23 Mart 2008 Pazar

bu bahar adamı fena ediyor

şikayetçiyim! kardeşim kim baharı angaje etti gün evvel? bir yakalarsam onu! gün evvel açtırdı bahar dallarını, güneşi koydu taa yüreğimin içine, lodoslarını saldı üzerime üzerime. sanki onca işaret yetmezmiş gibi, bir de kediler dalaşa başladı.

yahu işin gücün yok mu bahar kardeşim?! ne geliyorsun bu kadar erken?
gerçi mart şimdi kapıdan baktırıyor ya, bak görün, daha sonlarına gelmeden bir güzel soğuk yapacak! diyeceksiniz ki, ahanda geldi işte sonu, hani nerede diye, merak etmeyin hafta bitmeden totonuz donacak! donsun ya, baharı gün evvel çağıranın totosu donsun önce, kafa bırakmadı bizde! biz demem, başı dönenler adına konuştuğumdan. yoksa şizofrenik bir vakaya dönüşmedim.
tamam kutup ayıları kış yukusuna yatamaz oldu diye de kıştan erken çıkacağız manasına gelmiyor ki bu!
ah bahar, git geldiğin yere, kafam zaten allak bullak!

13 Mart 2008 Perşembe

yunuslar karşıladı seni hüzün

şairane duygular kapsadı kuzey batıdan gelen rüzgarı diye girişeceğim yazıya, olmayacak, yakışmayacak bloguma. ne ben şairim, ne de bu yunuslar romantizme vurgun. o halde ben iki cephe adına da haybeye kurşun sıkılmasına engel olayım.

vapurdayım, aniden bir yunus yüzgeci çıkıyor dalgaların arasından. hem de bir kaç metre ötede, heyecanlanıyorum, elim ayağım birbirine dolanıyor, hemen fotoğraf makineme sarılıyorum. yanımda dikilen genç bir kadın, "sağa bakın orada daha çok" diye uyaruyor, deklanşöre basıyorum gitsin, parmağım acıyor basmaktan, yakın bir kaç poz yakalasam, yok, durmuyorlar ki yerlerinde haytalar, boyna dal çık, dal çık. yahu iki saniye sakin durun, poz verin diye sesleniyorum, duyan kim. neyse, tek bir poz da olsa resmetmeyi başarıyorum sonunda. yıllar sonra bu denli yakından görmüş olmak da cabası.
bilmem ki kaç sevinmişi vardırıyor bu sabah vapur beşiktaş kıyısına...

sulukule yıkılmasın!

kaç zamandır gündemde konu, ama aktif bir şekilde hiç bir şey yapılmıyor belediye tarafından, yıkmak dışında tabii.
facebook'daki grubuna üye olduğumdan bugün için eylem yapılacağı duyurulunca destek olayım düşüncesiyle gittim.
yolu fazlaca hesaplayınca, neredeyse bir saat kadar erken vardım semte, daha önce arkadaşlarla fotoğraf avına gitmiştim, ama ilk yalnız gidişimdi. mahalleye girince biraz çekinmedim değil, ne de olsa pek çok şey anlatılıyordu semt hakkında. eylem noktası diye tarif edilen yerde kimseleri göremeyince, üzerinde "istanbul'u başımıza yıkacaklar" yazılı bir t-shirt giymiş ufaklığı görünce seslendim, o da gel abla diyerek tuttu beni yan sokağa götürdü, eylem burada olacak diye.
belki benle yaşıt, belki de beş on yaş büyük benden, ama çoktan torun torbaya karışmış iki kadın karşıladı. buyur ettiler hemen, kapı önündeki taburele çöktük. gazeteci sandıklarından başladılar dertlerini anlatmaya, söylediysem de gazeteci olmadığımı, dertlerini ortaya döktüklerini görünce itiraz etmedim tekrar, dinledim onları.
solda oturan türkan, kocası hapiste, iki oğlu da cezaevinde, koca cinayetten yatıyor. hiç bir geliri yok, "konu komşu ne verirse işte" diyor. "ama bu evlerimiz yıkılırsa nereye gideriz" diye söyleniyor, ama beş dakika sonra sanki yakınan o değilmiş gibi gözlerinde gülücükler açıyor.
ayakta duransa görümcesi sevtap, onun kocası ölmüş, çocuğu da yok. sinir hastası, fakirlikten ilaçlarını zor alıyor, okuma yazması yok, ama nasıl da neşeli. hele ki evinin duvarına yazdığı yazıyı görünce, ne diyeceğimi bilemedim, "harfleri ezberledim de yazdım, yoksa nasıl yazayım. gerçi yanlış oldu ya, ne yapayım" diye özür dilercesine açıklıyor. fotoğrafları çekerken de "aman haa, seccademle bayrak da çıksın" diye uyarıyor.

bir gece aniden, hem gelinin hem de kendinin saçlarını kesiyor bunalmışlığında. neden diye soruyorum "ailem saçlarıma aşıktı, kimse görmesin bir daha dedim ve kestim, sonra da kapandım, dine döndüm" diyor. seccadeyi işaret ediyor bunu söylerken.
bir kaç defa Bakırköy'de yatmış, ama tedavi bitmeden çıkarılmış hastaneden. "ne olur yaz hepsini haa" diyor, evet manasında başımı sallıyorum.
yeğeni boncuktan çakmaklık yapmış, gururla gösteriyor onu. "bunu ben yıllarca taşırım artık. dağılıp bozulunca da, benim bir fotoğraf kutum var, onun içine koyar saklarım" diyor sır verircesine. yengesi de söyleniyor öteden, "amaaaan yine mi fotoğraf kutusu" diye.

kahvaltı etmemişler daha, içeri buyur ediyorlar, çekiniyorum birden. "ben mahalleyi bir fotoğraflamak istiyordum aslında" diye sıvışmaya çalışıyorum, uyarıyorlar, "amaaan haa, mahalleli bizim gibi uysal değil, belki saldırırlar, gitme tek başına" diyorlar, duraksıyorum birden, uysal mı? sinir hastası, ağabeyi cinayetten hapis... geri kalan mahalleliyi düşünemiyorum, hemen evet diyorum yanıma çocuklardan birini vereceklerini söyleyince, "seni kahveye götürsün, dernek başkanı da oradadır". takılıyorum çocuğun peşine. kahve, erkekler kahvesi, içeride okey oynanıyor, dernek başkanı gelecek diyor karayağız incecik bir adam. kahvenin önündeki derme çatma tahta taburelerden birine ilişiyorum. mahalle fakir ama kahvenin önünde gıcır gıcır siyah bir hyundai park etmiş, etraftaki fakirliğe nanik dercesine duruyor. kime ait acaba?
sokaklarda tavuklar cirit atıyor. tam önümde toprakta eşelenen horoz dikkatimi çekiyor, sağ gözü kapanmış, pek açamıyor. arkasındaki piliç kadar da çelimsiz, ama yine de şişine şişine dolaşıyor bir o yana bir bu yana. onu seyrederek oyalanıyorum. biraz da pişman olmuş gibiyim tek başıma geldiğime, bir işe yaramayacağını gelişimin diye içimden ver yansın ediyorum kendime. ama kalkıp da gidemiyorum, onca yol geldim ne de olsa.
eylem saati gelmiş geçiyor, gazeteciler görünüyor tek tük, nedense bizdensin tavrı var onlarda da, bireysel destekçi gelemezmiş gibi. ses etmiyorum, katılıyorum aralarına. sonra dernekten birileri görünüyor, bir anda bir gazeteci ordusu peydah oluyor. dernek başkanı olup olmadığını bilemediğim bir kadın, ama belli ki mahalleli tarafından sevilen biri basın açıklaması yapıyor. "dilekçe için damga pulunu alacak pazarımz yok, toki'nin konutlarına taksidi nereden bulalım" diyor. etrafı çevrilmiş. arada başka sesler yükseliyor, bağırış çağırış. dernektekiler afiş bastırmış, tutuşturuyor herkesin eline "çok görünelim, tutun şunları yukarı" diye sesleniyorlar birbirlerine. bir avuç insan var, mahalleli nerede diye bakınıyorum, onlar da az. bazıları satıp gitmiş üç kuruşa evlerini, diğerleri de beyhude diye mi düşünüyor acaba? ama ya destekçiler? facebook daha çok insana seslenir diye umut etmiştim, ama zaten ben de pişman değil miyim geldiğime?!
bir iki dernek üyesi olduğunu düşündüğüm kadınla konuşmaya çalışıyorum, soğuk soğuk gülümsüyor ve cevaplamadan yanımdan geçip gidiyorlar. sonra sevtap'ı görüyorum, elinde afişlerden biri, canhıraş derdini anlatıyor dağılmaya başlamış gazeteci ordusuna.
dalıyorum coşkusuna, çırpınışına. çırpınmak zorunda, kaç baş o küçük evde yaşıyorlar, yıkılırsa gidecek yerleri yok. ondan ötesi, orada bir tarih var, türkler istanbul'u fethetmeden bile var olan, yok olup gidecek olan. o neşeli roman havasının, yüzyıllardır mevcut bir kültürün yok olabileceğini düşünmek istemiyorum, hem de ne için! "mutenalaştırmak" adına, zenginlere mesken sağlamak uğruna. içim bir kez daha cız ediyor.

saat ilerliyor, ayrılmak zorundayım, kendi dünyamın mecburiyetleri çağırıyor.
boşuna mıydı gidişim? bilmiyorum. en azından sevtap ve türkan'a verdiğim sözümü tutayım diye yazımı yazıyorum, ama bir yerlere ulaşır mı bilmem...

9 Mart 2008 Pazar

çocuk yap ey kadın! en az üç tane...

üç tane de olmaz, dört olsun, dört de yetmez beş olsun...
ortalık bıcır bıcır, kıçı açık, yalın ayak, tarlaya işçi olabilecek çocukla dolsun ortalık!
kadınlarımız başka ne işe yarar ki zaten?
bence kadınlar gününde söylenebilecek en anlamlı tebrik mesajı buydu! hatta çocuk bayramında da yinelenmeli, ki unutulmasın hemen. dün talimatla hemen üretime girişen çiftler 23 nisan'a kadar yorulacaktır, yeni bir emirle taze enerji dolarlar, yeniden üretime girişirler bence.


hem neymiş o öyle, yok eşitlik, yok pozitif ayrımcılık, kadınlar çalışacakmış... tövbe tövbe! bak sen! çocuk doğuracaksın sen kadın! haddini bil!

doğurganlıklarını heba eden, hiç doğurmayanları da direkt kafese kapatıp damızlık yapmalı!

ikinci dünya savaşı'nın ünlü simalarından bıyıklı bir zat da bu yüce bilginin ayırdındaydı, ve ulusunun erkeklerine emretti: her sağlıklı kadın hamile bırakılmalıdır!

eee haklılar sonuçta, her ikisi de. ne de olsa
ortalığa kıçı açık bebe, tarlaya işçi, ve en mühimi, cephede ön saflara sürülebilecek gariban vatan evladı lazım!

8 Mart 2008 Cumartesi

dayak

pek severek okuduğum bir gazetenin online versiyonunun sağ tarafında "özlü sözler" bölümü olur ve akıllara durgunluk verici veciz sözleri yayınlarlar orada. genellikle sarkastiktir, sözü söyleyenle de sözün kendisiyle de "başak" geçer ve sizi epey güldürürken de düşüncelere gark eder.
ancak tesadüfidir, yani aynı sayfayı açsanız bile sağ yanda aynı veciz sözle karşılaşma ihtimaliniz düşüktür, lakin başka bir sayfada tekrar karşısına çıkabilir sürpriz yaparak.
hani kutlanan günleri sevmem, ama yine de güne uygun bir söze denk gelince, bu sabah gazeteyi okurken, sizlerle paylaşmadan kendimi alamadım:
ÖZLÜ SÖZ #235
"Öyle dövüyordu ki, her defasında doktora gidiyordum. Birkaç kez burnum kırıldı. Ağlıyordum. Darbelerinden çok, kurduğu cümleler kalbimi kırıyordu. Ben ona kötü bir şey söylemeye bile kıyamazken, o bana 'Yakında ölürsün,' diyordu."
Karısı Gisele S.'den her gün dayak yediği için canından bezen Alman Manfred S. yakınıyor.
genellikle takdir ederim o köşenin hazırlayıcsını, onikiden şak diye tutturan cümleler seçer, ancak bunu anlayamadım. evet, günün anlamına pek uyar gibi görünüyordu, ama dayak yiyen bir erkek, dayağı atansa o adamın karısı.
eee?
dayağı erkeğin yemesi ve bunu şikayet etmesinde sarkazmı oluşturabilecek bir sebep göremedim ben, bilemiyorum belki de günün anlam ve ehemmiyetine yaraşırcasına ailedeki işe yaramaz bir erkeğin neden olduğu borçları ödemek zorunda olduğumdan mı göremiyorum sarkastik yönünü nedir...
sahi ben bu yazıyı şimdi niye yazdım?

neyse, meraklısına birde böyle haberler var!

1 Mart 2008 Cumartesi

bir kale daha yıkıldı


geçenlerde bomba gibi bir düşen bir haber vardı, bilinen bir kaç ünlü sakinleştiricinin placebodan başka bir şey olmadığına dair.
peki dedik, ne yapalım, yola başka sakinleştiricilerle devam ederiz. ne bileyim, arada bir dostlarla buluşur demlenir, psikolojik tedavinin alâsını alırız diye düşünüyordum ki, bu sabah gazeteyi açınca kahroldum!
meğerse alkol de işe yaramıyormuş! üstelik işe yaramadığın da yetmiyor, kötü anıları unutturmuyor, bellekte daha uzun süreli kalmasına sebep oluyormuş.yahu tevekkeli değil, içtikçe sarılıp ağlaşıyorduk karşılıklı "öpüjem" nidaları eşliğinde. demek ki tüm kötü anılar canlanıyor, biz o halet-i ruhiye içinde ne edeceğimizi şaşırıyormuşuz...
yok yok, artık hiç bir sarhoşa kızmayacağım, gülmeyeceğim, n'apsın gariban!

ama bu araştırmayı yapan japonların da işi gücü yok galiba, gitsinler fotoğraf filan çeksinler, bizi böyle hüzünlü haberlere gark eyleyeceklerine...

28 Şubat 2008 Perşembe

çok tanıdık geldi

bu karikatürü görünce bana pek bir tanıdık geldi, ama epey düşünmeme rağmen bulamadım bana kimi hatırlattığını...
size de mi öyle geldi? anımsadınız mı? kimdi yahu?
bana da söylesenize!

20 Şubat 2008 Çarşamba

süper diş hekimlerimiz var

izmir diş hekimleri odası perfomansa göre ücret uygulamasının niteliği düşüreceğini ileri sürmüş ve bunun kanıtlayacak bir araştırma yaptırtmış, üç ayrı hekimin işlerini değerlendirmiş.
ortaya çıkan sonuç, iki hekimin beş günde normal bir hekimin iki katı iş çıkardıkları, hatta üçüncüsü uçmuş, beş katı iş çıkarıyor!
daha ne istiyorlar anlamıyorum, süpermen ayarında süper dişhekimlerimiz var, bunuyorlar! her devlet hastanesine bu türden bir kaç doktor, speedy gonzales tadında ariba ariba diye çığlık atarak diş oysunlar, dolgu yapsınlar işte, bakın hasta kuyruğu muyruğu kalıyor mu! hatta her birine kırmızı paçalı mavi donlar alalım, üzerinde de diş resmi olsun, daha bir havaya girerler, lazer dolguyu direkt gözleriyle yaparlar!

mizah anlayışı ya da anlayışsızlığı

başbakanımız dördüncü davasını kovalamaya hazırlanıyor. kimi mi dava edecek? ne siz sorun ne ben söyleyeyim, dava etmeyi düşündüğü kişiler ağır suçlu, ülkemizde barındırılmaması gereken tipteki insanlar bunlar, evet anladınız, azılı karikatürist grubundan, mizahçılardan bahsediyorum. her başbakanın korkulu rüyası, saygısız bir güruh bu, utanmadan eleştirirler, hiç bir şeye karşı da saygıları yoktur. sevgili başbakanımızı olmadık şekillerde resmederler, itibarını zedeleyip dururlar. anlamıyorum, ne istiyorlar ki? gül gibi bir başbakanımız var, ne alıp veremezler kendisiyle?

leman dergisi biricik başbakanımızı ne hallerde resmetmiş! güya bu fotoğraf photoshop değilmiş de, internette bir hayli zamandır dolaşıyormuş! bak sen! iftiraya bak! yahu bir başbakanın orta parmağı mı olurmuş? kim görmüş onu? hele böyle ayıpçı şekiller yapabilecek bir orta parmak?! sümmü haşa! şaşmış bunlar, münafık hepsi!

bunlar sanıyor ki, biz avrupa ülkelerinden birindeyiz, verip veriştireceğiz, oradaki saygısız mizahçılar gibi davranacağız... mesela en son erstes deutsches zwangsensemble'in skeçlerini izledim, amanın, merkel hakkında demedikleri yok! kadıncağıza sokak kadını bile demişler! ve hala serbest geziyorlar, olacak şey mi? hemen tıkmalı bunları, içeri tıkmalı, hatta idam etmeli böyle saygısızları. ama onlar başka millet, şeyleri geniş (yahu bakınız ne kadar sinirlendim, deyimi bile unuttum, neleri geniş oluyordu rahat insanların, birşeyleri geniş oluyordu, ama orta parmak olmadığı kesin, yoksa o muydu?)

almanca bilen buyursun izlesin!

cık cık cık, biz velinimetize kışt demeyiz, ama bunu mizahçılarımıza da anlatmak lazım!
lakin hukuk sistemimizde de bir tuhaflık olsa gerek, baksanıza önceki 3 davasını reddetmiş!

19 Şubat 2008 Salı

inanç, türban, özgürlük vs

inanç meselelerinde konuşmayı sevmem, herkesin inancı kendine neticede. neye inanırsanız da, o gerçektir sizin için.
kimisi reenkarne olacağına inaır ve ancak nirvana ilke sonsuzluğa erişeceğine, beriki cehennemde yanacağına veya direkt hurilerin cirit attığı cennete ulaşacağına. buyrun kardeşim inanç sizin, umut sizin, umutsuzluk da... dilediğinize inanın, yeter ki karşınızdakinin inancına da saygı gösterin.
benim derdim, kendi inançları dışında kalanları ötekileştirenler: öteki de daima yanlıştır, kötüdür, yok edilmelidir. (fanatizm burada mı başlar tartışmasına da girmek istemiyorum.)
son günlerdeki bu lüzumsuz türban tartışması pek güzel de gına getirdi.
ülke gündeminde başka mühim husus kalmamış gibi herkes oraya odaklanımş durumda. bir yerlerde birilerinin konuştuğunu duyar gibiyim:
- ne güzel kıvırdık, gündemi doldurduk
- he ya, artık kaç ay rahatız, banka mı hortumlasak, kimin malını kime peşkeş çeksek, kimsenin ruhu duymaz...
bravo!

bence türban da serbest olmalı, lambda da var olmalı ama, türbanlının rahatça yürüyebildiği yollarda travestiler de yürüyebilmeli, taciz edilmeden, saldırıya uğramadan... ne alakası var demeyin, hedef özgür olmak değil mi?
ama işte bazıları, bir tek kendine müslüman...

son günlerde bir bildiri konuşuluyor pek, konuşuluyor dediysem yanlış oldu, ben sadece açık radyo'nun haber yorum programında ömer madra'nın devamlı methinden dinliyorum demek daha doğru olacak. üç türbanlı hanım kızımız kaleme almış bu bildiriyi ve sadece türban değil, özgürlük adına diğer haksızlıklara da değiniyorlar; kürt sorununa, 301'e vb, üstelik hepsi çözülmedikçe özgürleşmeyeceklerine de bildiriyorlar.

bir anlamda, farklı bir cepheden, daha geniş bir perspektife sahip kişilerin de sesini çıkarması güzel, ama işte eşitlikçi anlayışın zırt dediği bir nokta var ki, en başında değindiğim husus o. pek güzel, herbirine değinmişler, ama hani lambda'nın durumu? hukuka ve ahlaka aykırı olduğu ileri sürülerek kapatılma kararı çıkan gay ve lezbiyenlerin derneğinden bahsediyorum.
ve lambda'nın çok güzel özetlediği basın açıklamasının başlığıyla bitiriyorum bu yazıyı: "eşitlik ve özgürlük herkes için, eşcinseller hariç..."

15 Şubat 2008 Cuma

başka şehir halleri

bu blogun düzenli okuyucusu kaç kişidir bilmem, ama iki vefalısından eminim, bu durumda o ikisi biliyordur (kalan sağlar bizimdir diyeyim mi?) ben pek severim yollarda gözüme ilişen insan evladının komik hallerini blogumda rezil etmeye (çok dedikoducuyum çoook)...
nitekim her hayırlı vatan evladı gibi ödevlerimi teslim ettikten sonra (aah evet ya, 13 yıl aradan sonra yeniden öğrenci oldum, sağır sultan duymadıysa henüz, işte fırsat!-ben böyle yaparak yaşımı da ifşa ediyorum değil mi?) kalan bir kaç günlük boşlukta başkent yankent demeden gezdim bir parça.
efendim ilk resmimize göz attığınızda koyun sucuk ibaresinin sol üst yanında bir adet ok ve üzerinde kapı sözcüğünü göreceksiniz, anlamayanlara açıklama: bu her koyunun kendi bacağından asıldığı ve sucuk sucuk terledği (bu bir deyim mi diye sormaları peşin peşin kınıyorum) yere giden kapıyı işaret etmektedir. yani "önünde durduğunuz kapı benzeri bölme, kapı değil vitrin, toslamayın!" uyarsını da ihtiva ediyor ve bence bize çaktırmadan devam ediyor: ama biz kapıya benzettik ki, bazı saflar açmaya uğraşsın, bize de gülecek malzeme çıksın).

bir de şu yalova'lılar bir tuhaf canım, küresel ısınma, çevre kirliği vs yok sayıp
tavşanlar gibi üremek istiyorlar, korkarım. dünya nüfusunun köküne kibrit suyu döküldü ya, üremek oldu tek problemimiz: "neden bebek yapamıyoruz"muş, bak sen... işin etik yanını geçtim, işte size bir kaç cevap:
- o kadar belgesel seyrettik ama bu işin nasıl yapıldığını hala çözemedik abi
- şu prezervatifleri deliyorum deliyorum, yine de bir şey olmuyor, acaba anlayıp sağlamlarıyla mı değiştiriyor alçak adam
- yahu ben doğuştan kısırım, hanıma söylesem mi acaba artık..?

sıradaki fotoğraf üzerindeki yazıyı anlayamadım, yardımcı olacak okuruma teşekkürü borç bilirim, ama ben yine de yorumumu esirgemeyeceğim: diyor ki "bu resmin alınmadığı yer şubemiz değildir" şimdiiiii, resim neye alındı? alıngan resimlerin olmadığı yerler nasıl şubeleri olmuyor? yoksa bu ticari kuruluş alıngan resimler mi satıyor? peki resim denilen cansız nesne nasıl alıngan oluyor? abartma, ikincil hatta üçüncül, mecazi anlamda kullanılmadı 'alınma' eylemi diyeceksiniz şimdi, peki bakalım tdk'ya: "alınma: alınmak işi". bravo! kutladım onları da tekrar(bilenler bilir ben hep kutlarım onları ara ara)! biz kendi naçizane bilgimiz üzerinden kodlamaya devam edelim o halde; alınmak: bir yerden alınıp götürülmesi eylemi diyelim buna, hmmm demek ki müşteriler her gelişlerinde bu resimden bir adet almaları gerekiyor, yoksa burası şube konumuna yükselemiyor! bildim mi? yine mi değil? aaa tamam bu şehre bir daha gidersem ilk iş gidip, resim alınmadığında şube olamayan bu çiğ köfteciyi alnından öpeceğim bana bu muhteşem bilmeceyi bağışladığı için!
durun, yoksa yoksa "bu resmin yer almadığı çiğ köfteciler, şubemiz değildir" demek istemiş olmasınlar? eh bravo, eğer kasttikleri gerçeken buysa, o zaman da bu muhteşem türkçeleri için ayrıca öpeceğim... (gak guk, gerçekten öpmemi beklemiyorsunuz değil mi?)

sıra geldi son güzel fotoğrafımıza ( ki onda istemeden bir de bonus foto oldu, anlatayım efendim): bu ilanı görünce hemen, yok canım, hiç istediğim saatte değil, hep istemediğim saatte sıcak simit yemek zorunda kaldım diye geçirdim içimden. yahu, istemediğim saatte niye simit yiyeyim? bunlar bizle dalga mı geçiyor? (mi soru ekinin bitişik yazılmasına hiç değinmiyorum, grrr)
ben bu fotoyu çekerken, içeriden bir görevli atladı hemen: "beni de çek beni de çek" içimden bir fesupanallah çekerek makinemi doğrulttum içerideki arkadaşa, buyrun sonuca: kendi düşen ağlamaz tadında diyerek dikkatinizi kulaklara çekiyorum sevgili okurlar!

31 Ocak 2008 Perşembe

davutpaşa'da patlama

yapılmış tüm ihmalleri geçin, denetimi yapmayan ve evlerin olduğu semte sanayi merkezi kuran belediyeye yükleyin suçu, o işin kolay yolu, ama 17 ölünün neredeyse yarısı, hani şu sekiz kişinin neden öldüğünü önce bir düşünün! önce size bir diyalog, ilk küçük patlama sonrası bir an, bir yerde:
- len mahoların olduğu handa patlama olmuş
- anaaa deme
- hadi gidip bakak
- he ya bakak

olay yerinde:

- anaa bah bah, yangın çıkiii, vıyyy
- ulaa boşaltın burayı, başka patlama olabilir
- ne bağırıyon lan, biz de görek olan biteni
- abooov, ölü mü varmış?

ve ikinci büyük patlamada bu meraklı seyirci kitlesinden sekizi ölür! sonra da yok belediye suçlu da bilmem ne! sen merakını yenme, koştur seyre, sonra da güvenlik şeridini oluşturamayan görevliler suçlu olsun, ama bireyin kendisi asla suçlu değildir, hep başkasıdır o suçlu olan!!!
ama bizde var bu merak olayı; yolda kaza olur, kaza değildir yolu kapatan, meraklı seyirci kitlesinin kaza yerinden ağır ağır geçmesidir asıl sebep. biraz kan, biraz kaza detayı görme merakıdır çoğunlukla.


kaldı ki 5 iş yeri de kaçakmış, patlamanın olduğu tahmin edilen kot yıkama atölyesi de ruhsatsızmış, ve hepsi de mührü sökülüp çalıştırılmaya devam edilen işyerleriymiş...

not: haberciliğin başka bir boyutu: ilk canlı yayın haberlerinde patlamanın doğal gaz sebepli olduğu tahmin edilmiş ve görevlilerin doğal gazı kapattıkları bildirilmişti, oysa son bilgilere göre, o sokakta doğalgaz bağlantısı dahi yok. peki, olabilir, ama merak ettim, bu görevliler hangi doğalgaz vanasını kapadılar?

iki ay ara verelim

bu reklamlar beni öldürecek... yok yok, başka yolu yok, gerçekten öldürecek...
bir banka reklamı var, şimdi adını verip reklam yapmayalım, ama iki ay kredi ödemesine ara verilebiliyormuş dersem sağır sultan bile anlar zannımca!
neyse işte bu reklamın yağmurlusu feci şekilde dürtüklüyor beni, (feyzbuk dürtüğü gibi de değil üstelik bu). neymiş, yağmurda da ara olabilirmiş! yahu, kuraklık yaşıyoruz, bir senedir barajlar sahara çölüne dönmek üzere, sizinki yağmurda ara olsun diyor! hani bu reklamcıları cidden kutlamak istiyorum, günceli takip edip ona göre reklam içeriğini hazırladıkları kesin! biz yağmur yağsın diye dualara çıkıyoruz, bu mersin kuraklıkta sanıp o tarafa koşturuyor!

aynı bankanın, aynı aynı konuyu farklı bir konseptte ele alışı var ki, o da evlere şenlik: aşka iyi ay ara verelimmiş! bu da pilav yemeğe giderken evdeki bulgurdan olacak modeli. anladınız değil mi hangi reklamı kast ettiğimi, sevgilisine kıytırık bir kafede tam evlenme teklifi etmek üzere olan şaşkoloz zat, bir afet-i devranın kafeye girdiğini görür ve gözü döner, sevgilisine ara verelim iki ay diye yalvarmaya başlar, gözünü de güzelden ayıramaz). tabii, tam manken kataloglarından fırlama hanım kızımız o kılıksız adama dönüp bakacaktır süphesiz. zaten suratsız sevgilisi konumunda oynayan kadın bile bence fazla güzel olmuş bu adama...

yani bu banka bize ne demek istiyor bu denli bahtsız konular seçerek? vallahi siz isterseniz düşüne durun, benim cevabım hazır:
1. yağmuru dört gözle bekleyin isterseniz, ama krediyi geri ödeyebilmeniz, yağmurun o kadar verimli yağması kadar imkansız
2. bizim krediyi alınca, olmayacak işlerin peşinden gidecek ve varınızı yoğunuzu o uğurda kaybedeceksiniz!

"ben de yazılarıma iki ay ara vereyim, olur mu? bilmem ne bankasında oluyor amaaaaaa!"

15 Ocak 2008 Salı

alacanın yeni huyu

uzun süredir benim haytalardan bahsetmediğimi fark ettim, hemen bu vesile ile kızımın son marifetini anlatayım dedim: benim alaca var ya, şu 12 buçukluk taze(!), gece yatmadan evvel ne zaman diz egzersizlerimi yapmak üzere kanapeye geçsem geliyor kuruluyor yanıma, başlıyor sevdirme seanslarımız... ne zaman egzersizlerim bitiyor o da kalkıyor... bunda ne var demeyin, var işte, günün hangi saatinde ne yapmak için oturursam oturayım o kanapeye, ne bileyim kitap okuma olsun, dinlenme olsun, film seyretme olsun (hoş bu son ikisini epeydir unuttum ya, sahi nedir dinlenmek ve uzanıp film seyretmek nedir? ancak kitap okumak için oturabiliyorum, o da ders amaçlı...), nadir gelir yanıma. ama şu egzersiz nasıl bir etki ediyorsa benim yaşlı alaca'ya, hooop bitiyor yanımda... çözebilene aşk olsun...
yahu zaten şu kedileri anlasam....


not: pis kadın, başka zaman yanına almadığın için gecenin o saatini kolluyorum yanına gelmek için, o yorgunlukla kovmuyorsun beni, ben de dilediğimce geçiriyorum tırnaklarımı her yanına, gıkın çıkmıyor! oh canıma değsin!

imza: alaca

10 Ocak 2008 Perşembe

yeniyılın getirdikleri

geçen senenin bilançosuna bakınca bayağı bir şenleniyorum: suikastlı, ırkçı saldırılı, azınlık diskriminasyonlu, nükleer santrallı, cinnet geçiren babalı, kocalı, namus töresi uğruna bolca cinayetli, bilinçsizlik örneği referandumlu, kendi cebini dolduran bir hükümet seçimli ve savaştan hallice bombardımanlı içeriği bir hayli zengin bir yıl.
eh tabi bu yıla yaraşır bir kapanışı da esirgememişiz: taksim yılbaşı şenliklerinin geleneği haline gelen turist hanım tacizleri!

korkarım perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğu gibi, yeni yıl bize pek farkıl, yeni bir havadis getireceğe benzemiyor, bir çantayı dahi almaya yetmeyecek (bahsettiğim çanta öyle bizlerin pazardan aldığı uyduruk çantalar değil 14 bin dolarlık bir şey bu) maaş kazanan bir devlet büyüğümüzün eşininin mağaza kapattırabildiği bir ülkeden zaten ne haber çıkar ki demeyin, ya da deyin, orasına ben karar veremem. Yine de az önce okduğum yabancı menşeili bir haber içime bir parça umut serpti:
avusturya'da bir amca, yaralı ve hasta taklidi yaparak iki sene boyunca hastanelerde bedava yemiş içmiş, yatmış!
helal olsun amcaya! kesin evsiz yurtsuz bir amca olmalı ki o kötü hastane yemeklerine gurme menüsü muamelesi yapmış.
hem mağaza kapatmamış ya, sadece hastanede bir yatak. ee onu da çok görmeyin a güzel insanlar!

evet evet, bizim ülkenin de darısı başına olsun, böyle girişimci ruhuna saihp arkadaşların haberlerini bekliyoruz!

8 Ocak 2008 Salı

enerji içeceği

hani var ya şu içince kanat takan enerji içeceği, sizi bilmem ama reklamlarında tüm karakterlerin o içeceği dipledikten sonra kutusunu fırlatıp atmasına feci halde uyuz oluyorum!
hadi reel hayatta yiyorlar tüm bu naneleri ama hiç olmazsa reklamlarında çevreye biraz daha duyarlı olsalar, hem kazara belki üç beş yeni nesil insan evladı da etkilenir, çöpünü koca bir çöp kutusu sandığı sokaklara atmaz...
ha ne dersiniz, güzel olmaz mı?

30 Aralık 2007 Pazar

bu dünya nereye gidiyor...

yorgunluk diz boyu... böyle yorgunluk halleri tehlikeli olabiliyor, beyin hücrelerinizin onca koşuşturmadan canlı çıkabilmiş azınlıktaki arkadaşları kendi aralarında gruplaşıp fısır fısıra başlayınca işiniz duman oluyor. onlar fısırdaşıyor siz de onlara malzeme bulmakta maaşallah hiç geç kalmıyorsunuz efendim. hemen dünya halleri, gazete haberleri, ne olacak bu insan evladının içler acısı durumu gibi rakı masasına layık temalarla destek veriyorsunuz.

farkındayım, bu son yazılarımda siz okurlarıma çok yükleniyorum, direkt suçu sizlere atıyorum. ee ama siz de yapmayın kardeşim böyle, bana da yazı malzemesi çıkmasın... hehehe yine sıyrıldım içinden :)


yok efendim 77 küsür araç kundaklanmış (ha bundan ne anlıyor bu kundakçı eleman? hani çalsa, anlayacağım, para kazanacak; son model araçlara yüklense sadece, haa antikapitalist, accık kırpılmış bir kızıl diyeceğim, ama ikisi de değil....), belek'teki ağaç katliamı (ayranımız yok içmeye, tahteravanla gideriz ölmeye... boşaltım sistemini rahatlatmaya değil, direkt ölüme gitmektir onca ağacı kesmek! evet durum o kadar vahim!), yok deprem sonrası çıkarılan deprem haritası psikolojikmiş ! (evet ya, devletin ileri gelenlerinden yeni bir inci! deprem sonrası depresif halle -kısaca: dsd sendromu- , taş gibi yerlere deprem riski var demişler meğerse! yok yahu, bizim ülkemizde deprem fay hattı mı vardı ki? hepsi komplo teorisi canım, imarın gelişmesini
istemeyenlerin komplosu külliyen!!).

sonra da şehitler olunca, haydeee hurra, vatan koruyalım diye sokaklara dökülür ateşli arkadaşlar.
ama önce bir düşünün, nasıl bir vatan bu? evinizin önündeki arabanın yarın yanmış olarak bulup bulmayacağınızı - can güvenliğini es geçtim, gasp, kap kaç, onlar ayrı bir vehamet- bilmediğiniz; deprem olsa evsiz hatta cansız kalıp kalmayağınızın belli olmadığı, üstelik devlet otoriteleri tarafından deprem bölgesinde olmadığınızın güvencesiyle yaşadığınız; golf sahası uğruna kalan yegane ciğerlerinizin sökülüp alındığı bir vatan bu! güle güle kullanın o
halde... tabii gülmeye takatiniz kalırsa...

kusurua bakmayın sevgili okurlarım çok yüklendim size, ve kabul, sorun bende! ahanda yandaki
madra karikatürü durumu gayet güzel ifade ediyor. siz bu ikilinin diyaloğunu kendi içimde yürüttüğümü düşünürseniz, anlarsınız ne demek istediğimi:

27 Aralık 2007 Perşembe

bir gün ansızın gelebilirim..

bazı günler olur, primatlardan bir nebze akıllı (gerçi son yapılan deneyler aksini ıspatlıyor, ve tabii ki biz kontekstimize halel getirmemek adına onları yok sayıyoruz şimdilik!), lakin o kadar duygusal olamamanın sancısını çekeriz.
ohhh fiili birinci çoğul şahısta kullanıp aklımca işin içinden sıyrılacağım. yok öyle yağma, birinci tekil şahsa dönemem şimdi, utanırım cümle aleme karşı...
durduk yerde ağlamaya başlarız (yok olmadı bu, çok durduk yerde değildi, basbayağı yürümelik yerde, hem de sokak ortasıydı hatta...
hadi arkadaşlar, yalnız bırakmayın beni, ha gayret! birinci çoğul şahıs, huhuuuu!
niye mi ağlarız? neden olacak, bastonlu bir amcayı baharda ölen babamıza benzetmişizdir. istikamet iskele ev arasında bir yerde, aynı babanıza benzeyen yaşlıca bir amca peydah olmuştur, aynı onun gibi tıngır mıngır bastonuyla ağır çekim yürüyordur, bir de sakalı olsa direkt, "yav baba, ölme numarasıyla anamı mı terk ettin de yirmilik çıtıra mı kaçtın" nidasıyla sarılacaksınız, o kadar benziyor hani!
tamam yahu, babanız benzemiyor olabilir üstteki tarife, kırmayın beni!
önce bir iki yutkunur, geçecek gibi olursunuz, ama ohooo farkına bile varmadan amcanın ağır çekimine kapılmışsınızdır (yaşlı erkek çekiciliği bu olsa gerek: bastonuyla senkron tutturmak...)
derken, durumun ayırdına varır, amca fark etmeden tabanları yağlarsınız (ne olur ne olmaz, sizi kapkaçcı sanır ya da başka bir şey, oracıkta kalpten gidiverir, vebali mebali olaylarına sebep olur, ömür boyu vicdan meselelerine gark olursunuz).
bakın hele, çaktırmadan birinci çoğul şahıstan, ikinci çoğula geçip, sorumluluğu sizin üzerinize bıraktım bile, siz daha uyuyun!

lakin göz ve kalp irtibatı çoktan ilişki kurmuş, babanızın resmini anında flashdiskten yükleme yapmış , 150 gb (ne var, yakında o kadar kapasitelisi de çıkar, hayal kuruyoruz burada!) şiddettinde harddiske giydirmiş, tüm belleği bloke edip zırlama komutunu göndermiştir bile.
boşuna basarsınız undo tuşuna, f1 tuşu çoktan kayıptır ve ctrl+alt+delete tuşları da faide etmez.
filmlerde müziğin plak cızırtısıyla durduğu noktaya gelmiş olabilir bazılarımız -anında biz olduk- şimdi "ne diyorsun kardeşim?" diye kızarak. tamam kızmayın, zaten hepsi "aptallar için bilgisayar kullanma kısayolları" kitabından arakladığım bilgilerdi. benim de bildiğim nane değil bu pc olayları -hehehe, çaktırmadan okuyucu ile empati kurma! aa pardon bunu da okudunuz şimdi değil mi? hiihi elimden kaçtı-. sakinleşirseniz bir de şöyle anlatırım:
gözünüzden bir iki damla şıp şıp eder, aboov diyerek adımları hızlandırır, ama beyhudedir bu çaba, şıp şıp çoktan şırıl kıvamına gelmiş, salya sümük zırlamaktasınız!
son çare -neyse ki güneş var da konsepte uyuyor- güneş gözlüğünü çıkartır, zırıl zırıl eve yürürsünüz
hala üstüme alındığım yok, benim başıma gelmedi ki, valla ben gördüm sizi, yollarda salya sümük koştururken, hatta mendil ister misin kardeş diye seslendim, duymadınız...
yolları şaşırır, on dakikalık yolu yarım saate çıkarmayı becerir, son beş yılın en başarılı labirent çizme şampiyonu bile ilan edilirsiniz.
amaaan ne olacak, içinizde kalanı cebinizdeki bir paket mendile sığdırmışsınız işte, uzayan yollar ve sümüklü mendiller size feda olsun!

ama sonra, akşamın ilerleyen saatlerinde, çalışmanız gerekirken kendinizi böyle ne idüğü belirsiz yazılar yazarken bulursanız şaşırmayın!
ben uyarayım da... ne olur ne olmaz.

17 Aralık 2007 Pazartesi

kediler

biliyorsunuz en sevdiğim konulardan biridir kendileri. 12 buçuk yıldır hayatımın belirleyici unsurları haline geldiklerinden galiba... benim huysuz oğlanla yaramaz kızım belirliyor sabah kaçta kalkacağımı, ya da ben de çok içselleştirmişim ki, doyamıyorum bana eziyet etmelerine rağmen onlar hakkında yazmaya...

neyse amacımdan sapmaden yazayım: iki haber duyuracağım, ilki tatil dönüşü kedisini, köpeğini sokağa bırakıp, 'ayakbağından' kendini kurtaran sözüm ona hayvanseverlerin uyanıklığı!
tabii, hayvan tatil boyunca onları eğlendirmiş ya da pahalı bir cins olması
sebebiyle havası atılmış, yani işlevini yerine getirmiş her tüketim nesnesi gibi atılması gerektiğinden, sokağa bırakılmak suretiyle terk edilmişlerdir.

yine de teşekkürü bir borç biliriz, zalimce bir ölüm de reva görülebilirdi, hani eğlencenin devamı kıvamında biraz sado takılmaca... ama neyse ki yüreği yüce hayvansever yaşamını bağışladı minik pisi ya da kuçunun da sadece sokağa atmakla yetindi... ama gazete haberinin de söylediği gibi bazısı üzüntüden, bazısı açlıktan, sokaktaki yaşama uyum sağlayamadığından telef olup gitmiş, gitmeye de devam edecek....

ama kyoto'yu umursamayıp, kendi geleceğini dert etmeyen adamdan başkasının hayatını umursaması nasıl beklenebilir ki? benimkisi de laf işte!


ve hayatların hiç bir mana taşımadığını, pınar'ın bana gönderdiği haberden bir kez daha anlıyorum, neymiş efendim, gen hastalıklarında ışık saçan kediler yardımcı olacakmış, hazır başlamışken ışık saçan popolar da icat etsinler, karanlıkta tuvaleti kullanabilme gibi bir özellik kazanmış olur insan evladı, hatta işlem esnasında nota çalabilme özelliği de eklensin de, umumi tuvaletlerdeki gaz çıkarma sorunu tarihe karışsın!

hiç bir şey değil, beni bu haberler mafetti...

10 Aralık 2007 Pazartesi

kyoto'yu imzala

cumartesi günü yaklaşık 4999 kişiyle birlikte güzel ülkemizin tepesindekilere kyoto'yu imzalasın, nükleer enerji yerine güneş rüzgar kullansın diye çağrıda bulunduk. ama anlaşılan o ki, sayımız yetersiz gelmiş, sakal da uzatmadığımıza göre, hiç bir işe yaramadı , bağırtılarımız....

neler bağırmadık ki, bush'un marifetlerini saymaktan, nükleer istemediğimizi çığırmaktan bitap düştük! ama çok da eğlendik, rüzgar gülleri tepemizde, sloganlarımız ellerimizde, biz gideriz eyleme, eyleeeemeee tadında, göbecikler attık, tef çaldık, davullara vurduk gitsin!

etraftaki insanların bakışları da ayrı bir eğlence tadı veriyordu elbette, sirkteki maymunları seyreder gibi baktılar, filme aldılar, tabii ya, onlar için çok da farkımız yoktu neticede....

işin korkunç tarafı türkiye 2009'da
imzalayacağını söylüyor kyoto'yu, o da binbir nazla, yok hazır değilmişiz de, üstümüze gelinmesinmiş...
avustralya da imzaladıktan sonra, imzalamayan iki mühim ülkeden biri biz kaldık, o utançla hala 2009 gibi, artık imzamızı basmak için çok geç kalınacağı bir tarihe erteleyip duruyoruz!

işte bu bilginin gazıyla, kah koştuk yürüyüşte, kah oturduk, kah da düdüklerimiz, teflerimiz ve davullarımızla hükümet bizi duysun diye bolca gürültü yaptık, ama korkarım ankara'ya kadar gitmedi bizim ses....


her ne kadar minik eylemciler de destek verdiyse de -ki zaten onların geleceği söz konusu, ne de olsa biz şurada bir onbeş yırmı yil belki daha yaşarız (ne kadar karamsarsın demeyin, bu ısınma böyle devam ederse, umarım o kadar bile yaşayıp olacakları görmem!)- kendi öğrencilerimden aldığım tepki gösteriyor ki, çevreciler türk insanı için hala bir avuç deliden ibaret!

konuyla ilgili başka detay öğrenmek isteyen olursa, buraya baksın!