yapılmış tüm ihmalleri geçin, denetimi yapmayan ve evlerin olduğu semte sanayi merkezi kuran belediyeye yükleyin suçu, o işin kolay yolu, ama 17 ölünün neredeyse yarısı, hani şu sekiz kişinin neden öldüğünü önce bir düşünün!önce size bir diyalog, ilk küçük patlama sonrası bir an, bir yerde: - len mahoların olduğu handa patlama olmuş - anaaa deme - hadi gidip bakak - he ya bakak olay yerinde: - anaa bah bah, yangın çıkiii, vıyyy - ulaa boşaltın burayı, başka patlama olabilir - ne bağırıyon lan, biz de görek olan biteni - abooov, ölü mü varmış?
ve ikinci büyük patlamada bu meraklı seyirci kitlesinden sekizi ölür!sonra da yok belediye suçlu da bilmem ne! sen merakını yenme, koştur seyre, sonra da güvenlik şeridini oluşturamayan görevliler suçlu olsun, ama bireyin kendisi asla suçlu değildir, hep başkasıdır o suçlu olan!!! ama bizde var bu merak olayı; yolda kaza olur, kaza değildir yolu kapatan, meraklı seyirci kitlesinin kaza yerinden ağır ağır geçmesidir asıl sebep. biraz kan, biraz kaza detayı görme merakıdır çoğunlukla.
kaldı ki 5 iş yeri de kaçakmış, patlamanın olduğu tahmin edilen kot yıkama atölyesi de ruhsatsızmış, ve hepsi de mührü sökülüp çalıştırılmaya devam edilen işyerleriymiş...
not: haberciliğin başka bir boyutu: ilk canlı yayın haberlerinde patlamanın doğal gaz sebepli olduğu tahmin edilmiş ve görevlilerin doğal gazı kapattıkları bildirilmişti, oysa son bilgilere göre, o sokakta doğalgaz bağlantısı dahi yok. peki, olabilir, ama merak ettim, bu görevliler hangi doğalgaz vanasını kapadılar?
bu reklamlar beni öldürecek... yok yok, başka yolu yok, gerçekten öldürecek... bir banka reklamı var, şimdi adını verip reklam yapmayalım, ama iki ay kredi ödemesine ara verilebiliyormuş dersem sağır sultan bile anlar zannımca! neyse işte bu reklamın yağmurlusu feci şekilde dürtüklüyor beni, (feyzbuk dürtüğü gibi de değil üstelik bu). neymiş, yağmurda da ara olabilirmiş! yahu, kuraklık yaşıyoruz, bir senedir barajlar sahara çölüne dönmek üzere, sizinki yağmurda ara olsun diyor! hani bu reklamcıları cidden kutlamak istiyorum, günceli takip edip ona göre reklam içeriğini hazırladıkları kesin! biz yağmur yağsın diye dualara çıkıyoruz, bu mersin kuraklıkta sanıp o tarafa koşturuyor!
aynı bankanın, aynı aynı konuyu farklı bir konseptte ele alışı var ki, o da evlere şenlik: aşka iyi ay ara verelimmiş! bu da pilav yemeğe giderken evdeki bulgurdan olacak modeli. anladınız değil mi hangi reklamı kast ettiğimi, sevgilisine kıytırık bir kafede tam evlenme teklifi etmek üzere olan şaşkoloz zat, bir afet-i devranın kafeye girdiğini görür ve gözü döner, sevgilisine ara verelim iki ay diye yalvarmaya başlar, gözünü de güzelden ayıramaz). tabii, tam manken kataloglarından fırlama hanım kızımız o kılıksız adama dönüp bakacaktır süphesiz. zaten suratsız sevgilisi konumunda oynayan kadın bile bence fazla güzel olmuş bu adama...
yani bu banka bize ne demek istiyor bu denli bahtsız konular seçerek? vallahi siz isterseniz düşüne durun, benim cevabım hazır: 1. yağmuru dört gözle bekleyin isterseniz, ama krediyi geri ödeyebilmeniz, yağmurun o kadar verimli yağması kadar imkansız 2. bizim krediyi alınca, olmayacak işlerin peşinden gidecek ve varınızı yoğunuzu o uğurda kaybedeceksiniz!
"ben de yazılarıma iki ay ara vereyim, olur mu? bilmem ne bankasında oluyor amaaaaaa!"
uzun süredir benim haytalardan bahsetmediğimi fark ettim, hemen bu vesile ile kızımın son marifetini anlatayım dedim:benim alaca var ya, şu 12 buçukluk taze(!), gece yatmadan evvel ne zaman diz egzersizlerimi yapmak üzere kanapeye geçsem geliyor kuruluyor yanıma, başlıyor sevdirme seanslarımız... ne zaman egzersizlerim bitiyor o da kalkıyor...bunda ne var demeyin, var işte, günün hangi saatinde ne yapmak için oturursam oturayım o kanapeye, ne bileyim kitap okuma olsun, dinlenme olsun, film seyretme olsun (hoş bu son ikisini epeydir unuttum ya, sahi nedir dinlenmek ve uzanıp film seyretmek nedir? ancak kitap okumak için oturabiliyorum, o da ders amaçlı...), nadir gelir yanıma. ama şu egzersiz nasıl bir etki ediyorsa benim yaşlı alaca'ya, hooop bitiyor yanımda... çözebilene aşk olsun... yahu zaten şu kedileri anlasam....
not: pis kadın, başka zaman yanına almadığın için gecenin o saatini kolluyorum yanına gelmek için, o yorgunlukla kovmuyorsun beni, ben de dilediğimce geçiriyorum tırnaklarımı her yanına, gıkın çıkmıyor! oh canıma değsin! imza: alaca
geçen senenin bilançosuna bakınca bayağı bir şenleniyorum: suikastlı, ırkçı saldırılı, azınlık diskriminasyonlu, nükleer santrallı, cinnet geçiren babalı, kocalı, namus töresi uğruna bolca cinayetli, bilinçsizlik örneği referandumlu, kendi cebini dolduran bir hükümet seçimli ve savaştan hallice bombardımanlı içeriği bir hayli zengin bir yıl. eh tabi bu yıla yaraşır bir kapanışı da esirgememişiz: taksim yılbaşı şenliklerinin geleneği haline gelen turist hanım tacizleri!
korkarım perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğu gibi, yeni yıl bize pek farkıl, yeni bir havadis getireceğe benzemiyor, bir çantayı dahi almaya yetmeyecek (bahsettiğim çanta öyle bizlerin pazardan aldığı uyduruk çantalar değil 14 bin dolarlık bir şey bu) maaş kazanan bir devlet büyüğümüzün eşininin mağaza kapattırabildiği bir ülkeden zaten ne haber çıkar ki demeyin, ya da deyin, orasına ben karar veremem. Yine de az önce okduğum yabancı menşeili bir haber içime bir parça umut serpti: avusturya'da bir amca, yaralı ve hasta taklidi yaparak iki sene boyunca hastanelerde bedava yemiş içmiş, yatmış! helal olsun amcaya! kesin evsiz yurtsuz bir amca olmalı ki o kötü hastane yemeklerine gurme menüsü muamelesi yapmış. hem mağaza kapatmamış ya, sadece hastanede bir yatak. ee onu da çok görmeyin a güzel insanlar!
evet evet, bizim ülkenin de darısı başına olsun, böyle girişimci ruhuna saihp arkadaşların haberlerini bekliyoruz!
hani var ya şu içince kanat takan enerji içeceği, sizi bilmem ama reklamlarında tüm karakterlerin o içeceği dipledikten sonra kutusunu fırlatıp atmasına feci halde uyuz oluyorum! hadi reel hayatta yiyorlar tüm bu naneleri ama hiç olmazsa reklamlarında çevreye biraz daha duyarlı olsalar, hem kazara belki üç beş yeni nesil insan evladı da etkilenir, çöpünü koca bir çöp kutusu sandığı sokaklara atmaz... ha ne dersiniz, güzel olmaz mı?
yorgunluk diz boyu...böyle yorgunluk halleri tehlikeli olabiliyor, beyin hücrelerinizin onca koşuşturmadan canlı çıkabilmiş azınlıktaki arkadaşları kendi aralarında gruplaşıp fısır fısıra başlayınca işiniz duman oluyor. onlar fısırdaşıyor siz de onlara malzeme bulmakta maaşallah hiç geç kalmıyorsunuz efendim. hemen dünya halleri, gazete haberleri, ne olacak bu insan evladının içler acısı durumu gibi rakı masasına layık temalarla destek veriyorsunuz.
farkındayım, bu son yazılarımda siz okurlarıma çok yükleniyorum, direkt suçu sizlere atıyorum. ee ama siz de yapmayın kardeşim böyle, bana da yazı malzemesi çıkmasın... hehehe yine sıyrıldım içinden :) yok efendim 77 küsür araç kundaklanmış (ha bundan ne anlıyor bu kundakçı eleman? hani çalsa, anlayacağım, para kazanacak; son model araçlara yüklense sadece, haa antikapitalist, accık kırpılmış bir kızıl diyeceğim, ama ikisi de değil....), belek'teki ağaç katliamı (ayranımız yok içmeye, tahteravanla gideriz ölmeye... boşaltım sistemini rahatlatmaya değil, direkt ölüme gitmektir onca ağacı kesmek! evet durum o kadar vahim!), yok deprem sonrası çıkarılan deprem haritası psikolojikmiş ! (evet ya, devletin ileri gelenlerinden yeni bir inci! deprem sonrası depresif halle -kısaca: dsd sendromu- , taş gibi yerlere deprem riski var demişler meğerse! yok yahu, bizim ülkemizde deprem fay hattı mı vardı ki? hepsi komplo teorisi canım, imarın gelişmesini istemeyenlerin komplosu külliyen!!).
sonra da şehitler olunca, haydeee hurra, vatan koruyalım diye sokaklara dökülür ateşli arkadaşlar. ama önce bir düşünün, nasıl bir vatan bu? evinizin önündeki arabanın yarın yanmış olarak bulup bulmayacağınızı - can güvenliğini es geçtim, gasp, kap kaç, onlar ayrı bir vehamet- bilmediğiniz; deprem olsa evsiz hatta cansız kalıp kalmayağınızın belli olmadığı, üstelik devlet otoriteleri tarafından deprem bölgesinde olmadığınızın güvencesiyle yaşadığınız; golf sahası uğruna kalan yegane ciğerlerinizin sökülüp alındığı bir vatan bu! güle güle kullanın o halde... tabii gülmeye takatiniz kalırsa... kusurua bakmayın sevgili okurlarım çok yüklendim size, ve kabul, sorun bende! ahanda yandaki madra karikatürü durumu gayet güzel ifade ediyor. siz bu ikilinin diyaloğunu kendi içimde yürüttüğümü düşünürseniz, anlarsınız ne demek istediğimi:
bazı günler olur, primatlardan bir nebze akıllı (gerçi son yapılan deneyler aksini ıspatlıyor, ve tabii ki biz kontekstimize halel getirmemek adına onları yok sayıyoruz şimdilik!), lakin o kadar duygusal olamamanın sancısını çekeriz. ohhh fiili birinci çoğul şahısta kullanıp aklımca işin içinden sıyrılacağım. yok öyle yağma, birinci tekil şahsa dönemem şimdi, utanırım cümle aleme karşı... durduk yerde ağlamaya başlarız (yok olmadı bu, çok durduk yerde değildi, basbayağı yürümelik yerde, hem de sokak ortasıydı hatta... hadi arkadaşlar, yalnız bırakmayın beni, ha gayret! birinci çoğul şahıs, huhuuuu! niye mi ağlarız? neden olacak, bastonlu bir amcayı baharda ölen babamıza benzetmişizdir. istikamet iskele ev arasında bir yerde, aynı babanıza benzeyen yaşlıca bir amca peydah olmuştur, aynı onun gibi tıngır mıngır bastonuyla ağır çekim yürüyordur, bir de sakalı olsa direkt, "yav baba, ölme numarasıyla anamı mı terk ettin de yirmilik çıtıra mı kaçtın" nidasıyla sarılacaksınız, o kadar benziyor hani! tamam yahu, babanız benzemiyor olabilir üstteki tarife, kırmayın beni! önce bir iki yutkunur, geçecek gibi olursunuz, ama ohooo farkına bile varmadan amcanın ağır çekimine kapılmışsınızdır (yaşlı erkek çekiciliği bu olsa gerek: bastonuyla senkron tutturmak...) derken, durumun ayırdına varır, amca fark etmeden tabanları yağlarsınız (ne olur ne olmaz, sizi kapkaçcı sanır ya da başka bir şey, oracıkta kalpten gidiverir, vebali mebali olaylarına sebep olur, ömür boyu vicdan meselelerine gark olursunuz). bakın hele, çaktırmadan birinci çoğul şahıstan, ikinci çoğula geçip, sorumluluğu sizin üzerinize bıraktım bile, siz daha uyuyun!
lakin göz ve kalp irtibatı çoktan ilişki kurmuş, babanızın resmini anında flashdiskten yükleme yapmış , 150 gb (ne var, yakında o kadar kapasitelisi de çıkar, hayal kuruyoruz burada!) şiddettinde harddiske giydirmiş, tüm belleği bloke edip zırlama komutunu göndermiştir bile. boşuna basarsınız undo tuşuna, f1 tuşu çoktan kayıptır ve ctrl+alt+delete tuşları da faide etmez. filmlerde müziğin plak cızırtısıyla durduğu noktaya gelmiş olabilir bazılarımız -anında biz olduk- şimdi "ne diyorsun kardeşim?" diye kızarak. tamam kızmayın, zaten hepsi "aptallar için bilgisayar kullanma kısayolları" kitabından arakladığım bilgilerdi. benim de bildiğim nane değil bu pc olayları -hehehe, çaktırmadan okuyucu ile empati kurma! aa pardon bunu da okudunuz şimdi değil mi? hiihi elimden kaçtı-. sakinleşirseniz bir de şöyle anlatırım: gözünüzden bir iki damla şıp şıp eder, aboov diyerek adımları hızlandırır, ama beyhudedir bu çaba, şıp şıp çoktan şırıl kıvamına gelmiş, salya sümük zırlamaktasınız! son çare -neyse ki güneş var da konsepte uyuyor- güneş gözlüğünü çıkartır, zırıl zırıl eve yürürsünüz hala üstüme alındığım yok, benim başıma gelmedi ki, valla ben gördüm sizi, yollarda salya sümük koştururken, hatta mendil ister misin kardeş diye seslendim, duymadınız... yolları şaşırır, on dakikalık yolu yarım saate çıkarmayı becerir, son beş yılın en başarılı labirent çizme şampiyonu bile ilan edilirsiniz. amaaan ne olacak, içinizde kalanı cebinizdeki bir paket mendile sığdırmışsınız işte, uzayan yollar ve sümüklü mendiller size feda olsun!
ama sonra, akşamın ilerleyen saatlerinde, çalışmanız gerekirken kendinizi böyle ne idüğü belirsiz yazılar yazarken bulursanız şaşırmayın! ben uyarayım da... ne olur ne olmaz.
biliyorsunuz en sevdiğim konulardan biridir kendileri. 12 buçuk yıldır hayatımın belirleyici unsurları haline geldiklerinden galiba... benim huysuz oğlanla yaramaz kızım belirliyor sabah kaçta kalkacağımı, ya da ben de çok içselleştirmişim ki, doyamıyorum bana eziyet etmelerine rağmen onlar hakkında yazmaya...
neyse amacımdan sapmaden yazayım: iki haber duyuracağım, ilki tatil dönüşü kedisini, köpeğini sokağa bırakıp, 'ayakbağından' kendini kurtaran sözüm ona hayvanseverlerin uyanıklığı! tabii, hayvan tatil boyunca onları eğlendirmiş ya da pahalı bir cins olması sebebiyle havası atılmış, yani işlevini yerine getirmiş her tüketim nesnesi gibi atılması gerektiğinden, sokağa bırakılmak suretiyle terk edilmişlerdir.
yine de teşekkürü bir borç biliriz, zalimce bir ölüm de reva görülebilirdi, hani eğlencenin devamı kıvamında biraz sado takılmaca... ama neyse ki yüreği yüce hayvansever yaşamını bağışladı minik pisi ya da kuçunun da sadece sokağa atmakla yetindi... ama gazete haberinin de söylediği gibi bazısı üzüntüden, bazısı açlıktan, sokaktaki yaşama uyum sağlayamadığından telef olup gitmiş, gitmeye de devam edecek....
ama kyoto'yu umursamayıp, kendi geleceğini dert etmeyen adamdan başkasının hayatını umursaması nasıl beklenebilir ki? benimkisi de laf işte! ve hayatların hiç bir mana taşımadığını, pınar'ın bana gönderdiği haberden bir kez daha anlıyorum, neymiş efendim, gen hastalıklarında ışık saçan kediler yardımcı olacakmış, hazır başlamışken ışık saçan popolar da icat etsinler, karanlıkta tuvaleti kullanabilme gibi bir özellik kazanmış olur insan evladı, hatta işlem esnasında nota çalabilme özelliği de eklensin de, umumi tuvaletlerdeki gaz çıkarma sorunu tarihe karışsın!
cumartesi günü yaklaşık 4999 kişiyle birlikte güzel ülkemizin tepesindekilere kyoto'yu imzalasın, nükleer enerji yerine güneş rüzgar kullansın diye çağrıda bulunduk.ama anlaşılan o ki, sayımız yetersiz gelmiş, sakal da uzatmadığımıza göre, hiç bir işe yaramadı , bağırtılarımız....
neler bağırmadık ki, bush'un marifetlerini saymaktan, nükleer istemediğimizi çığırmaktan bitap düştük! ama çok da eğlendik, rüzgar gülleri tepemizde, sloganlarımız ellerimizde, biz gideriz eyleme, eyleeeemeee tadında, göbecikler attık, tef çaldık, davullara vurduk gitsin!
etraftaki insanların bakışları da ayrı bir eğlence tadı veriyordu elbette, sirkteki maymunları seyreder gibi baktılar, filme aldılar, tabii ya, onlar için çok da farkımız yoktu neticede....
işin korkunç tarafı türkiye 2009'da imzalayacağını söylüyor kyoto'yu, o da binbir nazla, yok hazır değilmişiz de, üstümüze gelinmesinmiş... avustralya da imzaladıktan sonra, imzalamayan iki mühim ülkeden biri biz kaldık, o utançla hala 2009 gibi, artık imzamızı basmak için çok geç kalınacağı bir tarihe erteleyip duruyoruz! işte bu bilginin gazıyla, kah koştuk yürüyüşte, kah oturduk, kah da düdüklerimiz, teflerimiz ve davullarımızla hükümet bizi duysun diye bolca gürültü yaptık, ama korkarım ankara'ya kadar gitmedi bizim ses.... her ne kadar minik eylemciler de destek verdiyse de -ki zaten onların geleceği söz konusu, ne de olsa biz şurada bir onbeş yırmı yil belki daha yaşarız (ne kadar karamsarsın demeyin, bu ısınma böyle devam ederse, umarım o kadar bile yaşayıp olacakları görmem!)- kendi öğrencilerimden aldığım tepki gösteriyor ki, çevreciler türk insanı için hala bir avuç deliden ibaret!
konuyla ilgili başka detay öğrenmek isteyen olursa, buraya baksın!
cumartesi günü erkek arkadaşımın sosyal manyaklığı (her hafta bilumum sergi gezilir, konser, tiyatro, sinema gibi kültürel etkinliklerin hiç biri de ihmal edilmez kendisi tarafından) sayesinde silahtarağa'daki bu muhteşem binayla tanışma şansına eriştim. tarihini vs'ni merak edenler şuraya bakabilir, beni cezbeden osmanlı döneminde kurulan ilk enerji tesisi olması ya da bir dönem istanbul'un tüm enerji yükünü tek başına üstlenmiş olmasından ziyade binanın kendisiydi. ve itiraf ediyorum, hemen yanına yapılmış olan modern binadaki -ki dört koca kattaki(!)- sergileri unutup santral binasına vuruldum.
binanın dışını gördüğünüzde çok büyük bir farklılık dikkatinizi çekmiyor, alelade bir fabrika binası sevimsizliğinde karşınızda dikiliyor. içeri ilk girdiğinz anda da öyle aman aman bir şey dikkatinizi çekmiyor. ancak o koca kazanların olduğu bölüme ayak bastığınız anda sanki zaman duruyor. ya da zamanda yolculuk etmişsiniz de başka bir yüzyıla gözünüzü açmış gibi hissediyorsunuz!
binanın içerisi o yüksek tavanıyla bir noir filmsetinin orta yerine düşmüşçesine kasvetli, gotik bir atmosferle sarmalıyor, içerisine alıveriyor bir anda ziyaretçisini. o kocaman kazanların oflaya puflaya çalışacaklarını bekler gibi ayak ucunda dolaşmaya başlıyorsunuz bir anda. hani sanki uykuya dalmışlar da sizin ayak seslerinizden uyanacaklarmış gibi. pasın kahverengi devasa dünyasında yitmiş gibiyken kendimi jean jeunet'nin fantastik filmlerinden birinde, mesela "kayıp şehrin çocukları"nda cirit atıyormuşçasına şaşkın hissettim kendimi. her an karanlık bir köşeden dominique pinon'un canlandırdığı o cücelerden biri fırlayacakmış gibi etrafımı kollayarak yürür olmuştum.
eğer böyle bir atmosferden hoşlanıyorsanız, santral istanbul kesinlikle kaçırılmaması gereken bir mekan. hem sergi de gezmek istiyorsanız tek taşla iki kuşu da halletmiş olursunuz. üçüncü kuşu da, santral binası içinde sergilenen ve ziyaretçilerin kurcalamasına açık olan bilimsel ve de deneysel aygıtların sergisine giderek de vurabilirsiniz. hele de çocuğunuz da varsa, o orada bu cihazları kurcalasın, siz yandaki sergi bölümünü gezerek sanat aşkınızı doyurabilirsiniz. bilemiyorum artık kaş kuş vurmuş oluyorsunuz böylece...
hatta size bir de kıyak geçerek, saat başları ve yarımlarda akm önünden direkt silahtarağa'ya giden servislerin de olduğunu da belirteyim, hizmetimiz tam olsun.
oh oh, şiştiniz mi diyerek tüm sigara tiryakilerinin karşısına geçip üç tur göbecik atasım gelirdi hayal perest olaydım. ama biliyorum ki bu habere içimden geldiğince sevinemeyeceğim. yasa çıksa bile, adamlar pofur pofur karşıma geçip nanik çeker gibi sigaralarından bir nefes çekecekler ve suratıma doğru üfleyecekler! benim en büyük derdim vapur, çok severim vapur yolculuğunu, yaz oldu mu da bir iştahla geçiyorum dışarıya, kuruluyorum mis gibi, sıcak güneşin altında esecek rüzgarın düşüyle, hooooop yanımda bitiveriyor bir tiryaki, fosur fosur dumanıyla birlikte. sağa dönsen duman, sola duman, eyvallah be, siz keyif yapasanız diye, biz mahrum mu kalacağız hep?! nafile, tüm yaz boyuca vapurun havasız iç bölümlerine mahkum oluyorum, ama orada bile kurtuluş yok, çünkü hemen kapı eşiğinde içenler sayesinde o duman kapalı mekanı bile boydan boya arşınlıyor, benim gibi hassas burunlu insanların hayatını cehennem ediyor. ama sanırım kimsenin sesi çıkmadığına göre benim dışımdarahatsız olan pek yok!
bu sene ilk defa alt güvertede, giriş kısmında yasaklamışlar, kocaman yasak levhaları konmuş. gariban gariban sevindim duruma, ohh bari şurada dikilebilir, dışarıda yolculuk etmenin keyfini, ayakta da olsa bari çıkarırırm diye, ama yooook o bile reva görülmüyor! hani neredeyse levhanın altına geçip istanbul hatırası resmi çektirir gibi aldırış etmeden paketini çıkarıyor, kardeş dumana hasret kalmışsındır diyerek suratıma doğru üfüyor yine pis dumanını! "ama ama" diyecek oluyorsunuz, "ama herkes içiyor burada" cevabı geliyor. ve herzamanki gibi yalnız kaldığım için, tek başına arıza yapan şahıs kıvamında susmak düşüyor payıma! geçenlerde amcanın teki içeride içiyor, bir yandan da telefonuyla konuşuyordu. içeride içmek yasak diye uyardım amcayı, telefonla konuşuyorum diyerek savdı beni başından. ben de, ulen dışarısını zehir ettiniz bize, bari içersini de etmeyin tadında inat ettim bu sefer, yalnız oluşuma da hiç aldırış etmeden bastırdım, "dışarıda içer misiniz lütfen sigaranızı" "tamam, telefonum bitsin çıkacağım" diyor amca ters ters, ama konuşması da uzadıkça uzuyor, bir yandan da telefondaki kişiye, "bir karı rahatsız edip duruyor" diye de haddimi bildiriyor kendince. baktım bununla baş edilecek gibi değil, gittim hiç üşenmeden görevliyi buldum. amca da sağolsun, ben gelene kadar hiç yerinden kıpırdamamış, hem cigarasını tüttürüyor hem de muhabbetine devam ediyor. neyse ki görevliyi görünce, homurdana homurdana çıktı çok fazla olay çıkarmadan. elbette yine tek başınaydım şikayetçi olan, ama bu haberi okuyunca, meğerse yalnız değilmişim diyesim geliyor, halbuki uygulamada öyle hissediyorum.
bir de tabii burada kapalı mekanlara has yasak bahis konusu, yani sigara içmeyenler yine kapalı mekanlara hapis olmaya devam edecekler....
ah ah bir tiryaki olamadım gitti....
not: bu filmi de seyredin, iştahınız açılsın, sonrasında bir keyif sigarası içersiniz artık :))))
ansızın, bir filmin ortasında, bir ödev okurken, yağmur yağarken düşüyorsun aklıma. önce aldırmıyorum, savuştuyorum varlığını, ama öyle bir yer ederek geliyorsun ki istemsiz resmine gidiyor gözüm ve gidiyor yüreğim, acıyor bıraktığın boşluk. öyle sızlıyor ki o boşluk bütün gece sızan yağmur dolduramıyor, gece dolduramıyor, kalıyorum öylecene, resmine sarılmış bir halde.
kediler bile meraklanıyor, dolanıyorlar etrafımda, biri burnuyla itiyor yüzümü, diğeri patisyle dokunuyor, anlar gibi seni andığımı. eşlik edeceklermiş gibi ağıtıma.
biliyorum daha çok sızlayacak yokluğun, hep o acaba kalacak dilimde. kalsaydım o gece, götürseydim ertesi gün kendim seni doktora, değişen bir şey olur muydu diye.
biliyorum daha çok sarılıp resmine ağıtlar düzeceğim, tontonum diye sızlanacağım.
ve hiç geçmeyecek gibi bıraktığın o boşluk, hiç dolmayacak gibi...
hele ki zamanında bir suça karıştıysa, aman aman, sakın ha anmayın, çünkü siz de böyle yaparak suç işlemiş olabilrsiniz gayet tabii! oğlunuz, kızınız, en yakınınız bile olsa anmayın! yoksa başınıza gelecek olan 73'lük tezyenin başına gelenlerden farksız olmayabilir!
ama tabii burada benim merakımı celp eden bir sene boyunca bu davayı sürdüren mahkeme değil de, işi gücü olmayıp, bu tür olayların peşine düşüp, suç duyurusunda bulunan kişilerin psikolojisi! yani yaşlı bir kadının acıyla sarf ettiği bir cümlede dahi bölücülük arayan bir kişinin paranoyak olma ihtimali üzerine olasılık hesapları yapsak, sonuç ne çıkar sizce?
Yazının bütünüden ziyade girişi beni düşündürdü, aynen alıyorum buraya"Lenin, Hitler, Mao, Roosevelt, Churchill, Nasır, Nkrumah... 20. yüzyıla damgasını vuran tarihsel kişilerden çoğu geride kaldı. Bir dönem çok parlak yanan ışıkları şimdi yanmıyor. Onlara, artık cereyan verilmeyen ampuller gözüyle bakabiliriz." Haluk Şahin etnosantrik davranmayı bırakıp o ülkelerin içinden bakabilseydi, bu yazının anlamı bambaşka olurdu, ama maalesef yapmamış!
Almanya'da Hitler hala gündemde, en son Eva Herman'ın yazdığı Hitler döneminin aile kavramını öven kitabıyla bomba gibi düştü konu tekrar gündeme ki, aslında radikal sağcı gençlik yüzünden hiç inmemişti.
Mao deseniz, Çin'in dört bi yanında resimlerini ve heykellerini görmek mümkün ve çinli bir öğrencimden duyduğum kadarıyla, gündemden de inmiş değil!
Amerikalılar zaten o iki isme toz kondurmaz, haaa her sabah ilk okul çocukları ulusal marşlarını okuyup soz konusu kişilerin heykellerini selamlamıyorlar elbette. Ama eğer buysa kriter, kesinlikle gündemde değil bu kişiler.
Ne yani Haluk Şahin gerçekten de Hitler'e her sabah selam verilmesini mi bekliyordu?!
aşk konulu insanın yüreğine bahar duyguları serpiştiren bir yazıdan sonra, gel de şimdi bu hadise üzerine yaz çiziktir... deli olmamak elde değil, zaten 8 akerimizin sağ salim dönmesine sevinememiş bir halde Doğu Perinçek'le ağlaşırken... (o konu öyle bir nutkumun tutulmasına neden oldu ki, olur da çözülürse girişirim belki)
oh beee, daha ne olsun! hani insanın, keşke merhume bir de yol tarifi alsaydı diyesi geliyor, eminim bu da en az 10 yıllık indirimi sağlardı, bir de yol tarifini haritada göstertseymiş, al en azından 15 yıl! ne de olsa ağır tahrik var! ne demek yahu, ne yol tarifi, nereye giden bir yol bu? doğru yol olmadığı kesin! kadın kesin çalışacağı pavyonun adresini soacaktı, zaten kot pantolon giymesinden belli değil mi kötü kadın olduğu!
neyse içim rahat, çok şükür ki namusumuzu koruyacak birileri var!
eh biraz dengeniz kayar elbet, amanın hala yaşıyormuş, ne güzel diye şaşırır, çokça sevinir ama bolca da tuhaf olursunuz! ee boru değil, adı üzerinde: ilk aşk bu!
16 yaşında yaşamışsınız bunu. daha vücudunuzdaki değişimlere idrak olamamışken bir de aşk başınızı sarar. verdiği o ilk heyecan, belki çocukcadır, ama bugün baktığınız yerden bir o kadar da masum görünür gözünüze. elbette yaşın neden olduğu ve de hormonların da epey depreştirdiği kaşif merakı o masumiyete miniğinden bir parmak atsa da günümüzün 16'lık veletlerinin yaşadığıyla karşılaştırıldığında melek-şeytan, siyah-beyaz zıtlığında ortaya çıkacak bir masumiyet ihtiva ederdi (tamam birazcık abartmış olabilirim). üstüne üstlük bir de buruk bitmiş, tam yaşanamamış bir aşksa bu sizin için...
internetin nimetleri nelere kadir! ama durun hemen oraya geçmeyeyim: henüz internetin olmadığı zamanlarda ara sıra aklınıza geldikçe, bir de "ilk aşk"ınızı anlattığınız bir defteriniz varsa karıştırır, nerededir, ne yapıyordur, ben hiç aklına geliyor muyum diye düşünürsünüz, hatta yeniden karşılaşsanız neler olurdu diye hayallere dalarsınız elinizde olmadan. ama pek de umudunuz yoktur o karşılaşmaya dair, çünkü çoktan yitip gitmiştir, başka diyarlardadır, onca senedir bir defa olsun haber almamışsınızdır.
sonra bir gün, akadaşlarınızın ısrarıyla girdiğiniz bir sitede (hahaha, anladınız değil mi hangi site?! yok ben reklam yapmayacağım!) ilk aşkınız sizi buluverir!
ve bakarsınız ki kişilikleriniz neredeyse birbirine zıt bir gelişim göstermiş, ayrı ülkelerde yetişmiş olmanın izlerini görürsünüz; içinizden, ıyy ben bununla mı birlikte olmuştum, tam zamanında bitmiş diyerek bir parça hayal kırıklığına uğrayıp, hatta tam bulmuşken yeniden kaybettiğinizi düşünürsünüz.
sonra 'şimdiyi' bırakıp geçmişi konuşmaya başlarsınız ve bunca farklılığa rağmen yılların sizden o kadar da çok şey götürmediğini fark edersiniz. eskileri andıkça da o zaman yazılmış olanları karıştırır, resimleri ortaya çıkarır konuştukça da kaynaşıverdiğinizi ayrımsarsınız. hatta duygusallaşır, ilk aşkın anıları derinlerde birşeyleri kıpraştırır, bir iki damla gözyaşı bile dökülür! ve yığınla işiniz dururken, kendinizi saatlerce muhabbete kaptırdığınızı sonradan homurdanmak suretiyle idrak edersiniz!
bak bak, bulmuş da bunuyor, biz bulsak öpüp başımıza koyarız diyenlere, umarım size de nasip olur homurdanmak :)
perşembe günü sabahı açık gazete dinlerken aldım kara haberi, kahroldum. hemen bir gazete aldım yoldayken. 81 yaşındaymış, kansermiş... ama yine de erken bir ölüm işte!
abartıyorum gibi gelebilir kimilerine ama sanki babamı ikinci kez yitirmişim gibi oldum, tüm gün ağlamaklı dolaştım.
herkes bir şeyler söylemiş hakkında ve çoğunluk da hemfikir, olağanüstü bir insan, hoşgörülü, ilkeli, alçak gönüllü ve mizah duygusu güçlü ama siyaset adamı değildi deniliyor. anılarını anlatmışlar, hayatı çarşaf çarşaf anlatılımş, okurken, hele ki siyaset alanında etkin olduğu döneme şahit olmuş ve salt onun yüzünden shp'ye oy vermiş biri olarak anlatılanların bazılarını anımsadım, anımsadıkça hüzün içinde gülümsedim.
türkiye'de ender bulunacak bir insandı ve eşine çok zor rastlanacak bir siyasetçi. dürüsttü çünkü, saldırgan değildi ve yeri geldiğinde, hem de en tepedeyken koltuğu bırakmayı bildi. kim ne derse desin, ondan bir kaç kişi daha olsaydı bambaşka bir siyaset görünümüne sahip olurduk.
bilimadamlığına söyleyecek hiç bir şey yok, fizik alanında geliştirdiği çalışmayla adını tarihe yazdırmış ve fizikte nobel'den sonra gelen en büyük ödülü de almıştı: Wigner madalyasını. ve galiba gönlü hep oradaydı. ama yine de ona zoraki siyasetçi dense de, ben öyle düşünmüyorum. Ve Radikal'den Murat Yetkin'in sözleriyle bitirmek istiyorum:Bu özellikleriyle ne yazık ki Türk siyasetine iki numara büyük geliyordu, fazla geliyordu. Belki o nedenle ayak oyunları karşısında tutunamadı. Ama halkın kalbinde yer tuttu. Belki de bu her şeyden önemliydi. benim gönlümde hala önemli bir yere sahip olduğu kesin. yarın teşvikiye'ye gitsem mi diye de düşünüyorum zaten...
bir nasyonalizm histerisi sarmış durumda ülkeyi ve olanları gördükçe boğulur gibi oluyorum. facebook'da linç girişimleri ve kürtlere karşı yapılanları tartıştığım bir arkadaşım, oklavısını kapıp sokağa çıkan bir ev kadını da katılsa bu linç mi olacakmış yani diyerek ben onları anlıyorum diye belirtmişti. bunu söyleyen az eğitimli biri değil, aksine felsefeyle ilgilenen ve o güne kadar aydın sandığım biriydi gerçekten de şehit acısıyla sokağa mı dökülmek gerekiyor? sokaklarda şoven sloganlar atıp dtp'lilere salıdrmakla başlayan olaylar akıl almaz bir hal alır oldu, ne yani bu acıyla kalkan'daki mhp'li kişiler gibi bayrağı öpmeyeni, ayırt etmeksizin tekme tokat dövmek mi gerekiyor? ya da bursa'da sadece kürt diye 82 yıllık marketi yağmalamak ve kürt olduğunu bildikleri kişilerin evlerine çarpı işareti koymak mıdır, intikam çığlıklarıyla masum insanlardan bunu acısını çıkarmak mıdır? sanki nazi dönemindeyiz de, yahudilerin evleri işaretleniyor! herşey korkunç bir geççmişin yeniden oluşturulma çabasına benziyor!
linklere üç ayrı haberi aldım sadece ve korkunç olanı bunlardan ibaret olmadığı yaşananların... belki de çoğu gazetelere bile yansımayacak kadar önemsiz haberler olarak geçiştiriliyor!
ve bir savaşa çığırtkanlığı aldı başını gidiyor! gerçekten de anlamıyorum, ne olur biri bana anlatsın, savaşa girmek o kadar kolay mı? yaşanabilecek daha büyük acıları hiç mi görmüyor bu insanlar? nasıl olur da bu kadar kan, nefret ve intikam bürür insanların gözünü?
ne için öldüğünü bilmediğim genç insanların erken ölümü yetmiyor, kardeşiniz, oğlunuz, ve hatta babanızın da bu uğurda ölmesi mi gerekiyor acınızın dinmesi için? o zaman mı anlayacaksınız savaşın yürek kaldırmaz acılarını?
ne için öldüğünü bilyor musunuz bu gençlerin? gerçekten vatan için mi öldü? yoksa daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, başka bir sebep uğruna/yüzünden mi öldüler yoksa?
peki ama savaş çıkarsa kimin işine yarayacak bu? pek çok köşe yazarı haftalardır bunu irdeliyor, ama nedense perihan mağden'in o hiç hoşlanmadığım üslubuyla yazdığı yazıyı alıntılayasım geldi ve okudukça daha da içim daraldı.
savaş dışında da çözümler olması gerekiyor, o yüzden siyaset var, o yüzden siyasetçilerin ara bulucu olması gerekiyor, öyle olmasaydı dikta rejimle yönetilmemiz gerekirdi. ve anlayın şunu artık: SAVAŞ BİR ÇÖZÜM DEĞİL!!!
ne olur, her yere bayrak asarak belki farkında bile olmadan şoven çığlıklara zemin hazırlayan o herşeyden bihaber insanlar! uyanın artık!
az evvel cnn'i izliyordum, "inside the middle east" adlı bir programda sırasıyla buradaki ülkeleri geziyorlar. bir ara mısır'a da uğradılar ve oradan cesur bir blogçuyu tanıttılar, konu ilgimi çektikten sonra pür dikkat izledim ama adresini belirtmediler, yoksa hemen reklamnını yapacaktım. neden bu kadar ilgimi çekti dediyseniz, medyadaki sansürün izin vermediği tüm siyasi haberleri bloguna aktarmaya çalışması ve bunları fotoğraflarla belgelemesi, polisin yaptığı işkence onun bloguna kayıt ettiği video görüntüleri ile ilk kez alenen tartışılır olmuş. buna benzer pek çok cesaret gerektiren alanlarda gördüklerini ve topladığı kanıtları koymuş bloguna 34 yaşındaki acar blogçu, tek yakındığı konu ise, yaptığı işin gazetecilik düzeyinde bir iş olmasına rağmen gazetecilik olarak görülmemesi. aldığı tehdit telefonlarını bile dert etmeyecek kadar da cesur.
izlerken, işte blogçuluk bu dedim. şimdi diyeceksiniz ki e zaten blogçuluk da buradan çıkmadı mı, elbette ilk oluşum sebebi buydu, ama bugün kaçımız ciddi anlamda bu kadar cesur bir blogçuluk yapabiliyor? sadece beni tekrar düşündürdü, blogçuluğu aslında kim için yapıyoruz diye. kendi minik dünyasını bir yerlere aktarıp küçük çaplı bir doyum yaşamak çoğunluğun sebebi. belki böylesi de gerekli, ama işte yukarıda anlattığım türdeki blogçular yaşamın aslında bundan ibaret olmadığını fısıldıyor ve blogçunun asıl sorumluluklarınden bu denli uzaklaşmış olmasının iyi bir şey olup olmadığını sorgulatıyor bana yeniden.
yok yok, bu aralar ülkenin karışık durumu beni umutsuzluğa düşürdü, buraya da böyle yansıyor bu. endişelenmenize gerek yok...
herkes üzüntülü, herkes terörü kınıyor, teröre lanetler yağdırıp hatta kimi yerlerde dtp'lilerin ofislerini basıyorlar, şehit anaları, babaları çıkıp konuşmalar yapıyor, mitingler düzenleniyor, ama bir allahın kulu da çıkıp devlete bunun hesabını sormuyor!
sen git en stratejik bölgelere, eli ancak bir iki aydır silah tutmuş askercilik oyanayan tecrübesiz çocukları hedef tahtası gibi yerleştir, sonra saldırı gerçekleşince de tezkere çıkarmalara yönel! ee tabii ya, daha çok günahsız genç insan ölsün, ölenler yetmezmiş gibi...
sabah bir yorum programında bölgenin fotoğraflarını gösteriyorlardı, engebeli zorlu araziler, gerilla orada yetişmiş, keçi gibi seyirtebiliyor, bizim çocuklar açık hedef gibi ortadalar!
bir de savunmaya bu kadar para harcanır sürekli, bunun birazını eğitimli, paralı askere ayırmak o kadar mı zor ki eğitimleriyle ya da verimli olabilecekleri başka alanlarda ülkeye çok daha fayda getirebilecek o gencecik insanları orada harcıyorlar?
ve en önemlisi dolduruşa gelmeden, bilinçle hesap sorabilecek, ama doğru mercihe hesap sorabilecek yurdum insanı ne zaman olacak????