dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2023 Cumartesi

kayıp giden güzel ruhlar ya da gece uyku kaçmasına güzellemeler

 en son yazdığım yazıya göz gezdirirken gözlerim doldu. 10 yıllık yarimi yitirdiğim zamandan kalma bir yazı.

gecenin üçünde bu yazıya başlamama sebep de başka bir dört ayaklı can. ali. sahildeki parkın en eskisi, tatlış bir çocuk. dün geceki gök gürültüsünden beri kayıpmış. bizim mahalledeki sokak hayvanlarının meleği mine'nin paylaşımında görüyorum haberini. meğer yelkencilerden haber gelmiş. ölüsünü görmüşler denizde...

ali'yle hiç samimi olmadım o kadar. ilişkimiz sabahları selamlaşmaktan ve bazen ödül maması ikramından öteye geçmedi. ama işte parkın o bölümünde, her sabah  karının altında sallandırdığı o koca şişliği ile görmeyi sevdiğim canlardan biri. sahile inip arayasım var çocuğu... 

ah be ali, bir gece değil, gecelerce uykum sana feda, ama hadi çıkıp gel koca çocuk. 

ali'den sonra bir şey yazasım yok. halbuki yazıya bambaşka bir yerden başlamıştım. şöyle ki:

boşladım hepten bu bloğu. senede bir iki yazı yazsam nafile. geçen sene hiç elim değmemiş. 

hoş, kendi kendime eğleşiyorum işte. kaç kişi okuyor ki bu bloğu? boşluğa bağırıyorum, duyan yok...

okunmak mı yazmak mı? hangisi amaç?

her yazan aslında birileri tarafından okunma umuduyla mı yazar, yoksa yüreğindekileri, zihnindekileri, aman içimde kalmasın, şuradan çıksın da benden uzak dursun diye mi döker içini "kağıda"? bir sebep olmadan diğeri var olabilir mi? galiba yumurta tavuk ikilisi bunlar. önce hangi ihtiyaç doğdu bilinmez. 

her iki elim atel içinde yazıyorum şu an. 

son iki yıldır cebelleştiğim karpal tünel rahatsızlığı pik yapmış durumda. 8 gündür fizik tedaviye gidiyorum her sabah, parafine batırıyorum her iki elimi. 20 dakika havlu içinde bekleşiyorum diğer parafinli hanımlarla. daha 7 seansım var. ama şimdiden yoruldum. 

tuhaf, sekiz gündür hiç erkek hasta görmedim. zaten %70-80 oranında kadın hastalarda ortaya çıkıyormuş

tam bir kadınlar kulübü hastanenin o kısmı. parafin dostlukları da kaçınılmaz oluyor tabii. daha ilk günden tanıştık canan'la. emekli resim öğretmeni. hemen kanımız kaynıyor. her gün birbirimizin yolunu gözlüyoruz resmen. zaten üçüncü gün telefon numaraları alışverişi. canan o hiç yaşını göstermeyen şarap gibi kadınlardan. sarı uzun gür saçlarıyla neşeli tatlı bir kadın. hayatı dolu dolu yaşamayı seviyor. yani emekliliğin tadını çıkarıyor. bu kare de 1 şubat'ta ckm'deki barış manço anma konserinden. 

işte böyle tatlı mevzulardan bahsedip kafamı dağıtmaya başlamışken, dönüp, yazının başına uykumun neden kaçtığını yazma gereğini duyuyorum. keyfim kaçıyor. 

şimdi nasıl tatlı canan hocamı anlatabilirim ki? 

umarım parafinle başlayan bu dostluk devam eder de, canan ara ara bu bloga misafir olur. 

17 Ocak 2012 Salı

müziği dinle sen musa amca!

fonda bir judas bolero çalıyor tatlı tatlı, ortam alaca karanlık, ışıklandırma özellikle kısılmış. arada bir gittiğim barda oturuyorum. melankolik bir hava var. ama benden mi kaynaklanıyor, ortamdan mı bilmiyorum. belki de ortalıkta dolanıp ilgi bekleyen sarmandan.
gözlüklerimi özellikle almadım yanıma, göz göze gelsem bile, fark etmem kimseyi. 
bu akşam kalabalığın içinde yalnız kalmak istiyorum. etrafım olabildiğince kalaba olsun. otobüs misali dolsun, ama önümde bir içkim dursun ve müzik kulaklarımda dağılsın. müzikle baş başalık buranın müdavimlerinden birini getiriyor aklıma. seksen küsür yaşında olabildiğince güleç, ince metal gözlükleriyle tatlı musa amca.
kolunu kırınca bakım evine yerleşti diye duyduk ve pek uğrayamaz oldu musa amca. kulakları ağır işitir bizim delikanlının. delikanlı, zira yüreği nasıl da genç! iyi işitemediğinden akıllı telefonumun parmak boyama aplikasyonunu bir çeşit daktilo gibi kullanır, yazışarak sohbetler ederiz. 
delikanlı, zira teknolojiye nasıl da meraklı! telefonumun özelliklerini incelemeye bayılır, "aaa bunu da yapmışlar" diye şaşırır her defasında, daha önce anlattığım özellikleri yeniden anlatmam gerektiğinde. bütün yeni teknoloji isimlerini de bilir, "ayped mi bu? diye sorar, ben de "yok, ayped bunun büyüğü, bu ayfon." demek zorunda kalırım.
müdavimler köşesinin en başını tutar hep, orası onun yeridir, hatta minderi bile vardı. yalan yok, bazen, hiç olmazsa bir akşam gelmese de biz tünesek şu güzel köşeye diyerek hayıflandığım olmuştur. 
hiç evlenmemiş. bir kere nişanlanmış, müstakbel eşi ağır işitiyor diye terk etmiş. o da bir daha yeltenmemiş. onun yerine işiyle evlenmiş belli ki. ne zaman sorsam, işten geliyorum derdi. ellerini barın üzerine kaldırır, parmaklarını aşınmış bar masası üzerinde hızlıca kıpırdatır, klavyede çalıştığını ima ederdi. kanına işlemiş muhasebe dünyası. çoğunlukla kimseyle sohbet etmezdi de, elinde bulmaca, ha babam bulmaca çözerdi. acaba müdavimler köşesindeki bulmaca merakına o mu sebep oldu diye sormak aklıma gelmedi hiç. kesin müsebbibi odur...
delikanlı, zira uyuduğunu sandığım zamanlarda "müziği dinliyorum" diyerek gülümser hep. öyle bir dalmıştır ki müziğe!
sonra durur, aniden gazeteden kırptığı bir özlü sözü, ya da fıkrayı ya da makaleyi çıkartır, önünüze koyar, okutturur. yeni mi keşfetmiştir, yoksa etrafındaki gençler de sebeplensin mi derdi bilmem. zoraki okursunuz, hatta bir bakmışsınız, eğlenmişsinizdir de. başka müdavimleri bilmem, beni eğlendiriyordu musa amca'nın yaşama bağlılığı. yüreklendiriyor. seksen küsür yaşımda bir barın simgesi olabilir miyim ben de acaba böyle? diğer yandan da ürkütmüyor da değil. salt yalnızlığımdan ben de kesin o yaşlarda hala işe gidip geleceğim ve bomboş eve dönmemek için bir bar taburesine tüneyeceğim. kulaklarım ağır işitecektir ve tek eğlencem bulmacalar ve kulaklarıma ancak ulaşabilen yüksek volümlü müzik olacaktır. 
bu barın en güzel renklerinden biri musa amca. gelmeyişi buruk bırakıyor burayı. bir şeyler eksik, özellikle benim için. daha duymaya sabırsızlandığım bir sürü gençlik anısı, fıkrası ve son teknolojiye dair soruları vardır kesin. üstelik o kadar özendiğim köşesine hiç oturasım gelmiyor...
hadi iyileş de gel be musa amca, özledik seni burada!

24 Mayıs 2009 Pazar

bir yıl geçti

aslında mevzu ortada: cup!

bir yıl, bir gün geçti. en yakın dostumu özledim, eşşek herif rüyalarıma giriyor... sabah anırmalarını bile özlüyorum.

ama insanoğlu bu, acıya alışıyor.

üstelik gidişi alaca'ya yaradı. epey bir yakınlaştık haspamla. cup'un sağlığında asla olmayacağı kadar. ama yine de cup'un tutarlığı, o dozunda olan dostluğu bambaşkaydı...

iyi uyu be oğluşum, her neredeysen şimdi.

1 Mayıs 2007 Salı

iyi ki doğdun Pina!

Dün gece onikiye gelirken sağlam bir baskın yaptım. Gerçi zili çalınca ben olduğumu anladı, ama eminim elimde pasta ile peydah olacağımı tahmin etmemiştir.
Kocası da şampanya temin edecekti, ama gittiğimde adamın çoktan kıçında pireler uçuşuyordu. Üff erkekler! (Hiiih ay pardon, şimdi kocasını ele vermiş oldum di mi? Valla publish butonuna bastıktan sonra farkına vardım!)

Pina benim tiiii üniversiteden arkadaşım. Yani fi tarihinden beri. Arasıra da buralarda yorumlarına rastlıyorsunuz. Böylece kendisini de tanıma fırsatınız oldu. Yukarıda da gecenin bir yarısı yaptığım sürprizden ne kadar çok zevk aldığını gösteren ifadesini görüyorsunuz.
Pastayı yedikten sonra aynı bıçakla Psycho tadında beni eve kadar kovaladı. Maalesef koşarken o görüntüleri yakalayamadım...


Evet Pina bugün tam 30 + bilmemkaç oldu (Yaşını yazarsam kesin doğrar beni bu akşam!).

İyi ki doğdun sevgili dostum!
İyi ki varsın dude!

5 Nisan 2007 Perşembe

Sem'in gafı

Asansör müziğini dinlerken Sem orada tanıştığı bir hanımla telefon numarası alışverişi yapıyor. İkisinin de telefonları masanın üzerinde, Sem öbür hanıma çağrı atıyor ki, diğeri numarasını kayıt etsin.
Sem yanyana duran telefonların arasındaki mesafeye işaret ederek patlatıyor bombasını:
Ya şuradan şuraya, amma uzun sürüyor çalması!

Evet ya, adamlar ne diye kalkıp uydu muydu sokuşturuyorlar, uzaylara gönderiyor o dalgaları boş yere! Halbuki şuradan şuraya gidecekti! Bilememiş şaşkınlar!

Hehehehe, var mı öyle dalga geçmek, asansör müziği diye! Ohhhhh olsun! :))

17 Şubat 2007 Cumartesi

sem kafayı buldu!

Sem akşam film izlemeye geldi. Birlikte Babel'i izledik. Sonra da aa dur filmin eleştirilerine bakalım derken, kafası da iyicene zom (hatun bir koca smirnoff'u getirmiş), aaa şuradaki ezgi34 türk galiba deyiverdi. "Sem ne diyorsun? Bu zaten türkçe site, bunların hepsi Türk!" Sem irkilir ve "aaa onlar Türk mü?! diye sordu. Bir de utanmadan Türk olduklarından şüphelendiğini söyledi!!!
Eveeeeeeet işte yan tarafta da Sem'in zom halini yayınlıyorum.

not: bir de tutturdu, sen de buldun kafayı, bak yazamıyorsun diye, valla külliyen yalan! Ben zerhoş değilim!

27 Kasım 2006 Pazartesi

Hoşçakal denizcik....

Tam hoşgeldin diyecektik sana, az kalmıştı yeryüzüne gözlerini açmaya!

Annen, baban, büyükannelerin ve deden, dış kapının iç mandalı olarak ben dâhil herkes heyecan içinde bekleşiyorduk. Ne zaman gelecek bu deli dalgalı minik deniz!

Ocakta büyük gün olacaktı oysa ama ne oldu da fikir değiştirdin be ufaklık?

Kim korkuttu seni bu kadar da vazgeçtin? Kim korkuttuysa hakliydi belki, yolda yürürken gaspa ya da okulda bir saldırıya uğramaktan, küresel ısınmadan, savaşlardan, fesattan, nefretten ürktüysen, kim suçlayabilir seni?

“Düşündüm de anne, ben o dünyaya meydan okuyacak kadar yürekli değilim, minik ruhumu su an olduğu saflıkta saklamayı tercih ettim, gelmiyorum. Belki daha sonra babayiğit bir kardeş yollarım size!” diyerek şurada iki ay kalmışken...

Ama seni saracak sevgi dolu anne kollarını, yumuşacık öpücüklerini, babanın senle yapacağı futbol, basketbol karşılaşmalarını, hele saçını çekeceğin ve sana arkadaş olmaya hazır bir sürü insanı da tepmiş oldun bilmeden.

Yoksa amacın masum bir eşek sakası mıydı be bıcırık? Şunlara kalbimi nasıl durdurabildiğimi göstereyim hele...

Ah be ufaklık, ah be minik deniz, bilsen ne çok acıttın seni bekleşenleri, hele anneni! Hadi şimdi gel de teselli et!

Kim giyecek ocak ayında o minik patikleri? Söylesene hayta denizcik?!

Senle hiç tanışamadık, belki de böylesi daha iyi oldu bıcırık!

Hani gelip de aramıza, şirin gülücüklerinle kalplerimizde yer edip kısa sürede geri dönseydin daha çok acıtacaktın…

Kim bilir…

Her neredeysen rahat uyu.

18 Kasım 2006 Cumartesi

evlenin de konuşma yapayım!

Çok yakın bir arkadaşım evleniyor! Biliyorum maalesf, çok dil döktüm yapmasın bir hata diye ama dinletemedim. Üstelik Alamanın tekini başımıza enişte diye getirdi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de benden düğün yemeğinde konuşma yap diye tutturdu!
Çaresiz boyun eğdim, arada bunca yıllığın dostluğu var ne de olsa!

Oturdum konuşma yazısının başına... ne yazsam ne yazsam diye kara kara düşünmeye başladım. Bir tarafta tüm aile efradı, bir tarafta arkadaşlar, hani eğlencelik olsun, ama cıvımasın.
Sonra kızcağız tüm akraba karşısında mahcup düşer, hani tanımıyorum, bu kamber de nereden çıktı da diyemez orada...

Tabii ben yazmaya koyulunca anılarım depreşti...Biz bunla üniversite yıllarından tanışırız, başına feci musallat olmuşum, gel arkadaş olacaz diye, bu da napsın, eh olalım bari demiş! Zilli, sanki benden iyi arkadaş bulacak! Bulamadı zaten!

Off neyse ki blogumu okumuyor, okusa var ya, yandım keten helva!


Hey gidi hey, gizli bahçelerde zil zurna oluşlarımız, ilk sevgiliyi kutlayışlarımız, evlenmeler, boşanmalar, ağlaşmalar, bebeler (tamam, bir tane oldu, o da onun... ne yapalım, bize nasip değilmiş. Gerçi gel yapalım diyen de oldu zamanında ya neyse...) bugün gibi gözümde canlandı...

Yahu şimdi ne vardı hatunu everecek! Arkadaşsız kalacağım yok yere!
Of of, bırakayım ben yazıyı da iki tek atayım, sonra bakar bir şeyler karalarız elbet...