ya? bilirim, tatlıyı pek sevmezdin. 
ama kızmana, gönlünün kırılmasına kıyamam. ardımdan kuran okuyacak kimsem yok derdin, benim ateist oluşuma sitem ederek. olsun be tatlım , senin için abdest alıp, yasin'i de okurum tatlı annem. 

ama dersen ki
gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 
diye, 
buradayım tatlım, buradasın bitanem, kalbimin en derin yerinde, senle ayrılmamacasına. 

iyi ki doğdun canım anam. iyi ki vardın, iyi ki benim anamdın. 

11 Mart 2016 Cuma

devlet hastaneleri ya da karma 101 dersi

sağlığı oldu olası inişli çıkışlı olan bendenizin son bir kaç haftadır başıma gelmedik kalmadı. murphy kanunlarına göre bir dert tek başına gelmez ya, kardeşlerini de yanında taşırmış. işte sağlık açısından ben de böyle vaziyetlerde nane mollayım. 
efendim, anlatayım:
son yedi sekiz aydır sol kolum tenisçi kolu (genellikle tenişçilerin yakalandığı bir çeşit kol adalesi zedelenmesi olduğu için, adı böyle) olduğunun sinyallerini zaten veriyordu. 
bari tenis oynasam, gam yemeyeceğim, ama benno veledinin halt etmesinden oluyor bu. yollarda yürürken "yok ben bu yöne yürüyeceğim, şu çöpü yiyeceğim, yok bu boka burnumu süreceğim", yoldan geçerken ise "arabalar çiğnesin, bana ne" triplerinde uzatmayı çekiştirdiğinden oluyor hep. 
üç yıl evvel sağ kolumda aynı hadise başıma geldiği için, semptomları biliyordum. ayağım da kolumun yalnızlığına dayanamayaşından olsa gerek üstüne basılmayı engelleyecek şiddete bir ağrı peydahlamıştı. eh, kutsal üçlemeyi tamamlamak adına, bir de dolgusunu yeni yaptırmış olduğum dişim çıt diye kırılmasın mı! sert bir şey yerken olsa, buna da içim yanmayacak, ama ekmeğin yumuşak tarafına kurban gitmesi, dişin bile onuruna dokundu. kırılan parça, elime aldığımda göz yaşlarını tutamaz halde "valla dolgu üstüne dolgu yaptırdın, üstelik kanal tedavisi görmüş savaş gazisiydim, can mı dayanır buna" diye suçlayan bir tavırla son kez baktı ve o anda hayata gözlerini yumdu. 
dişe fazla mı odaklandım ne? sebebini birazdan anlayacaksınız, ama zannettiğiniz gibi "kahraman diş" hikayesi değil, daha ziyade bir diş hastanesi macerası.
 
izin verin asıl mevzuya geleyim: 
eh malum, çok kazanan biri değilim; dolayısıyla mecbur, tuttum devlet hastanesinin yolunu. ataşehir'de çok güzel, gıcır gıcır dört katlı, iki kanatlı devasa bir diş sağlığı hastanesi var. yol uzun sürse de, gitmeye değer. neticede devlet hastanesi, beklentilerinizi yüksek tutmazsanız memnun kalırsınız. dolayısıyla ben protez uzmanımdan gayet memnun kaldım. 
elbette memnun olmayanlar da var. mesela, bir görevli telefonda bir hastayla kıyasıya kavga etti.
aradan on dakika geçmedi, bu sefer bina içinden bağırtılar yükseldi. binanın ortası komple boşluk olduğundan ötürü sanırım, bulunduğumuz kat dördüncü kat olmasına rağmen, giriş katında olup bitenler bize kadar geliyordu. hastane personeli, hastalar trabzanlara fırladı meseleyi anlamak için.  danışmadaki kız dönünce birisi sordu, o da "hasta ya!" dedi elini sallayarak, böyle hastalardan yaka silktik demek istercesine. anlaşılan hastanın biri olay çıkarmıştı. 
ortam sakinleşince, "işiniz zor, Allah yardımcınız olsun" dedim. görevli kız "sorma" manasında kafa salladı.
randevu vaktim geldi, içeri girdim. 

tam işim bitmişti, koridordan çıkıp asansöre yönelecektim ki, hemen aynı hizada yürümekte olan bir hanıma yol verdim. kadın benden on-onbeş yaş büyüktü. genelde yol verildiğinin farkına varmayan dikkatsiz istanbul insanı gibi de davranmadı. üstelik farketmekle de kalmayıp bundan mutlu oldu. hatta "böyleleri de var" diyerek teşekkür etti. kadının söyleyiş tarzından bir hayli dertli olduğu anlaşılıyordu. 
"galiba gününüz pek iyi geçmedi?" diye sordum. o da bu soruyu bekliyormuş ki başladı anlatmaya: 
meğer kocası kimlikleri unutmuş, girişteki danışmada, randevuları olmasına rağmen görevli kişi onları hasta listesine almak istememiş. halbuki daha  evvel kimlik numarasıyla işlem yaptırabilmişlerdi. o yetmezmiş gibi görevli bir de kalkıp bunlara "sizin gibi insanlara hizmet vermekten utanıyorum" demiş. "nasıl diyebilirler böyle?" kadıncağız belli ki hala kızgındı, çekinerek sordum, "az evvel aşağıdan bağrışmalar size aitti o halde?"
evet, onlarınmış, çok kötü davranmışlardı. bu yaştaki insanlara bunlar denilirmiymiş?! hem kocasının hem kendisinin tansiyonları yükselmişti. 

kocaman hastanede, az evvel eleştirdiğim kişiyi yarım saat sonra karşımda bulma ihtimali nedir? bir yandan karma diyerek duruma şaşırmış, diğer yandan bu tatlı hanımı teselli etme isteği arasında kalmıştım. 
yaşınız kaç diye sordum çekinerek. 58 dedi. "bakın, benden 11 yaş büyüksünüz sadece, izin verin bir kardeş olarak konuşayım. devlet okulunda hocayım. yarı yaşımdaki çocuklardan neler duyuyorum, bir bilseniz. ama genç onlar, elbette hata yapacaklar. biz yapmadık ki? bir kulağınızdan girsin, öbüründen çıksın. tansiyonlarınızı böyle çıkarmaya, kendinizi bu kadar üzmeye değer mi?"
kadın itiraz etmese de"bunlar ekmek teknelerine tükürüyorlar, biz olmasak nasıl para kazanacaklar?" diye yakınmaya devam etti. 
devlet üniversitesinde çalışıyor olduğumdan mı, yaşlandığımdan mı, daha bir empati kurar oldum.  "iyi de onlar da çok zor şartlar altında çalışıyorlar, yığınla hastayla uğraşıyorlar. hem biz de onlara mecburuz, paramız olsa, özele gideriz" diyerek savundum. 

yandaş bulamayışının hayal kırıklığıyla kadın kocasını görür görmez, vedalaşarak uzaklaştı. belli ki teselli etmeyi de becerememiş, tam zıt etkiyi yaratmıştım galiba. 
kadın gitti. 
ben ardından bakakaldım. 
her gerçeğin iki yüzü var. her iki taraf da kendince haklıydı. 
ve sanki bu iki yüzü de göstererek bana ders vermek isteyen karmanın işiydi her şey.