gezi-yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi-yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2013 Salı

ipini koparan güzel havaya ve adaya. ya da kalpazankaya artık "out"!

uzun, soğuk haftadan sonra, yeniden adalardan birine kaçıp, hava almanın iyi bir fikir olacağını düşündüm. saatler ileri alındığından mıdır bilmem, vapur pek öyle kalabalık değildi. aman iyi hadi, gidişimiz en azından rahat olacak dedim. ki öyle de oldu. benno'yla tam istediğim yerde oturarak yer de bulduk. ada'ya varır varmaz da benno en neşeli halleriyle hoplayıp zıplayıp atların peşine düştü. aheste bir yürüyüşle de aldık kalpazankaya'nın yolunu. -kesin daha evvel bahsetmişimdir: en sevdiğim ada burgaz, onun da en çok kalpazankaya'sını severim. pek turistin uğramadığı, ancak bilenlerin gittiği derme çatma bir restoran. "restorandı"demem lazım galiba artık. anlatayım efem, neden 'di'-li geçmiş zaman kullanmak gerektiğini: yani neredeyse "sevmez olaydım" dedirtti bu sefer! yahu, neydi oranın hali öyle? bir gittik ki, masaların neredeyse hepsi rezerve! "belki yukarılara doğru boş masa vardır, diyerek belirsizliğe yollayacak garsonlar. rezervasyonu yaptıranların geleceği saat de belli değil üstelik. ama rezerve mi, rezerve. hani utanmasalar, neredeyse kapıdan kovacaklar. "ancak içecek ikram edebiliriz" dediler. eh onca yolu gitmişiz, bari birer acı kahve içelim, biraz dinlenelim, öyle döneriz dedik. iğreti iliştik bir masaya. ama kahve resmen boğazımızda kaldı. bir pahalanmış bu eski köhne yer! küçük su, bakkaldakinin beş katı fiyatına! eh artık kahvelerin parasını varın siz hesab edin! neymiş efendim, meşhur olmuşmuş burası artık! başlarına çalsınlar madem, bir daha da gitmem!
kahveleri içer içmez kaçtık elbette. zaten garsonlar gözümüzün içine bakıyorlar, rezervasyon sahipleri gelecek endişesiyle. ama karnımız aç! biz balık hayaliyle gelmiştik buraya! hadi dönüp bari merkezdeki restoranlardan birinde ada-temiz hava-balık üçlemesini yapalım dedik, ama o da nafile! orası da kalpazankaya gibi: telefona sarılan rezervasyon yaptırmış. eee, ne yapacağız? aç bitap geri mi dönecektik? neyse, sonunda bir fastfuğdçuda yer bulabildik. menüdeki en az zararlı olanını seçtik: çek usta, iki pilav üstü kuru!
baktık, ada doldukça doluyor, her gelen vapurla bir sürü insan iniyor; hadi yolcu yoluna gerek diyerek öğle sonrası ilk vapurla dönüş yolunu tuttuk. iyi ki de yapmışız, bir sonraki vapurla değil oturacak yer bulmak, ayakta bile zor duracak yer bulurduk galiba...
anlaşıldı, bir daha "hafta sonu ada keyfi" dendi mi, üç kez düşüneceğim, beş kez yutkunacağım ve büyük olasılıkla ancak hafta içi ayak basacağım.




15 Temmuz 2012 Pazar

meeting off allstars

2006 yılından beri düzenlenen festivali bugüne kadar nasıl olup da duymadığımı inan sevgili okuyucum, hiç bir fikrim yok. yine de ruhum duymayacaktı ya, sağolsun, birlikte bir kaç kez grafitti avına çıktığım amerikalı arkadaşım ed'in amerika'ya döndüğü gün üşenmeden telefon ederek afişini gördüğü etkinliği haber verdi. şimdi ise direkt festival alanında bir bankta oturmuş size izlenimleri tam teçhizatlı kameraman cevat kelle misali aktarıyorum. 
gezi park'ının bir köşesini sunta duvarla çevrelemişler. alana da polis aramasından sonra girebiliyorsunuz. neredeyse donunuzun rengine bile bakacaklar. neyse, güvenlik lazım tabii. belli mi olur bu grafittici takımın sağı solu. zaten sokaklarda izinsiz boyalarıyla kanuna karşı gelip duruyorlar! 
henüz alan bomboş. alanı çevreleyen siyaha boyanmış sunta duvarlar sanatçıların calışma alanı. herkes harıl harıl sprey boyalarını kapmış hünerlerini gösteriyor. kimisi bitirmiş çoktan, kimisi yarım bırakıp mola vermiş, bazısı da hababam boyamaya devam. komple alanı dolaştığımda sadece bir kadın grafitti sanatçısı dikkatimi çekiyor. laf atacak oluyorum, işi bölünmesin diye fotoğraf çekmekle yetiniyorum. 

bankta yazımı yazarken grafitticilerden "hure" ile tanışıyorum. anlamını soruyorum nickinin, "almanca bilir misiniz?" diye soruyor. gülüyorum. türklere söylemiyormuş ama, anlamını, yanlış anlaşılır diye. "harfler hoşuma" diyerek geçiştiriyormuş. 13 yaşından beri grafitti'yi bulaşmış. underground pek çok grafitti topluluklarında boyamış duvarları. taksim'in çeşitli yerlerinde rastlanan çeşit çeşit "bok" onların marifeti. açılımıı da söylüyor da, hemen not almadığım için unutuyorum. ama aslında kelimenin kısa halini de kast ediyorlarmış. muzur şeyler, n'olacak! yine bir underground grubuyla en son tatile gittiğinde bir duvarı boyarken yakalanmışlar ege'de bir yerde. önce terörle mucadele'de sorgulanacak olmuşlar, neyse ki power fm için yaptıkları bilboard calışması nedeniyle gazetede çıkan bir röportajları imdatlarına yetişmiş. "adamlar grafittiyi bilmiyor ki, örgüt işi sandılar" diyor gülerek. 
 
kadıköy oda'da bir kaç yerde rastladığım ürkütücüsü yüzlerin sanatçılarını da tanıma şerefine erişiyorum, "wide" ve "canavar". sonra yeni bir grafittici kendini tanıtıyor, ares. İstanbul'a yeni düşmüş olduğunu söylüyor. 
 
tek kadın grafitti sanatçısının tekrar yanına uğramaktan alamıyorum kendimi. başta türkçe konşuyorum, meksikal çıkınca mecburen ingilizce'ye dönüyoruz, ama dokuz aydır istanbul'da olduğundan ingilizceyi unuttuğunu söylüyor "traumas". meksika'daki kadın grafitticilerini soruyorum. yüzde yirmi bes oranındaymış. 

çoğunluk ismini döşemiş duvarlara. narsist bir sunum mevcut anlayacağınız. elbette o ismi olabildiğince görsel bir estetikle boyuyorlar, ama narsizmi yadsımıyor bu.
"copikstar" ismini çizenlerden değil. fil dışı ticaretine dikkat çekmek istiyor. o yüzden fil temalı bir kompozisyon seçmiş. fillerle ilgili bir hayli bilgili. sadece nickini tanrılaştırma gayreti içinden olmadığından değil ona sempatim. çizmiş olduğu fili de  hakkıyla yapılmış. işte itiraf ediyorum: festivalde en çok hoşuma giden grafitti onunkisi. 
festivalin büyük isimlerinden biri olan hollandalı "nash" gayet alçak gönüllü.yaşını başını almış az grafitticilerden biri. bir sürü ülkede yapmış olduğu grafittileri gösteriyor hiç böbürlenmeden. burada çizdiniz mı diye soruyorum. çekinmiş. başının belaya girebileceği söylemişler. bir seyler çizmesi için yüreklendirmeye çalışıyorum. kalıcı bir kaç eserini istanbul'da da görmenin ne güzel olacağını söyleyerek ayrılıyorum onun da yanından. 
genelde gençlerin uğraş alanı elbette grafitti. çoğunluk ancak yirmi yaşında. yaşı büyükçe olan azınlık da zaten bu alanda tanınmış kişiler. ama nash bile reklam işleri aldığını söylüyor: ne de olsa grafitti bir gelir getirmiyor.

festival alanın orta yerine bir de rampa kurulmuş, skaterler, kaykaycılar hünerlerini gösteriyorlar. anlaşılan grafittinin ayrılmaz parçası hiphop. kocaman da bir sahne kurulmuş festival alanının en başına. ben alandan ayrılırken ilk konser başlamak üzere. eserlerin çoğu bitmiş değil henüz. sanırım yarına kadar kendilerine zaman vermişler, aheste aheste çalışıyor sanatçılar. ne de olsa hayranlar iş başında görmeli.


bir de ne amaçla yaz sıcağında örgü yelek giydirildiğini çözemediğim bir ağaç görüyorum. biri üşenmemiş, ağcın ölçüsünü almış, örmüş de örmüş.  pek hoşuma gittiğinden onu da es geçmiyorum. 

bu sıcakta akşama kadar sanatçıların eserlerini bitirmesini bekleyemeyeceğimi anlayarak evin yolunu tutuyorum. festival alanı yarın da açık kalacakmış. aslına gelip, bitmiş hallerini görmek lazım çöpün yolunu tutmadan onlarca güzel grafitti.

25 Eylül 2011 Pazar

iskoçya - yüreğim titriyor seni düşünürken

camper -türkçe deyişle- karavanla 7 günlük bir iskoçya rüyasından uyanıyorum; uyanmak istemiyorum, acıtıyor uyanmak! hem de böylesi kalaba ve acımasız bir şehre karşı uyanmak, tatlı rüyadan dosdoğru kabusun ortasına düşmek gibi.

iskoçya... girdiğimden çıkışıma değin nefesimi tutarak dolaştığım ilk ülke! eğer tanrı varsa, iskoçları feci kayırmış olmalı! bir ülkede her 50 metrede bir çay, nehir, şelale ya da göl olur mu? toprak diye bastığınız yerde ayağınız bileğinize kadar suya girer mi? ya da gök kuşağını komple görme fırsatınız nerede olur? ağaçların arasına girdiğinizde alice'in wonderland'e girdiğinde neler hissedeceğini anlamanız nerede mümkün? ya da yağmurun dereleri ve nehirleri coşturduğu o dramatik görüntünün nefesinizi kestiği?

ölmeden önce görmek isteğim bir ülkeydi sadece iskoçya, oysa şimdi ona aşık olmuş bir halde döndüğümü fark ediyorum. loch lomend kıyısında dinlediğim wonderland parçasını dinlerken şimdi, gözlerimin sulandığını hissediyorum. leyla'sından ayrı düşmüş mecnundan beter bir haldeyim. üstelik ferit gibi dağları delmek istemiyorum, tam tersine, onlara kavuşmak tek ereğim.

kışları soğuk, iklimi çetin bir ülke iskoçya. yazları dahi şemsiyenizi eksik etmeyin derler. hele bir de midge denen o illet, göze görünmez, bulut halinde uçuşup, en lezzetli olduğu için göz altlarınızı feci ısıran sineklerine rağmen hem de.

ama öyle bir dingin, sabırlı bekliyor kendisini ziyaret edeni de benzetiyor kendine. el değmemişiyle öyle bir sunuyor ki kendisini, hayır diyemiyorsun, sen de veriyorsun tüm benliğinle kendine ona, yine de dokunnmaya, o bozulmamışlığı incitmeye kıyamıyorsun.

yüksek tepelerin arasında, bizi uzaktan fark edip, yine de bir yere fırlayıp kaçmayan ve onlarca dakika poz veren alageyikler; gel de gör beni dercesine tırmandığım tepenin üzerinde uçarken bağıran altın kartal, yöreye özgü devasa cüssesine rağmen ürkek highland inekleri ve çepe çevre saran atlas okyanusu ve kuzey denizi...

rastladığımız az sayıdaki insanın kibarlığı, aksanlarına alışmak zor da olsa bayıldığım o güzel insanlar, ülkenin sert ikliminden bir parça bile nasibini almamış kadar ince. belki de doğasının zarifliğinden aldılar karakterlerini.

sonra dönüp devasa, boğucu, insanları kalaba, kaba ve düşüncesiz olan şu kente bakıyorum: bir zamanlar aşkla karışık nefret şehri dediğim kent, artık beni sadece üzüyorsun! nefes alınmaz oldu artık her yerin. ne vaad ediyorsun? aşıkları ayıran bir zalimden farkın yok!

yolu yok, gitmeliyim artık senden!

12 Şubat 2010 Cuma

solitarily

yalnız yaşamanın son aylarındayım, keyiflerini çıkartıyorum. yok bu giriş polyanaca oldu, başka bir giriş deneyeyim.
evde kediden başka bekleyen yok, niye döneyim dediğim akşamlardan biri. - hah bu oldu!- son bir aydır da bir gün bile ara vermeden tezimle yatmış, tezimle kalkmış, üstelik bugün tez hocamla buluşmamdan da mini mini tez bebeleriyle (meali: övgülerle) dönmüşüm, hadi çal felekten bir akşam, teze de yarın devam edersin dedim kendime ve telepatik olarak evde bekleyen kedime de tabii. ooo öyle izinsiz gitmem bir yere, haspam 14 buçuğu devirdi, insan yaşıyla ninem sayılır, hörmetler!

ama ne yapmalı? evde oturmak istemiyorum, ev ortamını göresim yok, zaten bir aydır dört duvarın ve bilgisayar ekranımın rengini ezbere tersten sayabilecek durumdayım.

bir kaç arkadaşımı aradım, ama ben gibi tez özürlüsü yok ki aralarında, herkes progamını vakitlice yapmış, bir yerlerde eğleniyor. herkes dediğim, aslında bir kaç kişiyi aradım ancak, şimdi tüm arkadaş listemi önüme koyup da aramış gibi konuşmayayım.
eee eve de dönmek istemiyorum kös kös!? ne yapayım?
ben de ne yaptım, şimdiye değin hiç yalnız gitmediğim, ama dostlarla bir aradayken anadolu yakasında dışarıda bulunduğumda genellikle gittiğim bara kapağı attım. oturur oturmaz da (ohh 3g sağolsun) blog yazmaya başladım.
ne yapıyorum peki kardeşim ben burada? SOSYALLEŞİYORUM! :))

9 Şubat 2010 Salı

kürklü teyzeler

gündemde bu kadar sorunlar, ülke genelinde balyozlar, kozmik odalar, tekel işçisi grevleri ve davası bir türlü sonuçlanamayan suikastlar kol gezerken benim kürklü teyzelerle kafayı bozmuş olmam elbette devede kulak, hatta filde pire boyutunda yer işgal edebilir bir mevzudur ancak, biliyorum, ama dürttü işte!
havalar soğuk ya, bu kürklü tezyeler karanlık inlerinden peydah olup, minik cici hayvanların ölü derilerine sarınmış bir halde geziniyorlar. vapur iskeleleri, otobüs durakları gibi kamu alanlarnda mecburen yanyana dikilmeniz gerektiğinde, önce kaçacak delik arıyor, mümkünse en uzak noktada dikilme gayretine girmişken buluyorum kendimi gayri ihtiyari. kaçacak delik kalmadıysa da, iğrenmiş, ölü hayvancığa içim burkulmuş bir suratla, karşı taraftan fark edilmesini iste(me)diğim kısa kısa bakışlar fırlatıyorum.
ha bu yaptığım yine masum sayılır. öğrencilik yıllarımda, çeşit çevre örgütünde aktif bir üyeyken (sanki artık değilim) daha azılı bir kürk düşmanlığını fiiliyata döküyordum. kürkçü dükkanlarına dönen tilki misali (biliyorum bu benzetme uymadı anlamsal meyanda, ama kelime bazında pek uydu, güzel oldu), her yere eşkalim dağıtılmış, altında "bu kürk düşmanından sakınınız" ibaresi yazardı: zira kırmızı ışıkta dikilirken, sıkışık meydanlarda, her türlü karambolde, çaktırmadan yaklaşır, muhakkak yanımda bulundurduğum ve çiğneyerek uygun kıvama getirmiş olduğum damla sakızlı cikletimi kaşla göz arasında ölü hayvancığın tüylerine bir güzel yedirir, yaşamını sadece güzel tüylere sahip olduğu için vermek zorunda kalan hayvancık sayemde ölümünden sonra, hiç olmazsa tüyleri vasıtasıyla ciklet çiğnemesini sağlardım. yerleri mekanları cennet olsun hayvancıklar eminim bana oradan duacıklar etmiştir, o sayede ben de kürk cennetini boylayacağım sanırım, ama diyeceğim şu ki, ölü hayvancığın kürkünü taşıyan o "bak ne güzel pırıl pırıl, yumuşak, sıcacık ve pahalı mantom var" diyen teyzelere hiç yakalanmadım!
doğuştan şanslıyım vesselam....

13 Mart 2008 Perşembe

yunuslar karşıladı seni hüzün

şairane duygular kapsadı kuzey batıdan gelen rüzgarı diye girişeceğim yazıya, olmayacak, yakışmayacak bloguma. ne ben şairim, ne de bu yunuslar romantizme vurgun. o halde ben iki cephe adına da haybeye kurşun sıkılmasına engel olayım.

vapurdayım, aniden bir yunus yüzgeci çıkıyor dalgaların arasından. hem de bir kaç metre ötede, heyecanlanıyorum, elim ayağım birbirine dolanıyor, hemen fotoğraf makineme sarılıyorum. yanımda dikilen genç bir kadın, "sağa bakın orada daha çok" diye uyaruyor, deklanşöre basıyorum gitsin, parmağım acıyor basmaktan, yakın bir kaç poz yakalasam, yok, durmuyorlar ki yerlerinde haytalar, boyna dal çık, dal çık. yahu iki saniye sakin durun, poz verin diye sesleniyorum, duyan kim. neyse, tek bir poz da olsa resmetmeyi başarıyorum sonunda. yıllar sonra bu denli yakından görmüş olmak da cabası.
bilmem ki kaç sevinmişi vardırıyor bu sabah vapur beşiktaş kıyısına...

sulukule yıkılmasın!

kaç zamandır gündemde konu, ama aktif bir şekilde hiç bir şey yapılmıyor belediye tarafından, yıkmak dışında tabii.
facebook'daki grubuna üye olduğumdan bugün için eylem yapılacağı duyurulunca destek olayım düşüncesiyle gittim.
yolu fazlaca hesaplayınca, neredeyse bir saat kadar erken vardım semte, daha önce arkadaşlarla fotoğraf avına gitmiştim, ama ilk yalnız gidişimdi. mahalleye girince biraz çekinmedim değil, ne de olsa pek çok şey anlatılıyordu semt hakkında. eylem noktası diye tarif edilen yerde kimseleri göremeyince, üzerinde "istanbul'u başımıza yıkacaklar" yazılı bir t-shirt giymiş ufaklığı görünce seslendim, o da gel abla diyerek tuttu beni yan sokağa götürdü, eylem burada olacak diye.
belki benle yaşıt, belki de beş on yaş büyük benden, ama çoktan torun torbaya karışmış iki kadın karşıladı. buyur ettiler hemen, kapı önündeki taburele çöktük. gazeteci sandıklarından başladılar dertlerini anlatmaya, söylediysem de gazeteci olmadığımı, dertlerini ortaya döktüklerini görünce itiraz etmedim tekrar, dinledim onları.
solda oturan türkan, kocası hapiste, iki oğlu da cezaevinde, koca cinayetten yatıyor. hiç bir geliri yok, "konu komşu ne verirse işte" diyor. "ama bu evlerimiz yıkılırsa nereye gideriz" diye söyleniyor, ama beş dakika sonra sanki yakınan o değilmiş gibi gözlerinde gülücükler açıyor.
ayakta duransa görümcesi sevtap, onun kocası ölmüş, çocuğu da yok. sinir hastası, fakirlikten ilaçlarını zor alıyor, okuma yazması yok, ama nasıl da neşeli. hele ki evinin duvarına yazdığı yazıyı görünce, ne diyeceğimi bilemedim, "harfleri ezberledim de yazdım, yoksa nasıl yazayım. gerçi yanlış oldu ya, ne yapayım" diye özür dilercesine açıklıyor. fotoğrafları çekerken de "aman haa, seccademle bayrak da çıksın" diye uyarıyor.

bir gece aniden, hem gelinin hem de kendinin saçlarını kesiyor bunalmışlığında. neden diye soruyorum "ailem saçlarıma aşıktı, kimse görmesin bir daha dedim ve kestim, sonra da kapandım, dine döndüm" diyor. seccadeyi işaret ediyor bunu söylerken.
bir kaç defa Bakırköy'de yatmış, ama tedavi bitmeden çıkarılmış hastaneden. "ne olur yaz hepsini haa" diyor, evet manasında başımı sallıyorum.
yeğeni boncuktan çakmaklık yapmış, gururla gösteriyor onu. "bunu ben yıllarca taşırım artık. dağılıp bozulunca da, benim bir fotoğraf kutum var, onun içine koyar saklarım" diyor sır verircesine. yengesi de söyleniyor öteden, "amaaaan yine mi fotoğraf kutusu" diye.

kahvaltı etmemişler daha, içeri buyur ediyorlar, çekiniyorum birden. "ben mahalleyi bir fotoğraflamak istiyordum aslında" diye sıvışmaya çalışıyorum, uyarıyorlar, "amaaan haa, mahalleli bizim gibi uysal değil, belki saldırırlar, gitme tek başına" diyorlar, duraksıyorum birden, uysal mı? sinir hastası, ağabeyi cinayetten hapis... geri kalan mahalleliyi düşünemiyorum, hemen evet diyorum yanıma çocuklardan birini vereceklerini söyleyince, "seni kahveye götürsün, dernek başkanı da oradadır". takılıyorum çocuğun peşine. kahve, erkekler kahvesi, içeride okey oynanıyor, dernek başkanı gelecek diyor karayağız incecik bir adam. kahvenin önündeki derme çatma tahta taburelerden birine ilişiyorum. mahalle fakir ama kahvenin önünde gıcır gıcır siyah bir hyundai park etmiş, etraftaki fakirliğe nanik dercesine duruyor. kime ait acaba?
sokaklarda tavuklar cirit atıyor. tam önümde toprakta eşelenen horoz dikkatimi çekiyor, sağ gözü kapanmış, pek açamıyor. arkasındaki piliç kadar da çelimsiz, ama yine de şişine şişine dolaşıyor bir o yana bir bu yana. onu seyrederek oyalanıyorum. biraz da pişman olmuş gibiyim tek başıma geldiğime, bir işe yaramayacağını gelişimin diye içimden ver yansın ediyorum kendime. ama kalkıp da gidemiyorum, onca yol geldim ne de olsa.
eylem saati gelmiş geçiyor, gazeteciler görünüyor tek tük, nedense bizdensin tavrı var onlarda da, bireysel destekçi gelemezmiş gibi. ses etmiyorum, katılıyorum aralarına. sonra dernekten birileri görünüyor, bir anda bir gazeteci ordusu peydah oluyor. dernek başkanı olup olmadığını bilemediğim bir kadın, ama belli ki mahalleli tarafından sevilen biri basın açıklaması yapıyor. "dilekçe için damga pulunu alacak pazarımz yok, toki'nin konutlarına taksidi nereden bulalım" diyor. etrafı çevrilmiş. arada başka sesler yükseliyor, bağırış çağırış. dernektekiler afiş bastırmış, tutuşturuyor herkesin eline "çok görünelim, tutun şunları yukarı" diye sesleniyorlar birbirlerine. bir avuç insan var, mahalleli nerede diye bakınıyorum, onlar da az. bazıları satıp gitmiş üç kuruşa evlerini, diğerleri de beyhude diye mi düşünüyor acaba? ama ya destekçiler? facebook daha çok insana seslenir diye umut etmiştim, ama zaten ben de pişman değil miyim geldiğime?!
bir iki dernek üyesi olduğunu düşündüğüm kadınla konuşmaya çalışıyorum, soğuk soğuk gülümsüyor ve cevaplamadan yanımdan geçip gidiyorlar. sonra sevtap'ı görüyorum, elinde afişlerden biri, canhıraş derdini anlatıyor dağılmaya başlamış gazeteci ordusuna.
dalıyorum coşkusuna, çırpınışına. çırpınmak zorunda, kaç baş o küçük evde yaşıyorlar, yıkılırsa gidecek yerleri yok. ondan ötesi, orada bir tarih var, türkler istanbul'u fethetmeden bile var olan, yok olup gidecek olan. o neşeli roman havasının, yüzyıllardır mevcut bir kültürün yok olabileceğini düşünmek istemiyorum, hem de ne için! "mutenalaştırmak" adına, zenginlere mesken sağlamak uğruna. içim bir kez daha cız ediyor.

saat ilerliyor, ayrılmak zorundayım, kendi dünyamın mecburiyetleri çağırıyor.
boşuna mıydı gidişim? bilmiyorum. en azından sevtap ve türkan'a verdiğim sözümü tutayım diye yazımı yazıyorum, ama bir yerlere ulaşır mı bilmem...

15 Şubat 2008 Cuma

başka şehir halleri

bu blogun düzenli okuyucusu kaç kişidir bilmem, ama iki vefalısından eminim, bu durumda o ikisi biliyordur (kalan sağlar bizimdir diyeyim mi?) ben pek severim yollarda gözüme ilişen insan evladının komik hallerini blogumda rezil etmeye (çok dedikoducuyum çoook)...
nitekim her hayırlı vatan evladı gibi ödevlerimi teslim ettikten sonra (aah evet ya, 13 yıl aradan sonra yeniden öğrenci oldum, sağır sultan duymadıysa henüz, işte fırsat!-ben böyle yaparak yaşımı da ifşa ediyorum değil mi?) kalan bir kaç günlük boşlukta başkent yankent demeden gezdim bir parça.
efendim ilk resmimize göz attığınızda koyun sucuk ibaresinin sol üst yanında bir adet ok ve üzerinde kapı sözcüğünü göreceksiniz, anlamayanlara açıklama: bu her koyunun kendi bacağından asıldığı ve sucuk sucuk terledği (bu bir deyim mi diye sormaları peşin peşin kınıyorum) yere giden kapıyı işaret etmektedir. yani "önünde durduğunuz kapı benzeri bölme, kapı değil vitrin, toslamayın!" uyarsını da ihtiva ediyor ve bence bize çaktırmadan devam ediyor: ama biz kapıya benzettik ki, bazı saflar açmaya uğraşsın, bize de gülecek malzeme çıksın).

bir de şu yalova'lılar bir tuhaf canım, küresel ısınma, çevre kirliği vs yok sayıp
tavşanlar gibi üremek istiyorlar, korkarım. dünya nüfusunun köküne kibrit suyu döküldü ya, üremek oldu tek problemimiz: "neden bebek yapamıyoruz"muş, bak sen... işin etik yanını geçtim, işte size bir kaç cevap:
- o kadar belgesel seyrettik ama bu işin nasıl yapıldığını hala çözemedik abi
- şu prezervatifleri deliyorum deliyorum, yine de bir şey olmuyor, acaba anlayıp sağlamlarıyla mı değiştiriyor alçak adam
- yahu ben doğuştan kısırım, hanıma söylesem mi acaba artık..?

sıradaki fotoğraf üzerindeki yazıyı anlayamadım, yardımcı olacak okuruma teşekkürü borç bilirim, ama ben yine de yorumumu esirgemeyeceğim: diyor ki "bu resmin alınmadığı yer şubemiz değildir" şimdiiiii, resim neye alındı? alıngan resimlerin olmadığı yerler nasıl şubeleri olmuyor? yoksa bu ticari kuruluş alıngan resimler mi satıyor? peki resim denilen cansız nesne nasıl alıngan oluyor? abartma, ikincil hatta üçüncül, mecazi anlamda kullanılmadı 'alınma' eylemi diyeceksiniz şimdi, peki bakalım tdk'ya: "alınma: alınmak işi". bravo! kutladım onları da tekrar(bilenler bilir ben hep kutlarım onları ara ara)! biz kendi naçizane bilgimiz üzerinden kodlamaya devam edelim o halde; alınmak: bir yerden alınıp götürülmesi eylemi diyelim buna, hmmm demek ki müşteriler her gelişlerinde bu resimden bir adet almaları gerekiyor, yoksa burası şube konumuna yükselemiyor! bildim mi? yine mi değil? aaa tamam bu şehre bir daha gidersem ilk iş gidip, resim alınmadığında şube olamayan bu çiğ köfteciyi alnından öpeceğim bana bu muhteşem bilmeceyi bağışladığı için!
durun, yoksa yoksa "bu resmin yer almadığı çiğ köfteciler, şubemiz değildir" demek istemiş olmasınlar? eh bravo, eğer kasttikleri gerçeken buysa, o zaman da bu muhteşem türkçeleri için ayrıca öpeceğim... (gak guk, gerçekten öpmemi beklemiyorsunuz değil mi?)

sıra geldi son güzel fotoğrafımıza ( ki onda istemeden bir de bonus foto oldu, anlatayım efendim): bu ilanı görünce hemen, yok canım, hiç istediğim saatte değil, hep istemediğim saatte sıcak simit yemek zorunda kaldım diye geçirdim içimden. yahu, istemediğim saatte niye simit yiyeyim? bunlar bizle dalga mı geçiyor? (mi soru ekinin bitişik yazılmasına hiç değinmiyorum, grrr)
ben bu fotoyu çekerken, içeriden bir görevli atladı hemen: "beni de çek beni de çek" içimden bir fesupanallah çekerek makinemi doğrulttum içerideki arkadaşa, buyrun sonuca: kendi düşen ağlamaz tadında diyerek dikkatinizi kulaklara çekiyorum sevgili okurlar!