sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2023 Cumartesi

kayıp giden güzel ruhlar ya da gece uyku kaçmasına güzellemeler

 en son yazdığım yazıya göz gezdirirken gözlerim doldu. 10 yıllık yarimi yitirdiğim zamandan kalma bir yazı.

gecenin üçünde bu yazıya başlamama sebep de başka bir dört ayaklı can. ali. sahildeki parkın en eskisi, tatlış bir çocuk. dün geceki gök gürültüsünden beri kayıpmış. bizim mahalledeki sokak hayvanlarının meleği mine'nin paylaşımında görüyorum haberini. meğer yelkencilerden haber gelmiş. ölüsünü görmüşler denizde...

ali'yle hiç samimi olmadım o kadar. ilişkimiz sabahları selamlaşmaktan ve bazen ödül maması ikramından öteye geçmedi. ama işte parkın o bölümünde, her sabah  karının altında sallandırdığı o koca şişliği ile görmeyi sevdiğim canlardan biri. sahile inip arayasım var çocuğu... 

ah be ali, bir gece değil, gecelerce uykum sana feda, ama hadi çıkıp gel koca çocuk. 

ali'den sonra bir şey yazasım yok. halbuki yazıya bambaşka bir yerden başlamıştım. şöyle ki:

boşladım hepten bu bloğu. senede bir iki yazı yazsam nafile. geçen sene hiç elim değmemiş. 

hoş, kendi kendime eğleşiyorum işte. kaç kişi okuyor ki bu bloğu? boşluğa bağırıyorum, duyan yok...

okunmak mı yazmak mı? hangisi amaç?

her yazan aslında birileri tarafından okunma umuduyla mı yazar, yoksa yüreğindekileri, zihnindekileri, aman içimde kalmasın, şuradan çıksın da benden uzak dursun diye mi döker içini "kağıda"? bir sebep olmadan diğeri var olabilir mi? galiba yumurta tavuk ikilisi bunlar. önce hangi ihtiyaç doğdu bilinmez. 

her iki elim atel içinde yazıyorum şu an. 

son iki yıldır cebelleştiğim karpal tünel rahatsızlığı pik yapmış durumda. 8 gündür fizik tedaviye gidiyorum her sabah, parafine batırıyorum her iki elimi. 20 dakika havlu içinde bekleşiyorum diğer parafinli hanımlarla. daha 7 seansım var. ama şimdiden yoruldum. 

tuhaf, sekiz gündür hiç erkek hasta görmedim. zaten %70-80 oranında kadın hastalarda ortaya çıkıyormuş

tam bir kadınlar kulübü hastanenin o kısmı. parafin dostlukları da kaçınılmaz oluyor tabii. daha ilk günden tanıştık canan'la. emekli resim öğretmeni. hemen kanımız kaynıyor. her gün birbirimizin yolunu gözlüyoruz resmen. zaten üçüncü gün telefon numaraları alışverişi. canan o hiç yaşını göstermeyen şarap gibi kadınlardan. sarı uzun gür saçlarıyla neşeli tatlı bir kadın. hayatı dolu dolu yaşamayı seviyor. yani emekliliğin tadını çıkarıyor. bu kare de 1 şubat'ta ckm'deki barış manço anma konserinden. 

işte böyle tatlı mevzulardan bahsedip kafamı dağıtmaya başlamışken, dönüp, yazının başına uykumun neden kaçtığını yazma gereğini duyuyorum. keyfim kaçıyor. 

şimdi nasıl tatlı canan hocamı anlatabilirim ki? 

umarım parafinle başlayan bu dostluk devam eder de, canan ara ara bu bloga misafir olur. 

22 Haziran 2018 Cuma

bebeğim, bennom ya da "affettim kendimi - en sonunda"

bilenler bilir, (hoş yazılarımı okuyan var mıdır oralarda bir yerde? bazen boşluğa yazdığımı düşünüyorum. sanki o söylencelerde adı geçen ağaç kovuğu bu blog. sırrımı saklamak için bütün acımı bağırıyorum kovuğun içine) - o yüzden giriş cümlem de havada asılı kaldı gibime geliyor.
sahi kim bu bilenler ve neyi biliyor?)

bilenler bilir mi, yoksa duymuşlar mıdır, bilmem,
ama benno başta olmak üzere, insan türünün dışındaki tüm çocuklarım (köpeklerim, kedilerim, kaplumbağım, kuşum ve çiçeklerim), dünyamın en büyük parçasını kapsıyor. insanın kendi ailesi kalmayınca, kendisine alternatif bir aile yaratıyormuş.

aslında bunu söylerken, öğrencilerime büyük haksızlık ettiğimin farkındayım. hepsi öyle özel, öyle pırıl pırıl ki. ve üstelik farkında bile değiller ne kadar dürüst, zeki ve algılarının açık olduğunu.
işte benim gibi aidiyet duygusunu doğuştan aslında hiç öğrenmemiş biri bile sonunda, çiçek-hayvan- öğrenci ekseninde, kendince bir aile oluşturabiliyormuş kendine.

bu manada benno, ilk kan bağı hissettiğim "seçilmiş" aile bireyi. resmen ben doğurmuşum bu çocuğu.

ama bunu, ve kendime ne kadar güzel bir dünya yarattığımı anlamak için, benno için ölüm endişesi duymam gerekiyormuş.

hayatım boyunca, çocukluğumdan beri hayvanların olduğu evlerde yaşadım. sadece ev mi? buluğum yaralı sokak hayvanlarını da veterinere taşırdım. ya da param yoktur, kendi imkanlarımla tedavi etmeye çalışırdım.
bir defasında hatırlıyorum, üniversite öğrencisiyim, benim gibi hayvan delisi olan erkek arkadaşımla eminönü'nde geziyorduk. adamın tekinin kartal sattığını görünce dehşete düşmüştük.  hayvancağız nasıl hırpalanmış, tüyleri yoluk yoluk haldeydi.
adam henüz evcil hayvan pazarına gidiyordu - o yıllarda envai çeşit hayvancağızın satışı mümkündü- dönemin parasıyla fena olmayacak bir ücret istedi. ikimiz de cebimizde ne var ne yok döktük, son kuruşuna kadar. adamın istediği paranın üçte biri mi neydi. adam bir paraya baktı, bir bize, zavallı durumdaki kuşu verdi. eminönün'den yedikule'ye yürüyerek dönmüştük. (kuşun akıbetini merak edene, ayrı öykü lazım.)

ancak onlarca, belki de yüzlerce (kuş, hamster, güvercin kafesini sayınca, kesin iyi yüzün üzerine çıkmıştır bu sayı) can içinde iki isim, içimde derin uçurumlar açtı.
cupcup
ve şimdi benno.

benno öncesi cupcup vardı. ruh ikizi oğluşum. 13'ünde ölüm döşeğinde, sesime tepki verip veteriner sedyesinde doğrulmaya çalışan cup'um. kolumda dövmesi duran tatlı bebeğim.
burada da öyküsünü bulmak mümkün anlatırdım, nasıl gözleri daha kapalıydı bulduğumda, nasıl ilk üç ay peşimde "anne" diye dolandığını… ama cup için hep "ruh ikizim" lafını ederdim.

sonra benno geldi. hem de hiç görmeden, emri vaki geldi.
benno'yla en başından farklı bir ilişkimiz oldu. daha ilk aylarda işe gitmeyeyim diye kendince sunabileceği en değerli hediyesi, kemiğini vermeye çalışırdı, mızıldanarak "gitme anne!" diyen o köpeğe özgü mızıldanmalarla.
gönlüm onda, iş yerinde ellerim "benno kokuyor" diye kaç kez ağladığımı anımsarım bugün gibi.

ancak dün sabah, o halsiz haliyle kucağımda kendini bıraktığında, dünkü yolculuk boyunca, o küçücük başı halsizlikten omuzuma düştüğünde, göz yaşlarına boğulduğumda tekrar tekrar NİHAYET bir şeyi anladım.
anlamak için altı yıl geçmesi gerekti, ama anladım.

hiç doğuramadığım oğlumdu benno. bir gençlik cehaletinde öldürdüğüm oğlum.

içimdeki varlığını sadece bir kaç günlüğüne bilme yüceliğine erebildiğim oğlum.
o üç haftalık "fetüs"ün oğlan olduğunu nereden bileceksin ki?
kadınsal sezgi?
biliyorum.

ve anladım ki, ruh bedene çok erken düşüyor.
doğuramadım, doğurtmadılar. karnımda bir kaç günden fazla taşımama bile izin vermediler.
bebeğin sperm vericisi adamın baskısı; ailem ne der korkusu; zorla elde ettiğim ve tek sığınağım olan üniversite eğitimi…

"bahane!",
"istesen her şeye karşı gelir, doğururdun!"
dediğinizi duyar gibiyim.

zahmet etmeyin! o cehennemi tam 25 yıldır ben kendime yaşattım. o kadar ileri gittim ki bu cezada,
kendime bir daha asla doğurma mucizesini yaşatmadım! üstelik bunu kendimce entelektüel-mantıksal bir düzleme yerleştirerek, kendimi bile ikna ederek yaptım bunu.

20li yaşların daha başında gencecik, onu doğru yönlendirecek kimseye sahip olmayan, "daha çocuk" sayılan bir insanın suçu değil o bebeğin doğmayışı.

ataerkil anlayışın bir eseri bu!
kadınlara böyle cehennemler yaşatıyor!

kadın içindeki canın idrakına vardığı an, olağanüstü bir ilişki içine giriyor bedeniyle/henüz doğmamış çocuğuyla.
yoksa niye, sadece bir kaç gün varlığından haberdar olduğum bir cana, hem de o gencecik yaşımda veda mektupları yazayım? kime veda mektubu yazılır? hiç tanımadığınız birine mi?

ve şimdi görüyorum ki, daha o yaşımda yazdığım VEDA mektubuna rağmen, aslında o doğmamış cana hiç veda edememişim.

hep bir çocuk özlemiyle yanıp tutuşmuşum.
doğacak, doğuracağım bir çocukla ancak bunun kefaretini ödeyebileceğimi,  kendimi ancak o zaman affedeceğimi sezinliyordum sanırım. ama öylesine suçluyordum kendimi, böyle bir affı bile kendime layık görmüyordum.
dolayısıyla evlenip çoluk çocuğa karışma potansiyeli olan erkekleri hayatımdan çıkarıyordum bir şekilde. kendime acı çektirmek için elimden geleni yapıyordum.
sadisti ve mazohisti tek bedende toplanmış bir sapkın!
tam 25 sene! bir çeyrek asır!

bu sırrımı kaç kişi biliyordu? bir elin beş parmağını geçmez…

yedi yıldır gittiğim terapistime bile, tam yedi yıllık terapinin neticesinde, dün sabah göz yaşları içinde söyleyebildim. çok çabaladı, çok kafamı ütüledi. ancak şimdi onun beni gördüğü gibi görebiliyorum kendimi. sevgi dolu, aşk dolu. kocaman bir yüreği olan bir anne.

ve tam da bu yüzden haykırmak istiyorum artık! sizin eril düzeniniz bebeğimi öldürdü!

şimdi bennocuğa bakıyorum, meğer o bebeği çoktaaaan doğurmuşum. belki fiilen bedenimden değil, ama o 25 yıllık cehennem azabından.

oysa ki, annelik şefkati, sevgisi, bana daha çocuk yıllarımda bahşedilmişti. ben ana olmak için doğmuşum meğer.
daha çocukluğumda bütün canlıları, cansızları, yeryüzünde karşıma çıkan her şeye büyük bir sevgiyle, aşkla yaklaşabilen, aşırı hassas bir çocuktum.
annem "ergenliğine kadar, -ağzına vur lokmasını al- boyutunda sessiz bir çocuktun der.
o öyle zannederdi.

halbuki sessizliğin sesi, dili çok daha güçlüdür. yanıltmaz sizi. sözcüklerle oluşturabilen bir yanılsama yaratamaz.

o sessizliğin dünyasında, çocuk hayal gücümle hayvanları, ağaçları, bulutları, yani insanların dışında tüm varlıkları gözlemleyerek, sezgisel bir yetiyle okumayı öğrenmeye başlamışım meğer.

az da olsa bir okurum varsa şu an düşüncelerinizi okur gibiyim.
hani daha önce olmadıysa da, şimdi kafayı yediğime kesin kanaat getirmişsinizdir. ama Wittgenstein "konuşamayacağımız mevzu üzerine, susmalıyız." derken, belki de tam bunu ifade ediyordu.
neyse, bu ayrı bir yazının konusu.

az evvel göz yaşlarından yazdıklarımı göremez oldum. hemen erkek zihnim girdi devreye,  yazdığıma yabancılaşmaya çalıştım, mantığıma bıraktım kendimi ve anında duygusallıktan o anaç tavrımdan uzaklaşıp, emir kipiyle konuşan erkek dünyasına, "entelektüel boyuta" taşıdım.
zira bebeğimi öldüren bu erkek dünyasını tanımanın en iyi yolu, erkekleşmekti. ama erkekleşip, onlar kadar güçlü olmaya çalışırken, kadınlığımızı unutmaya başladık. ah feminizm, seviyorum seni!

konudan uzaklaşıyorum.

çok şükür ki benno ölmedi, yarın ameliyat olacak.

ama dün sabah, hastalıkla geçen o son üç yılın, ama özellikle bu son 10 günün sancılı süreci sonunda, dün sabah, ben vedalaştım.
aslında tam 25 yılın sonunda vedalaştım. NİHAYET.

babam komadayken yapmıştım bunu, annemle abim dehşete düşmüştü. daha komadayken nasıl babana veda edersin diye.

komaya girmek, ya da kişiyi, bir canı bu kadar halsiz bırakacak bir hastalık, spiritüel manada, bedenin artık ruha yetişemediğini, ruhun o bedeni bırakmak istemesinin göstergesidir benim için.
o halde ben kimim ki, bencilce sevgimle, o ruhu burada tutmak için zorlayayım?

ölümün arkasından ağlamamız da aslında bunun göstergesi. ölenin nereye gittiğine hiç bir fikrimiz yok, sadece inançlarımız var.
ve inancımızı esas alırsak, sevinmemiz gerekmez mi? niye hala tırnaklarımızı geçiririz o naaşa, zorla burada tutmaya çalışırız?
yaradanına kavuştu diye bayram, dernek kutlama yapmamız gerekmez mi aslında?
niye ağlarız?

bunu altında salt bencillik yatar aslında, sevgi değil.
"beni yalnız bıraktı" bencilliği.

canım anam ne kadar derin bir şey söylediğini bilmeden güzel bir laf eder dururdu:"ölünün ardından dökülen gözyaşı günahtır!" söylediğini idrak edebilseydi, yaşama geçirir, geçmişte yaşamazdı.
ama ne yapsın kadıncağız, acıları kör etmişti onu. o da kendi cehenneminde yaşıyordu.
ah be anam, bir bileydin, idrak edebileydin o bilgeliği yüksek lafın manasını.

komaya girmeden evvel, acılara gıkını çıkarmayan derviş ayarında babamı ilk kez bu kadar yakınırken görüyordum. acı içinde kıvranırken, ilk kez "öldürün beni!" diye yalvarmıştı. gözümde hep, bir nevi derviş olarak kalacak babamın, neyi kast ettiğini şimdi anlıyorum.
o zamanlar sezgisel yaklaşmıştım.
galiba helallik almak dedikleri bu. veda etmek, gönül koymadan göndermek…

babamda yapabilmiştim.

dün sabah çocuğumda da yaptım.

öyle rahatlatıyor ki, sevdiğini bırakabilmek…
hani şu "geyik laf" vardır ya, "bırak gitsin; dönerse senindir. dönmezse; zaten hiç senin olmamıştır!" minvalinde bir şey.
ben de bıraktım.
ondan sonra çorap söküğü gibi geldi.

babamda öyle gelişti. ve içimden bir his diyor ki, benno'da öyle olacak. inşallah yanılmaz bu hissiyat. ama yanılırsa da, ben vedalaştım. gönül rahatlığıyla gidebilir.

sen de bebeğim, kucağıma almak kısmet olmadı, ama bil ki, ben seni hiç unutmadım. iyi ki, bir kaç gün o mucizeyi bana yaşatma fırsatı verdin. iyi ki seni çimde hissedebildim.
artık huzur içinde uyu bir tanem.
elveda

2 Mart 2018 Cuma

doktor: durumunuz acil değil, ama hemen sizi itinayla acil vaka yaparız.

hastaneye gidip acil durumluk olmak da varmış kısmette...
bayılıyorum şu yiğit özgür dünyasına...

yok mevzu trajikomiklikten de öte, resmen fıkra!
anlatayım efenim.
pazar günü yatak döşek yatıyorum, grip ilacı içtim, vurdum kafayı yattım. gece boyunca bir kaşıntı! anlam veremedim.sabah duş sonrası bir bakıyorum ki aynaya, eyvahlar olsun, kulaklarım, alnım saç diplerim kıpkırmızı. kaşımaktan mı oldu diyecek oluyorum. önce prospektüsü aç oku diyor bir yanım. belli ki ilaç alerji yapmış. yoksa üç haftadır saçıma iyi gelsin diye sıktığım ilaç uyuz mu etti beni?
hemen yan etkilerini açıp okuyorum. şu ibare yazmasın mı: bu belirtileri görürseniz doktorunuza görünün diye. şansıma, aynı günün öğle sonrasına aile doktorundan randevu alabildim.
derdimi anlattım. bir ateş düşürücü bir de boğaz spreyi, hadi yallah.
ee ama kaşıntı? yangı da var, o ne olacak? hiç olmazsa bir antihistaminik neyin alayım.
kadın rahat ayol, "tamam hadi, o halde iç bu akşam ve yarın sabah birer tane, yarın akşama bir şeyciğin kalmaz." diye yolladı beni.
değil bir iki gün, pazartesiden beri hapı yutuyorum, kaşıntı arttıkça artıyor. dünden beri de gözlerim davul gibi olunca, yok yok, bu öyle antihistaminikle, şamtimistanikle geçecek gibi değil.
hadi ben bir doktora görüneyim dedim, ama nerdeeeeeee! ne yakın poliklinkte, ne de hastanelerden bugün randevu almak mümkün değil, hep dolu. taaaa dört beş gün sonrasına veriyorlar.
eee ya iyice kötüleşirse?
bir arkadaşın akıl vermesi üzerine, şansımı acilde deneyeyim dedim.
yolumun üzerindeki ilk büyük hastanenin aciline daldım. ohh kaydımı aldılar. aldılar ama, her gelen vaka benimkinden acil.
haklılar tabii, şimdi tansiyonu çıkmış amcanın durumu elbette daha acil, ya da enjeksiyon yaptıracak teyzelerin. herhalde. zaten ben kaydımı aldılar diye şükrediyorum. dört beş gün beklemek vardı ucunda.

neyse efenim, uzunca bir süre bekledikten sonra sıra bana geldi. girdim, pratisyen hekim olduğunu tahmin ettiğim cırtlak sesli doktor kızımız aldı beni bölmelerden birine.
- nefes alma güçlüğü var mı?
-yok
boğazınıza bakayım, aaa deyin.
- aaaa
- boğaz da şişmemiş.
- gözlerim şişik, o sayılmaz mı?
- yok açabilecek durumdasınız, acil bir durum değil bu.
- eyvallah
- yine de size bir kortizonlu iğne yapalım, boş göndermeyelim. zahmet edip gelmişsiniz.
tabii son cümle hayali, ama hani tavır o yöndeydi. ben de tabii, acil bölümü acil olmadığını öğrendiğim durumumla meşgul ettiğim için ezik durumdayım. kortizonlu iğneye itiraz edecek gibi oluyorum, gak guk çıkıyor ağzımdan ancak.
neyse, popoya yiyorum ben kokteylimi. pazartesiden beri almakta olduğum ilacı da beğenmiyor doktor, (eh haklı tabii, onca gün aldım, bir halta yaramadı) daha bir alengirli antihistaminikli reçetemi alıp çıkıyorum tırış tırış.
hava güzel, yol güzel, yürüye yürüye yolu yarılamışım lay lay lom bir şekilde. birden bir baş dönmesi başlıyor. hah buyur bakalım!
yoldan taksi çevirsem, şimdi surat asacak kısa yola. yürü kızım sen, kırık ayakla dünyanın yolunu yürümüş kadınsın, bir baş dönmesi mi koyacak! diye gaza getiriyorum kendimi.
mesafenin dörtte üçünü bitirdiğim yerde baş dönmesi öyle bir artıyor, boğazım şişmiş, nefes almam zorlaşıyor. haydaaaaa!
dayanıyorum bir duvara, hemen yoldan bir adam koşuyor durumu fark edip, sonra ilerideki dükkandan da biri çıkıp su ikram ediyor, oturtuyorlar. ambulans çağıralım diyor biri.
amanın, sakın diyorum, zaten hastaneden geliyorum. dinleneyim, bir şey olmaz diye zar zor konuşarak durduruyorum adamları.
15, 20 daika oturuyorum orada, popom donuyor. kalkıyorum.
beş dakikalık yolum kalmış, inat değil mi, hala taksi çevirmiyorum.
iki sokak ileride tekrar, bu sefer bahçe duvarına tutunuyorum. sanırım yanımdan geçen bir kadın geri dönüyor, giriyor koluma. aaa siz hiç iyi görünmüyorsunuz, eviniz yakınsa götüreyim, ne olacak diyor.
ay ne güzel insanlar var diye geçiyor aklımdan, duygulanıyorum. zoraki yutkunmaya çalışıyorum. ama boğazım, sana yutkunmak yasak diyor.
ama kadıncağız bir geveze. bütün hayat hikayesini 200 metrede anlatıyor. öğretmenmiş, de 42'sinden sonra üniversite okumuş da, şimdi yeni atanmış da, okulu sevmemiş vs vs. yaaa çok tatlı bizim insanımız, güya beni eğlendiriyor. ben de kabalık olmasın diye kendimi toplayıp cevap vermeye çalışıyorum, kesik kesik bir şeyler mırıldanıyorum ayyaş gibi.
bir de güya koluma girdi, ama öyle bir asılıyor ki...
hani dengem gitti gidecek zaten.
kolumu öyle aşağı çekiyor ki.
ben de mecburen iyice yavaşlatıyorum adımlarımı dengem bozulmasın diye.
kadıncağızın da acelesi mi var nedir. herhalde baktı ki kısacık yol bitecek gibi değil, kendince daha da çekiştiriyor.
- ben giderim, sizi işinizden alıkoymayayım demeye çalışıyorum.
- aaa, ne olacak canım, götürüyorum işte sizi.
çattık belaya. kadın iyilik yaparken öldürecek beni.
sonunda dayanamıyorum.
- yaa ben size sadece tutunsam.
diye cümle oluşturmayı başarıyorum.
oh be, işkence bitti.
- ateşiniz var
diyor iki dakika sonra.
neyse, nihayet sağ salim varıyoruz kapıya.
ama kadın gitmek bilmiyor. hala anlatıyor da anlatıyor işini. gider belki diye meslektaşız diyorum. daha beter çamura batıyorum. bu sefer sorular sormaya başlıyor. bir yandan bahçe çitine tutunuyor, bir yandan cevaplamaya çalışıyorum. artık gücüm tükenme noktasında.
penceremi işaret ediyorum.
- çaya kahveye gelin bir gün, o zaman laflarız diyorum.
- aaaa olur tabii.
diyor.
- ben dinleneyim artık.
meğer işkence bitmemiş!
ayrılırken beni kucaklamaya çalışıyor. zor nefes alıyordum zaten, nefesim kesiliyor bir an düşecek gibi oluyorum.
anlıyor mu durumu, ya da benim hırıltılarımı mı duyuyor, bilmiyorum. bıraktığı anda, o halimle ne kadar hızlı hareket edebiliyorsam, kapıya yöneliyorum hemen.
ohhh evdeyim. artık ölsem de gam yemem.
gerçekten de ölü gibi bir saat uyuyorum.
bütün gün leyla gibiyim, akşam oldu, yeni yeni kendime geliyorum.
hani alkolsüz kafa bulmak isterseniz, birebir!
sonra, bu yaşadığım antifilaktik şoka mı giriyor diye bakayım dedim.
amanın, bir de ne göreyim. benim yaşadığım aşamanın bir sonrası bilinç kaybı ve ölümmüş.
sevgili acil servis doktoruma kortizonlu sevgiler gönderiyorum buradan. geç de olsa, acile gitmiş olmanın hakkını verdirdi kadın bana. artık hiiiiiiç ezikliğim kalmadı valla.

11 Kasım 2016 Cuma

kalp kırarım, bilek kırarım, çanak kırarım... haydeeeee, kırıcı geldi hanıııımmmmmm! ya da küçük emrah'tan rol çaldığım bir gün

olay salı sabahı vuku buldu. 

benim haydutlarla sahildeyiz. zıpırlarda bir miskinlik hali. hadi koşun len diyerek diye gaza getirmek için her zamanki gibi deli dana misali koşmaya başladım. küçük bir engel üzerinden atladım. yazılarımı takip edenler bilir, alışılmadık bir vaziyet değil, yerimde duramam ben pek.

ama ne olduysa o anda oldu: sol ayağım son iki günün yorgunluğuyla bitap düşmüş bedenim ve zihnim ile olan koordinasyonu bozdu ve yamuk iniş yaptı. bir güzel içeri doğru kıvrıldı. bedenim de ona eşlik ederek dengesini bir kenara attı ve çöt diye bileğimin üzerine oturdu! 

hani oturmaktan aşınmış, yayları çıkık eski divana tombul komşu teyzeler kendini böyle lappadanak bırakır ya, aynen öyle düştüm ayağımın üzerine. 
ve nasıl o eski divan tombul teyzenin ağırlığı altında ezilerek son nefesini verirse, ben de ayağımdan benzer bir çatırtı sesi duydum. 

öyle bir ağrı saplandı ki, kendimi sadece "lütfen lütfen yooo!" diye yalvarırken duydum. ayağıma mı, tanrı'ya mı, ya da oradan bombardıman yaparak uçan martıya mı yalvardım belli değil. oğluşlarıma yalvarmadığım kesin, heriflerin zerre kadar umurunda değilim. 

ayağa kalktım, ama adım atmak tam bir işkence! bastıkça inliyorum. bileğin canına okumuşum anlaşılan. 
hadi kızım, başarırsın, zırlama, inleme, ne o öyle bebek gibi, yürü bakayım diyerek haytalarımın yerine kendimi bu sefer gaza getirmeye çalışıyorum. nafile, her on adımda bir oturuyorum bir yere, acıdan gözlerimden şaldır şaldır yaş geliyor. 

yoğurtçu parkı'na gelince pes ediyorum artık. oy anam oy, nasıl ağrıdır bu! yok, bittim, bir adım daha atarsam ruhuma fatiha okuyacaksınız! o vaziyetlerdeyim. 
en azından biri köpekleri bağlasa, tasmasından tutup eve götürse. hani ben de eve gitmeyi başarırım o zaman.  
gri hücreleri beynimde ağrıdan arta kalan minik boşluklara "hööö, höööö" diyerek sürmeye çalışıyorum. düşünmek nasıl bir şeydi yahu? sanki ayağımın değil de kafamın üzerine düştüm mübarek! kim gelir yardıma, hadi düşünsene be yaralı kuçu! sonunda yine aramıyorum kimseyi, sadece yakın bir arkadaşıma mesaj atıyorum. kaza geçirdim, gelebilir misin diye. 
yahu ayak eşek cennetini boylamak üzere, ben hala "aman kimseyi uyandırmayayım" diye uğraşıyorum. la havle!

nasıl yaptığımı inanın ben de bilmiyorum, ama eve gelmeyi başarıyorum sonunda.

ayakkabıyı çıkartırken bir sancı! buz geliyor aklıma. hemen dolaptan çıkarıp kompres yapıyorum.

anlaşıldı, bunun uçarı kaçarı yok, bir devlet babaya görünmeden olmayacak bu iş; hadi bakalım, tut şimdi hastanenin yolunu. 
tam hazırlanırken, mesaj attığım arkadaşımın ablası arıyor, mesajı o görmüş. "aman ha, hastaneye yalnız gitme sakın, uyandırdım ben, geliyor." "yok ben giderim." diyecek oluyorum, "sakın!" diyor. 
manyak mıyım neyim ben, tek başına gitmeye kalkıyordum bir de! sopalığım ben sopalık.  
neyse ki söz dinliyorum.

müşteri almak için milletin popo dibine kadar sokulup korna çalan, vızır vızır boş geçen taksilerin hepsi dolu nedense. 
uzun bir bir aralıkla boş gelen iki taksiyi de caddenin başında kaptırıyoruz. arkadaşımın tepesi atıyor. "ben o köşede bekleyeyim en iyisi" diyor o köşeye yürürken. ben kalıyorum, bir arabaya dayanmış halde. 
kaç zaman geçiyor bilmiyorum, sanki asırlar geçiyor, bir kepçe geçiyor, neredeyse atlaycağım kepçesine, "abi at bizi hastaneye ne olur!"
hemen ardından nihayet bir taksiye bindiğini görüyorum. 
taksici her nedense ileride bekleyen hanımı alacağını varsaymış, önümde değil de dört metre ileride duruyor. tüm trafiği kilitleyerek o dört metreyi topallıyorum. korna çalanlara parmak göstermek istiyorum, ama ona bile gücüm yok.

önde bir teyze oturuyor. meğer caddenin sonunda inecekmiş, müşteri bulursan al demiş. - geçmiş olsun, nasıl oldu diye soruyor. 
- köpeklerimle dolaşırken oldu diye cevap verecek oluyorum, hemen parmak sallıyor teyze. 
- zaten ne gelirse bu kedi, köpekleri evde beslemekten geliyor. bakın ben de besliyorum, ama asla eve almıyorum onları. diye uzun bir nutuk çekiyor. 
amanın, çattık!  
- ee benim de kaza evde olmadı ki!" diyorum. 
hadi teyzeciğim, gelmedik mi senin ineceğin noktaya? teyze ne zaman iniyor fark etmiyorum bir yerden sonra.

hastaneye varıyoruz ama ben mi varıyorum oraya, hastane mi bana varıyor, bilmiyorum. 
tek başına gelsem, ağrıyan sıpa ayağımla aha kapısına lönk diye boylu boyunca yığılmak dışında pek bir marifet gösteremezdim. refakatçin varsa, hastane de var hizmet veren yüce devlet baba hastanelerinde başka ne işe yarardım ki? yalnız olmadığıma zil takıp oynayasım geliyor. ayağım o halde olmasa, gerçekten de kalkıp oynayacağım. ama yalnız olmadığıma değil tabii ki! 

arkadaşım kaydımı yaptırdıktan sonra, bir de tekerlekli sandalye buluyor bir yerden. ondan sonra acil binasının neredeyse her bir yerini tavaf ediyoruz; önce triaj, sonra ortopedi, sonra röntgen, sonra tekrar suratımıza bile bakmayan, günde ortalama bilmem kaç hastaya bakmaktan duyarsızlaşmış, ilgisiz ve suratsız ortopedi asistanın olduğu ortopedi odası. 

rengarenk fularla ayağıma bağladığım buzun ısınmasından, ama en çok da şu suratsızın (anladınız işte, evet evet onu kast ediyorum, artık ona bu isimle hitap edeceğim) evirip çevirmesi yüzünden ayağım zonk zonk atıyor. utanmasam, kesime giden buzağı gibi bağıracağım, zor zapt ediyorum kendimi. 

hadi kardeşim, lifleri mi zedeledik? söyle, ver merhemi de gidelim. suratsız ekranda beliren röntgen sonucuna bakıyor. ilk defa suratı anlam ihtiva eden bir ifade alıyor, hani pis pis sırıtıyor mu, yoksa ekranı mı inceliyor, emin olamıyorum. hadi kardeşim, söyle işte, kadın kahraman filmin sonunda ölecek mi yoksa? 

bizimki oturduğu yerden kafayı kaldırıyor. donuk bir şekilde kırık diyor. 

yutkunuyorum. hah, aldın mı merhemini?!  küçük emrah bakışıyla "kırık mı?" diye soruyorum, amca, benim ne annem var, ne de babam, nasıl kırık dersin? hiç mi acıman yok senin? benim bissürü var, hepsi de şu an ayak bileğime toplanmış vaziyette, sana biraz veyebiliyim hattaaaaa.
işe yarıyor benim küçük emrah bakışım, ikramımı aldı mı ne. "ameliyatlık bir durum yok." diyor. "kırık küçük." suratında "hadi iyisin iyi!" bakışı beliriyor bu sefer suratsızın. "isteyince ne güzel de bakarmışsın sen!" makas alasım geliyor suratsızdan. 
erken seviniyorum. "on gün üzerine basmak yok haaaaa, yoksa ameliyatla cısss yaparım seni!" diyor asistancık. "sanki sen neşteri alacaksın eline!" verip veriştiriyorum içimden. dış sesim en şirin halimle gülümseye çalışarak teşekkür etmek için geveliyor, ama ağrıdan ağlıyorum ancak.

alçı odasına alıyorlar. alçıları anlatan teknisyenin tavrı birden değişiyor, meğer alternatifi varmış bunların. biri standart külçe gibi ağır olanı, diğeri de emperyalist ülkenin hafif alçısı. ama işte alçının bile kapitalisti oluyormuş: efendim hastanelerinde yokmuş ondan. parasını ödersen düdüğü, pardon alçıyı da öttürüyormuşum. telefonumu veriyorum, "hadi arayın da gelsin firma mümessili." 
o an aklıma gelmiyor tabii, ama teknisyenci kardeşin tavrından tuhaf şeyler sezinliyorum. demin suratsızla yarış halindeyken birden pek güler yüzlü oluyor. seni gidi seni, yoksa komisyon mu alıyorsun sen bundan? yok öyle bir şey! bak şimdi benim yaptığıma! yok, niye alsın yahu? hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir hekim sadece. nasıl da art niyetliyim, cık cık cık. çok ayıp ettim çooook. utandım şimdi bu satırları yazarken. 

ben kıvranıyorum, ne olur bir şey verin şu ağrıya gözünüzü seveyim! 
hadi alçı malzemesi gelene kadar enjeksiyon yapalım deniyor. çok şükür be!

ama o da ayrı bir trajikomik durum. tam enjeksiyon odasına gireceğim, hemşire sesleniyor, kalçanızı açın, hazırlanın. oldu canım, üzerime hafif bir şeyler de giyip göbek dansı da yapayım istersen? alooooo, son nefes diyorum, güzel kızımız pantolonu tek başına indir diyor. sonunda geliyor prenses hemşiremiz. o bir türlü veremediğim nefesi derinceeee içime çekiyorum. 

döner dönmez alçı malzemesi, koltuk değnekleri gelmiş beni bekliyor. teknisyenci kardeş hevesle işe girişiyor. 
ağrı kesicinin içine ne karıştırdılar bilmem, ama benim kafa bir güzel oluyor dostlar oooooooohhhhhhhh, dünya varmış! ağrı? o da ne? bırak ağrıyı, dertleri bile unuttum! içimden başlıyorum "yine mi güzeliz, yine mi çiçek, hamd olsun ..." diye, meğer içimden değil, bas bas bağırıyorum. teknsyen basıyor kahkahayı. 
o enjeksiyonun içine ne karıştırdınız siz bakayım? valla dadanırım ben bu dükkana! yaşasın devlet hastaneleri! 
koltuk değneklerini veriyorlar koltuğumun altına. değnek ehliyetim de yok, üstelik kafa da güzel, polis çevirmez değil mi?
kontrolden hemen sonra hastane önünde
kuyruğu kıstırmadım modu

ertesi gün kontrole gittim. bizim suratsızı görünce "merhabaaaaa, ben geldim" diyorum, kırk yıllık dostumu görmüş gibi. başını bile kaldırmıyor. başka bir teknisyen var bugün. neyse ki! dünkü fasıl şovumu bilmiyordur bu nasılsa. hmmm dedikodumu yapmışlar mıdır acaba? 
teknisyen bakıyor. oynat parmağını diyor, bir de bastırıyor parmaklarıma. iyi diyor.
a be kardeşim, bu muydu kontrol dediğin? yahu o parmakları ben evde de oynatır, hatta çifte telli attırırdım. bunun için mi çağırdınız beni? 

parmağını kırmış bir arkadaşımın "bana da üç hafta demişlerdi, iki hafta sonra aldılar alçıyı demesinin verdiği umutla soruyorum. suratsız "en az dört hafta, hatta belki de daha fazla" diye cevap veriyor. hiiiiiiiih diye çığlık atıyorum içimden. yok bu sefer gerçekten de içimden atıyorum. tamam suratısızım, başımı daha fazla derde sokmadan başka soru sormayayım. dört haftaya razıyım ben anacım. 

eve geldik, sağolsun arkadaşım üşenmedi kahvaltılık hazırladı, karnımızı doyurduk. 

yalnız kalınca birden mahsunlaştım, küçük emrah halleri üzerime çullandı yeniden. aboooov, amca, benim ne annem var, ne de babam, ben şimdi nasıl iki hafta kalkmadan yaşayacağım. hiç mi acıman yok?  

gel de şimdi karmaya inanma! sen misin evi taşımak için bir hafta izin almayan?! öğrencilerim mağdur olmasın da, kimseye ders yükü bindirmeyeyim de bıdı bıdı. hah, oldu mu sana ders?! otur bakalım şimdi tam bir ay zoraki olarak evde gör hanyayı konyayı!

hadi şimdi kime çekeceksin küçük emrah numaralarını? 

öhööm karma amca, benim ne annem var, ne de ...