5 Kasım 2016 Cumartesi

çal kapımı

hiç başınıza geldi mi? hani tam bir şey takılmıştır aklınıza, kocaman bir soru işaretiyle boğuşur durursunuz, keyfiniz kaçmıştır, hiç kimseden de medet umamaz hale gelmişsinizdir. tam anlamıyla çaresizlik içinde kıvranıyorsunuzdur, artık umudunuzu kesmişsinizdir. birden çok alakasız bir yerden yanıt gelir. ama o kadar alakasız bir yerden ve biçimde gelir ki bu yanıt, hani şu moda kavram "farkındalığınızın" yüksek olması lazım o yanıtı okuyabilmek için. ya da gerekmez böyle bir farkındalık, sadece gözlerinizin çapağını temizlemeniz yeterlidir.

benim başıma çok gelir. gün içerisinde ufak ufak, dikkat edersem, algılarımın ayarını açarsam, dalmazsam fani hayata, hep alırım bu tür yanıtları. 


diyeceksiniz ki, tüm gün kafanda soru işaretleriyle mi dolanıyorsun da bu kadar yanıt geliyor. galiba öyle olmalı, farkına varmadan soru soruyor, ama ilginç bir biçimde yanıtların farkına varıyorum diyeyim de olsun bitsin. 

ya da şöyle izah edeyim: bilinçli bir şekilde sorduğum sorulara gelen yanıtların yanı sıra, sormaksızın aldığım yanıtları daha çok günün hediyesi olarak algılıyorum.  

soru sorarak aldığım yanıtların en çarpıcısı benim için şuydu: bir gün beşiktaş vapur iskelesinde çaresizlikle aldığım bir kararın doğruluğunu sorgularken, siz tanrı deyin, beriki buddha desin, diğeri evren diye seslensin, işte kendinizi teslim etmeyi öğrenmeye gayret ettiğiniz güç her ne ise (tabii varsa size göre böyle bir güç), ben de işte o güce sesleniyordum. tam o esnada gözüm denize kaydı, üzeri kapalı minik bir balıkıçı motoru geçti iskelenin önünde. biraz sonra vapur yanaşacaktı, ne işi vardı orada teknenin derken, gözüm adına ilişmişti: my angel. donakalmıştım. elbette tesadüf diyecektir çoğunluk. tesadüf diye bir şey yoktur bana göre. her şey devasa bir yapının parçasıdır. kelebek etkisi gibi, her şey peş peşe gelişir, birbirini tetikler. benim orada bulunuşum, tam o anda kararımı sorguluyor oluşum ve o teknenin çok alakasız bir biçimde iskelenin önünde geçiyor olması. 

hadi kırmayayım sizi, hadi tesadüf olsun. güzel bir tesadüf o halde.
neyi sorguluyordum ki ben? yanıt gelmişti. doğru bir karar vermişim işte. onayı da gelmişti. tesadüfen de olsa!

ya da bir gün bahçede oturmuş sınav kağıtlarını okuyordum ki, ezan okunmaya başlandı. bu sefer muziplikle karışık naiflikle (nasıl bir karışım bu diyeceksiniz, oluyor işte, içten bir muziplikle bu karışıma denk geliyor bu) bir şekilde tabletimde ise kısık sesle müzik çalıyordu. "eğer günahsa müzik dinlemek ezan esnasında, hadi dedim, bir arıza gönder, bozulsun bu cihaz. senin kudretine boynumuz kıldan ince." 

bozulmadı, tıklamadan, takılmadan, tıngır mıngır sufi müziğini çalmaya devam etti.şu müzik videolarının da olduğu pek popüler bir siteydi (reklamını yapmayacağım, zorlamayın), bir sanatçı açarsınız, ama ondan sonra rast gele oradan oraya kendisi atlar durur, işte o site, anladınız siz hangisi olduğunu, hadi zorlamayın beni. neyse, ezan bitti, hemen akabinde müzik de durdu ve reklam girdi araya. ama asıl reklamın sözleri şaşkına çevirdi beni: "kim demiş deniz altında müzik dinlenmez diye." dolaylı bir cevap değil miydi bu da? 

ya da az evvel, tam aşkı düşünüyordum hüzünle. çalmıyorsun artık kapımı be aşk diye sitem ediyordum. tam o anda az evvel bahsettiğim müzik videolarının açık olduğu siteden şu parça duyulur oldu:

"bayat bir somun ekmeğin / kokusuyla boyuyorum sarıyı / bak bu köşede gözlerin / eksiltiyorum ruhumu her fırçada 
çal, çalsana kapımı / ister uykulu, ister uykusuz 
bak burada beyaz ellerin / biraz eksik sarıyorsa belimi / görmemiş der geçerim 
şeffaf çizdim ben zaten kendimi 
çal, çalsana kapımı / ister hüzünlü, ister hüzünsüz 
sonra bir ev boyadım sana / kapısı mavi, zili deniz / içinde yaşasak ikimiz / geç bunları demeden, şimdi 
çal, çalsana kapımı / ister huzurlu, ister huzursuz"



şimdi ben bu yanıtı nasıl okuyayım?

ah minel aşk...


Hiç yorum yok: