30 Haziran 2015 Salı

dünya sarılma günü, ya da çığlık çığlığa kaçtığım an

dün sabah otobüs durağına giderken, adamın biri yolu kapamışçasına dikilmiş, geçecek yer yok. ben de gayet doğal, geçebilir miyim diye sordum. sormamla, adamın kollarını iki yana açıp bana sarılmaya çalışması bir oldu. 
panikle adamı ittirdim geri, sendeledi,ama hiç istifini bozmadı. ben o hışımla, "ne yapıyorsun be!" diye bağırdım. aklımdan da yüzlerce düşünce aynı anda geçiyor; bugün dünya sarılma günü de, ben mi atladım, bu bir kamera şakası mı (kamera var mı diye de sağı solu çek etme), adamla eskiden kanka idik de ben mi amnezi geçirdim (öyleyse, feci ayıp ettim) minvalinde aynı anda nasıl peydah olduğunu bilemediğim daha bir sürü ihtimal geçiyor aklımdan. 

çevreden yardım istercesine bakınıyorum, millet seyirci kalmayı tercih ediyor her zamanki gibi. 
"kafa güzel galiba" diye çemkirip kendi durağıma geçiyorum. bu gayet güleç, sanki sarılmaya çalışması en doğal şeymiş gibi kendi durağında kalıyor, banka oturuyor. 
otobüs gelene kadar düşünüp duruyorum, adamın sarılmaya çalısması taciz gibi değildi, gerçekten de içten bir sarılma gibiydi. çaktırmadan giyimine bakıyorum, düzgün gibi, hani sokakta yatıp kalkan, kafası zom bir abi de değil. takmış kulaklıklarını, kim bilir nasıl bir müzik dinliyor, "bütün dünya buna inansa, insanlar el ele tutuşsa" minvalinde sözleri olan bir şey olsa gerek ki, abimiz uçmuş. 

durakta benle duran ve belli ki olaya sadece seyirci kalan bir hanım ablamız, "manyak bu galiba." diyor. kafa sallıyorum, nedense manyak yakıştırmasını birden ağır buluyorum, "manyaklığını bilemem, ama bir şey aldığı kesin, normal değil bu." diyorum. sanki uyuşturucu müptelası olma ihtimali manyaklıktan daha hafif bir durum! 

ama dikkat ediyorum, başka gelene geçene sarılma denemesi yok, ya da sarılıyor da, millet sesini mi çıkarmıyor, nedir. 

bizimkinin otobüsü neyse ki geliyor biraz sonra, bu da önümden geçerken sırıtarak el sallıyor, başımı çeviriyorum diğer yana. 
şehir insanı işte, paranoyaklık mı benimkisi de ne? belki gerçekten masumaneydi?

aman yok, ister iyi niyetli olsun, ister başka niyetlerle, tanımadığım adamlar da bir zahmet sarılmasın!

not: olayın vukuu bulduğu an kendimi gerçekten de bu yavru köpecik gibi çaresiz hissettim. hani tiny toons çizgi filmlerinde deli gibi sarılan elmyra adındaki küçük kızın sarılmalarına maruz kalan hayvancıklar gibiydim. 
not 2: bu sabah aynı duraktan geçerken, benim elmyra yine gelmiş mi diye tırsarak bakındım. sarılma travması geçirtti adam bana durduk yerde! ama bu şapsal hallerime de gülmüyor değilim, nasıl travma ise bu...

28 Haziran 2015 Pazar

hayvan severlik, ya da sevmezlik

son zamanlarda iki olay peşpeşe yaşandı medyaya yansıyan, biri tüfekle bekçi köpeğini katleden adam, diğeri de karakollarında diğer polislerin beslediği köpeği, bir komiser yardımcısının silahını "denemek" amacıyla vurması. 

hayvan sevmeyen birileri hep vardı, sayıları artmış değil. sadece sosyal medya tarafından daha çok duyulur oldu. sanırım eskiye oranla değişen ana etmen bu, duyulur olması. 
beni şaşırtan ya da daha doğru kavramla üzen, toplumsal patolojinin boyutları değil, çünkü gücü yetene  dişini geçirmeye çalışmıştır hep, bu bilinen bir gerçek. beni asıl üzen, üniversitemizin forumunda son bir kaç gündür süregiden tartışma. 

devamlı okuyucularım fark etmiştir, bir üniversitede okutman olarak çalışıyorum. hem de türkiye'nin sayılı üniversitelerin biri bu. 
tartışma konusuna gelince, bir kaç gün evvel bir öğretim üyesi bir köpek tarafından ısırılmış, veryansın etti forumda. saldırgan olan bu köpekler kampüsten uzaklaştırılması gerekir, barınaklara gönderilmesi en uygunuymuş vs. birden döküldü bir sürü öğretim üyesi, meğer ne kadar çok hayvan sevmeyen, ya da güya seven, ama yaşadığı alanı başka canlılarla paylaşmak istemeyenler varmış. 
zaten nedense insanoğlu sadece etnik köken, cinsiyet ayrımları değil, en çok tür olarak kendisini diğer tüm canlılardan daha eşit saymıştır. 
çok merak ediyorum, acaba kampüsümüzdeki homofobik duvar yazılarına tepki gösteren hocalarla aynı  hocalar mı bunlar, söz konusu hayvanlar olunca tam da bu kınadıkları tutum içine girdiklerini fark etmeyenler. 

iki köpeğin annesi olarak biliyorum: hiç bir köpek durduk yerde saldırmaz! önce haber verir, ama maalesef biz insanlar salt kendi iletişim değerlerimiz üzerinden baktığımız için dünyaya, sevmeye çalıştığımız köpeğin neden birden bire elimizi kapmaya çalıştığını anlamayız, halbuki o köpecik bir çok işaret vermiştir kendi dilinde, dokunma bana, rahat bırak beni demiştir. 
ve hiç bir köpek, alfa olmadığı sürece (ve alfa köpekler -şimdi anlatması uzun süreceğinden es geçtiğim sebeplerden ötürü- kendi habitatlarında sanıldığının aksine az mevcut olur) bölge korumasına girmez, sadece kendini korumaya çalışır. bunun için de saldırıya maruz kalanın bir şey yapmış olması gerekir. ille de fiziksel bir hareket içermesi gerekmez bunun, korku ve öfke ikisi de aynı adrenalin hormonunu salgılar, ve maalesef köpekler bunu ayırt edemez, olası bir tehlike olarak gördüğü için de havlayabilir. ondan sonrasında bildiğimiz senaryo gelişebilir. 
köpek davranışı üzerine bir konferans vermek niyetinde değilim, isteyen bunları İnternetteki bir sürü kaynaktan okuyabilir.  

moda gibi görece nezih bir semtte yaşayan biriyim ve semtimizdeki sokak hayvanları için çalışmalar yaptığımızdan saldırgan köpekler için mahalli çözüm bulunmadığında barınağın bir çözüm olmadığını, hatta üçüncü dördüncü barınak "hapsinden" sonra uyutulduklarını biliyorum o ölüm kamplarında. 

muhtemel ki bunu detaylı anlatmışımdır, benim iki köpeğim de birileri tarafından istenmemiş, tüketim nesnesi gibi de atılmış. biri sokaktan, diğeri barınaktan gelmedir. 
barınaktan gelen bir buçuk sene oldu ailemize dahil olalı, ama barınağın bıraktığı travmaları daha beş altı aydır yüzeye taşımaya başladı. görseniz, nasıl sevgi dolu, nasıl munis ve itaatkar bir köpek, ama "durduk yerde" başka köpeklere ya da insanlara saldırabiliyor. yaşadığı travmaları bilmiyorum, evdeki paspastan panik derecesinde korkmasından, şiddet görmüş olduğunu anlıyorum, sevgiyle çözmeye çalışıyorum, o kadar minik adımlarla ilerleme gösteriyor ki, bazen hiç iyileşmeyecek diye endişe ediyorum. ama en azından bir can eksik o cehennemden diye teselli ediyorum kendimi. 

ve yaşadığım semt moda, güya "nezih" ve güya hayvan sevgisinin görece yüksek olduğu bir semt. ama burada dahi, insanların hatta bazen bizzat hayvan sahiplerinin diğer hayvanlara ve bilhassa sokak hayvanlarına olan davranışlarını gördükçe bizim üniversite mensupları arasında hayvan sevmeyen kişilerin olduğunu görmek şaşırtmadı tabii, ama üzdü. 

biliyorum, sokakta yaşamaya çalışan o canlar çok şiddet görüyor, ve o travmaların neticesinde uyarı vermeden direkt kendini korumaya gidiyor, karşısındaki ona bir şey yapmamış da olsa. 

elbette bütün canlar eşit, ama hayvanlar, insanların aksine derdini anlatıp yardım isteyemediği için, onları bir parça daha çok korumak gerektiğine inanıyorum. 

bizim üniversiteyi hep hayvansever diye över dururdum, belki de o yüzden bu kadar üzüldüm. 
diğer yandan da son günlerde türkiye genelinde var olan bu tartışmanın okumuş tayfasına yansıması da böyle bir şey olsa gerek dedirtiyor. 
neymiş efendim, "biz de seviyoruz hayvanları ama..." bu "ama" ile devam eden cümlelerin hepsi önceki cümleyi değillemekten başka bir değere sahip değil. bunu tabii ki cümleyi kuran kişi de biliyor ve değilse de bunun kendisini kandırmaktan başka bir işe de yaramadığını da göremiyor demektir. 
hele ki, kampüslerimiz kedi köpekten arındırılsın, barınağa gönderilsin diyenler sadece yaşadığı alanı paylaşmaktan aciz olduklarını düşünüyorum. dünya sadece biz iki ayaklı üstün ırka kalsın, diğerlerinin kökünü kurutalım demekten ne farkı var bunun?
ve belli ki ayağını hiç basmamış barınağa ve böyle bir yerin ölüm kampından farksız olduğunu bilmiyor ve hiç duymamış hayvan severlerin feryatlarını. kedi ve köpekten tamamen arındırılmış "nezih ve medeni" bir kampüs istiyorlarmış, eee tabii ne de olsa medeniyet ötekileştirmeden, ve öteki olanı kovmak ya da yok etmekten geçiyor! nasıl faşizan bir tavırdır bu? "bizden olmayana yaşama alanı yok!" 
ama en korkuncu bunu savunan hocalar çoğunlukta, hayvansever bir iki hoca ancak ses çıkardı ve ben üniversitenin mail adresini kullanmadığımdan foruma  mail gönderemez bir halde yazılanları izlemekle yetinmek zorunda kalıp kuduruyorum. 

dediğim gibi, türkiye'nin en iyi üniversitelerden okumuş, sofistike hocaların arasında böyle tartışmalar dönebiliyorsa, türkiye profilinin bu olması şaşırtmıyor. 

not: 
konuya uygun düşecek fotoğraf ararken alman bir köpek düşmanı dergiye denk geldim. neymiş efendim, köpek severlerin yeterince dergisi, sesini duyurabilecekleri araçları, platformları varmış, o da köpek düşmanlarının sesi olmak istemiş, diye açıklama getiriyor dergiyi çıkartmaya çalışan gazeteci. 

halimize şükretsek mi ne, en azından dergi çıkaracak kadar pervasız değil bizdeki hayvan sevmezler. 

dergiyi merak edenler, almancanız da varsa, buyrun, 
dergi ve gazetecisi de bu. 

18 Haziran 2015 Perşembe

light don

kıyafet de satan bir mağazadan (reklam ücreti vermedikleri için adını anmıyorum)  kasada şahit olduğum diyalog:

- bu donun 'light'ı yok mu?

amcaya bakıyorum, dona bakıyorum, sonra da kasiyere. şaşkınım, donun 'light'ı mı? o nasıl oluyor ki, bir don kaç gram ağırlığa sahip? daha nasıl hafifi olacak ki? minvalinde sorular akın ediyor. 
kendin hafif gibi duymuyorsun ki, donun hafifi bir fayda getirsin. ama belki de tam bu yüzden lazım, kim bilir?

kasiyer benden zeki, hemen kavrıyor durumu:
- maalesef 'large' kalmadı, ama 'extra large' verebilirim. 

kahkahayı basmamak için zor tutuyorum kendimi. 
hay light amcacığım çok yaşa he mi! tabii, dosdoğru hafiflik cennetine uçasın light donunu giyerek!

17 Haziran 2015 Çarşamba

tatil bitti...

eskiden, tatilin bitimine doğru sevinir, yeniden işe başlayacağım günü iple çeker olurdum, e seviyorum ne de olsa öğretmeyi. ama olay sadece öğretmek de değil, öğretirken de yığınla şey öğreniyorum. öğrettiğim konuların zenginleşmesi de var bunu içinde, ama en çok öğrencilerimin kendisinden öğreniyorum! genç, capcanlı, zehir gibi zihinlere ders vermenin ayrı bir tat olduğunu düşünüyorum. bazen öyle bir argümanla karşı çıkıyorlar ki, kalakalıyorum. ben nasıl göremedim bunu diyerek, geri adım atıyorum. evet ya, neden olmasın! haklsınız demekten başka bir şey kalmıyor. zaten öyle sınıflarda hep ifade ediyorum bu sözümü, ben size bir öğretiyorsam, sizden iki öğreniyorum, ben kardayım diye. hazır cevap bir öğrencim bir defasında, eee o zaman asıl bize maaş vermeleri lazım demişti. siz de haklısınız diyebilmiştim ancak. 
eskiden sevinirdim tatilden dönüşlerimi. 
şimdi?
yoruldum sanırım. iki adet köpeğin varlığı. son yıllarda üst üste başıma gelen talihsizlikler yordu. öğrencilerle olmayı sevsem de, artık onca yolu gitmek, sınav hazırlamak ve okumak, notlarla boğuşmak, not için dilenen o çok "çocuk" öğrencilere şaşmak, yani. bütün o angaryalarla uğraşmak istemiyorum. evimde oturup, köpeklerimle vakit geçirmek yetiyor. 
ah evet, ben emekli olmak istiyorum sanırım. 
yaşlandım mı ne!?

23 Mayıs 2015 Cumartesi

taciz vaaaaaaar! mı?

dolmuşta oturuyorum, yanımda zayıfçana ellisinde mi altmışında mı olduğunu kestiremediğim bir adam oturuyor. diğer tarafına daha genişçe bir adamın oturmasıyla benim rahatım da sona eriyor. sakat belimle elimden geldiğince sıkışıyorum cam kenarına. ama ben kaçtıkça yanımdaki adam da benden yana yayılıyor. sonunda çantamı adama doğru koymakta buluyorum çareyi. klasik çaredir bu, çantanızı kendi bacağınız ile adamın bacağı arasına koyar, üstten de baskı uygularsınız ki, beriki ittiremesin. bir nevi tampon bölge oluşturur o çanta. ama cankurtarandır da, başka bir canlının uzvunun sizin herhangi bir yerinize değmesine engel olur.  
diğer yandan da çaktırmadan adamı süzüyorum, potansiyel sapık görüntüsü var mı diye. 
adam cidden çok zayıf, belki gerçekten onu da diğer adam ittiriyordur ve ben paranoya yapıyorumdur, masum bir adamın günahını da alarak. 
ama kusura bakmayın beyler, sizin türünüzün kötü niyetlisi bizi bu hale getirdi. 
etrafınızdaki hanımlara bir sorun hele, bakalım tacize maruz kalmayanı var mı! az ya da çok, muhakkak bir şekilde tacize uğramıştır. hele ki büyük şehirde yaşıyorsa, kaçınılmaz bir şey bu. dolayısıyla da kendimizi, belki bazen de gereksiz yere, aşırı korumaya alıyoruz. 

güzel bir fotoğraf arayışında buna denk geldim. sırf tacize yönelik böyle bir çalışmanın olması ne güzel. 
gerçi özgecan aslan olayından sonra, böyle bir ihbar hattı ne kadar işlevsel olur, polis ne zaman yetişir, o da ayrı bir dert...

13 Mayıs 2015 Çarşamba

şehir serçeleri

vapur kalkmak üzereyken serçeler üşüşür ya güverteye, kırıntı umuduyla zıpzıp gezerler. işte böyle bir tanesi elma dilimlerini koymuş olduğum kutuyu açtığımı fark edip, ilgiyle yaklaştı. ben de hemen onun kapabileceği boyda bir parça elma atıverdim önüne, zaten hiç bir hareketimi kaçırmadığı için elma parçasına atladı. lakin gagasına alır almaz "bu he be!" dercesine fırlattı yere tekrar. 
döndü bana bakıyor. "eee yenilir bir şeyin yok mu?" der gibi. kahroldum, niye bir simitim yoktu ki?

anlaşılan şehir serçesi elmaya yabancılaşmış. 
üzülsem mi memnun edemediğime ve şehir serçelerin meyveye yabancılaştığına, ya da sevinsem mi böyle zeki bir serçeyle karşılaştığıma, bilemedim. 


buna bir ilave yapmam gerekiyor:
geçen gün parkta iki serçenin kıyasıya bir ekmek parçasını kapmaya çalıştığını gördüm, yaklaştığımda  dört serçe oluverdiler, o zaman gördüm ki o deli gibi kapmaya çalıştıkları ekmek parçasının şu solucan şeklindeki fıstık çereziymiş meğer. 

ama artık yeter diyor ve nezdinizde tüm serçe familyasına sesleniyorum: böyle sağlıksız beslenme ile zaten bir senecik süren o kısa ömrünüzü daha da kısaltıyorsunuz, haberiniz olsun. 
hem benim etçil oğluşlarım bile deli gibi meyve seviyor, haberiniz olsun. 
bu da size kapak mı ne olur, o kuş aklınızla (karga ve kuzgunun kuş olduğunu ve yunuslarla birlikte hayvanlar aleminin en zeki canlıları olduğunu unutmadan) siz karar verin diyorum! hıh!

26 Şubat 2015 Perşembe

toplumsal cinnet ya da hegelyan diyalektikler ve tarihin en büyük seri katili

özgecan hunharca katledildi, ondan önce kaç kadın öldürülmüştü? iki hafta geçti, kaç kadın öldürüldü? ve daha kaç kadın öldürülecek? 
özgecan bir taşma noktası mı, yeni bir gezi hareketi doğurur mu diye umutlanacakken sular dinginleşti bile. elbette unutulacak o da. katledilen tüm diğer kadınlar gibi. 
türkiye'de son on yıldır kadına karşı şiddetin çok yükseldiği sayılarla sabit, ama sadece kadına karşı mı?
 
mesele sadece kadınlara uygulanan şiddet değil. haberleri bir iki gün taradığınızda, genel manada azınlık ve/veya güçsüz olana karşı gösterilen şiddetin artmış olduğunu görmek gayet mümkün. 
toplumca manyaklaşmaya mı başladık?

sanmam. hep manyaktık, sadece daha bir duyulur oldu. 
yolda yürürken birilerinin tehdidine uğramamak artık sanki olanaksız gibi. en ufak olayda, bıçağını çekenler, kartopu yüzünden adam öldürenler, palasını çekenler.. sonra da aklı selim davranmasını beklediğiniz kişilerin çıkıp "yüzde elliyi evde zor tutuyorum" minvalinde demeç vermeleri... 

işin enteresan tarafı son günlerde şiddet üzerine söylemler pek bir uzman da çıkardı ortaya.

yok diziler kadına şiddeti meşrulaştırmış, yok haberlerde bu kadar yer verilmesi yenilere zemin hazırlarmış da bıdı bıdı. 

peki çocuk istismarını ne meşru kılıyor? diziler bunun için de mi çalışıyor?

istediğimiz gibi bahaneler uydurabiliriz, şiddet var olmaya devam edecek. tarihte hep vardı, üstelik bundan alası vardı. 

hatta inanmayacaksınız belki, ama tarihteki en büyük cani bir erkek değildi a canlar. bir kadındı! erzebeth bathory adında romanyalı bir asilzade. 600 küsür genç kadın ve çocuğu katledip kanlarında banyo yapmış hanım ablamız. ama o da ataerkil toplumun bir yansıması değil de ne? önce ailesi tarafından böyle yetiştiriliyor, sonra ilk eşi işkence etmekten zevk alan bir zebani çıkıyor. ve o da kendisine eşlik eden bir cani eş yaratıyor. 

yalnız dönemin  güçlü ve çok zengin kadınlarından erzebeth, yıllarca yaptığı katliam -nasıl oluyorsa- duyulmuyor, civarda genç kadın ve çocuk kalmıyor da, ancak asilzade kızlarına sardırınca ortaya çıkıyor. tabii bu altıyol küsür kendisi tarafından kaydı tutulanlar, sayının daha fazla olacağı tahmin ediliyor. ve evet, elbette ki ölüme mahkum edilmiyor, günümüz türkiye'sinde geçmese de mevzu, tarihte de zenginler işledikleri suçlar yanlarına kar kalmasını sağlamış.  hele ki kralın bile borçlandığı zengin bir asilzade, ancak odasına kapatılarak cezalandırılıyor. 


ama diyelim ki böylesi bir canilik cezalandırılmış olsundu. sanıyor musunuz gerçekten, şiddetin azalmasına neden olacak?

bireyin uyguladığı şiddete karşı devlet eliyle uygulanan şiddet, sadece kısasa kısas olur, ne bir önlem ne de rehabilite etmektir. zira şiddeti yok etmek mümkün değildir. belki kişiyi rehabilite edebilir, şiddette eğilimini baskılamayıöğrwtirsiniz, ama yeryüzünden şiddeti silemezsiniz. zira güçlü ve zayıf olan var oldukça, güçlünün zayıfa uygulayacağı şiddet de var olmaya devam edecektir. çünkü güçlü olan, güçlü oluşunu bu şekilde onaylatacaktır.  hegel üşenmemiş, bu mevzuda bir diyalektiği bile dile getirmiş (bkz köle efendi diyalektiği).


belki çözüm, güçsüz olanın güçlenmesinde yatıyor, ama bu sefer de o güçlü, diğer taraf güçsüz konuma düşecektir. 

yine de içimde bir umut var, zira bu kadar şiddet sadece ataerkil toplumlarda mevcut olmuş. belki bu topumun canına fatiha okuması, ve yeniden anaerkil topluma dönülmesi bir çözüm oluşturabilir. en azından bunu düşünen uzmanlar var, üstelik erkek bu toplum bilimciler. 

diyeceksiniz, anaerkil toplum ezmeyecek, şiddet göstermeyecek mi? ataerkil toplum kadar kötü olamazlar. olur ve ezerse de, bunu sevgiyle yapar...


not: erzebeth'i daha fazla merak eden varsa da, buyursun...

20 Şubat 2015 Cuma

gece ziyaretçisi ya da bonbon adında bir hergele

bölüm 1

gece yarısını geçmiş bizimkiler bir ayaklandı, ne oluyor dedik. benno heyecanlı, rico sinirli. 

biz ise, herzamanki gibi dışarıdan köpek geçiyor yine, ona tepki gösteriyorlar diye düşünürken, aniden bir viykleme sesi duyduk. haydaaaaa, sanki yavru bir köpek ağlıyor. 

bizimkiler sakinleşmek bilmiyor.  tekrar viykleme sesini duyunca, ne oluyor dedim. pencereyi açtım. köpek hikayelerimi okuyanlar tahmin edecektir, eveeet? hadi tahmin edemeyenler için cevabı vereyim:

 

evet  bonbon efendi kapı önünde kocaman gözlerle bize bakıyor.


bonbon'dan daha evvel bahsetmiş olmalıyım: 

kendisinin bisikletlileri devirmediği, yolda giden arabaların (hani, kapı çizilmesin diye yanlarına takılan) plastik şeritlerine saldırıp, komple sökmediği, gelen geçeni ısırmadığı, kedileri kovalayıp yakalamadığı gün sayısı azdır. az kavga etmedim, az bağırıp, çağırıp tehdit etmedim bu koca oğlana en çok da şu kedi meselesi yüzünden. kaç kez kovdum yanımdan kedi kovalıyor diye. o da kös kös "madem istenmiyorum, giderim!" başını eğmiş, suçunu da bilerek peşimden gelmeyi bırakmıştır. tabii her zaman değil. bazen, uzaktan takip etmeye devam eder, ne kadar bağırsam da umursamaz. neden beni bu kadar sever, çözebilmiş değilim.  ona bebekliğinden beri bakan mando bey de ondaki bendeniz aşkını çözebilmiş değil. 


ama gel gör ki, bir de acayip tatlı bir yanı var bu eşeğin: evde nasıl nazik, nasıl nazik, ağzından kemiğini al, gıkı çıkmaz. mama vermesen, niye vermiyorsun diye mutfakta gezinmez. kalk hadi koridordan, geç oturma odasına deyince, tıpış tıpış gider...

bir de arada sırada o devasa aygırın kafasını kucağıma gömüşü vardır ki; yaptığı bütün kabahatleri anında unutur, yüreğim sıcacık, sarılırım ben de ona. 

ah ah, bir de dışarıda böyle haydut olmasa! 

haaa bu arada, mahallede tanımayan yoktur bu çocuğu, yedi yaşında yaşlı bir delikanlıdır kendisi! hani sokak köpeği sanırsınız, ama pek de geceleri dışarıda geçirmez. dört beş kapısı vardır. en çok da kendisine bebekliğinden beri bakan, mando bey'in misafiri olur geceleri. 


ama biz geçen geceki hikayemize dönelim: bizim bu koca haydut köpek enciği gibi ağlıyor! haydaaaa, ne oldu sana heybetli bonbon? sen normalde kapıya omuz atar, gümbürtetir, yerimizden hoplattırırdın! hasta mısın yoksa? 

ah ah, ama siz benno ve bendeki sevinci görün. koşa koşa açtık dış kapıyı, üçümüz kucaklaşıp duruyoruz. o yağmurda bir de ıslanmış ki koca oğlan, sormayın. ama kimin umurunda? 


bonbonun gelişinden bir memnun olmayan rico, nedense sevmiyor bonbon'u.  bir de aç gelmiş çocuk. rico'ya çaktırmadan mama verdim.  görecek diye de ödüm patlıyor. iyice uyuz olacak endişesi var. çocuklarının arasında ayrım yapmamaya, onları barıştırmaya çalışan anne rolüne soyundum iyice. 

çünkü geçen gelişinde bonbon yatak odasına gelecek olmuştu, orada yatan Rico, bir posta koymuştu, hepimizi yataktan fırlatan bir havlamayla gecenin ortasında! 

garibim bonbon o koca cüssesine rağmen "dua et misafirim, haddimi bilirim edasıyla" tıpış tıpış oturma odasına geri dönmüştü.  


bu sefer temkinliyim, gece vakti rico'nun postasıyla eziyet çekmek istemiyoruz ailece. akşam boyunca, ikisini arkadaş etmeye çalıştım. hani anneler iki bıdık ve küs kardeşi barıştırmayı denerler ya, "bak, ne cici, hadi oyun oynayın artık" minvalinde.  rico'daki tavır daha çok, "anne ya, tamam, anladık, havlamayacağım, ama sokma şunu burnumun dibine boyna!"


neyse, geceyi rahat atlattık. sabah kalktığımızda, bonbon yatak odasına kadar gelemese de, hemen yatak odası girişinde, banyo kapısına kadar yaklaşabilmiş, girişi kapatacak şekilde yayılmış. veeee, iki metre ötesinde yatan rico hazretleri de ses etmemiş! vaaaaay büyük gelişme. 


bölüm 2


Sabah sürprizi: Ipıslak bir Bonbon bey! 

köftehooooooor, daha ben havluyu kapıp, kendisini kurulamaya girişemeden bir silkindi, evin her yanını rezil etti. daha dün zavallı sevdiceğim yerleri süpürüp silmişti...


ama çok serseri çocuk çoooook. nasıl hoşuna gitti havlu ile kurulanmak (bu işlemden hoşlanmayan köpek yok galiba, tabii havlu ile bütün vücuduna masaj da yapıyorsun aslında.  kimin hoşuna gitmez!) benim iki minik haydut, daha havlularını görür görmez coşuyorlar, önce beni kurula havasında. ulen, pati sildirmek için de yarışsanıza böyle! yooook, dışarıda çamurlu sulara cumburlop atlayan zibidiler, evde temiz suya sokmak istemiyorlar o patileri. temiz ya, dorun orada olsa gerek. 

konudan uzaklaştım farkındayım. 


bonbon yine kapıdaydı, ancak bu sefer de kapıya yüklenmedi çocuk. benno vızıldanmaya başlamasa, bu çocuğun geldiğini, yağmurda dış kapının önünde beklediğini hiç duymayacağım. 


ah be sıpacık, köpek dediğin bir hav yapmaz mı, eskisi gibi kapıya bir omuz atmaz mı? sen yaşlandıkça nazikleşemeye başladın bonbon bey! bir de kedilere karşı bu kadar nazik olsan, dünyanın en tatlı, en heybetli, en en en bi sokak köpeciği olacaksın valla!  


bölüm 3

bu yazıyı geçen senenin haziran ayında yazmışım. neden draft olarak bırakmışım diye bakarken, birden bir havlama sesi ile sıçradım! sehpanın üzerindeki bardağı devirdim o sıçramayla. 

hayırdır? yoksa bonbon mu geldi? yok artık! hem de onunla ilgili yazıyı okurken! 

ıslanan yeri silmek için bez getirmişken, ya gerçekten oysa diye bırakıp, koştum pencereye. 

ve ne göreyim:  hayta beyimiz gecenin bu saatinde en şirin gülümsemesi ile oturmuş kapımın önünde bana bakıyor!

bir sevinç çığlığı ile hemen koştum. dışarısı kar, üşümesin çocuk. aman bir kucaklaşma, bir özlem giderme! ödül mamaları, evin içinde oradan oraya hoplamalarla bir yarım saat geçti. şimdi o koca çocuk ayağımın dibinde yatıyor. az evvel "babası" mando abiye mesaj gönderdim, "çocuk sürpriz yaptı" diye. 

genellikle geceleri onda olduğu için merak eder mando abi, bonbon gelmediğinde. cevap daha da şaşırtıcı "bendeydi, az evvel çıkmak istedi"


haydaaaa! yahu, sen nasıl anladın seni düşündüğümü a be bonbon çocuk?

son bir kaç aydır, gelme sıklığını epey azaltmıştı, ancak iki üç haftada bir gelir oldu. son gelişi 29 ocak. 

sen tut, üç hafta sonra, tam da seni kaleme alırken kapımda bitiver! olacak şey mi?

hadi buyrun, telepati değil de nedir bu?


bir de dip not geçmeden edemeyeceğim: sadece benno değil, rico da artık onu deli gibi seviyor. 



13 Kasım 2014 Perşembe

günlük versus blog

yazmayı öğrendiğimden beri günlük tutan biriyim. bildiğimiz (ya da unutmaya yüz tuttuğumuz mu demeliydim?) deftere, yüzlerce kalem tüketerek ciltlerce yazan tiplerdenim. gerçi son zamanlarda burayı boşlamamamdan pek anlaşılmıyor bu sanırım. aslında bu bloga başladıktan sonra epey bir boşlamıştım kalem kağıt mevzusunu. o kadar da kaptırmıştım ki kendimi elektronik ortamda tutulan bu günlük çeşidine, deftere tutulan günlükleri gereksiz görür olmuştum. ne gerek vardı ki kağıda kaleme?!
hatta, yazmayı seven bir öğrencime, niye blog yazmıyorsun diye sormuş, o da günlük tutuyorum, defter kalem kullanarak demişti. nasıl da yadırgamıştım! bu çağda, hele genç bir insan hala defter kalemle mi cebelleşirmiş? ama paylaşın bizle, niye saklıyorsunuz deyince de, onlar bana ait demişti. bakakalmıştım. ama içimden elbette verip veriştirmiştim: artık günlükler bloga dönüştü, herkesle paylaşılmalı! nedir efendim o gizlilik hali? yediğini içtiğini bırak, nerelere gittiğini, kimle fosurup, kimle geğirdiğini bile ifşa etmenin artık gündelik yaşamın bir parçası sayıldığı bir çağda, nedir bu gizlilik?!  ama sesli olarak, hmm tabii, tercih meselesi diyerek geçiştirmiştim. 
o öğrencimden şimdi okurlarımın şahitliğinde özür diliyorum. 
niye mi? durun hele, accık merak edin, anlatacağım. 
yeniden günlük yazmanın zevkine vardığım için diyerek özet geçebilirim. ama mesele o kadar basit değil. 
3 g'nin çekmediği ortamlarda yazabiliyor olmanın dayanılmaz hafifliği de değil. 
sayfalarca yazdıktan sonra tutulan parmaklardan alınan mazohist zevk hele hiç değil. 
hayır efendim, olay biraz daha karmaşık: elektronik ortamda, herkesle paylaştığınız günlüğünüzün bir okuru olacak, bunun bilincinde yazar kişi. yani bir çeşit diyaloğa dönüşür olay. 
oysa gerçek manadaki günlük, tamamen kişinin kendisiyle başbaşa kalma hali. en çıplak hali ile kendisiyle hesaplaşmasıdır. 
çünkü bilirsin, yazdıklarını yine sadece kendin okuyacaksın. kendinin vericisi, alıcısı ve kanalısın. yani yazar, okur ve eleştirmen, hepsi tek vücutta. dolayısıyla, hiç bir şeyden sakınmıyor, hem açıyor, hem de acıtıyorsun. 
(vapurun arkasında dışarıda oturuyorum, yazarken parmaklarım buz kesti. mazohizm gerçekten var galiba, ellerimin üşümesi nedense hoşuma gitti...)(tabii bu yazıya başladığımda vapurda seyahat ediyormuşum, oysa şimdi düzeltmeleri yaparken, sıcacık evimin konforunda, pufuduk terlikli ayaklarımı sehpaya dayamış bir keyifle yazıyorum. parmaklarım sıcaktan mayışık...)
ah bu parantezler insanı bir anda başka mecralara atabiliyor. 

diyeceğim o ki; günlük, eski usul günlük tutmak apayrı bir keyif. bunu sürdüren, sürdürebilen o yaratıcı azınlığa selam olsun! aranıza geri döndüm sanki :)


7 Ağustos 2014 Perşembe

olduğun, olmak istediğin

kendimi bilmeye başlamak benim için gerçek manada hayatın başlangıcı oldu. hayatın anlamı buydu işte: var oluşumuzu sorgulamak! niye varız? durduk yerde niye böyle bir yaşamı var ettik? kendi suretimizde neden yansıma ihtiyacı duyduk? cennette tatlı tatlı ekmek elden, su gölden yaşarken, zorumuz neydi de böylesi korkunç bir bilinç durumuna attık kendimizi? 
nihayet felsefeye daldığım yirmili yaşlarım aydınlanma dönemimdi. cevabın felsefede olduğunu, en azından doğru soruları sormayı öğrendiğimi düşünüyordum. ve anlamıyordum; var olan herhangi bir birey, bir bilince sahipse, nasıl olur da var oluşunu sorgulamaz, ot gibi yaşar ve ölür? ne de olsa hayvanlardan farkımız vardı. biz düşünebiliyorduk, sorgulayabiliyorduk!  o halde böylesi bir nimeti niye sonuna kadar kullanmıyordu insan denen varlık? kim olduğunu, neden var olduğunu nasıl bilmek istemez var olduğunun farkında olan bir canlı?
onun yerine, yok efendim, en son model araba, yazlık kışlık, cici bici kıyafetlere, yemelere içmelere odaklanıyor, dahası kendi yarattığımız bu görüngeler uğruna birbirimizi hırpalıyor, öldürüyor, ülkelerarası birbirimizin tepesine biniyorduk, biniyoruz hababam!
kolay olanı görüngelere bağlanmak! matrix'i düşünün! 
oysa kendini bilme süreci kişinin sadece canına değil, aklına da okuyan zorlu bir mevzu. her babayiğidin harcı değil. yoks ortalık sokrateslerden, aristolardan, hegellerden, einsteinlardan, teslalardan, mevlanalardan geçilmez olurdu. 
ohoooo, hoca, sen bilimi, felsefeyi, spitüalizmi bir güzel birbirine kattın, ne yapıyorsun yahu, diye serzenişde bulunabilirsiniz. hakkınız elbette. ama zaten sorun da burada. birbirine katmıyoruz bunları, harman etmiyoruz, dolayısıyla körler elledikleri fili, sadece elledikleri kadarından ibaret sanıyorlar. bize de hortum, kulak, bacak diye anlatıyor, resmin bütününü görmekten aciz, ölüp gidiyor. 
haaa, harmanladık. bitti mi? elbette değil! 
bu kadar basit değil ne yazık ki kendimizi bilme sürecimiz. 
hatta kendini bilme dürtüsü diyesim var. dürtü demek kavramsal manada elbette ki yanlış, ne de olsa dürtünün bilinçle hiç bir alakası yoktur. ama işte anlayın, kendini bilme ihtiyacım o kadar benliğimde yer etmiş ki, benim için nefes alma ihtiyacı kadar doğal ve en temel dürtü. yaşama anlamını yitirirdim eğer bilme sınırsızlığını, kendini arama olanağını tanımamış olsaydım. ot olmayı dilerdim o zaman insan olmak yerine.  
ama asıl öğrenilmesi gerekenin ot olmayı becermek olduğunu fark ediyorum şimdi. teslimiyet, kabulleniş zurnanın caaaaaarrrrrt dediği yerdir bir felsefeci için! oysa gerçek manada kendini görmek, gözündeki perdenin niyahet aralanması, dahası kalkması buradan geçiyor. sorgulamadan yaşamı kabul etmek; ne acıya iki rakı parlatmak, ne de sevince şıkıdım şıkıdım oynayarak kendini kaptırmak! her şeye, ölene, doğana, gelene gidene hay hay demek! ama nasıl zor bir iş bu! ve nasıl da kolay...

felsefenin, aklın, mantığın cevabı külliyen esirgediği bir yerdeyim. biliyorum ki, bundan sonra yol ancak aşkla gidilebilir olduğunu keşfettim. keşfettim de, oyyyyy anam, pişmiş tavuğun başına gelenler solda sıfırmış. zira kalbimi açtım açalı, balım beladan kurtulmaz oldu. 
ama hatamı anladım: kalbini açınca, mantığını devre dışı da bırakman gerekmiyor. hem kalp hem akıl, birlikte yol almalı ki, denge bozulmasın. ama kalp mevzusunda çok yeniyim. çömezlik ne feci! salt kalp, ya da salt akıl, bilinci çok rahat deliliğin sınırları ötesine götürebiliyor. 
ama işte o dengeyi yakalamayı da öğrenilmesi gerek. 

eh başladık gayrı, dönüş yok. bakalım daha ne tür haller gelecek başıma. ama bu haller gelmese, öğrenemezdim. yedi kat derimi yüzsünler ki, ben de bedensiz yüzeyim bilincin okyanusunda. 
evet dengede, minik minik adımlarla, ip üzerinde gidercesine ne hüzne kendini kaptırmalı, ne de sevince. hepsine eyvallah demeli. 
dervişin kalbi buz kesmeli. ve her gün yeniden ölüp dirilmeli. yedi cehennemden geçip, cenneti red etmeli. 

olacak...
olacağım!

6 Haziran 2014 Cuma

yaratıcı deha keşfedilmezse, ya da aileni yitirmenin dayanılmaz hafifliği

bir mutasavvıf mı demişti, tam anımsamıyorum, belki de sadece bir özdeyişdir, derler ki,
asıl büyüme hem anneni, hem babanı kaybettiğinde başlar diye. 

on yaşımdan beri tuttuğum günlüklerimi okuyorum bir haftadır, ve bu sözün ne kadar doğru olduğunu, gerçek manada özgürlüğün ancak iki ebeveyni de yitirdiğinde başladığını anlıyorum. 
çünkü artık kimsenin çocuğu değilsin. 
kendi içine doğru asıl yolculuk da o zaman başlıyor. 

iyi ki deli gibi günlük tutmuşum o zamanlar. 
zira yaşadığım o zor yaşantıda kaçış noktam yazın, yani edebiyattı. ister günce, ister şiir, ister gözlem, öykü, roman fragmanları... neyin üzerine bulsam yazmışım, bir peçeteye, annemin sigara kağıdının arkasına, teksir kağıtları, kullanılmış hediye paketi kağıtları. ve deli gibi defter tutmuşum...

yayınlanmamış bir raf dolusu yaratıma bakıyorum, dün düzenledim o rafı, bazılarını okudum, bazılarını attım.  
amma çok yazmışım, nefes almaktan ziyade yazmışım.  

keşke ondokuz yaş öncesi yazdıklarım da duruyor olsaydı... ruhu nur içinde yatsın, annem yırtıp hemen hemen hepsini çöpe atmıştı. 
gözlerini bozacaksın, bunlar yüzünden çıldıracaksın diye kızarak...

ve yayınlanmış bölük pörçük, azıcık şeyler...
abartmıyorum, sahte mütevaziliği de sevmem, ama yazdıklarımın onbinde biri bile yayınlanmış değil. 

zira türkiye'de kitabını basacak olan yayıncı, ya arkadaşın olmalı, ya basılsın diye fingirdemeyi göze alacaksın (artizlik yönetmenin yatağından geçer cümlesini genç yaşımda, hem de çok bilindik bir derginin yayın yönetmenin o iğrenç teklifi sayesinde, henüz yirmi yaşımda öğrendim), ya da bir şairin müridi olacaksın (hah, ki o şair " kumaş var, ama işlenmesi lazım." minvalinde aslında yapıcı, ama müridi olmadığım için de elinden tutulmaya değer bulmaz bulmuştu beni, kendisi pek tanınmış, değerli bir şair, denemeci ve hocadır) ya da senden kötü şiir yazan, ve belli ki henüz aşamadığı kompleksleri yüzünden, sana yol göstermeyi göze alamayanların (o da çok tanındık, ama rezalet şiir yazar, ama yine de severim kendisini, aralarında elimden tutmamasına rağmen, üşenmeyip yazdıklarımı okuyan ve eleştiren bir o olmuştu) ara sıra ziyaretçisi olacaksın.

genç yaşımda edindiğim bu deneyimlerden sonra kapı kapı tıklatıp o az ve öz yayıncı, yazdıklarıma değer biçecek bir editör aramaktan çabuk yıldım. 
yayınlanan o azıcık şeyler de, ya bir arkadaşımın elimden tutup sürüklemesi, ya da ben üşenmeyip, ya da kendime biraz güvenim gelip, posta yoluyla gönderdiğim az girişimlerim sayesinde oldu...

o yüzden şimdi, öğrencilerimi iyi tanımaya çalışıyor, almancanın ötesinde kim olduklarını görmeye çalışıyorum. aralarında yeteneklisini gördüğümde de dürtmeye, uyandırmaya gayret ediyorum. 

bu ister resim olsun, ister sinema, ister edebiyat olsun. hatta son dönem, aşçı bir öğrencim vardı. genç yaşında yemek yapmanın yaşamdaki en büyük tutkusunun olduğunu, ve yemek yapmazsa, öleceğini söyleyen yakışıklı mı yakışıklı bir delikanlı. ama o çoktan bulmuş yolunu, çok şık bir restoranda çalışıyor. eminim ileride çok ünlü bir şef olacaktır. 

ama maalesef, o çok yetenekli genç insanların çok azına ulaşabiliyorum. zira ne kadar yetenekli olduklarının farkında bile değiller. 

geçen gün çok eskilerden beri tanıdığım, amerikalı bir edebiyat prof'u arkadaşımla yaptığım sohbet bu konuda beni onayladı. 
zeki ve yetenekli bir çocuğa, yetenekli olduğunu söylemediğin, (şu aşçı öğrencim gibi) o bunu kendi başına da keşfetmediği sürece, hep diğerlerinin de kendisi kadar zeki ve yetenekli olduğunu zannetmeye devam edecektir. dolayısıyla ne kadar özel olduğunu bilmeyecek. 
ne kadar acı değil mi?

şimdi çocuk, ömrü boyunca bunu kimseden duymadıysa ne yapsın? sonra da kalkıp dil öğreten alelade bir hocası bunu söylediğinde, elbette ki inanmaz, emin olamaz, olayın üzerine gitmez. 

edebiyat dersini verdiğim yıllardı, baş örtülü bir öğrencim, nasıl güzel hikayeler yazıyor, ben boyna daha çok getirin, okuyayım diyorum. o getirdikçe, ben keyifden bayılıyorum. ona, sizi yarışmalara sokalım dedim. ders almanca, o da tabii almanca yazıyor. 
hadi araştırın internetten yarışmaları, birlikte bakalım, bir kaçına mutlaka katılmalısınız diye motive etmeye çalıştım. gözleri parlamıştı. 
ama sonra tekrar haber alamadım ondan. baş örtülüydü. muhafazakar ailesinden çekindi belki de... bilmem.  
ya da çap (iki bölüm birden okuyan, üstelik ikisi de çok zor müspet bilim bölümü) yapıp, bu alandaki öğrenci olarak okulu birincilikle bitiren bir deha vardı. 
o edebiyat dersime değil, ama almanca 301-302 derslerini, yani iki dönem orta seviyenin sonundaki düzeyde iki dersime girmişti. yazdıkları çok çok seviyesinin üzerinde. inanılmaz bir üslup, inanılmaz bir yaratıcı güç. "daha çok yazın, olağandışı bir yeteceksiniz!" dediğimde, çok ukala, ama bir o kadar da sevimli bulduğum bir cevap vermişti: "hocam, benim edebiyatla işim olmaz, siz istiyorsunuz diye yazıyorum. benim amacım dili öğrenmek, başka bir şey değil!"
eminim çok başarılı bir bilim adamı olacaktır o çocuk. 

demek istediğim, orta okul ilk dışında, yazıya karşı yeteneğimin olduğunu söyleyen bayan regate (ayhhh, çok google arama yaptım, bulamadım kadını) dışında, benimle böyle ilgilenen bir hocam olmadı hiç. bunun özlemini çektim. özlediğim şeyi öğrencilerime vermeye çalışyorum, ama korkarım o genç zihinler beni yanlış anlıyor. 
zira geçen gün, "eee öykünüzün devamı ne oldu. hani şato, bebek, gizem, konuyu nereye bağlayacaksınız?" diye sorduğum çocuk, "aaaah, cidden merak ediyor musunuz? ben sizin beni gaza getirmeye çalıştığınızı sandım." dedi. 

hayır, gerçekten ilgileniyorum çocuklarla. 
kendi görmediğim ilgiyi, doğurmadığım, ama belki de tam da bu yüzden çocuğum olarak bağrıma basmak istediğim, üstelik her dönem değişen bu bir sürü öğrencime vermek istiyorum. 

ahhh, bir anlasalar...

haberler.com

bu sefer facebook üzerinde, kendini haber kanalı olarak adlandıran, ama haberden ziyade insanların kültürleriyle dalga geçen, hayvan haklarını hiçe sayan videolar paylaşan bir fb sayfası bu. 

ya, artık kurtulalım bu deliden dediler, ya da gerçekten ikna ettim. 
ben ikincisine inanmak istiyorum.  

call center ya da insan olmak

judi dench'in başrölünü oynadığı bu filmde http://www.imdb.com/title/tt1412386/, bir sahne vardır: judi dench, otel çalışanlarının call center bölümüne konuşma dersi verir. bir çalışanla da örnek konuşma yaparlar, müşteriyle nasıl konuşulacağına dair. en sonunda, konuşma metninize bağlı olarak konuşmayın, karşınızdakinin insan olduğunu unutmayın ki, satmaya çalıştığınız ürünü daha rahat satabilirsiniz, zira öncelikle o insana ulaşmanız önemlidir, der. 

bugün tam da başıma gelen buydu:
telekom'un müşteri hizmetlerine, telefonla herhangi bir kampanyalarını duymak istemediğime dair özellikle not düşürtmeme rağmen, her gün onlar tarafından gelen cevapsız bir çağrı buluyorum ev telefonumda.  bana göre, olay taciz boyutunda (hani, "benim olmazsan, taciz ederim seni!" adlı şarkı gibi!).
bugün yine aradıklarında açacağım tuttu, ve tuhaf, ağır konuşan bir adam sesi taklidiyle açtım, diyaloğu aktarıyorum:
- merhaba, telekom'un "bilmem ne" kampanyalarını tanıtmak için arıyoruz, konuşmalarımızın kayıt altında alındığını belirterek, bilmem kim hanımla görüşebilir miyiz?
- görüşemezsiniz, maalesef dedim, hastanede yatıyor.
hastane kelimesine zerre kadar dikkat etmemiş genç kadın ateş bir şekilde sormaya devam etti:
- kendisi ne zaman uygun olur?
- hastaneden uzunca süre çıkamayacak, ağır hasta, uzun bir süre aramazsanız daha iyi olur. 
- peki, teşekkür ederiz. 
ben kadına, aradıkları müşterinin ağır hasta olduğunu söylüyorum, o ise bunun için teşekkür ediyor. sanki yanlış duymuş ihtiyar rolüme devam ettim:
- ben teşekkür ederim, geçmiş olsun dileklerinizi iletirim, iyi günler. 
ancak o zaman galiba dank etti kafasına da benim zorlamamla
- geçmiş olsun, iyi günler dilerim efendim.
diyerek kapattık. 

eminim, konuşmamız kayıt altına alınsa dahi, yarın yine bir taciz tanıtımı gelecek. 
filmdeki dench gibi, naçizane ben de öğrencilerime almanca öğretirken, en önemli dersin insanlık dersi olduğunu unutmam, ve salt bunun için, konu itibariyle yeri geldiğinde derse ara verip, insan olma yolunda küçük bir katkı olabileceğini umduğum dersi vermeye çalışırım. 
mesela bu dönem, işlediğimiz ders kitabının son bölümünde "işinizden memnun musunuz?" türevinde bir bölüm vardı. olayı "yaşamdan memnun musunuz"a getirerek mini bir söylev çektim.  hatta derse dönüp de, o kısımı işleyip sonuna geldiğimizde, aniden aklıma "yaşam memuniyeti üzerine" birbiriyle repörtaj yaptırmak geldi. 
iki tane paralel kursum vardı. soruları sınıf içinde hep birlikte oluşturduk. detayına girip konuyu uzatmak istemiyorum, ama sınıflar arasındaki soru farklılığı bile ilginçti. 

yalnız verdikleri cevaplardan ziyade, üniversiteye gelmiş, yaşları yirmi ile yirmi altı arasında değişen "yetişkin" bireylerin çoğunun "repörtaj" kavramını dahi bilmediklerini görmek daha çarpıcıydı (fırsat bulursam, onu ayrıca aktarmak isterim, çünkü o anlatmaya değer bir deneyim oldu benim için). 

maalesef, kendim, kendi eğitimimde benim şimdi öğrencilerimle kurmaya çalıştığım iletişimi kurmaya deneyen bir hocaya hiç denk gelmedim. gelmediğim için, özlemini duyduğum için, kendim yapmaya çalışıyorum. ve ben onlara hayat dersi vermeye çalışırken, bazen onlar öyle bir ders veriyorlar ki bana, üstelik kendileri farkında olmadan; şapkam uçuyor. 
"ben size bir öğretirken, sizden iki öğreniyorum!" dediğimde de inanmıyorlar çoğu zaman. 
olsun, ben doğru işte çalıştığım biliyorum.   

judi dench de call center çalışanlarını eğitirken, çok güzel bir insanlık dersi veriyor: sadece önünüzdeki yazılı olan metne robot gibi sadık kalmayın, karşınızdakinin insan olduğunu unutmayın, söylediklerine kulak verin diyor. 

bugün telekom'dan arayan genç kadının söylediklerimi zerre kadar algılamadığını anladım. telekom'da belli ki, judi dench gibi bir eğitmenleri yok!  

ama türkiye'nin hangi eğitim kurumunda var ki? var olanları da cezalandırıyoruz.
öğrencileri türkçe bilmediği için, onlarla iletişim kurmaya çalışmak için kürtçe öğrenen öğretmeni süreriz biz!
14 yaşındaki çocuklar ekmek almaya giderken, başına gaz fişeği yiyerek ölüyorsa ve aleviyse, muhakkak sapanla taş atmıştır. 
çünkü önümüzdeki metinde yazılıdır bu, ezbere konuşuruz! aynen o call center çalışanı gibi. karşımızdakinin insan olduğunu, ne söylediğine hiç dikkat etmeden, robot gibi konuşuruz. 

bu ülkenin insanlık dersi 101 adlı derse acilen ihtiyaç duymakta! hem de acilen! üstelik yönetici konumdakileri hemen bütünlemeye bırakarak...

29 Mayıs 2014 Perşembe

veteriner güven selbes

hani şu dava vardı, bir veterinerin saldırısına uğramıştım köpeğimi gezdirirken. 
üçüncü celse öncesinde güven bey özür dilemiş, ben de affetmiş, mahkeme salonuna girdiğimizde de uzlaştığımızı söylemiştik. çünkü hem davacı hem davalı konumdaydım. iki katım büyüklükteki bir adama saldırmışım meğerse,  bana yöneltilen suçlama buydu. 

evet bu ülkede kadınlar saldırıya uğruyor, bir de üstüne üstlük dava edilebiliyorlar. ben ilk değilim. 

saldırıya uğradım. belki de ölümle sonuçlanabilecek bir saldırı. eğer sahilde gezen insanlar yardıma koşup bu veteriner beyi üzerimden çekip almasaydılar. 
dava sürerken avukat vasıtasıyla uzlaşmazsanız, size türlü türlü daha dava açarız diye beyanatlarda bulunuldu. ve açtılar da, yok blogumdaki yazılar, yok başkalarının yürüttüğü bir protesto kampanyası nedeniyle. 
uzlaşırsanız, diğer suçlamaları geri çekeriz dediler. 
yanaşmadım. buyrun başka davalar da açın dedim. 

ama ne zaman tasavvufta samimiyetimi sınadım, o zaman özür dileyeni geri çeviremem diye karar verdim. eğer ki samimiysem, af dileyeni geri çevirmem mümkün değildi. evren, karma, yaradan bile af dileyeni geri çevirmezken, ben kim oluyorum da hayır diyebilirdim?

samimi miydi özür dilerken? artık anlaşıldı ki değilmiş. 
diğer suçlamalar geri çekilmedi. 
ve sonra haber iletildi : "blog yazınızı geri çekerseniz, suçlamayı geri çekeriz. bizi internette kötü gösteriyor." 
birincisi: affettim demiştim, ama unuttum demedim. blog yazımı silmek, olanı inkar etmektir. ben gerçeği nasıl inkar ederim?
ikincisi: defalarca teklif ettikleri uzlaşma karşılığında vaatleri bu değildi. 

evet, af dilerken samimi değilmiş. kendi sorunu. varsın türlü türlü davalar açsın. 
yine de gerçeği inkar etmem. 

mahkeme için tebligat geldiğinde sanık kısmında adımı görmek içimi acıtmadı. bu sadece bir dava, ve belki de bir şey çıkmayacak, belki de ceza alacağım. kim bilir. kısmet. 

ama içimi acıtan bir insanın samiymiş gibi yaparak, gözlerinin içine içtenlikle bakarak özür dilemesi, ardını döndüğün anda da hançeri sırtına saplaması. 

evet kötülük her yerde var. insanlar öldürülüyor art niyetle. benim yaşadığım ne ki?   

bu hafta içinde davanın ilk celsesi yapıldı, hem belimi, hem okulun son haftasındaki yoğunluğu mazaret sunarak gitmedim celseye. bir sonraki celse, eylül'ün sonunda bir zamanda. 

artık o zaman öğrenirim, güven bey tarafından saldırıya uğrayarak kendisine nasıl hakaret ettiğimi.  

20 Mayıs 2014 Salı

manyak taksici

Belimi incitmiş olduğumun ilk zamanlarıydı, işe gidemediğim bir gün pek sevgili arkadaşım Sophie geldi de, köpekleri akşamüstü evin etrafında hiç olmazsa çişe çıkaralım dedim. Sakatlığı zaten benim haylazların (benno&rico ikilisi) çekiştirmesi yüzünden yaşadığımdan, tek başıma çekiniyordum çıkarmaya. (hemen önceki yazımı okuyabilir meraklısı).

Velhasıl kelam, Moda'da oturan ya da oraya arabayla işi düşen bilir, aracını park etmek isteyen park yoksunluğundan, fırsatını bulduğu yere ve genellikle de kaldırımları işgal ederek park eder. Dolayısıyla yaya olacak kişi çile çeker. Kaldırımda mı yürüsün, yola mı insin, bilemez. Nihayetinde bir kaldırımdan iner, bir yoldan gider, sonra yine kaldırıma çıkar, ve bolca ezilme tehlikesi geçirir. Geçen sene belediye kaldırım boyunca babaları dikti, ama nafile, uyanık araç sahipleri onu kırıp, yine park etmeyi beceriyor kaldırıma. 

Neyse, lafı uzatmayayım, Sivastopol sokağına girmiştik ki, ben yine aracını kaldırıma park etmiş bir "pek değerli" sürücü yüzünden yola inmiş, az ilerisinde de bir taksinin gelmesi yüzünden acele ile yeniden kaldırıma çıkmaya çalışıyorum. Bir yandan belime itina etme, bir yandan hızını düşürmeyen taksici yüzünden panikle rico'yu çekiştirme telaşındayım ki, taksici resmen üzerime kırdı. 
Durur muyum, can havliyle bağırdım: "görmüyor musun, zor yürüyorum, belim rahatsız, sokak arasında ne acelen var?
Sivastopol sokağı gerçekten de çocukların ulu orta yol üzerinde oynadığı, kedilerin cirit attığı mahalle içi bir sokak. 

Sonraki diyalog aynen şöyle gelişti:
- seni mi görmek zorundayım?
- o ha be, yolda yürüyorum, yolda! yola da mı bakmıyorsun? Nerede araba kullanıyorsun sen be?!
- tamam sus be gerizekalı diyerek el kol hareketleri yaptı içeriden. belli ki müşterisi yüzünden durmadı. yoksa çıkıp, sen misin yolumu kesen diyerek bir temiz sopa çekeceğe benziyordu. 
- hay sana ehliyet verenlere! 
Bir hışımla yanımdan geçip hemen sağdaki Neşe sokağa kırdı. 

Biz de az sonra, o sokağa yöneldik, daha yolu yarılamamıştık ki, yirmili yaşlarda üç genç yolumuzu kesti. içlerinden biri hemen atıldı "demin sizi neredeyse ezen taksici, hırsını alamadı, yola çıkan kediyi görmesine rağmen ezdi!"
Eyvaaaaah. 
- Kediye bir şey oldu mu?
- Ezdi geçti, kedi kaçtı, bulamıyoruz. 
Ara, ara; kediyi bulamadık. Düşünün, yürümeye mecalim yok, kedi derdine düştüm. 
Bir kedi gösterdi gençler, peşinden gittik. Kedi de durmuyor ki yakalayalım. 
Mahallede kedileri besleyen hayvanseverlere haber verdik. Ama gençlerin gösterdiği kedi zaten patisi sakat bir kedicik çıktı. Ama gençler bir kedinin ezildiğinden yüzde yüz emin, zira havada tüyler uçuşmuş. yerdeki tüyleri de gösterdiler. taze bir olay, kedinin ezilmemiş olma ihtimali yok. O halde biz onca zaman yanlış kedinin peşinden gittik...
Yani anlayacağınız gitti giden. Kediyi bulamadık. Taksicinin de plakasını bilmiyoruz, en azından sosyal medyada deşifre edelim. Ben kavganın üzerinde durmadığımdan plakasını almadım, gençler de muhtemelen cahilliklerinden.
Ama benim aklım kedicikte kaldı. Kesin, kedilerin hep yaptığı gibi, can havliyle kuytu bir yerlere girdi, saklandı. Umarım sağdır ve umarım birileri bulup ilgilenmiştir. 


büyükşehir'de bedensel engelli olmak...

bu yazıyı onbeş yıl evvel, dizlerimi bisikleti günde 30-40 km kullanarak haşat edip de, bir anda hayatım alt üst olduğunda da yazabilirdim. ama o zaman blogum yoktu. yazamazdım yani. -blog yoktu, kalem yoktu, notblok hele hiç yoktu, icat olmamıştı henüz!-

o zamanlar yeşilköy'de yaşıyordum. moda ile alakası yoktur. şehrin ortasında vaha gibidir, sayfiye yeri. suç oranı da düşüktür. hırsız onca yolu niye yapsın. geceleri de güvenilidir o bakımdan, gecenin üçünde bir kadın tek başına rahatça yürür, kimse de dönüp bakmaz. haaa, tabii hafta sonları hariç. o zaman hiç bir yerlisi sahile, kumsala inmez. çubuklu pijamalı amcalar, beyaz donuyla denize giren bücürlerin istilası günüdür onlar. belediye otobüsüyle ellerinde dolmalı tencereleri, portatif mangalları ile akın akın gelir tüm gün kalır, akşam son otobüsle dönerler.  yeşilköylü de evine, bahçesine çekilir; haddini bilir, beş gün biz sürdük sefasını, hafta sonu da onlar sürsün. ama ah, bir de çöplerini bırakmasalar...
farkındayım, konudan sapıyorum. 

nerede kalmıştım? ha, evet bisiklet!
bisiklete, yürümeyi öğrenip de tekerleğin icat edildiğini keşfettiği yaştan beri deli gibi binen, merdivenleri üçer dörder koşar adımla çıkan, sabahları koşuya çıkan, hafif tırmanış yapan, akla gelebilecek pek çok sporu denemiş (saymadığım var daha var) spor delisi bir zatı düşünün. 
işte öyle bir eleman bisiklet kazası geçiriyor! hem de -yeşilköylüsü bilir, çiroz'dan, zorlu'nun evinin yanından dimdik bir yokuş iner aşağı, aaaah favori bisiklet iniş yerim- oradan hurrraaaaa diye saçlarımı rüzgarlara bırakarak inerdim hep. 
de bir sabah, yürüyüşçü teyzenin bir anda yoluma çıkacağı tuttu. ben de çarpmayayım diye yana kırdım. çimlere kırınca, taşlara mı takıldım, anımsamıyorum, bisiklet takla attı, ben de birlikte, sonra nasıl becerediysem, bisikletli dönüş yaptığım o artistik hareketin orta yerinde seleden uçtum ve direkt beton zemin üzerine iki dizim üzerine düştüm. (içimde kaldı, o yürüyüşçü teyze, kaç puan verdi o düşüşüme; soramadım). 
hani belimin üzerine düşüp de kafamı vurmayı becerdiğim o muhteşem düşüşüm, artistik puan sıralamasında o bisiklet düşüşümün çooooook geirisinde kalır. nasıl desem, biri olimpiyatçılara yakışır zariflikte, diğeri mahalle futbolu oynayan velet düşüşüne yakışır hantallıkta. 
tam bir ay yürüyemedim. inatla doktora da gitmiyorum, nasılsa geçer diye -tam türk aklı işte-  
eee baktım geçmiyor, mecburen gittim. 
direkt ameliyat dedi doktor. iki diz kapağım birden. sonraki doktorlar da farklıdır şey söylemedi. -bunlar aralarında gizlice sözleşti mi ne?!-
meğerse bisiklet yıllardır dizlerimdeki sıvıya vampirin kana yumulması gibi yumulmuş, kurutmuş. dizler de sinirlere sürtünüyor, diz kapakları aşınmaktan miyadını, son kullanım tarihinden tam otuz yıl önce tüketmiş olmuş. 
tabii ki tahmin ederseniz, o yürüyüşçü teyzeyi sevgiyle anıyorum hala. o olmasa, dizlerimin ne halde olduğunu asla öğrenemeyecek, belki hala deli danalar gibi bisiklete biniyor olacaktım. 

eee ne oldu sonrasında?
tepe taklak oldum! 

merdiven yasak, yokuş yasak, dizlerimi kırmak yasak! sene ya 99 ya da 2000, İstanbul'un neresinde mümkün bu? çalıştığım bina bile dört katlı. basamakları ikişer üçer çıkan bendeniz bir anda asansör kullanmak zorunda kaldım! bir ömür geçerdi sanki o külüstür asansörün gelmesi!
ya asansörü olmayan binalarda?! dizlerimin ağrısına dayanarak çıkışlarımı anımsıyorum. böylesi yerinde duramayan bir insanın bir anda tüm hareket yeteneğini elinden alıyorsunuz, ama görünüşünde hiç bir şey değiştirmiyorsunuz. bu ne demek biliyor musunuz? toplu ulaşım araçlarında öldünüz demektir. ayakta gittiğimde, diz ağrısından öyle duramaz hale gelirdim ki, yere oturmaya bile razı olurdum, ama otobüsün sıkışıklığında, değil yere oturmak, çömelmek bile mümkün değil. içimden inleye inleye -biraz yerli filmi çevireyim- göz yaşlarımı içime akıta akıta, dayanmaya gayret ettiğimi anımsıyorum. 

ilk bir kaç yıl kabus gibiydi. salt bedensel değil, zihinsel olarak da tükenmiştim. 
ama derdim ki, daha otuzların başında genç biriyim, üstelik görünürde hiç bir engelim yok, niye biri kalkıp bana yer versin. yer istemeye hele acayip utanırdım. hiç isteyemedim. 
geceleri çaresizlikten kaç yastık çürüttüm zırlamalarımla, onu bir bana, bir de ömrünü tamamlamadan çürüyen yastıklara sorun. 

haaaaaah, geçmiş zaman ya, şimdi bir şey değilmiş o diyorum. zira yeşilköy'de yaşıyor, yenibosna'da işe gidiyordum, o da çoğu zaman arkadaşın aracıyla. yani toplu taşıma araçlarına, ancak bakırköy'e, taksim'e işim düşünce biniyordum. o aralar nedense çok düşerdi işim... ama Yeşilköy'e dönmek, sabahları kumsalda şehrin keşmekeşini, zalimliğini unutmak mümkündü. 

gel gör ki, bel incinmesi bambaşka bir şeymiş. zaten derler ki, bel ve boyun vücüdun iki dayanak noktası. onlar incindi mi, halin yaman. 
hele ki engelli vatandaşını onbeş yıl sonra dahi -engelli otobüslerini, sesli trafik lambalarını, yürüyen merdivenleri saymayın bana! kaç yerde var onlar? sandığınız gibi çok değil- düşünmeyen bir belediyeye sahipsen. 

zamanında dizlerim için bir yararı olur düşüncesiyle şu nordic walking stick denilen sopalardan almıştım. son yıllarda kuzey ülkelerinden tüm avrupa'ya yayılmış yeni bir spor türü bu: aslında bildiğin doğa yürüyüşü; tek farkı iki tane sopaya dayanarak hopidi hopidi destek alıyorsun bunda. ama işte bastonlar bildiğin bastonlardan değil! bastonun uzay modelini düşün, diyeyim ki havalı olsun. boyu ayarlanıyor, bileğine geçirdiğin tutamaçları var. hani öyle baston gibi elinden kayıp gitmesi mümkün değil. 

belimi incitince aklıma bunlar geldi. tozlu köşelerinden çıkardım. bir de kullanma talimatında, tam da böyle bel incinmelerinde tavsiye edildiğini okuyunca, körden tek göz dileyip iki bastona sahip olan kör, (benim durumumda "beli incinik") gibi sevindim.
önce ikisiyle birden yürüdüm, hatta tekniğini öğreneyim dedim, ama benim bu sakat belle henüz erken olduğunu, daha ilk sabah, mahallede blogun etrafında tur atıp da yeniden inildiye inildiye yatağa düşünce anladım! 
ama baston olarak öyle güzel işe yarar oldular ki! hay icat edenin ruhu cehennem yüzü görmesin! 

iş başı yapmam kazadan yaklaşık üç hafta sonrasına düşüyor. biraz ürkerek çıktım kalabalık yollara. zira kazanın iki gün sonrasında başıma gelen ilk olay daha korkutmuştu beni: ilk kez bel ağrısı tüm ihtişamıyla kendini hissettirdiği akşam, yogaya gitmiş, daha doğrusu gitmeye çalışmıştım: yoga merkezine ölümüm varmıştı adeta (peh, abartıya bak! hala sağım halbuki) . hocam "derse katılma en iyisi, dinlen sonra eve git!" demişti. elime de yoga nidra şifalandırma cd'sini tutuşturmuştu (bunun için kendisine ne kadar dua etsem azdır). ben de yarım saat dinlendikten sonra eve gidebilirim sandım. nerrdeeeee! doksanlık nine teyzem, yanımda yüz metre koşucusu sayılır! 

ama sakin mahalle sokağındayım, yayalar tek tük. ıkına sıkına, ağrıdan ara ara dinlene dinlene yürümeye gayet ediyorum,daha bastonlarımı da keşfetmemişim evde. 
şimdi resmi canlandırın kafanızda, sürüne sürüne yürüyen genç bir insan. öyle acınası, vahim bir tablo. tam evimin köşesine vardım arkamda tıkır tıkır yüksek topuklu pabuç sesi. sanki yollarda arabalar vızır vızır geçiyor ya, ille de kaldırımda yürüyecek, bir oflama sesi işittim onca ağrımın içinde. dinleneyim diye durmuştum zaten. kadın bir hışımla, hafiften çarparak geçti, aynı hışımla döndü, belli ki bir fırça kayacaktı ki, acıdan kaymış yüz ifademi gördü. "haaa, belliydi bir sorun olduğu, ben de niye yürümüyor bu kaldırımın ortasında diyordum!" acıdan bitkin haldeyim, tartışacak ne gücüm, ne istediğim var. "kusura bakmayın, belimi incittim, zor yürüyorum" dedim. benim bu yumuşak cevabım karşısında sinirini üzerinden atamamış hanım, bilemiyorum, belki de kendine sinir olduğundan, ya da, "madem yürüyemiyorsun, ne işin var sokakta!" demek isteyip de diyemediğinden mi bilmem, aynı hışımla "geçmiş olsun, dikkat edin!" diyerek hızla yürüdü gitti. 

daha mahalle arasında fırça atan kadından sonra, ölüm kalım meselesi varmışçasına koşturan istanbullu karşısında nasıl direnebilirdim ki?

ve ne yalan söyleyeyim, korktuğum kadar varmış! 
aceleden gözü dönmüş bir insan güruhunun hızı karşısında yerlere düşüp ayakları altında sürüklenip, ezilmedim elbette. halime şükretmem lazım, değil mi?!  
ama yine de yollarını tıkadığımı, çoğu yerde görmezlikten gelindiğimi, hatta, madem engellisin, niye çıkarsın yollara diyen gözlerle baktıklarını hissettim. bastonuma takılıp da, hışımla bakanları mı ararsın, ya da neye takıldığını, az kalsın o takıldıkları kişiyi düşürdüklerini görmeden geçip giden aceleci koşturanları mı ararsın... 
bu histerik, iki saniye bekleme sabrı olmayan istanbul'lu, işe gidip gelmek zorunda kaldığım şu bir kaç hafta içinde beni deli gibi yordu.  
sen öyle değil miydin yani? değildim. hiç olmadım. sakat dizlerimle dahi yaşlısına, hastasına, hem de sırtımda ağır çantam olmasına rağmen yer verdiğimi, tanımadığım amâların, yaşlı teyzelerin koluna girip karşıya geçirdiğimi çok anımsarım. 

dolu bir otobüse bindiğimde ise tek bir türk'ün oralı olmayıp, fransız bir turistin yer vermesi ise en acıtan ikinci tecrübe oldu. ilki neydi ya desen, maalesef kendi öğrencim demek durumundayım. 

yemekhanlerde öğrenci personel karışık yeriz. okula döndüğümün ikinci günü yemekhaneye gitmeye cesaret ettim tek başına. tabldotumu aldım, bastonumun üzerine dayamış cambazlık yaparak adım adım götürmeye çalışıyordum ki, tanımadığım türbanlı bir öğrenci fırladı, elimden aldı tabldotu, masaya götürdü, beni oturttu. tatlı bir dille, başka yapabileceği bir şey var mı diye de sordu. bir yandan mahçubiyet, bir yandan mutluluk, böyle karışık kuruşuk bir halde oturdum masaya.  tam yemeğe başlayacağım ki hemen bir masa ötemde karşımda, bir öğrencim oturuyormuş meğer. gülümseyerek el salladı, merhabalaştık. sanki dünyanın en doğal durumuymuş gibi. halbuki o tabldotla tam da onun masasının önünden geçmiş olmalıyım. görmemiş olması mümkün mü? iyi niyetli düşüneyim, dalgındı, görmedi diyelim. 
ama insanın canı acıyor işte: kendi güçlü kuvvetli erkek öğrencim otururken, tanımadığım çelimsiz bir kızcağızın yardıma koşması acıtıyor. 
diyelim ki gördü; duyarsızlığını erkek oluşuna mı bağlamalıyım? ya da hoca, nasılsa yapar, bastonu üzerine dengeliyor, cambazlık yeteneği gelişir mi düşündü. -iyi niyetli düşünmeye çalışıyorum-

ertesi gün de benzer bir durum yaşadım. bu sefer personel yemek hanesindeydik (burası hep geç açılır. aynı yerin, karanlık, penceresiz, bıyıklı işçi abilerin hafiften bıyık burarak baktığı sevimsiz bir yemekhane). bu sefer arkadaşımla gitmiştik. o önden gidip kendi tabldotunu masaya koyup hemen benimkini almaya gelecekti ki, onca erkek varken -bıyık burmasını bilirler ama!- yine türbanlı bir hanım bitiverdi yanımda. tüm "arkadaşım gelecek şimdi" itirazlarıma rağmen, "a, ne olacak, elime yapışmaz ya!" diyerek tabldotumu kaptığı gibi masaya taşıdı. başka bir yardım lazım mı diye o da sordu. ben de yine mahçubiyetten halden hale girdim. hatta arkadaşım bile utandı. gerçi onun utancı farklıydı: ne kadar kötü arkadaş olduğumu düşünecekler! diye üzüldü o. 

yedinci haftaya girdim, yardım eden, yardım teklifinde bulunan kişi sayısı yediyi geçmez. genellikle erkekler, özellikle vapura inip binerken yardım teklifinde bulunuyorlar, ama o da şık giyindiysem! hadi şimdi kötü niyet aramayayım, bazısında hiç de, salt "yüzüne baklılır nitelikte bir kadın" olduğumdan dolayı yardım ediyor hissiyatı oluşmadı. 
alenen kavga eden çıkmadı.  ama ya "engellisin, ne işin var sokakta nazarıyla paylayanlar? 

söze dökülen sadece tek bir vaka yaşadım. o da tam beşiktaş iskelesi çaprazında, vuku buldu: kadının biri, bir anda önüme çıktı, manevra yapamadım, kadının ayağına bastonum takıldı, sendeledim ve belim acıdı, ah diye çığlık attım. hışımla döndü, yüzümü fark etti, "ama siz çarptınız!" doğru ya, onun sağına soluna bakmadan, bastonlu insanların önüne atlaması trafik kurallarına aykırı değil! ben yine alttan aldım "kusura bakmayın, belim aniden manevra yapmama izin vermiyor, önüme çıktığınızı geç fark ettim!" 
bu kızcağız, yaptığı edepsizliği fark edebildi. özür diledi. sesinde samimiyet vardı. sağına soluna bakmayan tipik istanbullu işte!

ama şu var ki, hani şu ignorans dedikleri görmezden gelme üst seviyelerde. kaç defa ezilme tehlikesi geçirdim: çarpıp, neye çarptığını hiç fark etmeyenlerden tut da, aracını üzerime süren taksiciye değin (iki önceki yazım). tüm bankların dolu olduğu iskelelerde beş dakika bekleyip de yer vermediklerinde, çantasını banka yaymış olanın yanına, nazikçe özür dileyerek, durumumu da açıklayarak ilişiyorum artık. ne yapayım, belimin ağrısı ağır basıyor, duramıyorum ayakta, gururumu rafa kaldırdım. 

ama sırf ayakta kalmamak uğruna, iki durak yürüyüp ana durağa yürümek 'koyuyor! hele ki durağa varmak üzereyken harekete geçen, bastonumla el etmeme rağmen durmayan otobüs şoförlerine de içerliyorum. 
büyükşehirde belediye bile engelli şehirlisini düşünmezken, şoföründen, hatta alelade sivilden mi bekleyeceğim bu duyarlılığı?

hadi seninki geçici. sık dişini, şurada altı ay, bilemedin bir sene sonra normale dönebileceksin.  ya ömür boyu engeli olan insanlar ne yapsın?! 
evet, maalesef, onların hali çok daha kötü. 
bu ülke, kendisinden yardım isteyen engelli seçmenine, "iş vermişiz, daha ne istiyorsun!" diye hakir görebilin bakanların olduğu bir yer, kalkmışım ben de o ülkenin vatandaşından duyarlılık bekliyorum. 
utanayım değil mi kendimden?
evet, evet, çok feci utanıyorum, geçiçi de olsa bir engele sahip olmaktan ölesiye utanıyorum. 
hiç olmazsa hitler almanya'sında gaz odasına gönderir, kurtulurlardı benden. burada bunu da yapamıyorlar. 

geyik bir yana,
tüm engelli canların Allah yardımcısı olsun!