deneyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2023 Cumartesi

10 dakikacık ömrün uzarsa ...

belim ve dizim el verdiğince minik yürüyüşlere başladım. bu sabah da tam yoğurtçu parkı'na girdim, baktım kedinin teki tuhaf bir şekilde hareket ediyor. yakınlaşınca ağzında bir şey tuttuğunu fark ettim. fare mi nedir diye anlamaya çalışırken ağzındaki öttü. açık yeşil, gri-kahverengi tüylü bıdıcık bir kuş. nasıl kurtarırım bunu diye düşünürken kendimi tuhaf hareketler eşliğinde bağrınırken buldum. 
ağzında kuşu tutan kedi değil sadece, onun ağzından kapmaya çalışan ikinci bir kedi bile koktu. beriki de o korkuyla mı şaşkınlıkla mı bilemediğim bir sebepten ağzındaki kuşu düşürdü. 
fırsat vermeden, kaptım hemen ufaklığı. 
serçeden bile küçük, o ufacık bedeni elimin içinde ezme korkusuyla bir banka oturdum. 
kalp atışı avucumun içinde gümbürdüyordu. 
hemen kanatlarını yokladım, yaralanmamıştı. sadece kafasının arkasında küçük bir diş izi. mikrop kaptırmazsa, kolayca iyileşecek bir yara gibiydi.
 
evimde, bahçemde ya da misafir olarak baktığım sayısız uçan kaçan, kanatlı, dört bacaklı canlardan bilirim, hepsi ninni tarzı şarkılara bayılır. ürküntüsü geçsin diye kısık sesle şarkı söylemeye başladım, "küçük kuş korkma, dinlen başucumda..." minvalinde uydurmaca sözlerle.

gözlerini kıstı, bir an uykuya dalacak sandım. sonra gözlerini açtı. sanki "tamam senden zarar gelmez bana, eyvallah" der gibi baktı bana. hafifçe silkelenmek istedi. arala artık şu elini diyordu. gevşettim elimi. kaçmadı. 

şarkı söylemeye devam ettim, kalp atışı ağırlaştı. arada gözlerini kısıp tatlı tatlı bana bakıyordu. 
fotoğraf çekmeme bile müsade etti. on dakika böyle şarkılı, mırıldanmalı bakıştık. 

eve mi götürsem, veterinere mi bir göstersem kararsızlığı içinde otururken, sabahları hep denk geldiğim yaşlıca bir tenisçi bey yaklaştı yanıma, "o elindeki nedir" diye seslenmesine kalmadan, bizim bıdık ürktü, bir havalandı elimden. 
ileriye doğru yükseldi. tam ağaca konacak derken, alçaldı bir anda ve ilerideki çalılığa daldı. 
eyvah, kediler var orada diye panikle fırladım. ama dizimden dolayı ben oraya varana kadar, çalılıkta bir hareket koptu. 

vardığımda başka bir kedinin ağzındaydı. bu sefer kediyi korkutmanın hiç bir faydası olmayacaktı. kedi benim bıdığın boynunu kırmış. cansız bir beden sallanıyordu ağzında. 

eve gelip cinsine baktım miniğin, çalı kamışçınıymış...

kim derdi, ömrünün uzatmalı son 10 dakikasını bir insanın elinde dinlenerek geçireceksin diye. 
huzur içinde uyu minik can.



7 Temmuz 2018 Cumartesi

inanç

ülkemizde hiç de hafife alınmayacak bir mevzudur inanç. beni ilgilendiren kollektif bilincin inanç sistemi değil. toplumu düzeltmek benim harcım değil, onu dini liderler düşünsün.
inancın en küçük yapı taşı, asıl çıkış noktası olan bireyin ta kendisi ilgimi çekmiştir hep. asıl çıkış noktası derken de en basit ifadeyle: "Allah'la kul arasına girilmez" sözünden yola çıkmak benim derdim. yani daha da basit bir ifadeyle: ben ancak kendime bakarım. ailemin dahi inancı beni ilgilendirmez. ne de olsa her koyun kendi bacağından asılır, ve kendi deneyimini kendi yaşamak zorundadır. kimse bir diğerinin inancına karışamaz. karışırsa, araya girmiş olur!

bu minvalde, kendi inancımı sorguladığımda, aslında kendimi bildim bileli bir inancın peşinden gittiğimi, bugünkü aklıma ayırt edebiliyorum.
çocukluğuma dair gizemli bir tanrının varlığına kanaat getiriyorum. yoksa neden, o bıdıcık halimle uyur gezer bir halde etrafta dolanır, kendimi evin dışındaki merdivenlerde otururken bulurdum. nedense uyanıp da yatağımda olmadığımı görmek, beni ürkütmezdi, hiç korktuğumu anımsamam.

çocukluk yıllarımın bu bilinçsiz tavrı, daha sonraki ilk ergenlik zamanımda bilinçli bir evden "fıyma" şekline dönüştü.
herkesin uyumasını fırsat bilir, gece karanlığın içinde dolaşmaya çıkardım. o yaşadığımız küçük alman kasabasının güvenliği içinde büyümemden mi mütevellit böyle korkusuz bir çocuktum, yoksa ağaçların ve gizli kuytuların bol olduğu devasa bir bahçenin içinde büyümemden mi bilmiyorum. ailem bana korkuyu - en azından bu şekilde- aşılamamıştı. ya da en dürüst ifadeyle; korku benim için sadece o dört duvarın içinde mevcuttu, dışında değil.

ah neler yapmazdım o karanlık sokaklarda…
yakınlardaki hastanenin parkımsı bahçesi, yine yürüme mesafesindeki mezarlığın karanlık gizemi benim için çekim noktalarından öte, o gizemli tanrımla baş başa kalabileceğim kutsal mabetlerdi, çocuk aklımla.
konuşurdu benimle tanrım, kah peri gibi düşsel bir varlığa bürünür, kah ağaç, kuş, yıldızlar ya da ay gibi somut bir şekle. ama deli gibi konuşurdu benle. dert ortağımdı benim ilahım. dinler, akıl verirdi.
hayal gücüm sonsuzdu.

ama sonra kuran kursuna başlatıldım. ve oradaki tanrı, çocukluğumun tanrısıyla örtüşmez oldu. hem de hiç. gaddar, cezalandırıcı, kızgın bir tanrıydı bu. beni korumuyordu.
bir gün kuran kursundaki hoca cehennemi anlatıyordu. doğru yoldan sapan kullarını nasıl cezalandırdığını ballandıra ballandıra. bir an dayanamadım, bir soru sordum hocaya. soru hala çok net aklımda: "nasıl olur da o Allah, kendi yarattığı insanlara bu kadar kızgın olabilir, sadece cezayı düşünür? nasıl kıyar kendi çocuklarına?" 10 ya da 11 yaşlarında olmalıyım.
hala gözümün önünden gitmez; hoca bir elimin tüm parmaklarını birleştirmemi söyledi, sonra var gücüyle beş parmağın tepesine cetvelini şaklattı.
belki bütün gücüne ihtiyaç duymadı. çocukluk hatırası, canım çok yanmıştı. kafamda kötücül bir resim kalmış sadece geriye: var gücüyle cetvele asılan, karanlık bakışlı kara kuru bir adam.
gözünde şimşekler çakmıştı, "sus breh kafir, sen kur'an'dan daha mı iyi bileceksin!" bağırışı gitmez kulaklarımdan . Allah ondan da razı olsun. o olmasa bu kadar erken idrakına varır mıydım? 
zira farkına varmadan o an tanrıyı red etmiştim.
içimden çığlık attığımı anımsıyorum, senin anlattığın tanrı, bundan böyle benim tanrım değil, olamaz!
 
ondan sonra üniversite yıllarına kadar bir bocalama içinde kaldım hep. annemin tanrısı artık benim için sadece yalandı. anne korkusuyla oruç tutar, gerçekten aç kalırdım, ama iftarda sadece yiyecek yemenin mutluluğunu yaşardım, spiritüel bir boyutu yoktu benim için artık. artık asileşmiştim, yalan söylüyordum. kur'an kursuna gidermiş gibi yapıp, şehir kütüphanesinde alırdım soluğu.

inancıma son darbeyi felsefeyle ilk bulaşmam vurdu. okuduğum ilk bölümde başarısız olunca başka bir bölüme sıfırdan başladım. ve onun ikinci yılında bir hoca geldi. üç dersimize birden girdi ve geldiği gibi de felsefe okyanusunun orta yerine yüzme bilmeyen biz yeni yetmeleri fırlattı attı.
sonrası? hayatım değişti desem yeridir. ömrümde ilk defa özlediğim türden bir eğitimi almaya başlamıştım. soru sormayı, sorgulamayı ve o yanıtlarla aktarılan bilgiyi anlamayı öğrenir olmuştum. meğer hep açlığını çektiğim buymuş. bilgiye aç zihnimi öbür ve önceki hocaların yaptığı gibi ezbere dayalı değil, sorgulayarak doyurmayı öğreniyordum.
ve o derslere nasıl hazırlanarak geliyordum anlatamam. tek bir hafta sonunda, abrtısız 500-1000 sayfalık metinler okur, kenarlarına sorular çıkartır, derslerde zehir gibi estirirdim. hoca çoğu zaman öbür öğrencilere de söz hakkı verebilmek için beni dizginlemek zorunda kalırdı (aslında bunu çooook sonra, üniversitede hoca olarak başvuracağım zaman, ondan istediğim referans mektubunda öğrenmiş ve şok olmuştum, kendimin ayırdında değildim ki!).
hoş, aslında 80 kişilik bir sınıfımız vardı. ve delice bilgi açlığı çeken bir avuç, taş çatlasın 3-5 öğrenciydik.   
bu hoca sayesinde, yaşamın felsefede başladığını ve felsefede bittiğini öğrendim. ve yine bu hocanın yol göstermeleri sayesinde 20 küsür yılımı felsefenin labirentlerinde geçirdim.  ve dahası, bir aidiyet duygusu bile oluştu benim için. nihayet kendimi "inanmamak" diye tanımlayabildiğim bir yere ait hisseder olmuştum.

bunu ilk ne zaman fark ettiğimi anımsamıyorum, ama evet, inanmamak da bir inanç en nihayetinde. evet ya, neticede ateizm de bir çeşit inanç. inanmamaya inanmaktır.
çevremde kimsenin anlamlandıramadığı bu inancımla üstelik gurur duyuyordum. o kadar ki, her fırsatta dillendiriyordum bunu. hatta rahmetli anacağımı babamın mezarında bile bu uğurda ağlatmıştım.
peh, yalan mı söyleyecektim, sırf babam öldü diye, yalan mı söyleyecektim ilk gençlik çağlarımdaki gibi. dürüstlük timsali bendeniz, kendine yalan söylemeyi asla yakıştıramayan ben, babamın mezarı başında bile dürüstlükten yana olacaktım elbette. kızma be canım anam, bilemedim, cahilmişim. bugün olsa, farklı cevap verirdim elbette. üstelik sen mutlu ol diye değil, gerçekten düşüncem bu yönde diye. ama söyleyemedim o zaman yalan. elimde değildi. zamanda geriye gitmek mümkün olsa, bugünkü bilgimle de olsa söyleyemezdim. o süreç gerekliymiş, benim için olduğu kadar, senin için de.

ama inançlar o kadar çeşit çeşit ki. niye insan evladı bunu anlamaz? halbuki ne güzel demiş ibnü'l-arabi yegane inancı anlatırken:
halk, ilah hakkında çeşitli inançlar edindiler
ben ise, onların inandıklarının hepsine inandım.*
şu anki inancımın ilk zamanındayım, yani şu andan yıllar evvel sohbetine gittiğim, halen hayatta, ünlü kadın mutassavvıfa yönelttiğim soru gelir aklıma. soru - cevap kısmında yüzlerce insanın, ama en çok da kitaplarından dolayı gözümde olağanüstü bir yere sahip değerli bir inanç dostunun önünde konuşmaktan heyecanlı, titreyen sesimle aşağıdaki soruyu yöneltmiştim:
"milyarlarca parçalık bir "puzzle"ın kendine özgü şekilli parçalarıyız her birimiz, her şey; canlı cansız. en küçük parça dahi eksik olsa, resim bütün olmaktan uzaklaşır. dahası o parçanın eksikliğiyle resimde minik de olsa bir kara delik oluşur.
ancak mevcudiyetin anlamını çözmüş (ister ona nietzsche ağzıyla üst insan diyelim, ister sufi diliyle insan-ı kamil, fark etmez) olan resmin bütününü görmeye muktedirdir.  
canlı cansız tüm konular bu puzzle'ın parçası olduğunu düşünürsek o halde aslında tüm disiplenler de aynı resmin birer parçası. ve aslında hepsi aynı şeyi, sadece farklı terimlerle anlatıyor. mesela matematik sonsuz sayısını ifade ederken, acaba astro-fizikteki higgs bozonuna (*2) mı işaret ediyor, ya da hegel'in felesefe diliyle "nedeni kendinde olmak" diye ifade ettiği, hallaç'ı mansur'un "en-el hak" deyişine mi tekabul ediyor?" 
bir annenin yeni yetme evladının saçma sorusuna gülümser gibi tatlı tatlı baktığını anımsar gibiyim. sevgi vardı bakışında, ama aynı zamanda da, "ah, daha çooook yol gideceksin evladım!" minvalinde de kulak çeker gibiydi. cevabını anımsamıyorum. muhtemelen sorumu da şimdi yazdığım kadar detaylı ve net soramamışımdır. sadece tek bir şeyi hatırlıyorum o cevapta: kocaman bir HAYIR. bunu kendi tatlı dilli üslubuyla yapmasına rağmen, o koca hayır, kocaman bir hayal kırıklığı olmuştu. kitaplarında okuduğum, hele ki bakara suresi üzerine olan kitabını sular seller gibi yuttuğum kişiyle, karşımda, sorumu anlamaktan bihaber kişi aynı kişi miydi? arabi'den yukarıda yaptığım alıntıyı ilk onun kitabında okumuş, füsusu'l hikem'i ondan sonra ancak almaya cesaret edebilmiştim.
ama belki de ben henüz yeterince büyümedim de o "hayır"daki mananın derinliğini idrak edemedim. 
80'nine merdiven dayamış huysuz ve tatlı komşumun geçenlerde dediği gibi, "büyü de gel"! büyüyünce anlarım inşallah.

yalnız geçmişteki bene baktığımda anlıyorum ki, daha yazdığım ilk şiirde aramışım O'nu. çocukluğumun almanya'sındaki o küçük gri kasabanın karanlık sokaklarında, daha sonra yalova kırlarında tek başına başımı alıp gitmelerimde hep aradığım O'ymuş.  felsefede kendimi ararken, yine aramam O'na dairmiş. kitaplarımı alıp kuytu köşelere çekilişlerimde.
ama bunu ancak bugün görebiliyorum. O'nu bulduktan, O'nun aşkına düştükten sonra fark edebildim, anlayabildim, idrakına vardım.
ve anladım ki, gerçek inanç olağanüstü zor, neredeyse imkansız. günümüzde.
modern hayat inancı imkansız kılıyor. çünkü o aşka düşmek, gerçek manada aşka, ilahi olanına düşmek sadece cesaret değil, çok fazla acıyı da göze almayı yanında getiriyor. deli olarak yaftalanmaya, yıllarca ilaçlara mecbur bırakılmayı, aşağılanmalara ve kimseye derdini anlatamamayı da...

çünkü gerçek manada inanç "Allah'la kul arasına kimsenin giremeyeceği" idrakını da getiriyor. anlıyorsunuz ki, hiç kimselere bu inancı artık anlatamazsınız. çünkü bu sadece ve sadece sizin inancınızdır artık.
üstelik bu gerçek gerçek inanç, ya da felsefe diliyle absolut gerçeklik diyelim, kendinizden bile şüphe etmenize yol açıyor. bir anda,
"acaba inandığım için mi düşünüyorum bunu, yoksa o aşk acısının müptelalığı uğruna mı yapıyorum herşeyi?" diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
hani derlermiş ya, gerçek inanan için, "sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayacak" diye. şimdi anlıyorum bu sözü. 

yalova, gökçedere'de tümata'nın epey zamandır düzenlediği sema etkinlikleri var. bir kaç yıl evvel  bir kez de olsa katılmak nasip olmuştu. gerçekten de gittiğim "dergahların" arasında en çok uluslararası olanıydı buydu. dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla dolup taşıyordu o küçücük dergah binası. en güzeli tabii, sema ayinin yapıldığı üst kattı. hijyene ve giyim kuşama çok önem veriliyor, kadınlar kadar, erkeklerin de örtünmesi bekleniyor. amaç, başka hiç kimseyi rahatsız etmeden kendi zikrini yapabilmek.
alt katta dede efendiyle olan sohbetten sonra, üst kattaki semahaneye çıktım. istenilen tüm ritüelleri elimden geldiğince yaptım. oturdum sema edenleri izledim.
epey yaşı ilerlemiş bir hanım dikkatimi çekti. avrupalı bir tipi vardı, ama hangi ülkeden bilemediğim bu yaşlı hanım durmaksızın döndü durdu. yalnız döndükçe, o yaşlı, zayıf insanlara özgü o kırılgan resim soldu, genç bir kız geldi yerine. o genç kız edasıyla hababam dönüyordu. birine soracak oldum, meğer sabah beri dönüyormuş!
nasıl hayranlıkla izledim onu. kaç saat geçti bilmem; en sonunda ben de tüm cesaretimi topladım, ritüellere dikkat ederek o dairenin içine girdim. başladım dönmeye, önce yavaş ve dikkatlice, git gide hızlanarak.sonra kaybettim kendimi, deli gibi dönmeye başladım.
zamanı unuttum, mekanı unuttum, aklımda bir tek aşk kaldı.
ve tam da o noktada, nasıl oldu bilmiyorum, birden düştüm. kendimi yerde buldum. çok da sert düşmüştüm, ama canım acımıyordu.
başım deli gib dönüyordu,  içimde çocukça kahkahalar dönüyordu.
ama dilim sessizdi. kimse duymadı o çocuksu kahkaları.
ve birden anladım. anlamamla dondum kaldım. eyvahlar olsun, ben ne yapmıştım?!

anlar anlamaz da semahaneden ayrıldım, o şehri de ardımda bıraktım döndüm.
yoook bir daha mümkün değil, ne sema, ne başka bir ayin.
başkası önünde mi? asla!

çünkü gerçek zikr, başka hiç kimsenin bilmediğidir…
dua ettiğini kimse bilmeyecek başka! hatta kendinden bile şüpheye düşeceksin. sol elin, sağ elinin ne yaptığından haberdar olmayacak absolut gerçeklikte!
anladım ki, sol elim dahi sağ elimin zikrinden haberdar olduğunda o zikr değil, gösteriştir!
o samimiyet değildir artık. şeytan karışmıştır o inanca o an.

anladım ki, gerçek inanç işte bu kadar zordur!

halbuki en kalabalık otobüste bile yariyle baş başa kalabilen ben, o semahanede utandım.
herkes ne yaptığımı biliyordu zira.
diyeceksiniz ki, "Allah'ın bildiğini kuldan niye saklarsın?"
yooook, bu öyle bir şey değil.
yarla baş başalık öyle mahrem ki, kendinden bile sakınacakken, kaldı ki tüm dünyaya duyurmak?
mümkün değil!

şimdi sormayın ne olur, nasıl oldu da ateizmden böyle bir aşka düştün?
cevap sorusunda gizli.
gerçekten de, tam manasıyla…
.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.
  *ebu'l-ala afifi, füsusu'l hikem okumaları için anahtar, iz yayıncılık, Istanbul

28 Haziran 2018 Perşembe

faşizm

yaşadığım mahalle insanları facebook'de yer alan kendi yerel grupları içinde çok aktif. hoşuma giden bir özellik. mahallede olup biteni öğrenmek adına çok severek izlediğim gruplar.
ama bu gruplarda asıl sevdiğim yan şudur: 15 yıldır oturduğum ve daha evvel anonim kaldığım, köpek oğluşlarım geldikten sonra bir parça kaynaştığım mahalleliyle, gerçek manada tanıştığım platform oldu hepsi. 
 
bunlardan birinde, başkanlık seçimlerinin 1.turunun döndüğü günü akşamı bir grupta yapılan itiraz üzerine yaptığım itirazı buraya alıntılama ihtiyacım doğdu. bir "moda"lı, akp taraftarlarının allah-u-ekbar nidaları ve konvoy seslerini biraz sert ve bana göre ötekileştirici bir üslupla yeriyor.   
 
verdiğim cevabı aynen alıyorum buraya. belki peşin sıra ilave bir şeyler yazarım.
 
"aynı zamanda hep birlikte bir arada yaşamak çok güç bu ülkede (sadece bu ülkede değil elbette, şu an dünya üzerinde artan bir ötekileştirme süre gidiyor, ama bu ülkede sanki kat be kat fazla), biliyorum. ve türkiye kadıköy moda'dan ibaret değil.
kaldı ki yığınla akp'li yaşıyor burada da. "modalı"nın tek tip düşüncede olduğunu düşünecek kadar kimsenin naif olduğunu sanmıyorum.
azınlık olmanın ne demek olduğunu, daha küçücük bir çocukken damarlarınıza işlemediyse, faşizmin sınırlarının ne kadar ince olduğunu anlamak çok zor.
 
ben almanya doğumluyum, "kendi dilimi" (ne demekse o?), sadece annemin ısrarıyla evde duyuyordum. yani bizimkisi tam entegre olmuş bir aileydi. komşularımız almandı, benim yaşımdaki çocuklarıyla büyüdüm, en yakın arkadaşım almandı, dahası dedem bile almanca öğrenmişti çat pat, o yaşında.
uzun dalgalı koyu kahverengi saçlarım vardı ilk okula gitmeden evvel. evimizin hemen yanında araçların geçemediği dar bir yoldan hemen o yolun sonunda oturan arkadaşıma giderdim. adı elke idi. tipik alman, sarışın, maviş gözlü.
bir gün onun evinden dönüş yolundayım, köpeğiyle bir alman geçiyordu yanımdan.
düşünün daha ilk okul çağında bile değilim. tam yanından geçiyordum ki, adam birden döndü, saldır şu türk kızına diye köpeğine komut verdi. bugünmüş gibi gözlerimin önünden gitmiyor.
köpek koluma yapıştı, neyse ki mevsim parka giyilen bir mevsimdi, son bahar gibi. köpeğin dişi koluma tam girmiyor, ama beni yere düşürüyor, köpekten az büyük bir boydayım, ya da aynı boyda, cinsini anımsamıyorum, sade koyu renkli, kısa tüylü bir şeydi.
bir müddet yerde debelendiğimi, ağladığımı hatırlıyorum. ama kimse koşmuyor yardıma. ya da duymuyor beni. belki de çığlık bile atamıyorum.
neyse ki, adamın amacı sadece korkutmakmış, çekiyor köpeğini üzerimden.
ağlayarak eve koşuyorum.
anneme anlatamıyorum, konuşamıyorum bile, sadece ağlıyorum. annem de paltom yırtıldı diye ağladığımı sanıyor, teselli etmeye çalışıyor.
ilk okula başlamadan, dedemin bütün yalvarmalarına rağmen o güzel koyu kahverengi dalgalı saçlarımı zorla kestirtiyorum, kısacık. dedem küsüyor bana.
 
bugün iki köpeğim ve yığınla alman arkadaşım var...
 
uzun anlattım, kurusa bakmayın... faşizm üzerine 120 sayfalık tez yazdım, o zaman anladım, ötekileştirmeyle başlıyor faşizm. "bizden olmayan"lar listesi yapmaya başlamakla başlıyor.

kimseyi suçlamıyorum, sadece bunun bilincine varmanın bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. lütfen yanlış anlaşılmasın, bu yorumun altında da kimseyi hedef almadım.
 
keşke "onlar / bizler" zıtlığını dile getirmeden evvel, bir arada yaşamanın çözümlerini konuşabiliyor olsak.
 
şimdi chp adayı kazanıyor olsaydı, sizce ona oy vermiş bir çekmeköy'lü sokağı inletebiliyor olur muydu kendi semtinde? bilmiyorum, çekmeköy'de yaşamıyorum.
ve polemik yaratmak da değil amacım.
 
sevgiler"
 
ama ötekileştirmeyi biz başlatmadık, akp tayfasını okumamış zır cahil minvalinde itirazlar geliyor. işi abartıp kendini hayallere fazla kaptıranlar da oluyor. bıyık altında gülümsüyorum. buruk. 
 
türkiye'nin sayılı üniversitelerinden birinde hocalık yapma şerefine ermiş biri olarak, ülkenin bir nevi birebir tezahürünü görebiliyorum orada.  
özellikle özel üniversitelerin çoğalmasıyla, şu "créme de la créme" diye tabir ettiğimiz üst zümre çocukları bu çok iyi ve özel üniversitelere kayınca bir boşluk oluştu. bu boşluğu da coğrafi olarak ege, akdeniz ve itibaren ve bir hayli de doğuda yaşayan ailelerin çocukları doldurdu. hem de öyle ekonomik anlamda orta-üst düzeylerde değiller. orta ve hatta orta-alt seviyelerinden gelen çocuklar bunlar; ailelerinin bağ / tarla satmak suretiyle okutabildiği, çoğunlukla çiftçi, ya da işçi sınıfının çocukları.
ve nasıl zehir gibiler. zaten zehir gibi olmayanların sizin okulda ne işi var diyeceksiniz. o da doğru.
ancak geldiği yer ve içinde bulunduğu fırsatın değerini bilme açısından öğrencinin tutumunda epey bir değişim söz konusu. elbette bu ayrı bir yazının konusu, benim üzerinde durmak istediğim kısmı farklı: köken ve içine doğduğu sosyal algı ve dünyaya bakış açısı olarak öğrencilerimin politik görüşlerin zenginliğinin dikey bir çizgi oluşturacak oranda gelişme gösterdiğini düşünüyorum.
okulu iyi tanıyanların hep böyle olduğunu söyleyecektir, ve okulumuzun bununla gurur duyduğunu da. muhakkak. ama bana göre bir değişim mevcut. içinde bulunduğumuz çağın gereği bir değişim bu. 
bunda elbette baş örtü yasağının kalkması da bir hayli etkili bu zenginliğin oluşmasında. baş örtüsü simge olarak algılansa da, aslında hayata bakış açısını ifade eden bir görüngedir aynı zamanda. inancını açık açık da ifade ettiğinden, o öğrencimle başlarken elimde hazır bir done olur, ve neyi referans almam gerektiğini baştan bilirim.
herkes inancını farklı bir şekilde ifade edebilir, ki kaldı ki konuşma özgürlüğü temel insan haklarımızdan biridir. ülkemizde son yıllarda mantra gibi tekrarlayarak kendimizi inandırmamız gereken bir mefhum oldu. yapılan haksızlıkla şahit oldukça.
 
isterse baş örtüsü taksın, iste kippa, isterse "hare krishna" diyerek turuncu turuncu sokaklarda dolansın. kimi ne ilgilendirir bu? ne güzel işte. kültür zenginliği bu demek değil mi?
hiç kimse bir tek kendi inancının, görüşünün, fikrinin ya da zevkinin en yücesi, en doğrusu, ya da en güzeli olduğunu başkasına dayatmasın. tek beklentim bu.
sahi savaşlara gerek kalır mıydı hal böyle olsa?
 
derslerimde çevre temaları dışında kendi inancıma, politik görüşüme hiç değinmem.
gerek yok. çevre / doğa ise, eğer yarınları düşünüyorsak; bu dünyayı çocuklarımızdan emanet aldığımızın ayırdına varabiliyorsak, olmazsa olmazlardan. ama zorunlu da değil. kitabın içinse geçtiği halde, öffleyen yüzlerin çoğunluğunu gördüğüm anda, müfredat bile olsa, işlemekten vazgeçerim. 
sıkıldıklarını göre göre bir konunun üzerine gitmek, daha çok bıktırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
kendi fikrini değil empoze etmenin, açık seçik ifade etmenin bile yanlış olduğunu savunurum.
 
öğrencilerim her ne kadar genç yetişkin olsalar da, türkiye'deki ebeveynlerin tutumu nedeniyle gerçek manadaki yetişkinliğe geç geçiş yapıyorlar. yani "gençlerin" benim fikirlerimden etkilenmelerini istemem.
sosyal medya nedeniyle geçmişe oranla bu sayı çok azaldıysa da etkilenen muhakkak çıkar, çıkacaktır. 
hocayı hep bir kaç basamak üstte gören öğrenciler her daim olmuştur, olacaktır. dolayısıyla derse yön veren kişi olarak öğretmen, kendini her türlü görüşten muaf tutmalıdır sınıf içinde. herkese tarafsız yaklaşabilmek adına. öbür türlü sadece kendi görüşümden öğrencilerime ulaşmış, onları eğitmiş olur. ki, bu diğer öğrencilere sadece haksızlık olmaz, işini yapamayan bir öğretmen olarak kişinin vicdanını fazlasıyla rahatsız etmelidir. 
 
ama bu ülkede, bunu en baştaki lider bile yapamazken, rast gele sivil bir insanın nasıl yapmasını bekleriz? tarafsız kalabilmektn geçtim, kendi fikrini zorla kabul ettirmek şu an mübah görülüyor. üstelik bunu,  "önce onlar başlattı" türevinde vicdan aklamasıyla yapıyorlar. 
sadece kendi zümresinin görüşünü tek doğru kabul eden insanların çoğunluğu karşısında dehşete düşüyorum. diyeceksiniz ki, tarih mükerrerden ibarettir, bu hep böyle süregelmiştir. ama nedense sözüm ona aydın kesimin biraz daha farklı yaklaşacağını ister istemez düşünüyor insan. 
oysa orada da, bizimi görüşümüzden olmayanı sevmeyiz şeklinde, görünürde görece daha yumuşak bir üslubun altında aynı faşizan tutum yatmaktadır. sizin görüşünüzü paylaşmayan zümreye karşı olan duygularınızı hangi kavramla ifade ederseniz edin. ötekileştirmenin çizgisi çok ince bir yerdedir. 
 
ne yani, aynı görüşte olmadığım insanları sevmek zorunda mıyım diye itiraz edeceklere hemen bir çift sözüm de var: mesele sevip sevmeme temelinde bir duygu değil, zira sevmemenin bir sonraki düzeyi nefrettir. ve nefret söylemi sözsel faşizmin başladığı nokta olarak da kalmıyor, artık eyleme geçilebildiği tehlikeli sınır olarak da görülebiliyor. 
mesele sevip sevmeme değil aslında, hoşgörüyle yaklaşabilmek, gerçek manada hoşgörüden, tolerans göstermekten bahsediyorum, yoksa tahammül etmekten değil.
 
dün o gruptan bir kaç hanımı kahve içmeye davet ettim bahçeme. başta sohbet konusunu duyurmuş olmama rağmen, konu faşizme bir türlü gelemedi. bir iki girişimde bulunduysam da yeterli rezonans gelmedi. bambaşka konulara girildi, ve tam konu ele alınmaya başlamışken, asıl konuşmak istediğim kişi, programını ileri sürerek kalktı. 
hiç beklediğim gibi gitmedi. ama asıl olan umduğunu değil, bulduğunu analiz dip değerlendirebilmek.
 
sezgisel olarak görüşünü yoga hocası olmasından mütevellit bilmememe de çok gerek olduğunu düşünmediğim genç kadını çocuklarıyla birlikte davet ettim. çocuklarıyla çocuk olan değil, gerçek çocuğu içinde kaybetmemiş, özgür ruhlu kadının rolünü sonra idrak ettim.
 
ben orada toplumsal mevzuyu açmaya çalıştıkça,  başka konulara kaçışıldıkça, öfkemin büyüdüğünü ve istemediğim halde müdahaleci ve sinirli davrandığımı fark ediyor, ama dizginleyemiyordum kendimi.
bu çocuk kadın gerektiği her yerde öyle tatlı ele aldı ki sazı, sadece gerilen partiler değil, diğer kadınları da bir huzur sardı.  
 
sonunda diğer parti kalktı, gerginlik de uçuştu gitti. geriye kalanlar sadece aşkı konuştu.
 
netice itibariyle anladım ki, değil faşizme engel olmak, daha mevzunun kendisini teorik bazda bile konuşmaya hazır değiliz. ama galiba çok da kötü bir şey değil bu. aşk konuşmak varken, faşizmi niye konuşalım? 
 

2 Temmuz 2015 Perşembe

nazlı

nazlı'yı ilk gördüğümde daha bıdıcık bir şeydi, kadıköy'deki beşiktaş iskelesi çıkışında minik karton kutusunu önüne koyar, oyuncak sazını çalmaya çalışırdı. kıvırcık saçları, masum bakışı ve romanlara hiç de özgü olmayan müzik kulağından yoksunluğu ile yanlış notalara basa basa nedense çok sempatik gelirdi. yine de yeteneksizlğine destek olmak istemediğimden alttaki fotoğrafı çektiğim an dışında, hiç para vermedim ona. 
uzun süre ortalıkta yoktu nazlı, ya da belki hep iskele çıkışlarında para dilenmeye devam ediyordu da çoğu standart büyükşehir insanı gibi ben görmüyordum onu. 
son bir kaç haftadır yeniden dikkatimi çeker olmuştu, bu sefer karaköy, eminönü iskelesi çıkışında oyuncak bir armonika çalmaya gayret ediyordu. aslında bir gayret de yoktu, rastgele tuşlarına basıyor gibiydi.

dün yine denk gelince, herzamanki gibi yanından geçip gitmedim, durdum izledim. son yolcular geçene kadar kenara iliştim. büyümüştü nazlı, ama hala müzik yeteneğinin olmadığını kantılarcasına canını çıkartıyordu oyuncak müzik aletinin. yanında bir de minik bir kız vardı, belli ki kardeşi. 
dayanamadım, yanına gittim. 
- adın ne senin?
- cağcan
- canan mı?
- caaaağğğğcannnnn
- ???
ben anlamadıkça o tekrar etti durdu. 
ben de ismini anlamaktan vazgeçtim, elindeki müzik aletine işaret ettim. 
- bunun adı ne?
ben de ne komiğim ha, kendi adını telaffuz edemeyen çocuk, sanki kalkıp müzik aletinin adını bülbül gibi şakayacak. 
o benden daha zeki çıktı, konuyu değiştirdi. 
- sana bir şey diyeceğim. 
sokularak sormasından belli, bir şeyler isteyecek. 
- söyle bakalım. 
- bana epmep alşana. 
iskelede ekmeği nereden bulacağımı düşünerek soruyorum, 
- simit mi alayım?
- hayıy, epmep!!
- ekmeği nereden alacağım? burada ekmek olmaz ki, büfeden döner mi istiyorsun?
o ısrarcı, ekmek diye diretiyor,
- maytetten
hemen ardından da ekliyor, 
- bi de peyniy
ohooo, hemen işi büyütmeye başladı bizimki. markete gidip alışveriş yapacağız beli ki. 
bu sefer konuyu ben değiştiriyorum. 
- senin annen baban nerede bakayım?
markete gideceğiz heyecanıyla hemen beni anneye götürüyor. anne yan gelmiş haldun taner sahnesinin arkasında bir arkadaşıyla oturuyor. yanlarında da bir anketör, beli ki bedava bir ürün kapma derdinde. nazlı topladığı bozuklukları, ki bir de dolar gözüme çarpıyor içinde, annesine veriyor.  
kendimi tutamıyorum, en sakin sesimle, mümkün olduğunca sakin soruyorum:
- niye çalıştırıyorsun bu çocuğu? 
- ben çalıştırmıyorum ki, kendi istiyor. 
- nasıl kendi istiyor yahu? sen niye çalışmıyorsun da buncağız çalışıyor? ayıp değil mi bu yaptığın?
annesine fırsat vermeden nazlı giriyor araya, 
- hadi maytette tidelim. 
bir anda yumuşuyorum. 
- adı ne bu kızın? daha adını bile söyleyemiyor, sen işe koşuyorsun!
anne de nasıl rahat, sırıtıp duruyor. ya bir şeyler almış olmalı, ne desem, alınmıyor, ya da kızına olan zaafımı algıladı, ne koparsa kârdır diye bakıyor. 
o zaman adının nazlı olduğunu öğreniyorum bizim ufaklığın. 
daha altı buçuk yaşında. 
- okula gidiyor mu nazlı?
çoktan anketörle fingirdeşmesine geri dönmüş kadın. duymuyor beni. 
belli ki annesiyle konuşmanın manası yok. olan bana olacak. dünya düzenini ben mi değiştireceğim?
tam tersine, müdahale etmemeyi öğrenmeye çalışıyorum. benim için zor bir aşama. hay hay demeyi öğrenmek. acıya da sevince kendini kaptırmamak. yüreğim taş kesmeli. 

nazlı yine asılıyor elime, 
- hadi peyniy tal. 
beklenti dolu gözlere bakıyorum. anne baba tarafından dilenciliğe çoktan alıştırılmış bu minik kıza. sıfır müzik yeteneği ile bu abuk subuk oyuncak müzik enstrümanlarını çalmaya zorlatılan çocuğa bakıyorum. 
nasıl taş kessin yüreğim? 
- hadi gidelim. 
az önce kendisine seslendiğimizi duymayan anne nedense hemen duyuyor kızına ne dediğimi. 
- erzak paketi al
diye sesleniyor ardımızdan. orta parmağımı kaldırıp bilumum işaretler yapasım geliyor. 

biliyorum, bu minik kızın dilenciliğini teşvik ettiğimi düşünecek sevgili okuyucum. buyur, dilediğince kız bana. 
nazlı'nın gözlerindeki o masumiyete teslim olduğum o saniye ile, markete yol aldığımız onlarca dakika bunu düşündüm durdum, kendimle hesaplaştım. senin kızman bana vız gelir, ben o yolda cehennemden geçtim. 

ve sanki nazlı da bunu hissetmiş gibi, bana boyna sorular soruyor, resmen aklımı çeliyor. niye kırmızı ışıkta durduk, niye sırt çantam olduğunu, nerede oturduğumu, ve şu an anımsayamadığım, minik bir zihnin açlığıyla sorulan sorular. 
yalnız bir yerde sağlam tökezliyorum. ailemi soruyor. annemle babamın olmadığını ağzımdan kaçırıyorum. ama ölümü, altı buçuk yaşındaki bir çocuğa, hele ki yaşam biçimleri ve bu tür kavramları nasıl aktıradıklarını bilmediğim bir roman çocuğuna nasıl anlatırım diye kalakalıyorum. yalan da söylemek istemiyorum. "annemle babam çok yaşlandı, başka bir yere gittiler, artık geri gelemiyorlar." 
neyse ki tam o anda markete varıyoruz da, o da "niye?" sorularına devam edmiyor. 

market ise kendi içinde tam tekmil bir tiyatro oyunu gibi oluyor.  
başıma gelecekleri, nazlı'nın istediği gıda ürünün epmepden peyniye terfi edişinden az çok tahmin edebiliyordum aslında.  
önce beni doğruca zeytin peynir reyonuna sürüklüyor. bunu al, şunu al, al da al! bir kaç çeşit kahvaltılık aldırmadan yakamı bırakmıyor da. 
her "hayır, aldık işte, bu yeter!" dediğimde,
- anlamıyorsun! diyerek o minik ellerini havaya kaldırışı var ki, sırf bunun için bile tüm marketi alaşım var. 
ama ah be nazlı'cığım, ne mirasyedi bir teyze var karşında, ne de hayatı boyunca paraya tamah etmiş bir aç gözlü, dolayısıyla aç kalmadan, açık kalmadan orta halli (galiba hayatı boyunca tek ereği zengin olmak olan ve tüm insanlığın da sadece bunun peşinde koştuğunu sanan parapestlerin  "looser" diye tabir edeceği) bir kişiyim, sana bütün o istediklerini nasıl alayım?
ama gel de bunu nazlı'ya anlat şimdi. 

kasa kuyruğunda gözü şekerlemelere ilişiyor. uzun uzun bakıyor. eline alıyor, yerine bırakıyor. bu sefer dilenmiyor bunlar için. içim daha bir acıyor. 
"hangisini istiyorsan al" cümlemi bitirmeden, sadece çocuklara özgü olan o hışımla bir torba kapıyor. eviriyor, çeviriyor, inceliyor. sanki evine mobilya alacak.  sonra onu bırakıp, diğer renkli poşeti alıyor.
- hah karar verdin mi artık?
evet dercesine başını sallıyor. 
ilk defa nedenini tam adlandıramadığım bir ışık görüyorum gözlerinde. sevinç mi, doygunluk, bilemiyorum. 
içim acıyor nedense. şekerlemenin öbür renkllisine uzanıyorum. onu da atıyoruz sepete. 
- bu da kardeşinin. 
- tamam 
- söz ama vereceksin ona. 
başını sallıyor evet manasında. 
sanki deminki talepkar çocuk gitmiş, minik utangaç, tatlı bir çocuk gelmiş yerine. ya da anne-baba tarafından öğrenmeye zorlanmış rolünden sıyrıldığı, ailenin geçimini küçük omuzlarında hissetmek zorunda kalmadığı, yani çocuk olabildiği kısacık bir an yaşıyoruz birlikte. 

mütevazi torbamızı dolduruyoruz kasada. 
tam çıkacağız, barbi dergileri ilişiyor gözü. ama bu sefer utangaç değil, o talepkar tavrı ile istiyor. 
fiyatlarına bakınca şapkam uçuyor. bu ne yahu? yarım kilo peynire denk geliyor! keşke peyniri bir kilo alsaydık diye hesaplıyorum kafamdan. 
elime almışken bırakıyorum. 
- olmaz. 
yeniden gözlerini kocaman açarak "anlamıyorsun!" demesini bekliyorum. demiyor. içim cız ediyor. 
belki başka zaman hediye olarak geçerken bir barbi bebek mi versem diye geçiriyorum aklımdan...

marketten çıktığımızda, nazlı'yı daha evvel fotoğrafladığım aklıma geliyor, bir pozunu daha çekeyim diyorum. önce kaçıyor, yüzünü çeviriyor. o daha önce hiç çekinmeden objektifime tatlı gülücük veren kız, nasıl böyle utangaç olmuş diyorum, ama öğretilmiş bir kötülük sezinliyorum bı kendini sakınışta. belki abartmış olacağım, ama hani yüzünü kapatan suçlu havası var. 
ah be yavrum, bu küçücük yaşta hangi suçun yükü bu?
- bak geri götürmem seni! diye tehdit edince ancak bu pozu veriyor kaçmadan. 
şimdi keşke çekmeseydim diyorum. tehdit duymaya alışmış belli ki. bir tehdit eksik kalaydı. 
ama şu tatlı yüzüne bakınca gülümsüyorum.  kolunu atmış başının üzerine, saçını çekiştiriyor. 

ışıklara kadar birlikte gidiyoruz, karşıya geçiriyorum onu. uzaktan onu doğuran kadını görüyorum. içimden sövüp sayıyorum kadına. ah be nazlıcık, o tertemiz yüreğin olmasa...
torbasını veriyorum eline. 
bizim bıdık ardına bakmadan koşa koşa gidiyor.