öğrencilerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğrencilerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2020 Cumartesi

anne olmak ... hoşgeldin kızım

öğrencilerimden dönem boyunca yazı ödevleri isterim. en sonuncusunda, hayallerini anlatmalarını ve bu hayallerden hangisinin imkansız, hangisinin mümkün olduğunu ve sebebini yazmalarını istemiştim. elbruzdağı'na çıkmak isteyenleri mi ararsınız, ferrari almak isteyeni mi. diplomat hayalleri besleyeni, yurt dışına kaçmayı düşüneni, ... daha neler neler. 


hayallerin sonu yok.

yalnız bir tanesi var ki, derinden etkiledi beni, zira hayali benim çocukluk hayalime benziyordu.
evlenip beş çocuk doğurmak.
öğrencim bu hayalinin gerçek dışı olduğunu düşünüyor. onunla beş çocuk yapacak düzgün bir adam çıkmazmış karşısına. ah be çocuğum, yirmili yaşların başındasın daha, dur hele, umut kesilir mi hemen?
gerçi beş çocuk da az değil yahu, bunu dokuz ay taşıması var, doğurması var, bir de her çocuk arasında vücuduna biraz izin vereceksin dinlenmesi için. kafadan bir on sene çocuk imalatına gider be! tabii dünyaya fırlattın, iş bitmiyor ki. doğurduklarını da büyütme işi var.
kocaman bir aile hayali güzel, ama iş yapım aşamasına gelince epey sancılı. sancılı da laf mı! kabus be kabus.

benim hayalim de böyle büyük bir aileydi. ama az bir farkla:
ben doğurmak istemiyordum.

benden iki buçuk yaş büyük abimi, o henüz 12-13 yaşlarındayken islah evine kaptırdım. o yüzden iki kardeş olarak büyümenin nasıl bir şey olduğunu çok anımsamıyorum.  keyfine çok varamadım.
aidiyet duyabileceğim bir ailem de yoktu (çok bahsettim burada, suyunu çıkardım bu mevzunun biliyorum).
anlayacağınız şu filmlerdeki kalabalık ailelere hep özenmişimdir.
belki de çocukluğumda  "küçük ev", ya da "walton ailesi" gibi çok popüler dizilerin etkisinde çok kaldım. kim bilir.

"alamanya" çocukluğumda sürekli televizyonlarda yardım kuruluşlarının kamu spotları dönerdi. bir tanesi hiç aklımdan çıkmaz. gözleri yaşlı minik minik siyahi bebeler, bir deri bir kemik toprak zeminlerde bir başına gösterilir. çocuk yüreğiminin en derinine kadar işlerdi o resim. işlemiş olmalı, sanki o spotu bugün görüyor gibi net bir resim bu. kamu spotunun amacı, etiyopya'daki öksüz yetim çocuklara vaftiz anne/baba olma yoluyla bağış toplama çağrısıydı olurdu
o aç, ağlayan bebeler çocuk aklıma kazındığından mı bu tutkulu isteğim bilmiyorum.

başka kız çocuklarının muhtemelen beyaz gelinlik giyip sinderalla masalı hayali kurarken, ben işi büyütüp, kendimi altı bebeyle afrika çöllerinde bir karavanda yaşadığımı hayal ederdim. bir yardım kuruluşunun amansız savaşçısı olarak, kendimi yaşlanmış, bir sürü çocukla çevrili bir halde, yoksul ama mutlu ölüm döşeğinde hayal ederdim. ama elbette yoksul olan ben olacaktım, varını yoğunu o bebeler uğruna harcamış biri. yoksa bebeler ben orada yoksulluk içinde ölürken elbette her istediklerine sahip olmalıydı. tuhaf bir resim, şimdi düşününce, yeniden terapi seanslarında ele alınması gereken patalojik bir durum gibi geliyor bana.

o yaştaki bir çocuğun normal gelişimi içinde komşu veletleriyle oynadığı evcilik oyunlarında, her nedense en küçük ben olmama rağmen, annelik rolü hep bana kalırdı.
alt katta oturan alman ailenin bizim yaşlarda bir kızı ve bir oğlu vardı. oğlan en yaşlımız, abimle onun kızkardeşi yaşıt, ben de en küçükleriydim.
çocukluk anılarım hep onlarla oynadığımız oyunlarla doludur. ama nedense en çok da evcilik oyunlarımız zihnimde yer etmiş. zira anne baba rolü hep o büyük oğlanla, en küçük olan bendenize düşerdi.
her defasında anne rolünün bana düşmesine hayıflanır, bir kez de ben çocuğu oynamak isterdim. ama en küçükleri olarak itiraz hakkım hiç olmaz, mecburen annelik rolünü sineye çekmek zorunda kalırdım.
acaba, kendi ailemde çok küçük yaşta anne rolüne soyunmak zorunda kalmamın etkisi var mı bunda?
kendi annem ağır travmatik çocukluğunun etkisiyle hiç büyümemişti. annesi evden kaçtığında henüz 10 yaşında olduğunu ve iki küçük kardeşine ve dedeme bakmak zorunda olduğundan bahsederdi.
annesizliğinin travmasını kendi çocuğunu annesiz bırakarak devam ettirdi belki de.
yani kısaca, kendi anneme annelik etmek zorunda kaldığımdan mıdır nedir ta o zamandan çocuk evlat edinmek istiyordum.
daha yeni yetme yıllarımda başlayan asiliğimden mi mütevellitti yoksa? toplumsal normların kadına biçtiği o doğurgan kadın/annelik rolüne daha o yaşlarda itiraz etmem mi?

her ne sebeptense bilmem. belki de hepsi etkiliydi bunda.
ama bildiğim şuydu:

ben çocuk doğurmak istemiyordum!

o kadar annesiz, babasız çocuk varken ben hepsine anne olmak istiyordum. hem de bunu çocuk yaşımda istiyordum!

yirmili yaşlarıma geldiğimde çocuk esirgeme'de gönüllü annelik yaptım bir süre. ardından bir hayır kurumu'nun gece kondu mahallelerinde açtığı yaz okullarında gönüllü öğretmenlik yapınca bu hayalim daha yerel bir zemine oturdu (ah bu anılarımı da yazmam lazım bir gün!).

çocuk esirgeme'den evlat edinmekti artık hayalim.
tabii sayısı hala 6'ydı. (bu rakama da nereden vardım, sormayın).

okul bitti, uzun yıllardır sevgili olduğum adamla evlendim. ama o benim doğurmamı istedi. bense evlat edinmeyi.
ikimiz de taviz vermedik.
böylece "evlat edinilemeyen/doğurulmayan" çocuğun adı "boşanma" oldu.

sonrasında ise yalnız başına yol aldığım yaşam bana türlü engeller çıkardı. ya da ben engel olmasına izin verdim. evlat edineceğim çocuğun bir babası da olsun istedim. 21 yıl geçti. baba adayı hiç çıkmadı. benim de gözüm korktu. tek başıma beceremem diye iki kez kıyısından döndüm.

fakat şimdi.
dolu dolu 50'yim artık. artık evlat edinmek hayal. hayalim gerçekten de hayal kaldı.

ya da ben öyle sandım!

nasıl desem...

henüz çok daha çiçeği burnunda bir "anneyim"!

pat diye söyledim işte. ohhhh içim rahatladı. yoksa çatlayacaktım valla.
ah ah, bu yazıyı şimdi yazarsam, nazar mı değer diye çok tereddüt ettim. ama yazmasam cidden çatlardım.

ya da daha doğrusu insan ırkından gelme bir bebişin annesi oldum.

aslında ben hep anneymişim.
en başta kendi anneme annelik etmişim!
sonra çocukluğumdan bu yana tüylü, dört bacaklı, kanatlı, solungaçlı, sıcak ve soğuk kanlı, yeşil yapraklı haneme giren türlü türlü tüm canlar çocuklarımmış.
iş yerimdeki çocuklarımı, yani öğrencilerimi hiç saymıyorum.

yalnız bunu ilk benno'yla idrak ettim. aslında daha da geriye gitsem, cup'la başladı derdim. ama o zamanlar bunu idrak edemeyecek yaştaydım. evli olduğumdan yalnız olmayışımdan mı mütevvellit,  derinlemesine analiz edememiştim böyle bir tecrübeyi.    

insan yavrusuna annelik etmek başkaymış ama yav!
ötekileştirmek istemiyorum diğer ırkları. ama dilimiz ortak olmadığından, diğer ırktaki çocuklarımın  dilini ancak kendimce yorumlamalarımla anlamaya çalışıyorum neticede. her ne kadar köpek, kedi, kaplumbağa vs canların dili üzerine literatürü çok karıştırsam da, gözlem yeteneğimle analiz etmeyi becersem de, acaba doğru mu anladım endişesi var hep içten içe.

hoş, bunu aynı dili konuştuğumuz insanla da bolca yaşıyoruz. savaşların temelinde bu yanlış yorumlamalar yatmıyor mu?

annelikten bahsedecekken nereden geldim bu savaş mevzusuna?!
konudan sapıyorum resmen. zihnim mi kaçışta, yüreğim mi?
neyse, konuya döneyim.

içim sıcacık oluyor bu son çocuğumu düşününce.

hep doğuramadığım çocuğumu, cup ve benno'dan dolayı oğlan olduğunu düşünürdüm.
yoksa bir kız çocuğu muydu?!

dünya güzeli bir kız çocuğu.

henüz 15 yaşında. pırıl pırıl bir zeka. inanılmaz yetenekler, kocaman şefkatli bir yürek!

kuzguna yavrusu güzel görünürmüş. abartıyorsun diyeceksiniz.
yok valla abartmıyorum. resme ve müziğe yetenekli, tiyatro en büyük tutkusu. üç ayrı oyunda oynuyor şu an. el becerileri müthiş, yığınla hobisi var. benle birlikte çılgınca dans ediyor.
birlikte mutfağa girip şahane yemekler yapıyoruz. iç dizayn için müthiş bir gözü var. ama aynı zamanda da derslerinde de zehir gibi. hayatında ilk kez teşekkür getirdiği için iki hafta yas tutmuş. nasıl olur da 1,5 puanla takdiri kaçırmış...
acayip neşeli, gülmeyi, içinden geçen her şeyi anlatmaya bayılıyor. iş dönüşü eve gitmeye can atıyorum, gideyim de günü nasıl geçmiş dinleyeyim istiyorum. okul çıkışı aç kalacak diye endişe ediyorum. geceleri uyanıp üstünü açmış mı diye kontrol ediyorum. vs vs

evet evet duyar gibiyim sizleri, aaaa yeter, anaç ruhunla bizi bunaltma diye.
yani gerçekten de oğlum olsaymış, tutup çükünü koparacağım...
eşek kadar çocuğa bebek muamelesi yaptığım kesin.
babası şımartıyorsun diyor. korkuyor tabii.

ben de korkuyorum.
mutluluktan öleceğim diye korkuyorum.

hayatımda ilk kez bir bütün olduğumu hissediyorum.
dünyalar güzeli bir insan evladı, ve çeşitli ırktan tam altı yavrumla nihayet hayalim gerçek oldu!

ve en önemlisi, bu altı bebişin sorumluluğunu benimle üstlenmiş olan diğer yarım, ruh eşim, sevdiceğim, yarenim, yoldaşım, kızımın babası...

nihayet bir ailem oldu, hem de koskocaman ...

hoşgeldin kızım.

23 Haziran 2018 Cumartesi

- kopyacısın!

final sınavındayız, sınav tam başladı, bir kız öğrencim sınıfa geldiği gibi, en arkalara çok çalışkan bir öğrencinin arkasına geçiverdi. dönem boyunca hayli notları kötü olan bir öğrenci olduğu için elbette dikkatimi çekti bu. ama tesadüftür diye üzerinde durmadım önce.
sonra sınav süresince baktım. o çalışkan öğrenci de eğik oturuyor, kağıdı olduğu gibi görünüyor arka sıradan. hani kötü bir niyet olmayabilir, ama ister istemez dikkat çekiyordu.
ikinci vize sınavını da, küçük bir sınıfta yapmak zorunda kalmıştım, bu kızımız bu sefer yakın arkadaşıyla dip dibe oturuyordu.
biriniz yer değiştirsin, orası çok kalabalık dediğimde, bunun arkadaşı, çok kötü hissettiriyorsunuz diyerek tepki göstermişti. çok şaşırmıştım o tepkiye.
ikisi de bayağı da sevdiğim kızlardı ikisi de. neşeli, bıcır bıcır şeyler. hislerimizin de karşılıklı olduğunu düşünmüştüm.
ben de bunun üzerine, aslında çok da onların dibinde oturmayan, ama diğer kızın tepkisi yüzünden karizmayı çizdirmemek uğruna başka bir erkek öğrenciye yerini değiştirmesini rica etmek zorunda kalmıştım.

tabii şimdi tekrar tepki alacağımı öngördüğüm için, hiç uğraşmayayım dedim.
yine de dayanamadım, ve öndeki çalışkan öğrenciye yerini değiştirmesini söyledim.
itirazsız kalktı. ama bizim arkadaki zilli bayağı sesli burnundan nefes alarak homurdandı, sandalyesini oynattı. öndeki öğrenciler dönüp baktı.
içimden beş la havle çekip, ses etmeden gittim.
 
sınavın sonuna doğru geldiğimizde, öğrenciler artık birer birer kağıtları vererek çıkıyor.
aslında bir şey söylemeyi düşünmüyordum, ama tam bu kızımız çıkarken ben de kapının önüne doğru yürüyordum, fırsat bilip arkasından gittim. sınıfın hemen dışında 
- beğendiniz mi bu yaptığınızı?
diye sordum.
hiç lafını sakınmadı
- asıl siz beğendiniz mi yaptığınızı?!
- ne yapmışım ben?
- insanlara kopyacı muamelesi yapıyorsunuz.
- ne diyorsunuz size yahu? sınavda öğrencinin yerini değiştirmek en temel haklarımdan biridir
- ben haktan değil, insanlıktan bahsediyorum!
sesi titremişti. ben bir şey diyemeden de gitmişti.
 
dona kalmıştım. bak şu terbiyesize! değil kendi öğrenciliğimde, şimdi olsa, hocama böyle bir laf etmeye cesaret edeceğim? mümkün mü!
çok içerlemiştim o zaman.
 
ama çocuk haklıydı! hiç insani bir şey değildi yaptığım. bir hocam bana yapsa bunu, sessiz sedasız kalkar, elbette yer değiştirirdim.
ama içten içe de gönül koymaz mıydım? hoca bana güvenmedi diye üzülmez, sınava konsantrasyonum gitmez miydi? hem de nasıl keyfim kaçardı!
çocuğun tepkisi belli ki bundandı. ona güvenmemiştim!
aşırı hassas bir çocuk olmalı ki, bana göre son derece basit olan bu yer değiştirme hadisesi onda böyle derin bir yara açabilmişti.
açmış olmalı; yoksa niye böyle sert tepki göstersin.
 
ama öğreniyorum ben de işte. hatalar bizlere mahsus değil mi?
 
not: bu arada, her zamankinden iyi not almıştı çocuk.
not2: bu yazdığımı ona mail olarak göndereceğim. bakalım cevap gelecek mi...

24 Aralık 2017 Pazar

she, the angel

bu da oldu!
artık ölsem, gam yemem. öğrencilerimden yana en azından. - düşündüm de, aslında zaten gam yemezdim, bu "şaşkın" bunları aşmamış mıydı zaten?-

ama yine de bahtiyarım. elime aldıkça gözlerim fışır fışır oluyor, yüreğim taze aşka düşmüşçesine pıttırı fıttırı vaziyetleri.
bak şu tatlı veletlerin yaptığına. bu hallere düşecek insan mıydım? gördükçe zırlayasım geliyor, böyle ılık ılık. ılıman iklimin tatlı ahmak ıslatanı gibi zırlayasım geliyor hem de.

tamam tamam, hallenmeyin, anlatayım efem.

bilen bilir, işim öğretmektir benim. koca sıpalara gavurca öğretmeye çalışıyorum. sıpa derken, hakkatten sıpalar var içlerinde, ama hep tatlı sıpa. bazen yaramazlığı abartan, ama yine de tatlılıklarından fazla bir şey kaybetmeyen yetişkin sıpalar bunlar. 
neyse, bu dönem iki sınıfım vardı. başta, yalan yok, bir sınıfı hemen bağrıma basmıştım, yeni başlayan olmalarından değil sadece, gerçekten motivasyonları yüksek bıcır bıcır kalabalık bir sınıf.

öbürü ise... kötü değil, ama isteksiz.
başta, tek bir öğrenci hariç, hepsi silah zoruyla derse geliyor gibiydi. akşamları eve geldiğimde, ne yapsam da ilgilerini çeksem, nasıl oyunlar icat etsem diye kara kara düşündüğüm bir sınıftı.
derken, karşılıklı bir ısınma sürecine gerek vardı herhalde; açıldık, rahatladık, istek arttı. istek artmakla kalmadı, en zayıfları bile dili konuşmaya gayret etmeye başladı. sınıfça notlarda artış oldu. 
dönem sonu geldi, vay be, ne keyifli sınıfmış diyecek hala geldiler. (gerçi içlerinde bir tanesi, son anda yamuk yaptı... ama o da çekingenlikten olsa gerek. neyse, bu zaten ayrı bir yazı konusu).
bayağı zor ayrıldım. keşke devam edebilsek birlikte diyor oldum.

ara bilgi vereyim; efenim, final sınavını yaptıktan sonra, bir gün tayin edilir, dersler bittiğinden dolayı, öğrenciler ofise gelip kağıdını görür, itirazı varsa, eder, yoksa susar, notuna razı olur (ya da daha çok "hoca bana zaten takıktı" der, rahatlar).     

neyse, bu bahse konu sınıftan da iki kız öğrencim geldi. bir tanesi başından beri müthiş istekli ve bir o kadar da sevimli olan, diğeri de hayalinde mesleği yazdığı metinle (ah ah, bu da yazı konusu olacak derin), aklıma ilelebet kazınacak çıtı pıtı biri.

notlarını öğrendiler, ama bir türlü gitmek bilmiyorlar. oda doldu doluştu, bir sürü öğrenci girdi çıktı, bunlar bir köşede bekliyor. bir tanesinin gözleri de sanki nemli. benimse aklımdan, aldığı nota üzüldü ( ki aslında iyi bir not, ama demek ki daha yükseğini bekliyor) diye geçiyor. diğer öğrenciler nihayet gittiler. gözleri nemli olan, "hiç gitmek bilmediler" dedi. "hah, hadi anlatın bakalım, nasıl yardımcı olabilirim?" bekliyorum ki, şimdi ağlayarak not isteğinde bulunacak. e çünkü sağolsun öğrenci biz gariban (!) hocaları buna alıştırmış, başka niye hocasıyla yalnız görüşmek ister ki?

ama kaderin cilvesi, işte, sen misin tüm öğrencileri aynı kefeye koyan? 



bu iki bıcır, yanlarındaki çantadan bir hediye paketi çıkarıyor. içinden de yandaki resimde gördüğünüz defter çıkıyor. 

verirken de, demesinler mi, bize sizi anımsattı bu çizim diye! 
ben, melek? melek, ben? nasıl yahu?
oyyyyyyy, abooooooooov diye içimden nidalar tepetaklak gidiyor. 

ben, o cadı hoca olan ben, ne zaman melek katına terfi ettim?! 

hemen cadılığım tutuyor yine, uleeeeeeeeen, not verirken böyle yüreğim fışır fışır olsun diye, di mi?! 
ama bir tanesi zaten AA getirdi, ihtiyacı yok ki fışırdatmaya (hani şu an baştan ilgili olanı). diğeri desen, zaten hayalindeki mesleğin (okuyorsan evladım, ölmeden bir haber eyle, dünya kulağıyla o mesleği icra ettiğini duyayım!), okuduğu bölümle çok alakası yok. 

yani ben, ben... ("o bir melekti yavrum" -, öööhm, karıştı, o başka bir filmin sahnesindendi galiba), melek?

melek kim? cadı ben. 

kavramlar kafamda böyle uçuşurken, gözlerim de böööööööle dolu dolu oluyor. utanmasam zırıl zırıl kalacağım. sarılıyorum cici öğrencilerime, sarıldıkça doyamıyorum. onlar da bir hoş oluyor, berikinin nemli gözlerine benim gözümün nemi karışıyor...

şimdi bu yazıyı yazarken de, nem artışı istanbul hava durumunu değiştiriyor, güneş açmışken gökyüzü bulutlanıyor, vesaire.

sanal grubumuza yazıp teşekkür ediyorum her ikisine tekrar. onlar da gayretli bir şekilde, hem de çok düzgün bir gavurcayla cevaplarını döşeniyorlar. 
burnumu çeke çeke okuyorum yazdıklarını.

yok yok, artık ölsem de gam yemem, aha resimli kanıtım var! 
basbayağı melek katına torpilli geçiş yaptım, giriş biletim resimlisinden.  

not: yalnız bu defterle ne yapsam, karar veremiyorum. günlük mü yapsam, yoksa öğrencilerimin haytalıklarını mı çiziktirsem?

6 Haziran 2014 Cuma

yaratıcı deha keşfedilmezse, ya da aileni yitirmenin dayanılmaz hafifliği

bir mutasavvıf mı demişti, tam anımsamıyorum, belki de sadece bir özdeyişdir, derler ki,
asıl büyüme hem anneni, hem babanı kaybettiğinde başlar diye. 

on yaşımdan beri tuttuğum günlüklerimi okuyorum bir haftadır, ve bu sözün ne kadar doğru olduğunu, gerçek manada özgürlüğün ancak iki ebeveyni de yitirdiğinde başladığını anlıyorum. 
çünkü artık kimsenin çocuğu değilsin. 
kendi içine doğru asıl yolculuk da o zaman başlıyor. 

iyi ki deli gibi günlük tutmuşum o zamanlar. 
zira yaşadığım o zor yaşantıda kaçış noktam yazın, yani edebiyattı. ister günce, ister şiir, ister gözlem, öykü, roman fragmanları... neyin üzerine bulsam yazmışım, bir peçeteye, annemin sigara kağıdının arkasına, teksir kağıtları, kullanılmış hediye paketi kağıtları. ve deli gibi defter tutmuşum...

yayınlanmamış bir raf dolusu yaratıma bakıyorum, dün düzenledim o rafı, bazılarını okudum, bazılarını attım.  
amma çok yazmışım, nefes almaktan ziyade yazmışım.  

keşke ondokuz yaş öncesi yazdıklarım da duruyor olsaydı... ruhu nur içinde yatsın, annem yırtıp hemen hemen hepsini çöpe atmıştı. 
gözlerini bozacaksın, bunlar yüzünden çıldıracaksın diye kızarak...

ve yayınlanmış bölük pörçük, azıcık şeyler...
abartmıyorum, sahte mütevaziliği de sevmem, ama yazdıklarımın onbinde biri bile yayınlanmış değil. 

zira türkiye'de kitabını basacak olan yayıncı, ya arkadaşın olmalı, ya basılsın diye fingirdemeyi göze alacaksın (artizlik yönetmenin yatağından geçer cümlesini genç yaşımda, hem de çok bilindik bir derginin yayın yönetmenin o iğrenç teklifi sayesinde, henüz yirmi yaşımda öğrendim), ya da bir şairin müridi olacaksın (hah, ki o şair " kumaş var, ama işlenmesi lazım." minvalinde aslında yapıcı, ama müridi olmadığım için de elinden tutulmaya değer bulmaz bulmuştu beni, kendisi pek tanınmış, değerli bir şair, denemeci ve hocadır) ya da senden kötü şiir yazan, ve belli ki henüz aşamadığı kompleksleri yüzünden, sana yol göstermeyi göze alamayanların (o da çok tanındık, ama rezalet şiir yazar, ama yine de severim kendisini, aralarında elimden tutmamasına rağmen, üşenmeyip yazdıklarımı okuyan ve eleştiren bir o olmuştu) ara sıra ziyaretçisi olacaksın.

genç yaşımda edindiğim bu deneyimlerden sonra kapı kapı tıklatıp o az ve öz yayıncı, yazdıklarıma değer biçecek bir editör aramaktan çabuk yıldım. 
yayınlanan o azıcık şeyler de, ya bir arkadaşımın elimden tutup sürüklemesi, ya da ben üşenmeyip, ya da kendime biraz güvenim gelip, posta yoluyla gönderdiğim az girişimlerim sayesinde oldu...

o yüzden şimdi, öğrencilerimi iyi tanımaya çalışıyor, almancanın ötesinde kim olduklarını görmeye çalışıyorum. aralarında yeteneklisini gördüğümde de dürtmeye, uyandırmaya gayret ediyorum. 

bu ister resim olsun, ister sinema, ister edebiyat olsun. hatta son dönem, aşçı bir öğrencim vardı. genç yaşında yemek yapmanın yaşamdaki en büyük tutkusunun olduğunu, ve yemek yapmazsa, öleceğini söyleyen yakışıklı mı yakışıklı bir delikanlı. ama o çoktan bulmuş yolunu, çok şık bir restoranda çalışıyor. eminim ileride çok ünlü bir şef olacaktır. 

ama maalesef, o çok yetenekli genç insanların çok azına ulaşabiliyorum. zira ne kadar yetenekli olduklarının farkında bile değiller. 

geçen gün çok eskilerden beri tanıdığım, amerikalı bir edebiyat prof'u arkadaşımla yaptığım sohbet bu konuda beni onayladı. 
zeki ve yetenekli bir çocuğa, yetenekli olduğunu söylemediğin, (şu aşçı öğrencim gibi) o bunu kendi başına da keşfetmediği sürece, hep diğerlerinin de kendisi kadar zeki ve yetenekli olduğunu zannetmeye devam edecektir. dolayısıyla ne kadar özel olduğunu bilmeyecek. 
ne kadar acı değil mi?

şimdi çocuk, ömrü boyunca bunu kimseden duymadıysa ne yapsın? sonra da kalkıp dil öğreten alelade bir hocası bunu söylediğinde, elbette ki inanmaz, emin olamaz, olayın üzerine gitmez. 

edebiyat dersini verdiğim yıllardı, baş örtülü bir öğrencim, nasıl güzel hikayeler yazıyor, ben boyna daha çok getirin, okuyayım diyorum. o getirdikçe, ben keyifden bayılıyorum. ona, sizi yarışmalara sokalım dedim. ders almanca, o da tabii almanca yazıyor. 
hadi araştırın internetten yarışmaları, birlikte bakalım, bir kaçına mutlaka katılmalısınız diye motive etmeye çalıştım. gözleri parlamıştı. 
ama sonra tekrar haber alamadım ondan. baş örtülüydü. muhafazakar ailesinden çekindi belki de... bilmem.  
ya da çap (iki bölüm birden okuyan, üstelik ikisi de çok zor müspet bilim bölümü) yapıp, bu alandaki öğrenci olarak okulu birincilikle bitiren bir deha vardı. 
o edebiyat dersime değil, ama almanca 301-302 derslerini, yani iki dönem orta seviyenin sonundaki düzeyde iki dersime girmişti. yazdıkları çok çok seviyesinin üzerinde. inanılmaz bir üslup, inanılmaz bir yaratıcı güç. "daha çok yazın, olağandışı bir yeteceksiniz!" dediğimde, çok ukala, ama bir o kadar da sevimli bulduğum bir cevap vermişti: "hocam, benim edebiyatla işim olmaz, siz istiyorsunuz diye yazıyorum. benim amacım dili öğrenmek, başka bir şey değil!"
eminim çok başarılı bir bilim adamı olacaktır o çocuk. 

demek istediğim, orta okul ilk dışında, yazıya karşı yeteneğimin olduğunu söyleyen bayan regate (ayhhh, çok google arama yaptım, bulamadım kadını) dışında, benimle böyle ilgilenen bir hocam olmadı hiç. bunun özlemini çektim. özlediğim şeyi öğrencilerime vermeye çalışyorum, ama korkarım o genç zihinler beni yanlış anlıyor. 
zira geçen gün, "eee öykünüzün devamı ne oldu. hani şato, bebek, gizem, konuyu nereye bağlayacaksınız?" diye sorduğum çocuk, "aaaah, cidden merak ediyor musunuz? ben sizin beni gaza getirmeye çalıştığınızı sandım." dedi. 

hayır, gerçekten ilgileniyorum çocuklarla. 
kendi görmediğim ilgiyi, doğurmadığım, ama belki de tam da bu yüzden çocuğum olarak bağrıma basmak istediğim, üstelik her dönem değişen bu bir sürü öğrencime vermek istiyorum. 

ahhh, bir anlasalar...