27 Kasım 2006 Pazartesi

Hoşçakal denizcik....

Tam hoşgeldin diyecektik sana, az kalmıştı yeryüzüne gözlerini açmaya!

Annen, baban, büyükannelerin ve deden, dış kapının iç mandalı olarak ben dâhil herkes heyecan içinde bekleşiyorduk. Ne zaman gelecek bu deli dalgalı minik deniz!

Ocakta büyük gün olacaktı oysa ama ne oldu da fikir değiştirdin be ufaklık?

Kim korkuttu seni bu kadar da vazgeçtin? Kim korkuttuysa hakliydi belki, yolda yürürken gaspa ya da okulda bir saldırıya uğramaktan, küresel ısınmadan, savaşlardan, fesattan, nefretten ürktüysen, kim suçlayabilir seni?

“Düşündüm de anne, ben o dünyaya meydan okuyacak kadar yürekli değilim, minik ruhumu su an olduğu saflıkta saklamayı tercih ettim, gelmiyorum. Belki daha sonra babayiğit bir kardeş yollarım size!” diyerek şurada iki ay kalmışken...

Ama seni saracak sevgi dolu anne kollarını, yumuşacık öpücüklerini, babanın senle yapacağı futbol, basketbol karşılaşmalarını, hele saçını çekeceğin ve sana arkadaş olmaya hazır bir sürü insanı da tepmiş oldun bilmeden.

Yoksa amacın masum bir eşek sakası mıydı be bıcırık? Şunlara kalbimi nasıl durdurabildiğimi göstereyim hele...

Ah be ufaklık, ah be minik deniz, bilsen ne çok acıttın seni bekleşenleri, hele anneni! Hadi şimdi gel de teselli et!

Kim giyecek ocak ayında o minik patikleri? Söylesene hayta denizcik?!

Senle hiç tanışamadık, belki de böylesi daha iyi oldu bıcırık!

Hani gelip de aramıza, şirin gülücüklerinle kalplerimizde yer edip kısa sürede geri dönseydin daha çok acıtacaktın…

Kim bilir…

Her neredeysen rahat uyu.

19 Kasım 2006 Pazar

Araba reklamı

Dört beş tane yaratığın badi badi koşturup araba galerisinin vitrinine Garfield gibi yapıştığı ve arabanın üzerinde bikinili başka bir yaratığı kestiği reklama bitiyorum valla.
Aslında bikinli yaratığı mı yoksa arabayı mı kesiyorlar pek karar verebilmiş değilim, ama muhtemelen arabaya sahip olunca o bikinili doksan-doksan-doksan
ölçülerindeki yaratığı da yan koltuğa oturtabileceklerini düşünüyor olmalılar...

Hele vitrine yapışan yaratıklardan birinin de bikinili olduğunu fark edince, vay be çağdaş reklam buna denir işte diyorum!

Bir de en soldan sürünen eleman salyangoz hemen sağında sırıtık suratlı, inek biçimli bir yaratık mı, onu da bir zahmet sizler deyiverin gayrı da gece rüyalarıma girmekten vazgeçsin bu reklam yahu!

not: evet evet, bu reklamı buraya koymam için söz konusu şirket yüklü bir komisyon ödedi, yoksa hayatta yazmazdım bu yazıyı...
not2: of of fakirliğin göz kör olsun!

18 Kasım 2006 Cumartesi

evlenin de konuşma yapayım!

Çok yakın bir arkadaşım evleniyor! Biliyorum maalesf, çok dil döktüm yapmasın bir hata diye ama dinletemedim. Üstelik Alamanın tekini başımıza enişte diye getirdi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de benden düğün yemeğinde konuşma yap diye tutturdu!
Çaresiz boyun eğdim, arada bunca yıllığın dostluğu var ne de olsa!

Oturdum konuşma yazısının başına... ne yazsam ne yazsam diye kara kara düşünmeye başladım. Bir tarafta tüm aile efradı, bir tarafta arkadaşlar, hani eğlencelik olsun, ama cıvımasın.
Sonra kızcağız tüm akraba karşısında mahcup düşer, hani tanımıyorum, bu kamber de nereden çıktı da diyemez orada...

Tabii ben yazmaya koyulunca anılarım depreşti...Biz bunla üniversite yıllarından tanışırız, başına feci musallat olmuşum, gel arkadaş olacaz diye, bu da napsın, eh olalım bari demiş! Zilli, sanki benden iyi arkadaş bulacak! Bulamadı zaten!

Off neyse ki blogumu okumuyor, okusa var ya, yandım keten helva!


Hey gidi hey, gizli bahçelerde zil zurna oluşlarımız, ilk sevgiliyi kutlayışlarımız, evlenmeler, boşanmalar, ağlaşmalar, bebeler (tamam, bir tane oldu, o da onun... ne yapalım, bize nasip değilmiş. Gerçi gel yapalım diyen de oldu zamanında ya neyse...) bugün gibi gözümde canlandı...

Yahu şimdi ne vardı hatunu everecek! Arkadaşsız kalacağım yok yere!
Of of, bırakayım ben yazıyı da iki tek atayım, sonra bakar bir şeyler karalarız elbet...

rimelin hız yapanı

Son günlerde bir reklam gözüme çarpıyor, evet tam manasıyla gözüme çarpıyor, hatta kirpiğime! Güzel mi güzel iki gavur kızımız şık bir cabrioya binmiş, rimel sürüp hız yapıyorlar. Hani rimeli sürünce görüş açıları açılıyor, o bakımdan gazı köklemeye ayakları daha müsait oluyor, yani bir nevi iksir gibi bir şey bu rimel.
Öbür normal rimeller de topaklanıyormuş da hızımızı düşürüyormuş meğer. Ee tabii şaşıcak ne var: Topaklar göz kapaklarınızı kaldırmanıza engel olacak ağırlıkta oluyorlar tabii!

Arabam olmadığından o ürünü almayşıma yanıyorum pek tabii. Ama reklamcılar arabasız kitleyi adam yerine koymamış, koysalardı şöyle bir ibare geçerdi en azından: Adımlarınızı da turbo kıvamına getirip bir adımda üç adımlık mesafeler attırır! O dakka mağazanın rimel reyonunda bitmezsem ne olayım!
Ah ah danışsalar ya bana! Ama bilmiyorlar ki reklam yapmayı!

15 Kasım 2006 Çarşamba

beklenmek güzel şey beyav

Akşamları geç saatte ders olunca, eve dönmek tam bir eziyet, üstelik altınızda bir araba yoksa, daha bir şenlikli. Ama insan aktarmalı maktarmalı, geç de olsa bir şekilde varıyor evim güzel evim taraflarına.
Dün akşam ders gereçleri çok olunca toparlanmak da zor da oldu, kaldım mı iyice geçe! Öfleye pöfleye yokuşu çıktım ki kadar ağlarını çorap yapmış sürpriz şeklinde beni bekliyor: Evime giden direkt bir otobüs varıyor durağa!
O sevinçle kendimi tutamayıp şoföre "Nasıl oldu da bu saate kaldınız, olmazdı bu saatlerde" diyorum.
Şoför de gayet rahat: "ee sizi bekledik" diye cevap vermesin mi!
Hani adam yanlış anlamasa, sarılıp kucaklayacağım. Ama sonra olacakları gözüme kestiremediğim için "Yuppi" demekle yetinip boş bir yere oturuyorum bahtiyar bir halde.
Yine de inerken dayanamıyorum, öğrencilerime dağıttığım minik çikolatalardan ikram edip teşekkür ediyorum: "Ne iyi ettiniz de beklediniz!"
"Ha, hö?" diyor şoför, belli ki benim aceleyle yuvarladığım cümleyi anlamadı, üstelik çikolatayı da belki zehirlidir endişesiyle atacak ben indikten sonra, ama kimin umurunda, ben bugünlük minik hediyemi almışım, evime gidiyorum sevindirik hallerde.

eski dostlar

Evden biraz erken çıkmışım, sallana sallana iskeleye doğru yürüyorum. Hava sonbahar kış arası insanı bi hoş eden güneşlilikte keyifli, ben de o sayede bir parça neşeli.
Anlayacağınız deniz, güneş, şehir karmaşası, trafik gürültüsünün tadını çıkara çıkara ilerliyorum.

Aniden 100 m öteden biri fark ediyor beni, tanımış da sevinmiş bir hallerde bana doğru gelmeye başlıyor. Ben de nereden tanıdı diye merakla dönüp bakıyorum zat-ı şahanelerine.
Bizimki sevincini kanıtlamak istercesine kuyruk sallıyor, bir de merhaba niyetine elimi kokluyor. Ben de gücenmesin diye başını okşuyorum.
Ona çaktırmadan da içimden "Herhalde senle bir önceki hayatımızda yakın arkadaştık, sen ağaç ben kokarca şeklinde, mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk ve senin hafızan benimki kadar berbat değil ki, beni hemen tanıdın" tadında bir monolog düzüyorum.

Ee bakıyor, bende tık yok, şuradan bir sosisli alıp gününü şen etmeye kalkışmıyorum, üstelik vapura doğru yöneliyorum, o da başka eski bir dost karşılamak üzere dönüp gidiyor...

11 Kasım 2006 Cumartesi

evsahipleri "ev"lere şenlik...

Farkındayım, öyle böyle değil, bir hayli ihmal ettim burayı. Ama bilseniz başıma gelenleri…

Çok tatlı bir ev sahibim vardı, yaşlı, tonton, anlayacağınız bıcır bıcır bir ihtiyar. Kadıncağız bayramın birinci günü, ben öbür tarafın güzelliklerine bir göz atayım diyerek, tam porsiyon beyin kanaması siparişini verip kaçıyor.

Nur içinde yatsın, ölenle ölünmez diyeceksiniz belki ama ölünüyormuş işte. En azından ev sahibimin oğlu için. Daha iki hafta bile olmadan, sen de öldün dercesine çık evimden, Almanya’dan geleceğim dedi! Üstelik bu Almanya bildiğiniz Evropa Alamanyası da değil, Avrupa Yakası’nın başka güzide bir semtinde sadece. Üstelik adı da Almanya değil o semtin, ama tüm bunları size söylemeyeceğim elbette, yoksa esprinin ne manası kalır?


Nitekim bu Almanya beni feci yaktı dostlar. Merkel’ciğime bir yazı yazsam acaba durum düzelir mi diye karalar bağladım, dizlerime vura vura geziniyorum evin içinde.

E ne olacak, taşın gitsin, gerekirse aranıza İstanbul duvarı ör diyeceksiniz, ama yok, bu o kadar kolay değil. Daha taşınalı şuncağız bir sene oldu! Sizin emlakçı, nakliye, depozito masrafından ve fırlayan ev kiralarından haberiniz yok galiba.

Cep delik, cepken delik anlayacağınız, hele ki değirmenin suyu bırakın akmayı, zar zor damlıyorsa işiniz iş demektir…


Tamam, peki yakaladınız beni, işte itiraf ediyorum: eminim duyanlarınız da vardır, öğretmen maaşları bu ülkede pek bir şahane. Zaten ben de bozdur bozdur harca diyerek bitiremediğim parayla Acapulco’da tatil yapmak istiyordum. Ha bir de bu tatile yaraşır bir villa kondurayım dikeceğim tüyün altına diye de haftanın yedi günü üç ayrı işte çalışıyordum hâlihazırda.

Elbette sokakta kalırım korkusuyla filan değil, sadece ve sadece villanın deniz tarafında ortama yakışacak bir yat parası biriktireyim diye bir iş daha aldım. Ben zaten cadillacımla gidiyorum fakir fukara maaşımı almaya.

Yoksa niye çalışayım dört işte birden, aa güldürmeyin beni ayol!

Hadi bir şey daha itiraf edeyim madem: Tek korkum da beni yıkacak kriptoniti şu uyuz jokerin bulması!


Ve sakın ha, kapınızda pek yakında şöyle bir notla karşılaşırsanız, ben olduğumu sanmayın, kesinlikle değilim zira:

Sayın ağabeylerim ve ablalarım, şu gördüğünüz biçare sokaklarda kalmıştır, esirgemeyeceğiniz her türlü maddi yardıma “Allah ne muradın varsa versin, gerekirse sevdiğine kavuştursun, bol para kazanç, sağlık niyaz ve nasip etsin” şeklinde dua edilmek suretiyle teşekkür edilecektir.

1 Kasım 2006 Çarşamba

Şemsiyeler allı pullu, fırtınada akla ziyan

Dünkü fırtına neydi öyle!
Aksi gibi, dışarıda bolca dolaşmamı gerektirecek işler de o güne yığılmasın mı! Yani işe gitmek gibi rutinin dışında, hocadan kitap al, geri ver, banka ödeme talimatına rağmen faturanı ödemeyen bankayı şikayet et, vs vs... İlk durak noktama geldiğimde su çeken botlarımı giymeyi ihmal etmediğim için kendi yedi sülalemi birer birer kutladım önce!

Sülale geniş olunca sıkıldım, otobüsün penceresinden dışarı bakayım dedim, abov, ne göreyim!
Neredeyse adım başı uzaklıkta bir şemsiye meftası boylu boyunca uzanmasın mı!
Kimisi çamura batmış, kimisinin telleri çıkmış -ki rahmetli dedem görse, dalakları çıkmış derdi-, bezi paramparça, bazı yerlerde ise üç dört şemsiye birden toplu cinayete kurban gitmiş (sanki otoban katilleri buraya da uğramış), kimisi de kuytu bir girintiye öylecene terk edilmiş. Utanmasam her birinin başında iki gözüm çeşme üç kulhuvallah bir elham
okuyacağım, ama Bakırköy'e de çok uzakta olmadığımın idrakına varıp vaz geçiyorum.

Güzergahım üzerinde bulunan diğer semtlerde de gariban şemsiyelere rastlayınca, bu işte bir iş var diyorum kendimce, hani bir şemsiye tarikatı fırtınaya tapınma ayini düzenliyor diye kuşkulanacağım neredeyse. Bu da ne demeyin n'olur şimdi. İnanın ben de bilmiyorum, ama durum araştırmaya değer gibi görünüyor. Bir bilgi bulursanız insanlığın yararına paylaşın lütfen!
Ya da uzaylılar işaret bıraktı, durumu anlayacak benim gibi zeki insanoğluna seslenmeyi amaçlıyor! Hmm, sanki son gördüğüm şemsiye yeşil renkteydi ve "korkma dünyalı ben dostum" tadında telepatik bir mesaj gönderiyordu!
Ya da, ya da, evet ya, şemsiyeler gizli bir örgüt kurdu, özgürlüklerini ilan etme hazırlığı içindeler! Helal olsun be, onlara da bu yakışır!

Tamam farkındayım, gittikçe sempati duymaya başlıyorum şemsiye meftalarına. Ama merak edilecek bir şey yok, uğradığım ilk durağımla, İstanbul'u su kıtlığından kurtarabilecek kadar su emmiş botlarımı ve vıcık vıcık ıslak çoraplı ayaklarımı kalorifer peteği üzerine konuşlandırabilecek oranda içli dışlıyım da, bu garip düşünceler kuruyan çoraplarımla birlikte buhar olup uçuyor...

Fakat tuhaf olan, yayıldığım odadaki insanların niye hep birlikte ani bir işi çıkıp da teker teker kayboldular... Hani dilim varmıyor ama şu tarikat üyesi bunlar olmasın sakın!?