28 Şubat 2008 Perşembe

çok tanıdık geldi

bu karikatürü görünce bana pek bir tanıdık geldi, ama epey düşünmeme rağmen bulamadım bana kimi hatırlattığını...
size de mi öyle geldi? anımsadınız mı? kimdi yahu?
bana da söylesenize!

20 Şubat 2008 Çarşamba

süper diş hekimlerimiz var

izmir diş hekimleri odası perfomansa göre ücret uygulamasının niteliği düşüreceğini ileri sürmüş ve bunun kanıtlayacak bir araştırma yaptırtmış, üç ayrı hekimin işlerini değerlendirmiş.
ortaya çıkan sonuç, iki hekimin beş günde normal bir hekimin iki katı iş çıkardıkları, hatta üçüncüsü uçmuş, beş katı iş çıkarıyor!
daha ne istiyorlar anlamıyorum, süpermen ayarında süper dişhekimlerimiz var, bunuyorlar! her devlet hastanesine bu türden bir kaç doktor, speedy gonzales tadında ariba ariba diye çığlık atarak diş oysunlar, dolgu yapsınlar işte, bakın hasta kuyruğu muyruğu kalıyor mu! hatta her birine kırmızı paçalı mavi donlar alalım, üzerinde de diş resmi olsun, daha bir havaya girerler, lazer dolguyu direkt gözleriyle yaparlar!

mizah anlayışı ya da anlayışsızlığı

başbakanımız dördüncü davasını kovalamaya hazırlanıyor. kimi mi dava edecek? ne siz sorun ne ben söyleyeyim, dava etmeyi düşündüğü kişiler ağır suçlu, ülkemizde barındırılmaması gereken tipteki insanlar bunlar, evet anladınız, azılı karikatürist grubundan, mizahçılardan bahsediyorum. her başbakanın korkulu rüyası, saygısız bir güruh bu, utanmadan eleştirirler, hiç bir şeye karşı da saygıları yoktur. sevgili başbakanımızı olmadık şekillerde resmederler, itibarını zedeleyip dururlar. anlamıyorum, ne istiyorlar ki? gül gibi bir başbakanımız var, ne alıp veremezler kendisiyle?

leman dergisi biricik başbakanımızı ne hallerde resmetmiş! güya bu fotoğraf photoshop değilmiş de, internette bir hayli zamandır dolaşıyormuş! bak sen! iftiraya bak! yahu bir başbakanın orta parmağı mı olurmuş? kim görmüş onu? hele böyle ayıpçı şekiller yapabilecek bir orta parmak?! sümmü haşa! şaşmış bunlar, münafık hepsi!

bunlar sanıyor ki, biz avrupa ülkelerinden birindeyiz, verip veriştireceğiz, oradaki saygısız mizahçılar gibi davranacağız... mesela en son erstes deutsches zwangsensemble'in skeçlerini izledim, amanın, merkel hakkında demedikleri yok! kadıncağıza sokak kadını bile demişler! ve hala serbest geziyorlar, olacak şey mi? hemen tıkmalı bunları, içeri tıkmalı, hatta idam etmeli böyle saygısızları. ama onlar başka millet, şeyleri geniş (yahu bakınız ne kadar sinirlendim, deyimi bile unuttum, neleri geniş oluyordu rahat insanların, birşeyleri geniş oluyordu, ama orta parmak olmadığı kesin, yoksa o muydu?)

almanca bilen buyursun izlesin!

cık cık cık, biz velinimetize kışt demeyiz, ama bunu mizahçılarımıza da anlatmak lazım!
lakin hukuk sistemimizde de bir tuhaflık olsa gerek, baksanıza önceki 3 davasını reddetmiş!

19 Şubat 2008 Salı

inanç, türban, özgürlük vs

inanç meselelerinde konuşmayı sevmem, herkesin inancı kendine neticede. neye inanırsanız da, o gerçektir sizin için.
kimisi reenkarne olacağına inaır ve ancak nirvana ilke sonsuzluğa erişeceğine, beriki cehennemde yanacağına veya direkt hurilerin cirit attığı cennete ulaşacağına. buyrun kardeşim inanç sizin, umut sizin, umutsuzluk da... dilediğinize inanın, yeter ki karşınızdakinin inancına da saygı gösterin.
benim derdim, kendi inançları dışında kalanları ötekileştirenler: öteki de daima yanlıştır, kötüdür, yok edilmelidir. (fanatizm burada mı başlar tartışmasına da girmek istemiyorum.)
son günlerdeki bu lüzumsuz türban tartışması pek güzel de gına getirdi.
ülke gündeminde başka mühim husus kalmamış gibi herkes oraya odaklanımş durumda. bir yerlerde birilerinin konuştuğunu duyar gibiyim:
- ne güzel kıvırdık, gündemi doldurduk
- he ya, artık kaç ay rahatız, banka mı hortumlasak, kimin malını kime peşkeş çeksek, kimsenin ruhu duymaz...
bravo!

bence türban da serbest olmalı, lambda da var olmalı ama, türbanlının rahatça yürüyebildiği yollarda travestiler de yürüyebilmeli, taciz edilmeden, saldırıya uğramadan... ne alakası var demeyin, hedef özgür olmak değil mi?
ama işte bazıları, bir tek kendine müslüman...

son günlerde bir bildiri konuşuluyor pek, konuşuluyor dediysem yanlış oldu, ben sadece açık radyo'nun haber yorum programında ömer madra'nın devamlı methinden dinliyorum demek daha doğru olacak. üç türbanlı hanım kızımız kaleme almış bu bildiriyi ve sadece türban değil, özgürlük adına diğer haksızlıklara da değiniyorlar; kürt sorununa, 301'e vb, üstelik hepsi çözülmedikçe özgürleşmeyeceklerine de bildiriyorlar.

bir anlamda, farklı bir cepheden, daha geniş bir perspektife sahip kişilerin de sesini çıkarması güzel, ama işte eşitlikçi anlayışın zırt dediği bir nokta var ki, en başında değindiğim husus o. pek güzel, herbirine değinmişler, ama hani lambda'nın durumu? hukuka ve ahlaka aykırı olduğu ileri sürülerek kapatılma kararı çıkan gay ve lezbiyenlerin derneğinden bahsediyorum.
ve lambda'nın çok güzel özetlediği basın açıklamasının başlığıyla bitiriyorum bu yazıyı: "eşitlik ve özgürlük herkes için, eşcinseller hariç..."

15 Şubat 2008 Cuma

başka şehir halleri

bu blogun düzenli okuyucusu kaç kişidir bilmem, ama iki vefalısından eminim, bu durumda o ikisi biliyordur (kalan sağlar bizimdir diyeyim mi?) ben pek severim yollarda gözüme ilişen insan evladının komik hallerini blogumda rezil etmeye (çok dedikoducuyum çoook)...
nitekim her hayırlı vatan evladı gibi ödevlerimi teslim ettikten sonra (aah evet ya, 13 yıl aradan sonra yeniden öğrenci oldum, sağır sultan duymadıysa henüz, işte fırsat!-ben böyle yaparak yaşımı da ifşa ediyorum değil mi?) kalan bir kaç günlük boşlukta başkent yankent demeden gezdim bir parça.
efendim ilk resmimize göz attığınızda koyun sucuk ibaresinin sol üst yanında bir adet ok ve üzerinde kapı sözcüğünü göreceksiniz, anlamayanlara açıklama: bu her koyunun kendi bacağından asıldığı ve sucuk sucuk terledği (bu bir deyim mi diye sormaları peşin peşin kınıyorum) yere giden kapıyı işaret etmektedir. yani "önünde durduğunuz kapı benzeri bölme, kapı değil vitrin, toslamayın!" uyarsını da ihtiva ediyor ve bence bize çaktırmadan devam ediyor: ama biz kapıya benzettik ki, bazı saflar açmaya uğraşsın, bize de gülecek malzeme çıksın).

bir de şu yalova'lılar bir tuhaf canım, küresel ısınma, çevre kirliği vs yok sayıp
tavşanlar gibi üremek istiyorlar, korkarım. dünya nüfusunun köküne kibrit suyu döküldü ya, üremek oldu tek problemimiz: "neden bebek yapamıyoruz"muş, bak sen... işin etik yanını geçtim, işte size bir kaç cevap:
- o kadar belgesel seyrettik ama bu işin nasıl yapıldığını hala çözemedik abi
- şu prezervatifleri deliyorum deliyorum, yine de bir şey olmuyor, acaba anlayıp sağlamlarıyla mı değiştiriyor alçak adam
- yahu ben doğuştan kısırım, hanıma söylesem mi acaba artık..?

sıradaki fotoğraf üzerindeki yazıyı anlayamadım, yardımcı olacak okuruma teşekkürü borç bilirim, ama ben yine de yorumumu esirgemeyeceğim: diyor ki "bu resmin alınmadığı yer şubemiz değildir" şimdiiiii, resim neye alındı? alıngan resimlerin olmadığı yerler nasıl şubeleri olmuyor? yoksa bu ticari kuruluş alıngan resimler mi satıyor? peki resim denilen cansız nesne nasıl alıngan oluyor? abartma, ikincil hatta üçüncül, mecazi anlamda kullanılmadı 'alınma' eylemi diyeceksiniz şimdi, peki bakalım tdk'ya: "alınma: alınmak işi". bravo! kutladım onları da tekrar(bilenler bilir ben hep kutlarım onları ara ara)! biz kendi naçizane bilgimiz üzerinden kodlamaya devam edelim o halde; alınmak: bir yerden alınıp götürülmesi eylemi diyelim buna, hmmm demek ki müşteriler her gelişlerinde bu resimden bir adet almaları gerekiyor, yoksa burası şube konumuna yükselemiyor! bildim mi? yine mi değil? aaa tamam bu şehre bir daha gidersem ilk iş gidip, resim alınmadığında şube olamayan bu çiğ köfteciyi alnından öpeceğim bana bu muhteşem bilmeceyi bağışladığı için!
durun, yoksa yoksa "bu resmin yer almadığı çiğ köfteciler, şubemiz değildir" demek istemiş olmasınlar? eh bravo, eğer kasttikleri gerçeken buysa, o zaman da bu muhteşem türkçeleri için ayrıca öpeceğim... (gak guk, gerçekten öpmemi beklemiyorsunuz değil mi?)

sıra geldi son güzel fotoğrafımıza ( ki onda istemeden bir de bonus foto oldu, anlatayım efendim): bu ilanı görünce hemen, yok canım, hiç istediğim saatte değil, hep istemediğim saatte sıcak simit yemek zorunda kaldım diye geçirdim içimden. yahu, istemediğim saatte niye simit yiyeyim? bunlar bizle dalga mı geçiyor? (mi soru ekinin bitişik yazılmasına hiç değinmiyorum, grrr)
ben bu fotoyu çekerken, içeriden bir görevli atladı hemen: "beni de çek beni de çek" içimden bir fesupanallah çekerek makinemi doğrulttum içerideki arkadaşa, buyrun sonuca: kendi düşen ağlamaz tadında diyerek dikkatinizi kulaklara çekiyorum sevgili okurlar!

31 Ocak 2008 Perşembe

davutpaşa'da patlama

yapılmış tüm ihmalleri geçin, denetimi yapmayan ve evlerin olduğu semte sanayi merkezi kuran belediyeye yükleyin suçu, o işin kolay yolu, ama 17 ölünün neredeyse yarısı, hani şu sekiz kişinin neden öldüğünü önce bir düşünün! önce size bir diyalog, ilk küçük patlama sonrası bir an, bir yerde:
- len mahoların olduğu handa patlama olmuş
- anaaa deme
- hadi gidip bakak
- he ya bakak

olay yerinde:

- anaa bah bah, yangın çıkiii, vıyyy
- ulaa boşaltın burayı, başka patlama olabilir
- ne bağırıyon lan, biz de görek olan biteni
- abooov, ölü mü varmış?

ve ikinci büyük patlamada bu meraklı seyirci kitlesinden sekizi ölür! sonra da yok belediye suçlu da bilmem ne! sen merakını yenme, koştur seyre, sonra da güvenlik şeridini oluşturamayan görevliler suçlu olsun, ama bireyin kendisi asla suçlu değildir, hep başkasıdır o suçlu olan!!!
ama bizde var bu merak olayı; yolda kaza olur, kaza değildir yolu kapatan, meraklı seyirci kitlesinin kaza yerinden ağır ağır geçmesidir asıl sebep. biraz kan, biraz kaza detayı görme merakıdır çoğunlukla.


kaldı ki 5 iş yeri de kaçakmış, patlamanın olduğu tahmin edilen kot yıkama atölyesi de ruhsatsızmış, ve hepsi de mührü sökülüp çalıştırılmaya devam edilen işyerleriymiş...

not: haberciliğin başka bir boyutu: ilk canlı yayın haberlerinde patlamanın doğal gaz sebepli olduğu tahmin edilmiş ve görevlilerin doğal gazı kapattıkları bildirilmişti, oysa son bilgilere göre, o sokakta doğalgaz bağlantısı dahi yok. peki, olabilir, ama merak ettim, bu görevliler hangi doğalgaz vanasını kapadılar?

iki ay ara verelim

bu reklamlar beni öldürecek... yok yok, başka yolu yok, gerçekten öldürecek...
bir banka reklamı var, şimdi adını verip reklam yapmayalım, ama iki ay kredi ödemesine ara verilebiliyormuş dersem sağır sultan bile anlar zannımca!
neyse işte bu reklamın yağmurlusu feci şekilde dürtüklüyor beni, (feyzbuk dürtüğü gibi de değil üstelik bu). neymiş, yağmurda da ara olabilirmiş! yahu, kuraklık yaşıyoruz, bir senedir barajlar sahara çölüne dönmek üzere, sizinki yağmurda ara olsun diyor! hani bu reklamcıları cidden kutlamak istiyorum, günceli takip edip ona göre reklam içeriğini hazırladıkları kesin! biz yağmur yağsın diye dualara çıkıyoruz, bu mersin kuraklıkta sanıp o tarafa koşturuyor!

aynı bankanın, aynı aynı konuyu farklı bir konseptte ele alışı var ki, o da evlere şenlik: aşka iyi ay ara verelimmiş! bu da pilav yemeğe giderken evdeki bulgurdan olacak modeli. anladınız değil mi hangi reklamı kast ettiğimi, sevgilisine kıytırık bir kafede tam evlenme teklifi etmek üzere olan şaşkoloz zat, bir afet-i devranın kafeye girdiğini görür ve gözü döner, sevgilisine ara verelim iki ay diye yalvarmaya başlar, gözünü de güzelden ayıramaz). tabii, tam manken kataloglarından fırlama hanım kızımız o kılıksız adama dönüp bakacaktır süphesiz. zaten suratsız sevgilisi konumunda oynayan kadın bile bence fazla güzel olmuş bu adama...

yani bu banka bize ne demek istiyor bu denli bahtsız konular seçerek? vallahi siz isterseniz düşüne durun, benim cevabım hazır:
1. yağmuru dört gözle bekleyin isterseniz, ama krediyi geri ödeyebilmeniz, yağmurun o kadar verimli yağması kadar imkansız
2. bizim krediyi alınca, olmayacak işlerin peşinden gidecek ve varınızı yoğunuzu o uğurda kaybedeceksiniz!

"ben de yazılarıma iki ay ara vereyim, olur mu? bilmem ne bankasında oluyor amaaaaaa!"

15 Ocak 2008 Salı

alacanın yeni huyu

uzun süredir benim haytalardan bahsetmediğimi fark ettim, hemen bu vesile ile kızımın son marifetini anlatayım dedim: benim alaca var ya, şu 12 buçukluk taze(!), gece yatmadan evvel ne zaman diz egzersizlerimi yapmak üzere kanapeye geçsem geliyor kuruluyor yanıma, başlıyor sevdirme seanslarımız... ne zaman egzersizlerim bitiyor o da kalkıyor... bunda ne var demeyin, var işte, günün hangi saatinde ne yapmak için oturursam oturayım o kanapeye, ne bileyim kitap okuma olsun, dinlenme olsun, film seyretme olsun (hoş bu son ikisini epeydir unuttum ya, sahi nedir dinlenmek ve uzanıp film seyretmek nedir? ancak kitap okumak için oturabiliyorum, o da ders amaçlı...), nadir gelir yanıma. ama şu egzersiz nasıl bir etki ediyorsa benim yaşlı alaca'ya, hooop bitiyor yanımda... çözebilene aşk olsun...
yahu zaten şu kedileri anlasam....


not: pis kadın, başka zaman yanına almadığın için gecenin o saatini kolluyorum yanına gelmek için, o yorgunlukla kovmuyorsun beni, ben de dilediğimce geçiriyorum tırnaklarımı her yanına, gıkın çıkmıyor! oh canıma değsin!

imza: alaca

10 Ocak 2008 Perşembe

yeniyılın getirdikleri

geçen senenin bilançosuna bakınca bayağı bir şenleniyorum: suikastlı, ırkçı saldırılı, azınlık diskriminasyonlu, nükleer santrallı, cinnet geçiren babalı, kocalı, namus töresi uğruna bolca cinayetli, bilinçsizlik örneği referandumlu, kendi cebini dolduran bir hükümet seçimli ve savaştan hallice bombardımanlı içeriği bir hayli zengin bir yıl.
eh tabi bu yıla yaraşır bir kapanışı da esirgememişiz: taksim yılbaşı şenliklerinin geleneği haline gelen turist hanım tacizleri!

korkarım perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğu gibi, yeni yıl bize pek farkıl, yeni bir havadis getireceğe benzemiyor, bir çantayı dahi almaya yetmeyecek (bahsettiğim çanta öyle bizlerin pazardan aldığı uyduruk çantalar değil 14 bin dolarlık bir şey bu) maaş kazanan bir devlet büyüğümüzün eşininin mağaza kapattırabildiği bir ülkeden zaten ne haber çıkar ki demeyin, ya da deyin, orasına ben karar veremem. Yine de az önce okduğum yabancı menşeili bir haber içime bir parça umut serpti:
avusturya'da bir amca, yaralı ve hasta taklidi yaparak iki sene boyunca hastanelerde bedava yemiş içmiş, yatmış!
helal olsun amcaya! kesin evsiz yurtsuz bir amca olmalı ki o kötü hastane yemeklerine gurme menüsü muamelesi yapmış.
hem mağaza kapatmamış ya, sadece hastanede bir yatak. ee onu da çok görmeyin a güzel insanlar!

evet evet, bizim ülkenin de darısı başına olsun, böyle girişimci ruhuna saihp arkadaşların haberlerini bekliyoruz!

8 Ocak 2008 Salı

enerji içeceği

hani var ya şu içince kanat takan enerji içeceği, sizi bilmem ama reklamlarında tüm karakterlerin o içeceği dipledikten sonra kutusunu fırlatıp atmasına feci halde uyuz oluyorum!
hadi reel hayatta yiyorlar tüm bu naneleri ama hiç olmazsa reklamlarında çevreye biraz daha duyarlı olsalar, hem kazara belki üç beş yeni nesil insan evladı da etkilenir, çöpünü koca bir çöp kutusu sandığı sokaklara atmaz...
ha ne dersiniz, güzel olmaz mı?

30 Aralık 2007 Pazar

bu dünya nereye gidiyor...

yorgunluk diz boyu... böyle yorgunluk halleri tehlikeli olabiliyor, beyin hücrelerinizin onca koşuşturmadan canlı çıkabilmiş azınlıktaki arkadaşları kendi aralarında gruplaşıp fısır fısıra başlayınca işiniz duman oluyor. onlar fısırdaşıyor siz de onlara malzeme bulmakta maaşallah hiç geç kalmıyorsunuz efendim. hemen dünya halleri, gazete haberleri, ne olacak bu insan evladının içler acısı durumu gibi rakı masasına layık temalarla destek veriyorsunuz.

farkındayım, bu son yazılarımda siz okurlarıma çok yükleniyorum, direkt suçu sizlere atıyorum. ee ama siz de yapmayın kardeşim böyle, bana da yazı malzemesi çıkmasın... hehehe yine sıyrıldım içinden :)


yok efendim 77 küsür araç kundaklanmış (ha bundan ne anlıyor bu kundakçı eleman? hani çalsa, anlayacağım, para kazanacak; son model araçlara yüklense sadece, haa antikapitalist, accık kırpılmış bir kızıl diyeceğim, ama ikisi de değil....), belek'teki ağaç katliamı (ayranımız yok içmeye, tahteravanla gideriz ölmeye... boşaltım sistemini rahatlatmaya değil, direkt ölüme gitmektir onca ağacı kesmek! evet durum o kadar vahim!), yok deprem sonrası çıkarılan deprem haritası psikolojikmiş ! (evet ya, devletin ileri gelenlerinden yeni bir inci! deprem sonrası depresif halle -kısaca: dsd sendromu- , taş gibi yerlere deprem riski var demişler meğerse! yok yahu, bizim ülkemizde deprem fay hattı mı vardı ki? hepsi komplo teorisi canım, imarın gelişmesini
istemeyenlerin komplosu külliyen!!).

sonra da şehitler olunca, haydeee hurra, vatan koruyalım diye sokaklara dökülür ateşli arkadaşlar.
ama önce bir düşünün, nasıl bir vatan bu? evinizin önündeki arabanın yarın yanmış olarak bulup bulmayacağınızı - can güvenliğini es geçtim, gasp, kap kaç, onlar ayrı bir vehamet- bilmediğiniz; deprem olsa evsiz hatta cansız kalıp kalmayağınızın belli olmadığı, üstelik devlet otoriteleri tarafından deprem bölgesinde olmadığınızın güvencesiyle yaşadığınız; golf sahası uğruna kalan yegane ciğerlerinizin sökülüp alındığı bir vatan bu! güle güle kullanın o
halde... tabii gülmeye takatiniz kalırsa...

kusurua bakmayın sevgili okurlarım çok yüklendim size, ve kabul, sorun bende! ahanda yandaki
madra karikatürü durumu gayet güzel ifade ediyor. siz bu ikilinin diyaloğunu kendi içimde yürüttüğümü düşünürseniz, anlarsınız ne demek istediğimi:

27 Aralık 2007 Perşembe

bir gün ansızın gelebilirim..

bazı günler olur, primatlardan bir nebze akıllı (gerçi son yapılan deneyler aksini ıspatlıyor, ve tabii ki biz kontekstimize halel getirmemek adına onları yok sayıyoruz şimdilik!), lakin o kadar duygusal olamamanın sancısını çekeriz.
ohhh fiili birinci çoğul şahısta kullanıp aklımca işin içinden sıyrılacağım. yok öyle yağma, birinci tekil şahsa dönemem şimdi, utanırım cümle aleme karşı...
durduk yerde ağlamaya başlarız (yok olmadı bu, çok durduk yerde değildi, basbayağı yürümelik yerde, hem de sokak ortasıydı hatta...
hadi arkadaşlar, yalnız bırakmayın beni, ha gayret! birinci çoğul şahıs, huhuuuu!
niye mi ağlarız? neden olacak, bastonlu bir amcayı baharda ölen babamıza benzetmişizdir. istikamet iskele ev arasında bir yerde, aynı babanıza benzeyen yaşlıca bir amca peydah olmuştur, aynı onun gibi tıngır mıngır bastonuyla ağır çekim yürüyordur, bir de sakalı olsa direkt, "yav baba, ölme numarasıyla anamı mı terk ettin de yirmilik çıtıra mı kaçtın" nidasıyla sarılacaksınız, o kadar benziyor hani!
tamam yahu, babanız benzemiyor olabilir üstteki tarife, kırmayın beni!
önce bir iki yutkunur, geçecek gibi olursunuz, ama ohooo farkına bile varmadan amcanın ağır çekimine kapılmışsınızdır (yaşlı erkek çekiciliği bu olsa gerek: bastonuyla senkron tutturmak...)
derken, durumun ayırdına varır, amca fark etmeden tabanları yağlarsınız (ne olur ne olmaz, sizi kapkaçcı sanır ya da başka bir şey, oracıkta kalpten gidiverir, vebali mebali olaylarına sebep olur, ömür boyu vicdan meselelerine gark olursunuz).
bakın hele, çaktırmadan birinci çoğul şahıstan, ikinci çoğula geçip, sorumluluğu sizin üzerinize bıraktım bile, siz daha uyuyun!

lakin göz ve kalp irtibatı çoktan ilişki kurmuş, babanızın resmini anında flashdiskten yükleme yapmış , 150 gb (ne var, yakında o kadar kapasitelisi de çıkar, hayal kuruyoruz burada!) şiddettinde harddiske giydirmiş, tüm belleği bloke edip zırlama komutunu göndermiştir bile.
boşuna basarsınız undo tuşuna, f1 tuşu çoktan kayıptır ve ctrl+alt+delete tuşları da faide etmez.
filmlerde müziğin plak cızırtısıyla durduğu noktaya gelmiş olabilir bazılarımız -anında biz olduk- şimdi "ne diyorsun kardeşim?" diye kızarak. tamam kızmayın, zaten hepsi "aptallar için bilgisayar kullanma kısayolları" kitabından arakladığım bilgilerdi. benim de bildiğim nane değil bu pc olayları -hehehe, çaktırmadan okuyucu ile empati kurma! aa pardon bunu da okudunuz şimdi değil mi? hiihi elimden kaçtı-. sakinleşirseniz bir de şöyle anlatırım:
gözünüzden bir iki damla şıp şıp eder, aboov diyerek adımları hızlandırır, ama beyhudedir bu çaba, şıp şıp çoktan şırıl kıvamına gelmiş, salya sümük zırlamaktasınız!
son çare -neyse ki güneş var da konsepte uyuyor- güneş gözlüğünü çıkartır, zırıl zırıl eve yürürsünüz
hala üstüme alındığım yok, benim başıma gelmedi ki, valla ben gördüm sizi, yollarda salya sümük koştururken, hatta mendil ister misin kardeş diye seslendim, duymadınız...
yolları şaşırır, on dakikalık yolu yarım saate çıkarmayı becerir, son beş yılın en başarılı labirent çizme şampiyonu bile ilan edilirsiniz.
amaaan ne olacak, içinizde kalanı cebinizdeki bir paket mendile sığdırmışsınız işte, uzayan yollar ve sümüklü mendiller size feda olsun!

ama sonra, akşamın ilerleyen saatlerinde, çalışmanız gerekirken kendinizi böyle ne idüğü belirsiz yazılar yazarken bulursanız şaşırmayın!
ben uyarayım da... ne olur ne olmaz.

17 Aralık 2007 Pazartesi

kediler

biliyorsunuz en sevdiğim konulardan biridir kendileri. 12 buçuk yıldır hayatımın belirleyici unsurları haline geldiklerinden galiba... benim huysuz oğlanla yaramaz kızım belirliyor sabah kaçta kalkacağımı, ya da ben de çok içselleştirmişim ki, doyamıyorum bana eziyet etmelerine rağmen onlar hakkında yazmaya...

neyse amacımdan sapmaden yazayım: iki haber duyuracağım, ilki tatil dönüşü kedisini, köpeğini sokağa bırakıp, 'ayakbağından' kendini kurtaran sözüm ona hayvanseverlerin uyanıklığı!
tabii, hayvan tatil boyunca onları eğlendirmiş ya da pahalı bir cins olması
sebebiyle havası atılmış, yani işlevini yerine getirmiş her tüketim nesnesi gibi atılması gerektiğinden, sokağa bırakılmak suretiyle terk edilmişlerdir.

yine de teşekkürü bir borç biliriz, zalimce bir ölüm de reva görülebilirdi, hani eğlencenin devamı kıvamında biraz sado takılmaca... ama neyse ki yüreği yüce hayvansever yaşamını bağışladı minik pisi ya da kuçunun da sadece sokağa atmakla yetindi... ama gazete haberinin de söylediği gibi bazısı üzüntüden, bazısı açlıktan, sokaktaki yaşama uyum sağlayamadığından telef olup gitmiş, gitmeye de devam edecek....

ama kyoto'yu umursamayıp, kendi geleceğini dert etmeyen adamdan başkasının hayatını umursaması nasıl beklenebilir ki? benimkisi de laf işte!


ve hayatların hiç bir mana taşımadığını, pınar'ın bana gönderdiği haberden bir kez daha anlıyorum, neymiş efendim, gen hastalıklarında ışık saçan kediler yardımcı olacakmış, hazır başlamışken ışık saçan popolar da icat etsinler, karanlıkta tuvaleti kullanabilme gibi bir özellik kazanmış olur insan evladı, hatta işlem esnasında nota çalabilme özelliği de eklensin de, umumi tuvaletlerdeki gaz çıkarma sorunu tarihe karışsın!

hiç bir şey değil, beni bu haberler mafetti...

10 Aralık 2007 Pazartesi

kyoto'yu imzala

cumartesi günü yaklaşık 4999 kişiyle birlikte güzel ülkemizin tepesindekilere kyoto'yu imzalasın, nükleer enerji yerine güneş rüzgar kullansın diye çağrıda bulunduk. ama anlaşılan o ki, sayımız yetersiz gelmiş, sakal da uzatmadığımıza göre, hiç bir işe yaramadı , bağırtılarımız....

neler bağırmadık ki, bush'un marifetlerini saymaktan, nükleer istemediğimizi çığırmaktan bitap düştük! ama çok da eğlendik, rüzgar gülleri tepemizde, sloganlarımız ellerimizde, biz gideriz eyleme, eyleeeemeee tadında, göbecikler attık, tef çaldık, davullara vurduk gitsin!

etraftaki insanların bakışları da ayrı bir eğlence tadı veriyordu elbette, sirkteki maymunları seyreder gibi baktılar, filme aldılar, tabii ya, onlar için çok da farkımız yoktu neticede....

işin korkunç tarafı türkiye 2009'da
imzalayacağını söylüyor kyoto'yu, o da binbir nazla, yok hazır değilmişiz de, üstümüze gelinmesinmiş...
avustralya da imzaladıktan sonra, imzalamayan iki mühim ülkeden biri biz kaldık, o utançla hala 2009 gibi, artık imzamızı basmak için çok geç kalınacağı bir tarihe erteleyip duruyoruz!

işte bu bilginin gazıyla, kah koştuk yürüyüşte, kah oturduk, kah da düdüklerimiz, teflerimiz ve davullarımızla hükümet bizi duysun diye bolca gürültü yaptık, ama korkarım ankara'ya kadar gitmedi bizim ses....


her ne kadar minik eylemciler de destek verdiyse de -ki zaten onların geleceği söz konusu, ne de olsa biz şurada bir onbeş yırmı yil belki daha yaşarız (ne kadar karamsarsın demeyin, bu ısınma böyle devam ederse, umarım o kadar bile yaşayıp olacakları görmem!)- kendi öğrencilerimden aldığım tepki gösteriyor ki, çevreciler türk insanı için hala bir avuç deliden ibaret!

konuyla ilgili başka detay öğrenmek isteyen olursa, buraya baksın!

27 Kasım 2007 Salı

santral istanbul

cumartesi günü erkek arkadaşımın sosyal manyaklığı (her hafta bilumum sergi gezilir, konser, tiyatro, sinema gibi kültürel etkinliklerin hiç biri de ihmal edilmez kendisi tarafından) sayesinde silahtarağa'daki bu muhteşem binayla tanışma şansına eriştim.
tarihini vs'ni merak edenler şuraya bakabilir,
beni cezbeden osmanlı döneminde kurulan ilk enerji tesisi olması ya da bir dönem istanbul'un tüm enerji yükünü tek başına üstlenmiş olmasından ziyade binanın kendisiydi.
ve itiraf ediyorum, hemen yanına yapılmış olan modern binadaki -ki dört koca kattaki(!)- sergileri unutup santral binasına vuruldum.

binanın dışını gördüğünüzde çok büyük bir farklılık dikkatinizi çekmiyor, alelade bir fabrika binası sevimsizliğinde karşınızda dikiliyor.
içeri ilk girdiğinz anda da öyle aman aman bir şey dikkatinizi
çekmiyor.
ancak o koca kazanların olduğu bölüme ayak bastığınız anda sanki zaman duruyor. ya da zamanda yolculuk etmişsiniz de başka bir yüzyıla gözünüzü açmış gibi hissediyorsunuz!

binanın içerisi o yüksek tavanıyla bir noir filmsetinin orta yerine düşmüşçesine kasvetli, gotik bir atmosferle sarmalıyor, içerisine alıveriyor bir anda ziyaretçisini.

o kocaman kazanların oflaya puflaya çalışacaklarını bekler gibi ayak ucunda dolaşmaya başlıyorsunuz bir anda. hani sanki uykuya dalmışlar da sizin ayak seslerinizden uyanacaklarmış gibi.

pasın kahverengi devasa dünyasında
yitmiş gibiyken kendimi jean jeunet'nin fantastik filmlerinden birinde, mesela "kayıp şehrin çocukları"nda cirit atıyormuşçasına şaşkın hissettim kendimi. her an karanlık bir köşeden dominique pinon'un canlandırdığı o cücelerden biri fırlayacakmış gibi etrafımı kollayarak yürür olmuştum.

eğer böyle bir atmosferden hoşlanıyorsanız, santral
istanbul kesinlikle kaçırılmaması gereken bir mekan. hem sergi de gezmek istiyorsanız tek taşla iki kuşu da halletmiş olursunuz. üçüncü kuşu da, santral binası içinde sergilenen ve ziyaretçilerin kurcalamasına açık olan bilimsel ve de deneysel aygıtların sergisine giderek de vurabilirsiniz. hele de çocuğunuz da varsa, o orada bu cihazları kurcalasın, siz yandaki sergi bölümünü gezerek sanat aşkınızı doyurabilirsiniz.
bilemiyorum artık kaş kuş vurmuş oluyorsunuz böylece...

hatta size bir de kıyak geçerek, saat başları ve yarımlarda akm önünden direkt silahtarağa'ya giden servislerin de olduğunu da belirteyim, hizmetimiz tam olsun.

18 Kasım 2007 Pazar

sigara yasağı

oh oh, şiştiniz mi diyerek tüm sigara tiryakilerinin karşısına geçip üç tur göbecik atasım gelirdi hayal perest olaydım. ama biliyorum ki bu habere içimden geldiğince sevinemeyeceğim. yasa çıksa bile, adamlar pofur pofur karşıma geçip nanik çeker gibi sigaralarından bir nefes çekecekler ve suratıma doğru üfleyecekler!

benim en büyük derdim vapur, çok severim vapur yolculuğunu, yaz oldu mu da bir iştahla geçiyorum dışarıya, kuruluyorum mis gibi, sıcak güneşin altında esecek rüzgarın düşüyle, hooooop yanımda bitiveriyor bir tiryaki, fosur fosur dumanıyla birlikte.
sağa dönsen duman, sola duman, eyvallah be, siz keyif yapasanız diye, biz mahrum mu kalacağız hep?! nafile, tüm yaz boyuca vapurun havasız iç bölümlerine mahkum oluyorum, ama orada bile kurtuluş yok, çünkü hemen kapı eşiğinde içenler sayesinde o duman kapalı mekanı bile boydan boya arşınlıyor, benim gibi hassas burunlu insanların hayatını cehennem ediyor.
ama sanırım kimsenin sesi çıkmadığına göre
benim dışımda rahatsız olan pek yok!

bu sene ilk defa alt güvertede, giriş kısmında yasaklamışlar, kocaman yasak levhaları konmuş. gariban gariban sevindim duruma, ohh bari şurada dikilebilir, dışarıda yolculuk etmenin keyfini, ayakta da olsa bari çıkarırırm diye, ama yooook o bile reva görülmüyor! hani neredeyse levhanın altına geçip istanbul hatırası resmi çektirir gibi aldırış etmeden paketini çıkarıyor, kardeş dumana hasret kalmışsındır diyerek suratıma doğru üfüyor yine pis dumanını!
"ama ama" diyecek oluyorsunuz, "ama herkes içiyor burada" cevabı geliyor. ve herzamanki gibi yalnız kaldığım için, tek başına arıza yapan şahıs kıvamında susmak düşüyor payıma!


geçenlerde amcanın teki içeride içiyor, bir yandan da telefonuyla konuşuyordu. içeride içmek yasak diye uyardım amcayı, telefonla konuşuyorum diyerek savdı beni başından. ben de, ulen dışarısını zehir ettiniz bize, bari içersini de etmeyin tadında inat ettim bu sefer, yalnız oluşuma da hiç aldırış etmeden bastırdım,
"dışarıda içer misiniz lütfen sigaranızı"

"tamam, telefonum bitsin çıkacağım" diyor amca ters ters, ama konuşması da uzadıkça uzuyor, bir yandan da telefondaki kişiye, "bir karı rahatsız edip duruyor" diye de haddimi bildiriyor kendince.
baktım bununla baş edilecek gibi değil, gittim hiç üşenmeden görevliyi buldum. amca da sağolsun, ben gelene kadar hiç yerinden kıpırdamamış, hem cigarasını tüttürüyor hem de muhabbetine devam ediyor. neyse ki görevliyi görünce, homurdana homurdana çıktı çok fazla olay çıkarmadan.

elbette yine tek başınaydım şikayetçi olan, ama bu haberi okuyunca, meğerse yalnız değilmişim diyesim geliyor, halbuki uygulamada öyle hissediyorum.

bir de tabii burada kapalı mekanlara has yasak bahis konusu, yani sigara içmeyenler yine kapalı mekanlara hapis olmaya devam edecekler....

ah ah bir tiryaki olamadım gitti....

not: bu filmi de seyredin, iştahınız açılsın, sonrasında bir keyif sigarası içersiniz artık :))))

17 Kasım 2007 Cumartesi

aklıma geldikçe sen

ansızın, bir filmin ortasında, bir ödev okurken, yağmur yağarken düşüyorsun aklıma. önce aldırmıyorum, savuştuyorum varlığını, ama öyle bir yer ederek geliyorsun ki istemsiz resmine gidiyor gözüm ve gidiyor yüreğim, acıyor bıraktığın boşluk.
öyle sızlıyor ki o boşluk bütün gece sızan yağmur dolduramıyor, gece dolduramıyor, kalıyorum öylecene, resmine sarılmış bir halde.

kediler bile meraklanıyor, dolanıyorlar etrafımda, biri burnuyla itiyor yüzümü, diğeri patisyle dokunuyor, anlar gibi seni andığımı. eşlik edeceklermiş gibi ağıtıma.

biliyorum daha çok sızlayacak yokluğun, hep o acaba kalacak dilimde. kalsaydım o gece, götürseydim ertesi gün kendim seni doktora, değişen bir şey olur muydu diye.

biliyorum daha çok sarılıp resmine ağıtlar düzeceğim, tontonum diye sızlanacağım.

ve hiç geçmeyecek gibi bıraktığın o boşluk, hiç dolmayacak gibi...

ben seni hep özleyeceğim be tontonum...

ölülerinizi anmayın!

hele ki zamanında bir suça karıştıysa, aman aman, sakın ha anmayın, çünkü siz de böyle yaparak suç işlemiş olabilrsiniz gayet tabii! oğlunuz, kızınız, en yakınınız bile olsa anmayın!
yoksa başınıza gelecek olan 73'lük tezyenin başına gelenlerden farksız olmayabilir!

ama tabii burada benim merakımı celp eden bir sene boyunca bu davayı sürdüren mahkeme değil de, işi gücü olmayıp, bu tür olayların peşine düşüp, suç duyurusunda bulunan kişilerin psikolojisi!
yani yaşlı bir kadının acıyla sarf ettiği bir cümlede dahi bölücülük arayan bir kişinin paranoyak olma ihtimali üzerine olasılık hesapları yapsak, sonuç ne çıkar sizce?

11 Kasım 2007 Pazar

haluk şahin ve facebook

Yazının bütünüden ziyade girişi beni düşündürdü, aynen alıyorum buraya "Lenin, Hitler, Mao, Roosevelt, Churchill, Nasır, Nkrumah... 20. yüzyıla damgasını vuran tarihsel kişilerden çoğu geride kaldı. Bir dönem çok parlak yanan ışıkları şimdi yanmıyor. Onlara, artık cereyan verilmeyen ampuller gözüyle bakabiliriz."

Haluk Şahin etnosantrik davranmayı bırakıp o ülkelerin içinden bakabilseydi, bu yazının anlamı bambaşka olurdu, ama maalesef yapmamış!

Almanya'da Hitler hala gündemde, en son Eva Herman'ın yazdığı Hitler döneminin aile kavramını öven kitabıyla bomba gibi düştü konu tekrar gündeme ki, aslında radikal sağcı gençlik yüzünden hiç inmemişti.

Mao deseniz, Çin'in dört bi yanında resimlerini ve heykellerini görmek mümkün ve çinli bir öğrencimden duyduğum kadarıyla, gündemden de inmiş değil!

Amerikalılar zaten o iki isme toz kondurmaz, haaa her sabah ilk okul çocukları ulusal marşlarını okuyup soz konusu kişilerin heykellerini selamlamıyorlar elbette. Ama eğer buysa kriter, kesinlikle gündemde değil bu kişiler.

Ne yani Haluk Şahin gerçekten de Hitler'e her sabah selam verilmesini mi bekliyordu?!

8 Kasım 2007 Perşembe

cilveli saat sorarsa öldürün, indirimden faydalanın!

aşk konulu insanın yüreğine bahar duyguları serpiştiren bir yazıdan sonra, gel de şimdi bu hadise üzerine yaz çiziktir... deli olmamak elde değil, zaten 8 akerimizin sağ salim dönmesine sevinememiş bir halde Doğu Perinçek'le ağlaşırken... (o konu öyle bir nutkumun tutulmasına neden oldu ki, olur da çözülürse girişirim belki)

sen şimdi kalk çocuklarının anasını "bana inat kot giydi, cilveli bir şekilde saati sordu başka adama" diyerek çocuklarının önünde öldür, sonra da cezan müebbetten 24 yıla, pişmanlıktan da bir 4 yıllık indirim daha alsın, yirmi yılcık ceza al otur!

oh beee, daha ne olsun! hani insanın, keşke merhume bir de yol tarifi alsaydı diyesi geliyor, eminim bu da en az 10 yıllık indirimi sağlardı, bir de yol tarifini haritada göstertseymiş, al en azından 15 yıl! ne de olsa ağır tahrik var! ne demek yahu, ne yol tarifi, nereye giden bir yol bu? doğru yol olmadığı kesin!
kadın kesin çalışacağı pavyonun adresini soacaktı, zaten kot pantolon giymesinden belli değil mi kötü kadın olduğu!

neyse içim rahat, çok şükür ki namusumuzu koruyacak birileri var!