aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2020 Cumartesi

anne olmak ... hoşgeldin kızım

öğrencilerimden dönem boyunca yazı ödevleri isterim. en sonuncusunda, hayallerini anlatmalarını ve bu hayallerden hangisinin imkansız, hangisinin mümkün olduğunu ve sebebini yazmalarını istemiştim. elbruzdağı'na çıkmak isteyenleri mi ararsınız, ferrari almak isteyeni mi. diplomat hayalleri besleyeni, yurt dışına kaçmayı düşüneni, ... daha neler neler. 


hayallerin sonu yok.

yalnız bir tanesi var ki, derinden etkiledi beni, zira hayali benim çocukluk hayalime benziyordu.
evlenip beş çocuk doğurmak.
öğrencim bu hayalinin gerçek dışı olduğunu düşünüyor. onunla beş çocuk yapacak düzgün bir adam çıkmazmış karşısına. ah be çocuğum, yirmili yaşların başındasın daha, dur hele, umut kesilir mi hemen?
gerçi beş çocuk da az değil yahu, bunu dokuz ay taşıması var, doğurması var, bir de her çocuk arasında vücuduna biraz izin vereceksin dinlenmesi için. kafadan bir on sene çocuk imalatına gider be! tabii dünyaya fırlattın, iş bitmiyor ki. doğurduklarını da büyütme işi var.
kocaman bir aile hayali güzel, ama iş yapım aşamasına gelince epey sancılı. sancılı da laf mı! kabus be kabus.

benim hayalim de böyle büyük bir aileydi. ama az bir farkla:
ben doğurmak istemiyordum.

benden iki buçuk yaş büyük abimi, o henüz 12-13 yaşlarındayken islah evine kaptırdım. o yüzden iki kardeş olarak büyümenin nasıl bir şey olduğunu çok anımsamıyorum.  keyfine çok varamadım.
aidiyet duyabileceğim bir ailem de yoktu (çok bahsettim burada, suyunu çıkardım bu mevzunun biliyorum).
anlayacağınız şu filmlerdeki kalabalık ailelere hep özenmişimdir.
belki de çocukluğumda  "küçük ev", ya da "walton ailesi" gibi çok popüler dizilerin etkisinde çok kaldım. kim bilir.

"alamanya" çocukluğumda sürekli televizyonlarda yardım kuruluşlarının kamu spotları dönerdi. bir tanesi hiç aklımdan çıkmaz. gözleri yaşlı minik minik siyahi bebeler, bir deri bir kemik toprak zeminlerde bir başına gösterilir. çocuk yüreğiminin en derinine kadar işlerdi o resim. işlemiş olmalı, sanki o spotu bugün görüyor gibi net bir resim bu. kamu spotunun amacı, etiyopya'daki öksüz yetim çocuklara vaftiz anne/baba olma yoluyla bağış toplama çağrısıydı olurdu
o aç, ağlayan bebeler çocuk aklıma kazındığından mı bu tutkulu isteğim bilmiyorum.

başka kız çocuklarının muhtemelen beyaz gelinlik giyip sinderalla masalı hayali kurarken, ben işi büyütüp, kendimi altı bebeyle afrika çöllerinde bir karavanda yaşadığımı hayal ederdim. bir yardım kuruluşunun amansız savaşçısı olarak, kendimi yaşlanmış, bir sürü çocukla çevrili bir halde, yoksul ama mutlu ölüm döşeğinde hayal ederdim. ama elbette yoksul olan ben olacaktım, varını yoğunu o bebeler uğruna harcamış biri. yoksa bebeler ben orada yoksulluk içinde ölürken elbette her istediklerine sahip olmalıydı. tuhaf bir resim, şimdi düşününce, yeniden terapi seanslarında ele alınması gereken patalojik bir durum gibi geliyor bana.

o yaştaki bir çocuğun normal gelişimi içinde komşu veletleriyle oynadığı evcilik oyunlarında, her nedense en küçük ben olmama rağmen, annelik rolü hep bana kalırdı.
alt katta oturan alman ailenin bizim yaşlarda bir kızı ve bir oğlu vardı. oğlan en yaşlımız, abimle onun kızkardeşi yaşıt, ben de en küçükleriydim.
çocukluk anılarım hep onlarla oynadığımız oyunlarla doludur. ama nedense en çok da evcilik oyunlarımız zihnimde yer etmiş. zira anne baba rolü hep o büyük oğlanla, en küçük olan bendenize düşerdi.
her defasında anne rolünün bana düşmesine hayıflanır, bir kez de ben çocuğu oynamak isterdim. ama en küçükleri olarak itiraz hakkım hiç olmaz, mecburen annelik rolünü sineye çekmek zorunda kalırdım.
acaba, kendi ailemde çok küçük yaşta anne rolüne soyunmak zorunda kalmamın etkisi var mı bunda?
kendi annem ağır travmatik çocukluğunun etkisiyle hiç büyümemişti. annesi evden kaçtığında henüz 10 yaşında olduğunu ve iki küçük kardeşine ve dedeme bakmak zorunda olduğundan bahsederdi.
annesizliğinin travmasını kendi çocuğunu annesiz bırakarak devam ettirdi belki de.
yani kısaca, kendi anneme annelik etmek zorunda kaldığımdan mıdır nedir ta o zamandan çocuk evlat edinmek istiyordum.
daha yeni yetme yıllarımda başlayan asiliğimden mi mütevellitti yoksa? toplumsal normların kadına biçtiği o doğurgan kadın/annelik rolüne daha o yaşlarda itiraz etmem mi?

her ne sebeptense bilmem. belki de hepsi etkiliydi bunda.
ama bildiğim şuydu:

ben çocuk doğurmak istemiyordum!

o kadar annesiz, babasız çocuk varken ben hepsine anne olmak istiyordum. hem de bunu çocuk yaşımda istiyordum!

yirmili yaşlarıma geldiğimde çocuk esirgeme'de gönüllü annelik yaptım bir süre. ardından bir hayır kurumu'nun gece kondu mahallelerinde açtığı yaz okullarında gönüllü öğretmenlik yapınca bu hayalim daha yerel bir zemine oturdu (ah bu anılarımı da yazmam lazım bir gün!).

çocuk esirgeme'den evlat edinmekti artık hayalim.
tabii sayısı hala 6'ydı. (bu rakama da nereden vardım, sormayın).

okul bitti, uzun yıllardır sevgili olduğum adamla evlendim. ama o benim doğurmamı istedi. bense evlat edinmeyi.
ikimiz de taviz vermedik.
böylece "evlat edinilemeyen/doğurulmayan" çocuğun adı "boşanma" oldu.

sonrasında ise yalnız başına yol aldığım yaşam bana türlü engeller çıkardı. ya da ben engel olmasına izin verdim. evlat edineceğim çocuğun bir babası da olsun istedim. 21 yıl geçti. baba adayı hiç çıkmadı. benim de gözüm korktu. tek başıma beceremem diye iki kez kıyısından döndüm.

fakat şimdi.
dolu dolu 50'yim artık. artık evlat edinmek hayal. hayalim gerçekten de hayal kaldı.

ya da ben öyle sandım!

nasıl desem...

henüz çok daha çiçeği burnunda bir "anneyim"!

pat diye söyledim işte. ohhhh içim rahatladı. yoksa çatlayacaktım valla.
ah ah, bu yazıyı şimdi yazarsam, nazar mı değer diye çok tereddüt ettim. ama yazmasam cidden çatlardım.

ya da daha doğrusu insan ırkından gelme bir bebişin annesi oldum.

aslında ben hep anneymişim.
en başta kendi anneme annelik etmişim!
sonra çocukluğumdan bu yana tüylü, dört bacaklı, kanatlı, solungaçlı, sıcak ve soğuk kanlı, yeşil yapraklı haneme giren türlü türlü tüm canlar çocuklarımmış.
iş yerimdeki çocuklarımı, yani öğrencilerimi hiç saymıyorum.

yalnız bunu ilk benno'yla idrak ettim. aslında daha da geriye gitsem, cup'la başladı derdim. ama o zamanlar bunu idrak edemeyecek yaştaydım. evli olduğumdan yalnız olmayışımdan mı mütevvellit,  derinlemesine analiz edememiştim böyle bir tecrübeyi.    

insan yavrusuna annelik etmek başkaymış ama yav!
ötekileştirmek istemiyorum diğer ırkları. ama dilimiz ortak olmadığından, diğer ırktaki çocuklarımın  dilini ancak kendimce yorumlamalarımla anlamaya çalışıyorum neticede. her ne kadar köpek, kedi, kaplumbağa vs canların dili üzerine literatürü çok karıştırsam da, gözlem yeteneğimle analiz etmeyi becersem de, acaba doğru mu anladım endişesi var hep içten içe.

hoş, bunu aynı dili konuştuğumuz insanla da bolca yaşıyoruz. savaşların temelinde bu yanlış yorumlamalar yatmıyor mu?

annelikten bahsedecekken nereden geldim bu savaş mevzusuna?!
konudan sapıyorum resmen. zihnim mi kaçışta, yüreğim mi?
neyse, konuya döneyim.

içim sıcacık oluyor bu son çocuğumu düşününce.

hep doğuramadığım çocuğumu, cup ve benno'dan dolayı oğlan olduğunu düşünürdüm.
yoksa bir kız çocuğu muydu?!

dünya güzeli bir kız çocuğu.

henüz 15 yaşında. pırıl pırıl bir zeka. inanılmaz yetenekler, kocaman şefkatli bir yürek!

kuzguna yavrusu güzel görünürmüş. abartıyorsun diyeceksiniz.
yok valla abartmıyorum. resme ve müziğe yetenekli, tiyatro en büyük tutkusu. üç ayrı oyunda oynuyor şu an. el becerileri müthiş, yığınla hobisi var. benle birlikte çılgınca dans ediyor.
birlikte mutfağa girip şahane yemekler yapıyoruz. iç dizayn için müthiş bir gözü var. ama aynı zamanda da derslerinde de zehir gibi. hayatında ilk kez teşekkür getirdiği için iki hafta yas tutmuş. nasıl olur da 1,5 puanla takdiri kaçırmış...
acayip neşeli, gülmeyi, içinden geçen her şeyi anlatmaya bayılıyor. iş dönüşü eve gitmeye can atıyorum, gideyim de günü nasıl geçmiş dinleyeyim istiyorum. okul çıkışı aç kalacak diye endişe ediyorum. geceleri uyanıp üstünü açmış mı diye kontrol ediyorum. vs vs

evet evet duyar gibiyim sizleri, aaaa yeter, anaç ruhunla bizi bunaltma diye.
yani gerçekten de oğlum olsaymış, tutup çükünü koparacağım...
eşek kadar çocuğa bebek muamelesi yaptığım kesin.
babası şımartıyorsun diyor. korkuyor tabii.

ben de korkuyorum.
mutluluktan öleceğim diye korkuyorum.

hayatımda ilk kez bir bütün olduğumu hissediyorum.
dünyalar güzeli bir insan evladı, ve çeşitli ırktan tam altı yavrumla nihayet hayalim gerçek oldu!

ve en önemlisi, bu altı bebişin sorumluluğunu benimle üstlenmiş olan diğer yarım, ruh eşim, sevdiceğim, yarenim, yoldaşım, kızımın babası...

nihayet bir ailem oldu, hem de koskocaman ...

hoşgeldin kızım.

22 Haziran 2018 Cuma

bebeğim, bennom ya da "affettim kendimi - en sonunda"

bilenler bilir, (hoş yazılarımı okuyan var mıdır oralarda bir yerde? bazen boşluğa yazdığımı düşünüyorum. sanki o söylencelerde adı geçen ağaç kovuğu bu blog. sırrımı saklamak için bütün acımı bağırıyorum kovuğun içine) - o yüzden giriş cümlem de havada asılı kaldı gibime geliyor.
sahi kim bu bilenler ve neyi biliyor?)

bilenler bilir mi, yoksa duymuşlar mıdır, bilmem,
ama benno başta olmak üzere, insan türünün dışındaki tüm çocuklarım (köpeklerim, kedilerim, kaplumbağım, kuşum ve çiçeklerim), dünyamın en büyük parçasını kapsıyor. insanın kendi ailesi kalmayınca, kendisine alternatif bir aile yaratıyormuş.

aslında bunu söylerken, öğrencilerime büyük haksızlık ettiğimin farkındayım. hepsi öyle özel, öyle pırıl pırıl ki. ve üstelik farkında bile değiller ne kadar dürüst, zeki ve algılarının açık olduğunu.
işte benim gibi aidiyet duygusunu doğuştan aslında hiç öğrenmemiş biri bile sonunda, çiçek-hayvan- öğrenci ekseninde, kendince bir aile oluşturabiliyormuş kendine.

bu manada benno, ilk kan bağı hissettiğim "seçilmiş" aile bireyi. resmen ben doğurmuşum bu çocuğu.

ama bunu, ve kendime ne kadar güzel bir dünya yarattığımı anlamak için, benno için ölüm endişesi duymam gerekiyormuş.

hayatım boyunca, çocukluğumdan beri hayvanların olduğu evlerde yaşadım. sadece ev mi? buluğum yaralı sokak hayvanlarını da veterinere taşırdım. ya da param yoktur, kendi imkanlarımla tedavi etmeye çalışırdım.
bir defasında hatırlıyorum, üniversite öğrencisiyim, benim gibi hayvan delisi olan erkek arkadaşımla eminönü'nde geziyorduk. adamın tekinin kartal sattığını görünce dehşete düşmüştük.  hayvancağız nasıl hırpalanmış, tüyleri yoluk yoluk haldeydi.
adam henüz evcil hayvan pazarına gidiyordu - o yıllarda envai çeşit hayvancağızın satışı mümkündü- dönemin parasıyla fena olmayacak bir ücret istedi. ikimiz de cebimizde ne var ne yok döktük, son kuruşuna kadar. adamın istediği paranın üçte biri mi neydi. adam bir paraya baktı, bir bize, zavallı durumdaki kuşu verdi. eminönün'den yedikule'ye yürüyerek dönmüştük. (kuşun akıbetini merak edene, ayrı öykü lazım.)

ancak onlarca, belki de yüzlerce (kuş, hamster, güvercin kafesini sayınca, kesin iyi yüzün üzerine çıkmıştır bu sayı) can içinde iki isim, içimde derin uçurumlar açtı.
cupcup
ve şimdi benno.

benno öncesi cupcup vardı. ruh ikizi oğluşum. 13'ünde ölüm döşeğinde, sesime tepki verip veteriner sedyesinde doğrulmaya çalışan cup'um. kolumda dövmesi duran tatlı bebeğim.
burada da öyküsünü bulmak mümkün anlatırdım, nasıl gözleri daha kapalıydı bulduğumda, nasıl ilk üç ay peşimde "anne" diye dolandığını… ama cup için hep "ruh ikizim" lafını ederdim.

sonra benno geldi. hem de hiç görmeden, emri vaki geldi.
benno'yla en başından farklı bir ilişkimiz oldu. daha ilk aylarda işe gitmeyeyim diye kendince sunabileceği en değerli hediyesi, kemiğini vermeye çalışırdı, mızıldanarak "gitme anne!" diyen o köpeğe özgü mızıldanmalarla.
gönlüm onda, iş yerinde ellerim "benno kokuyor" diye kaç kez ağladığımı anımsarım bugün gibi.

ancak dün sabah, o halsiz haliyle kucağımda kendini bıraktığında, dünkü yolculuk boyunca, o küçücük başı halsizlikten omuzuma düştüğünde, göz yaşlarına boğulduğumda tekrar tekrar NİHAYET bir şeyi anladım.
anlamak için altı yıl geçmesi gerekti, ama anladım.

hiç doğuramadığım oğlumdu benno. bir gençlik cehaletinde öldürdüğüm oğlum.

içimdeki varlığını sadece bir kaç günlüğüne bilme yüceliğine erebildiğim oğlum.
o üç haftalık "fetüs"ün oğlan olduğunu nereden bileceksin ki?
kadınsal sezgi?
biliyorum.

ve anladım ki, ruh bedene çok erken düşüyor.
doğuramadım, doğurtmadılar. karnımda bir kaç günden fazla taşımama bile izin vermediler.
bebeğin sperm vericisi adamın baskısı; ailem ne der korkusu; zorla elde ettiğim ve tek sığınağım olan üniversite eğitimi…

"bahane!",
"istesen her şeye karşı gelir, doğururdun!"
dediğinizi duyar gibiyim.

zahmet etmeyin! o cehennemi tam 25 yıldır ben kendime yaşattım. o kadar ileri gittim ki bu cezada,
kendime bir daha asla doğurma mucizesini yaşatmadım! üstelik bunu kendimce entelektüel-mantıksal bir düzleme yerleştirerek, kendimi bile ikna ederek yaptım bunu.

20li yaşların daha başında gencecik, onu doğru yönlendirecek kimseye sahip olmayan, "daha çocuk" sayılan bir insanın suçu değil o bebeğin doğmayışı.

ataerkil anlayışın bir eseri bu!
kadınlara böyle cehennemler yaşatıyor!

kadın içindeki canın idrakına vardığı an, olağanüstü bir ilişki içine giriyor bedeniyle/henüz doğmamış çocuğuyla.
yoksa niye, sadece bir kaç gün varlığından haberdar olduğum bir cana, hem de o gencecik yaşımda veda mektupları yazayım? kime veda mektubu yazılır? hiç tanımadığınız birine mi?

ve şimdi görüyorum ki, daha o yaşımda yazdığım VEDA mektubuna rağmen, aslında o doğmamış cana hiç veda edememişim.

hep bir çocuk özlemiyle yanıp tutuşmuşum.
doğacak, doğuracağım bir çocukla ancak bunun kefaretini ödeyebileceğimi,  kendimi ancak o zaman affedeceğimi sezinliyordum sanırım. ama öylesine suçluyordum kendimi, böyle bir affı bile kendime layık görmüyordum.
dolayısıyla evlenip çoluk çocuğa karışma potansiyeli olan erkekleri hayatımdan çıkarıyordum bir şekilde. kendime acı çektirmek için elimden geleni yapıyordum.
sadisti ve mazohisti tek bedende toplanmış bir sapkın!
tam 25 sene! bir çeyrek asır!

bu sırrımı kaç kişi biliyordu? bir elin beş parmağını geçmez…

yedi yıldır gittiğim terapistime bile, tam yedi yıllık terapinin neticesinde, dün sabah göz yaşları içinde söyleyebildim. çok çabaladı, çok kafamı ütüledi. ancak şimdi onun beni gördüğü gibi görebiliyorum kendimi. sevgi dolu, aşk dolu. kocaman bir yüreği olan bir anne.

ve tam da bu yüzden haykırmak istiyorum artık! sizin eril düzeniniz bebeğimi öldürdü!

şimdi bennocuğa bakıyorum, meğer o bebeği çoktaaaan doğurmuşum. belki fiilen bedenimden değil, ama o 25 yıllık cehennem azabından.

oysa ki, annelik şefkati, sevgisi, bana daha çocuk yıllarımda bahşedilmişti. ben ana olmak için doğmuşum meğer.
daha çocukluğumda bütün canlıları, cansızları, yeryüzünde karşıma çıkan her şeye büyük bir sevgiyle, aşkla yaklaşabilen, aşırı hassas bir çocuktum.
annem "ergenliğine kadar, -ağzına vur lokmasını al- boyutunda sessiz bir çocuktun der.
o öyle zannederdi.

halbuki sessizliğin sesi, dili çok daha güçlüdür. yanıltmaz sizi. sözcüklerle oluşturabilen bir yanılsama yaratamaz.

o sessizliğin dünyasında, çocuk hayal gücümle hayvanları, ağaçları, bulutları, yani insanların dışında tüm varlıkları gözlemleyerek, sezgisel bir yetiyle okumayı öğrenmeye başlamışım meğer.

az da olsa bir okurum varsa şu an düşüncelerinizi okur gibiyim.
hani daha önce olmadıysa da, şimdi kafayı yediğime kesin kanaat getirmişsinizdir. ama Wittgenstein "konuşamayacağımız mevzu üzerine, susmalıyız." derken, belki de tam bunu ifade ediyordu.
neyse, bu ayrı bir yazının konusu.

az evvel göz yaşlarından yazdıklarımı göremez oldum. hemen erkek zihnim girdi devreye,  yazdığıma yabancılaşmaya çalıştım, mantığıma bıraktım kendimi ve anında duygusallıktan o anaç tavrımdan uzaklaşıp, emir kipiyle konuşan erkek dünyasına, "entelektüel boyuta" taşıdım.
zira bebeğimi öldüren bu erkek dünyasını tanımanın en iyi yolu, erkekleşmekti. ama erkekleşip, onlar kadar güçlü olmaya çalışırken, kadınlığımızı unutmaya başladık. ah feminizm, seviyorum seni!

konudan uzaklaşıyorum.

çok şükür ki benno ölmedi, yarın ameliyat olacak.

ama dün sabah, hastalıkla geçen o son üç yılın, ama özellikle bu son 10 günün sancılı süreci sonunda, dün sabah, ben vedalaştım.
aslında tam 25 yılın sonunda vedalaştım. NİHAYET.

babam komadayken yapmıştım bunu, annemle abim dehşete düşmüştü. daha komadayken nasıl babana veda edersin diye.

komaya girmek, ya da kişiyi, bir canı bu kadar halsiz bırakacak bir hastalık, spiritüel manada, bedenin artık ruha yetişemediğini, ruhun o bedeni bırakmak istemesinin göstergesidir benim için.
o halde ben kimim ki, bencilce sevgimle, o ruhu burada tutmak için zorlayayım?

ölümün arkasından ağlamamız da aslında bunun göstergesi. ölenin nereye gittiğine hiç bir fikrimiz yok, sadece inançlarımız var.
ve inancımızı esas alırsak, sevinmemiz gerekmez mi? niye hala tırnaklarımızı geçiririz o naaşa, zorla burada tutmaya çalışırız?
yaradanına kavuştu diye bayram, dernek kutlama yapmamız gerekmez mi aslında?
niye ağlarız?

bunu altında salt bencillik yatar aslında, sevgi değil.
"beni yalnız bıraktı" bencilliği.

canım anam ne kadar derin bir şey söylediğini bilmeden güzel bir laf eder dururdu:"ölünün ardından dökülen gözyaşı günahtır!" söylediğini idrak edebilseydi, yaşama geçirir, geçmişte yaşamazdı.
ama ne yapsın kadıncağız, acıları kör etmişti onu. o da kendi cehenneminde yaşıyordu.
ah be anam, bir bileydin, idrak edebileydin o bilgeliği yüksek lafın manasını.

komaya girmeden evvel, acılara gıkını çıkarmayan derviş ayarında babamı ilk kez bu kadar yakınırken görüyordum. acı içinde kıvranırken, ilk kez "öldürün beni!" diye yalvarmıştı. gözümde hep, bir nevi derviş olarak kalacak babamın, neyi kast ettiğini şimdi anlıyorum.
o zamanlar sezgisel yaklaşmıştım.
galiba helallik almak dedikleri bu. veda etmek, gönül koymadan göndermek…

babamda yapabilmiştim.

dün sabah çocuğumda da yaptım.

öyle rahatlatıyor ki, sevdiğini bırakabilmek…
hani şu "geyik laf" vardır ya, "bırak gitsin; dönerse senindir. dönmezse; zaten hiç senin olmamıştır!" minvalinde bir şey.
ben de bıraktım.
ondan sonra çorap söküğü gibi geldi.

babamda öyle gelişti. ve içimden bir his diyor ki, benno'da öyle olacak. inşallah yanılmaz bu hissiyat. ama yanılırsa da, ben vedalaştım. gönül rahatlığıyla gidebilir.

sen de bebeğim, kucağıma almak kısmet olmadı, ama bil ki, ben seni hiç unutmadım. iyi ki, bir kaç gün o mucizeyi bana yaşatma fırsatı verdin. iyi ki seni çimde hissedebildim.
artık huzur içinde uyu bir tanem.
elveda

13 Mart 2016 Pazar

gelmez oldu hiç sesin, söyle canım nerdesin?

her arayışında incesaz'ın bu parçası çalardı. çok yakıştırırdım bu şarkıyı sana. 

gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gelmeden bahar sen gel 
kimse olmadan engel 
bitsin artık bu hasret 
gurbet elde kalma gel 

kalbim seni özler 
yollarını gözler 
nerde verdiğin sözler 
niçin neden gelmedin 

gülelim güller açsın 
elemler bizden kaçsın 
sevişip koklaşmamız 
etrafa neş'e saçsın 

kalbim seni özler
yollarını gözler
nerede verdiğin sözler
niçin neden gelmedin

iki gün aramadım mı, üçüncü gün arar, fırça atardın, merak etmiyorum yaşlı anneciğimi diye. bir ay gelmeyince, bayramdan bayrama ziyaret ediyor olurdum. 
bu şarkı çaldığında bütün bu sitemlerinin özetini dinler gibi olurdum. ama sanırım daha o zaman, sadece zihinsel değil, kalben de anlardım seni. anlardım ki, böylesine sitem ama aynı zamanda da özlem dolu ve hızlı, güzel bir parça seçmiştim seni anlatan. 

aslında aramaktan yüksünmezdim ki hiç. sen ne kadar sitem de etsen, bu aramalar çoğu zaman benim için keyifli olurdu. yalan yok be anam, anne olmayı becerememiştin, belli ki, ben de sana evlat olmayı becerememiştim ki bu kadar eleştirirdin beni. ikimizin de elinden gelen buydu. anne kız olmayı beceremedik; bunu ancak bugün görebiliyor olmam içimi acıtmıyor. vakti değilmiş. ya da yaşasan, yine beceremezdik ihtimal ki. 
ama içimde kalan bir şey var ki, onu sana söylemek isterdim:  son senelerde en yakın kız arkadaşım oldun bana. kaç kız arkadaşım var ki bir saat telefonda konuşayım? 
ama çekinirdim işte aramaya; ne zaman o sohbetin kavgaya dönüşeceğini, senin bir şeyi yanlış anlayıp telefonu yüzüme kapatacağını kestiremezdim. hadi ben cahildim, gençtim anne, bilemiyordum. oysa senin benden 30'a yakın bir sene fazlan, tecrüben, yaşamışlıklığın vardı. 
şimdi yaşasan, yine değişen bir şey olmazdı seninle. yine kavga ederdik; sen küser, kızar, beni evlatlıktan red ederdin muhtemelen. ama bir yanım da diyor ki, ah yaşasan da evlatlıktan red etsen be gülüm...

ben seni affettim birtanem. şiddet içinde geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, intihar girişimlerinle geçirttiğin ilk çocukluk yıllarım, bırak üniversiteyi, liseyi bile okutmak istemeyişin, üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, söylediğim basit bir şey için, iki üç sene küs kalıp, her hafta sonu eve gelişimde ağlayarak özür dileyişlerime yüz çevirmelerin ve şu an anımsamadığım yüzlerce suçlamaların için affediyorum. 
eve çıkmama izin vermemiştiniz üniversitedeyken, ben de sokak satıcılığımdan kazandığım üç beş kuruşla derme çatma bir apartman dairesi kiralamıştım bir arkadaşla birlikte. pencere macunları dökülmüş, kışın bir köşesinden rüzgarın girdiği, diğerinden çıktığ, bırak şofbeni, sobanın bile olmadığı buz gibi bir ev. ilk karyolamın portakal kasalarından ibaret olduğu bir fakirlik. altı yıl geçirdim o evde. bir kez olsun gelip dolaşmamıştın. ama olsun be tatlım, elinden gelemezdi. kendi acılarının altında öyle çok ezilmiştin ki, nasıl gelesin birtanem. 
bunları saymam sitemden değil güzel anam. hepsini orada bırakmayı öğreniyorum artık. 

kendince sevdin sen de beni. hem de çok sevdin. 
senin bildiğin eğitim şekliydi dayak atmak. ve yardım istemek de suçlamaktan geçiyordu.  başka türlüsünü öğrenmemiştin ki!

ama bir de hayran olduğum yanların var ki, onları boyna ansam, çok gelmez: 18'inde genç bir kadının dil bilmeden, altmışlı yılların türkiye'sinden tek başına üstelik, yabancı bir ülkeye işçi olarak gitmek hangi babayiğidin harcıdır? ilk gittiğinde, tavuk almak içim girdiğin dükkanda yaptığın tavuk dansını. ya da henüz yeni tanıştığınızda başka şehirden hafta sonları seni görmeye gelen babamın seni ertesi gün de görmek uğruna tren istasyonlarında yatışını. babamın böyle aşık olması boşuna değil. 
fotoğraflarına bakıyorum. yapılı saçların, kırmızı rujunla çok güzel bir kadın bakıyor bana. kim bilir kaç erkeğin başını döndürmüştün vaktinde. sonra bir ayağı kısa hafif aksadığı için topal lakaplı bir adamı, benim tatlı munis babamı seçmiştin evlenmek için. belki de sebebi buydu. munis oluşu. 

ilk okul mezunu bile olmayan kaç anne, küçük kızını regl olacağı zamana hazırlar, ve ilk adetini gördü diye, pasta alıp anne kız arasında mini kutlama yapar?
okuma yazmayı bile orada bir türk cemiyetinin kursunda öğrenmiştin. imza atmayı becerdiğin gün, nasıl da mutlu olduğunu anımsıyorum. 

ah, bir de nasıl güzel sesin vardı. o kargacık burgacık yazınla ilahileri biriktirdiğin defteri saklıyorum hala. sıkıldın mı, ezberinden okurdun onları. 
ama en güzel de Kuran'ı okurdun. her perşembe okuduğun Yasin'lere âmin dedirtmek için iyi ki de zorla oturtmuştun yanı başına. öyle bir yerleşmiş ki o güzel sesin kulaklarıma, sanki şu an söylüyorsun canlı canlı karşımda...

ve en çok da, müslüman damat isterim ille de deyip, tanıştığında otuzbeş yıl evvelinden kalma bir parça almancanla, almanca bilmeyen ingiliz sevgilime saatlerce aile albümünü gösterip fotoğrafları anlatmanı gülümseyerek anımsıyorum. 

ördüğün şallara bakıyorum, özene bezene örmüşsün. hele yarım kalan patchwork yatak örtüsü... tam bir sene uğraştım bitirmek için. hiç senin ördüklerine benzemedi, benim ördüklerim. ama galiba en çok da bu yüzden birbirini tamamlayan güzel bir yatak örtüsü oldu, sürekli yatağımı örten. 

sen ölmeden önce son bir yıl, terapi sayesinde ben değişmeye başlamıştım. ilk defa hayatımda bendim seni reddeden, sen beni değil. aylarca konuşmamıştık. ama almam gereken bir yoldu o birtanem. 
toksik bir çocukluğun izlerini bir bir silmeye senden başlamalıydım. nefret doluydum o günlerde sana karşı. terapistim, gün gelecek, kendiliğinden konuşmaya başlayacaksın annenle yeniden, ama önce içsel anneni bulman gerek demişti. 
aylar sonra konuştuk da. seyrek de olsa ziyaretine gider olmuştum yeniden. eskisi gibi her şeyine olmasa da, yardım etmeye çalışıyordum. 
ölümünden sonra öğrendim kuzenlerden, o konuşmadığımız aylarda, rica etmişsin meğer, ne olur göz kulak olun, iletişimde olun. benle konuşmasın, yaşadığını bileyim yeter diye. 

gelecektim bugün ziyaretine, ama yaşayan bedenim, artık var olmayan bedenine isyan etti bir kez daha. hastane ziyaretlerinden başımı alamayınca kalakaldım, gelemedim sana. mezarında yasin bile okumayı düşünmüştüm. gidemeyince küçük bir pasta aldım. üzerine 73 yazdım, üç mum yaktım. en son ne zaman doğum gününü kutlamıştık ki?
kızmadın ya? bilirim, tatlıyı pek sevmezdin. 
ama kızmana, gönlünün kırılmasına kıyamam. ardımdan kuran okuyacak kimsem yok derdin, benim ateist oluşuma sitem ederek. olsun be tatlım , senin için abdest alıp, yasin'i de okurum tatlı annem. 

ama dersen ki
gelmez oldu hiç sesin
söyle canım nerdesin 
uzaklara mı gittin 
hangi gizli yerdesin 
diye, 
buradayım tatlım, buradasın bitanem, kalbimin en derin yerinde, senle ayrılmamacasına. 

iyi ki doğdun canım anam. iyi ki vardın, iyi ki benim anamdın. 

18 Ekim 2013 Cuma

elveda diyemedim daha

nasıl da yanılmışm. 
hastanede seni son kez gördüğümde vedalaştım. 
bir damlacık kalmıştın, üç haftadır süren yoğun bakım maratonundan sonra. çoğu zaman bilincinin kapalı oluşu, ağzındaki hortumlar, seni hayatta tutmaya zorlayan yığınla cihaz... 
seni son kez gördüğüm cuma günü, içim yanmıştı. abim zırıl zırıl ağlamıştı da, ben tutmuştum kendimi. 
bilincin açık demişti doktor, ama o kadar güçsüz düşmüşsün ki, bizi algılamaya bile yetmiyordu gücün. 
o gün veda ettim sana,
eğer sevgim seni bağlıyorsa, ben sana izin veriyorum, git canım annem, git demiştim. benim sevgim seni burada kalmaya zorlamasın. hadi git demiştim. 
vedalaştım sanmıştım. 

yanılmışım be güzel anam. 
hiç, hem de hiç hazır değilmişim. 
zaten anne olmadın, olmayı beceremedin ki bana, özlemem demiştim.  
nasıl da yanılgıdaymışım.  
ve şimdi nasıl da özlüyorum seni. 
tam bir hafta oldu aramızdan gideli sen, ama bana bir ömür gibi geldi. 

evet, ana-kız olmayı beceremedik. hiç bir zaman memnun edemedim seni. 
farkındayım, sen, ilk üç çocuğunu bebek yaşta kaybetmiş o onbeşlik çocuk-anne kaldın hep. istedin ki, yaşamayı becermiş iki çocuğun da o bebekler gibi kalalım: istediğin gibi giydir, dizinin dibinde oturt, sözünden hiç çıkmasınlar. o yüzden abimle ben ağzımızla kuş tutsak, asla istediğin evlatlar olamayacaktık. 
keşke bebek kalabileydik, evcilik oynamaya devam edebileydin be canım anam. 

annem ol istedim sadece, beni sürekli yargılamayan, bir defa olsun, yaptığım bir şeyi takdir eden, kusur bulmayan anne. hani hastalandığımda ballı süt getiren o melek annem ol istedim.  
ama ne sen benim istediğim anneydin, ne de ben senin istediğin evlat olabildim. 
beceremedik be tatlı anacığım. ikimiz de var olanla yetinemedik. 

ama babamın hastalığından bu yana, son sekiz yıldır çok iyi arkadaş olmuştuk değil mi anne? telefonda en yakın arkadaşlarımla saatlerce konuşurum böyle, bir de senle.  amma çok şey konuşurduk! laf lafı açar, konuşur da konuşurduk. babamla asla konuşmadığım kadar konuşurduk. 
şimdi kimle konuşacağım be anacığım!?

onca şey konuştuk, ama şimdi anladım ki, söylenmedik çok şey kalmış meğer aramızda. 

babamı kaybettiğimizde, hiç olmazsa, memnun edebildim diyordum. bir evladın duyabileceği en güzel iltifatı aldım babamdan diyordum. küçük de olsa, bir tesellim vardı. 
ama senle?! küslük olmasa bile artık aramızda, hep kırgındın bana sanki. şimdi kırgın gittiğin duygusu kaldı geride. 
ne yana baksam, teselli bulamıyorum anne! 

ailenin kadınları sekseninden evvel gitmez, ben de en az on yıl kalırsın diye umuyordum be tatlım. 
söylesene, acelen neydi? neden böyle vakitsiz gittin?
yalanmış işte, kandırmışım kendimi: 
hazır değilmişim vedaya! 

biliyorum, babamda olduğu gibi alışacağım senin yokluğuna. ama dolacak mı yerin sanıyorsun?
altı buçuk yıl oldu babam gideli, acı hafifledi, ama hep bir sızı kaldı. her babalar günü geldiğinde, o günü bilincimi kapayarak geçirmek istiyorum. bir babam bile yok diye bağırmak istiyorum. 

bu koca yara ne zaman sızıya dönüşür bilmiyorum, ama hiç bir zaman teselli olmayacak. hep, memnun edemedim pişmanlığı kalacak, keşkeler canımı acıtacak. 

dedemi yitireli 26 sene oldu, ama hep bir keşke kaldı içimde. onsekiz yaşın baharında deli dolu zamanlarımdı. beni bir yaşımdan beri büyütmüş insana gençlik bilgisizliğiyle öfke gösterdiğim yıllardı. hala, keşke ona minettarlığım gösterebileceğim bir yaşa geldiğimde gideydi bizden, diye hayıflanırım. 
kısmet değilmiş. 
senle de ana kız olmak kısmet değilmiş be anacığım. 
olsun, elinden bu kadarı gelmiş. helâli hoş olsun be tatlı anam. 

ama ah, ah o keşkeler yüreğimi dağlamasa...

yok be anacım, yanılmışım, vedaya hiç hazır değilmişim daha.