bilenler bilir, (hoş yazılarımı okuyan var mıdır oralarda bir yerde? bazen boşluğa yazdığımı düşünüyorum. sanki o söylencelerde adı geçen ağaç kovuğu bu blog. sırrımı saklamak için bütün acımı bağırıyorum kovuğun içine) - o yüzden giriş cümlem de havada asılı kaldı gibime geliyor.
sahi kim bu bilenler ve neyi biliyor?)
bilenler bilir mi, yoksa duymuşlar mıdır, bilmem,
ama benno başta olmak üzere, insan türünün dışındaki tüm çocuklarım (köpeklerim, kedilerim, kaplumbağım, kuşum ve çiçeklerim), dünyamın en büyük parçasını kapsıyor. insanın kendi ailesi kalmayınca, kendisine alternatif bir aile yaratıyormuş.
aslında bunu söylerken, öğrencilerime büyük haksızlık ettiğimin farkındayım. hepsi öyle özel, öyle pırıl pırıl ki. ve üstelik farkında bile değiller ne kadar dürüst, zeki ve algılarının açık olduğunu.
işte benim gibi aidiyet duygusunu doğuştan aslında hiç öğrenmemiş biri bile sonunda, çiçek-hayvan- öğrenci ekseninde, kendince bir aile oluşturabiliyormuş kendine.
bu manada benno, ilk kan bağı hissettiğim "seçilmiş" aile bireyi. resmen ben doğurmuşum bu çocuğu.
ama bunu, ve kendime ne kadar güzel bir dünya yarattığımı anlamak için, benno için ölüm endişesi duymam gerekiyormuş.
hayatım boyunca, çocukluğumdan beri hayvanların olduğu evlerde yaşadım. sadece ev mi? buluğum yaralı sokak hayvanlarını da veterinere taşırdım. ya da param yoktur, kendi imkanlarımla tedavi etmeye çalışırdım.
bir defasında hatırlıyorum, üniversite öğrencisiyim, benim gibi hayvan delisi olan erkek arkadaşımla eminönü'nde geziyorduk. adamın tekinin kartal sattığını görünce dehşete düşmüştük. hayvancağız nasıl hırpalanmış, tüyleri yoluk yoluk haldeydi.
adam henüz evcil hayvan pazarına gidiyordu - o yıllarda envai çeşit hayvancağızın satışı mümkündü- dönemin parasıyla fena olmayacak bir ücret istedi. ikimiz de cebimizde ne var ne yok döktük, son kuruşuna kadar. adamın istediği paranın üçte biri mi neydi. adam bir paraya baktı, bir bize, zavallı durumdaki kuşu verdi. eminönün'den yedikule'ye yürüyerek dönmüştük. (kuşun akıbetini merak edene, ayrı öykü lazım.)
ancak onlarca, belki de yüzlerce (kuş, hamster, güvercin kafesini sayınca, kesin iyi yüzün üzerine çıkmıştır bu sayı) can içinde iki isim, içimde derin uçurumlar açtı.
cupcup
ve şimdi benno.
benno öncesi cupcup vardı. ruh ikizi oğluşum. 13'ünde ölüm döşeğinde, sesime tepki verip veteriner sedyesinde doğrulmaya çalışan cup'um. kolumda dövmesi duran tatlı bebeğim.
burada da öyküsünü bulmak mümkün anlatırdım, nasıl gözleri daha kapalıydı bulduğumda, nasıl ilk üç ay peşimde "anne" diye dolandığını… ama cup için hep "ruh ikizim" lafını ederdim.
sonra benno geldi. hem de hiç görmeden, emri vaki geldi.
benno'yla en başından farklı bir ilişkimiz oldu. daha ilk aylarda işe gitmeyeyim diye kendince sunabileceği en değerli hediyesi, kemiğini vermeye çalışırdı, mızıldanarak "gitme anne!" diyen o köpeğe özgü mızıldanmalarla.
gönlüm onda, iş yerinde ellerim "benno kokuyor" diye kaç kez ağladığımı anımsarım bugün gibi.
ancak dün sabah, o halsiz haliyle kucağımda kendini bıraktığında, dünkü yolculuk boyunca, o küçücük başı halsizlikten omuzuma düştüğünde, göz yaşlarına boğulduğumda tekrar tekrar NİHAYET bir şeyi anladım.
anlamak için altı yıl geçmesi gerekti, ama anladım.
hiç doğuramadığım oğlumdu benno. bir gençlik cehaletinde öldürdüğüm oğlum.
içimdeki varlığını sadece bir kaç günlüğüne bilme yüceliğine erebildiğim oğlum.
o üç haftalık "fetüs"ün oğlan olduğunu nereden bileceksin ki?
kadınsal sezgi?
biliyorum.
ve anladım ki, ruh bedene çok erken düşüyor.
doğuramadım, doğurtmadılar. karnımda bir kaç günden fazla taşımama bile izin vermediler.
bebeğin sperm vericisi adamın baskısı; ailem ne der korkusu; zorla elde ettiğim ve tek sığınağım olan üniversite eğitimi…
"bahane!",
"istesen her şeye karşı gelir, doğururdun!"
dediğinizi duyar gibiyim.
zahmet etmeyin! o cehennemi tam 25 yıldır ben kendime yaşattım. o kadar ileri gittim ki bu cezada,
kendime bir daha asla doğurma mucizesini yaşatmadım! üstelik bunu kendimce entelektüel-mantıksal bir düzleme yerleştirerek, kendimi bile ikna ederek yaptım bunu.
20li yaşların daha başında gencecik, onu doğru yönlendirecek kimseye sahip olmayan, "daha çocuk" sayılan bir insanın suçu değil o bebeğin doğmayışı.
ataerkil anlayışın bir eseri bu!
kadınlara böyle cehennemler yaşatıyor!
kadın içindeki canın idrakına vardığı an, olağanüstü bir ilişki içine giriyor bedeniyle/henüz doğmamış çocuğuyla.
yoksa niye, sadece bir kaç gün varlığından haberdar olduğum bir cana, hem de o gencecik yaşımda veda mektupları yazayım? kime veda mektubu yazılır? hiç tanımadığınız birine mi?
ve şimdi görüyorum ki, daha o yaşımda yazdığım VEDA mektubuna rağmen, aslında o doğmamış cana hiç veda edememişim.
hep bir çocuk özlemiyle yanıp tutuşmuşum.
doğacak, doğuracağım bir çocukla ancak bunun kefaretini ödeyebileceğimi, kendimi ancak o zaman affedeceğimi sezinliyordum sanırım. ama öylesine suçluyordum kendimi, böyle bir affı bile kendime layık görmüyordum.
dolayısıyla evlenip çoluk çocuğa karışma potansiyeli olan erkekleri hayatımdan çıkarıyordum bir şekilde. kendime acı çektirmek için elimden geleni yapıyordum.
sadisti ve mazohisti tek bedende toplanmış bir sapkın!
tam 25 sene! bir çeyrek asır!
bu sırrımı kaç kişi biliyordu? bir elin beş parmağını geçmez…
yedi yıldır gittiğim terapistime bile, tam yedi yıllık terapinin neticesinde, dün sabah göz yaşları içinde söyleyebildim. çok çabaladı, çok kafamı ütüledi. ancak şimdi onun beni gördüğü gibi görebiliyorum kendimi. sevgi dolu, aşk dolu. kocaman bir yüreği olan bir anne.
ve tam da bu yüzden haykırmak istiyorum artık! sizin eril düzeniniz bebeğimi öldürdü!
şimdi bennocuğa bakıyorum, meğer o bebeği çoktaaaan doğurmuşum. belki fiilen bedenimden değil, ama o 25 yıllık cehennem azabından.
oysa ki, annelik şefkati, sevgisi, bana daha çocuk yıllarımda bahşedilmişti. ben ana olmak için doğmuşum meğer.
daha çocukluğumda bütün canlıları, cansızları, yeryüzünde karşıma çıkan her şeye büyük bir sevgiyle, aşkla yaklaşabilen, aşırı hassas bir çocuktum.
annem "ergenliğine kadar, -ağzına vur lokmasını al- boyutunda sessiz bir çocuktun der.
o öyle zannederdi.
halbuki sessizliğin sesi, dili çok daha güçlüdür. yanıltmaz sizi. sözcüklerle oluşturabilen bir yanılsama yaratamaz.
o sessizliğin dünyasında, çocuk hayal gücümle hayvanları, ağaçları, bulutları, yani insanların dışında tüm varlıkları gözlemleyerek, sezgisel bir yetiyle okumayı öğrenmeye başlamışım meğer.
az da olsa bir okurum varsa şu an düşüncelerinizi okur gibiyim.
hani daha önce olmadıysa da, şimdi kafayı yediğime kesin kanaat getirmişsinizdir. ama Wittgenstein "konuşamayacağımız mevzu üzerine, susmalıyız." derken, belki de tam bunu ifade ediyordu.
neyse, bu ayrı bir yazının konusu.
az evvel göz yaşlarından yazdıklarımı göremez oldum. hemen erkek zihnim girdi devreye, yazdığıma yabancılaşmaya çalıştım, mantığıma bıraktım kendimi ve anında duygusallıktan o anaç tavrımdan uzaklaşıp, emir kipiyle konuşan erkek dünyasına, "entelektüel boyuta" taşıdım.
zira bebeğimi öldüren bu erkek dünyasını tanımanın en iyi yolu, erkekleşmekti. ama erkekleşip, onlar kadar güçlü olmaya çalışırken, kadınlığımızı unutmaya başladık. ah feminizm, seviyorum seni!
konudan uzaklaşıyorum.
çok şükür ki benno ölmedi, yarın ameliyat olacak.
ama dün sabah, hastalıkla geçen o son üç yılın, ama özellikle bu son 10 günün sancılı süreci sonunda, dün sabah, ben vedalaştım.
aslında tam 25 yılın sonunda vedalaştım. NİHAYET.
babam komadayken yapmıştım bunu, annemle abim dehşete düşmüştü. daha komadayken nasıl babana veda edersin diye.
komaya girmek, ya da kişiyi, bir canı bu kadar halsiz bırakacak bir hastalık, spiritüel manada, bedenin artık ruha yetişemediğini, ruhun o bedeni bırakmak istemesinin göstergesidir benim için.
o halde ben kimim ki, bencilce sevgimle, o ruhu burada tutmak için zorlayayım?
ölümün arkasından ağlamamız da aslında bunun göstergesi. ölenin nereye gittiğine hiç bir fikrimiz yok, sadece inançlarımız var.
ve inancımızı esas alırsak, sevinmemiz gerekmez mi? niye hala tırnaklarımızı geçiririz o naaşa, zorla burada tutmaya çalışırız?
yaradanına kavuştu diye bayram, dernek kutlama yapmamız gerekmez mi aslında?
niye ağlarız?
bunu altında salt bencillik yatar aslında, sevgi değil.
"beni yalnız bıraktı" bencilliği.
canım anam ne kadar derin bir şey söylediğini bilmeden güzel bir laf eder dururdu:"ölünün ardından dökülen gözyaşı günahtır!" söylediğini idrak edebilseydi, yaşama geçirir, geçmişte yaşamazdı.
ama ne yapsın kadıncağız, acıları kör etmişti onu. o da kendi cehenneminde yaşıyordu.
ah be anam, bir bileydin, idrak edebileydin o bilgeliği yüksek lafın manasını.
komaya girmeden evvel, acılara gıkını çıkarmayan derviş ayarında babamı ilk kez bu kadar yakınırken görüyordum. acı içinde kıvranırken, ilk kez "öldürün beni!" diye yalvarmıştı. gözümde hep, bir nevi derviş olarak kalacak babamın, neyi kast ettiğini şimdi anlıyorum.
o zamanlar sezgisel yaklaşmıştım.
galiba helallik almak dedikleri bu. veda etmek, gönül koymadan göndermek…
babamda yapabilmiştim.
dün sabah çocuğumda da yaptım.
öyle rahatlatıyor ki, sevdiğini bırakabilmek…
hani şu "geyik laf" vardır ya, "bırak gitsin; dönerse senindir. dönmezse; zaten hiç senin olmamıştır!" minvalinde bir şey.
ben de bıraktım.
ondan sonra çorap söküğü gibi geldi.
babamda öyle gelişti. ve içimden bir his diyor ki, benno'da öyle olacak. inşallah yanılmaz bu hissiyat. ama yanılırsa da, ben vedalaştım. gönül rahatlığıyla gidebilir.
sen de bebeğim, kucağıma almak kısmet olmadı, ama bil ki, ben seni hiç unutmadım. iyi ki, bir kaç gün o mucizeyi bana yaşatma fırsatı verdin. iyi ki seni çimde hissedebildim.
artık huzur içinde uyu bir tanem.
elveda
Oradan şuradan, hayattan memattan yazılar: gündelik, eşelenmelik, zaman zaman da hart hart kaşınmalık...
22 Haziran 2018 Cuma
bebeğim, bennom ya da "affettim kendimi - en sonunda"
2 Mart 2018 Cuma
doktor: durumunuz acil değil, ama hemen sizi itinayla acil vaka yaparız.
anlatayım efenim.
pazar günü yatak döşek yatıyorum, grip ilacı içtim, vurdum kafayı yattım. gece boyunca bir kaşıntı! anlam veremedim.sabah duş sonrası bir bakıyorum ki aynaya, eyvahlar olsun, kulaklarım, alnım saç diplerim kıpkırmızı. kaşımaktan mı oldu diyecek oluyorum. önce prospektüsü aç oku diyor bir yanım. belli ki ilaç alerji yapmış. yoksa üç haftadır saçıma iyi gelsin diye sıktığım ilaç uyuz mu etti beni?
hemen yan etkilerini açıp okuyorum. şu ibare yazmasın mı: bu belirtileri görürseniz doktorunuza görünün diye. şansıma, aynı günün öğle sonrasına aile doktorundan randevu alabildim.
derdimi anlattım. bir ateş düşürücü bir de boğaz spreyi, hadi yallah.
ee ama kaşıntı? yangı da var, o ne olacak? hiç olmazsa bir antihistaminik neyin alayım.
kadın rahat ayol, "tamam hadi, o halde iç bu akşam ve yarın sabah birer tane, yarın akşama bir şeyciğin kalmaz." diye yolladı beni.
değil bir iki gün, pazartesiden beri hapı yutuyorum, kaşıntı arttıkça artıyor. dünden beri de gözlerim davul gibi olunca, yok yok, bu öyle antihistaminikle, şamtimistanikle geçecek gibi değil.
hadi ben bir doktora görüneyim dedim, ama nerdeeeeeee! ne yakın poliklinkte, ne de hastanelerden bugün randevu almak mümkün değil, hep dolu. taaaa dört beş gün sonrasına veriyorlar.
eee ya iyice kötüleşirse?
bir arkadaşın akıl vermesi üzerine, şansımı acilde deneyeyim dedim.
yolumun üzerindeki ilk büyük hastanenin aciline daldım. ohh kaydımı aldılar. aldılar ama, her gelen vaka benimkinden acil.
haklılar tabii, şimdi tansiyonu çıkmış amcanın durumu elbette daha acil, ya da enjeksiyon yaptıracak teyzelerin. herhalde. zaten ben kaydımı aldılar diye şükrediyorum. dört beş gün beklemek vardı ucunda.

neyse efenim, uzunca bir süre bekledikten sonra sıra bana geldi. girdim, pratisyen hekim olduğunu tahmin ettiğim cırtlak sesli doktor kızımız aldı beni bölmelerden birine.
- nefes alma güçlüğü var mı?
-yok
boğazınıza bakayım, aaa deyin.
- aaaa
- boğaz da şişmemiş.
- gözlerim şişik, o sayılmaz mı?
- yok açabilecek durumdasınız, acil bir durum değil bu.
- eyvallah
- yine de size bir kortizonlu iğne yapalım, boş göndermeyelim. zahmet edip gelmişsiniz.
tabii son cümle hayali, ama hani tavır o yöndeydi. ben de tabii, acil bölümü acil olmadığını öğrendiğim durumumla meşgul ettiğim için ezik durumdayım. kortizonlu iğneye itiraz edecek gibi oluyorum, gak guk çıkıyor ağzımdan ancak.
neyse, popoya yiyorum ben kokteylimi. pazartesiden beri almakta olduğum ilacı da beğenmiyor doktor, (eh haklı tabii, onca gün aldım, bir halta yaramadı) daha bir alengirli antihistaminikli reçetemi alıp çıkıyorum tırış tırış.
hava güzel, yol güzel, yürüye yürüye yolu yarılamışım lay lay lom bir şekilde. birden bir baş dönmesi başlıyor. hah buyur bakalım!
yoldan taksi çevirsem, şimdi surat asacak kısa yola. yürü kızım sen, kırık ayakla dünyanın yolunu yürümüş kadınsın, bir baş dönmesi mi koyacak! diye gaza getiriyorum kendimi.
mesafenin dörtte üçünü bitirdiğim yerde baş dönmesi öyle bir artıyor, boğazım şişmiş, nefes almam zorlaşıyor. haydaaaaa!
dayanıyorum bir duvara, hemen yoldan bir adam koşuyor durumu fark edip, sonra ilerideki dükkandan da biri çıkıp su ikram ediyor, oturtuyorlar. ambulans çağıralım diyor biri.
amanın, sakın diyorum, zaten hastaneden geliyorum. dinleneyim, bir şey olmaz diye zar zor konuşarak durduruyorum adamları.
15, 20 daika oturuyorum orada, popom donuyor. kalkıyorum.
beş dakikalık yolum kalmış, inat değil mi, hala taksi çevirmiyorum.
iki sokak ileride tekrar, bu sefer bahçe duvarına tutunuyorum. sanırım yanımdan geçen bir kadın geri dönüyor, giriyor koluma. aaa siz hiç iyi görünmüyorsunuz, eviniz yakınsa götüreyim, ne olacak diyor.
ay ne güzel insanlar var diye geçiyor aklımdan, duygulanıyorum. zoraki yutkunmaya çalışıyorum. ama boğazım, sana yutkunmak yasak diyor.
ama kadıncağız bir geveze. bütün hayat hikayesini 200 metrede anlatıyor. öğretmenmiş, de 42'sinden sonra üniversite okumuş da, şimdi yeni atanmış da, okulu sevmemiş vs vs. yaaa çok tatlı bizim insanımız, güya beni eğlendiriyor. ben de kabalık olmasın diye kendimi toplayıp cevap vermeye çalışıyorum, kesik kesik bir şeyler mırıldanıyorum ayyaş gibi.
bir de güya koluma girdi, ama öyle bir asılıyor ki...
hani dengem gitti gidecek zaten.
kolumu öyle aşağı çekiyor ki.
ben de mecburen iyice yavaşlatıyorum adımlarımı dengem bozulmasın diye.
kadıncağızın da acelesi mi var nedir. herhalde baktı ki kısacık yol bitecek gibi değil, kendince daha da çekiştiriyor.
- ben giderim, sizi işinizden alıkoymayayım demeye çalışıyorum.
- aaa, ne olacak canım, götürüyorum işte sizi.
çattık belaya. kadın iyilik yaparken öldürecek beni.
sonunda dayanamıyorum.
- yaa ben size sadece tutunsam.
diye cümle oluşturmayı başarıyorum.
oh be, işkence bitti.
- ateşiniz var
diyor iki dakika sonra.
neyse, nihayet sağ salim varıyoruz kapıya.
ama kadın gitmek bilmiyor. hala anlatıyor da anlatıyor işini. gider belki diye meslektaşız diyorum. daha beter çamura batıyorum. bu sefer sorular sormaya başlıyor. bir yandan bahçe çitine tutunuyor, bir yandan cevaplamaya çalışıyorum. artık gücüm tükenme noktasında.
penceremi işaret ediyorum.
- çaya kahveye gelin bir gün, o zaman laflarız diyorum.
- aaaa olur tabii.
diyor.
- ben dinleneyim artık.
meğer işkence bitmemiş!
ayrılırken beni kucaklamaya çalışıyor. zor nefes alıyordum zaten, nefesim kesiliyor bir an düşecek gibi oluyorum.
anlıyor mu durumu, ya da benim hırıltılarımı mı duyuyor, bilmiyorum. bıraktığı anda, o halimle ne kadar hızlı hareket edebiliyorsam, kapıya yöneliyorum hemen.
ohhh evdeyim. artık ölsem de gam yemem.
gerçekten de ölü gibi bir saat uyuyorum.
bütün gün leyla gibiyim, akşam oldu, yeni yeni kendime geliyorum.
hani alkolsüz kafa bulmak isterseniz, birebir!
sonra, bu yaşadığım antifilaktik şoka mı giriyor diye bakayım dedim.
amanın, bir de ne göreyim. benim yaşadığım aşamanın bir sonrası bilinç kaybı ve ölümmüş.
sevgili acil servis doktoruma kortizonlu sevgiler gönderiyorum buradan. geç de olsa, acile gitmiş olmanın hakkını verdirdi kadın bana. artık hiiiiiiç ezikliğim kalmadı valla.
kategorize edelim
sağlık,
zibiden haberler
1 Ocak 2018 Pazartesi
ah şu rico'nun itlikleri
rico'dan daha evvel muhakkak bahsetmişimdir. (yalan yok, kendim bile anımsamıyorum, arşivi karıştırmam lazım net konuşabilmek için.) hani barınaktan tam dört yıl evvel evlat edindiğim sıpa. evet ya 15 ocak'ta tam tamına dört yılımızı devirmiş olacağız birlikte. aldığımda bir ya da bir buçuk yaşında diye tahmin ediliyordu. yani beyimiz, beş yaşında diyelim.
inanılmaz bir kerata. aslında tam filmlik adam.
müthiş uysal, söz dinleyen, edilgen görüntüsü altında tam bir haylaz. hani saman altından su yürüten cinsinden.
evde kanapeye izinsiz asla çıkılmaz. benno, ki hastalığından beri çok iltimas geçiyorum ona, (işte itiraf da ettim), hep çıkar kanapeye, ama asla izinsiz patisini dahi atmaz, ister evde olayım, isterse olmayayım.
ama bu rico haytası, ben evden çıktığım anda yayıla yayıla kanapeye uzanır, horul horul saatlere mışıldar.
geldiğinden beri konuşmayı da öğrendi! elbette kendince konuşuyor, mama saati geciktiyse ya da dışarı çıkma vakti geldiyse, homur homur homurdanıyor. hatta mama verirken sözcük söylemeyi bile öğrendi! biraz uluma ve homurdanma karşımı bir "mama" diyor ki, evlere şenlik. yakında meydanlarda politik konuşmalar da yapar bu. başımızı derde sokmasa bari... yok, biz en iyisi mama kelimesinde kalalım. güzel bir video çekimini becerebilirsem, buraya da paylaşrım elbette.
ama asıl anlatmak istediğim, rico'nun sıpalığı yüzünden, zavallı hasta bennocuğun dayak yemesi. evet ya, bas bayağı dayak yiyor bennocuk.
bir kaç ay önce benno yedi dayağı, bu sabah da hem benno, hem ben!
sahildeki parkta neredeyse her gün bir araya geldiğimiz köpek sahipleri var. rico başlarda çok zorlandı, köpekler çok kalabalık olunca tedirgin oluyordu. barınak travması sanırım. korkusundan da başka köpeklere atarlanıyor. hele tanımadığı köpekse, ya da bir türlü ısınamadığı.
aralarında bir labrador var, adı lokum.
geçen sene bebekken rico paşa bir kaç kez kızın üzerine yürüdü, korkutmaya çalıştı.
tabii geçen senenin bebek labradoru şimdi kocaman güçlü bir kıza dönüştü ve asıl şimdi o rico'ya postayı koyar oldu. oh olsun, hakkediyor eşek rico diyeceğim. kıçını kıçını dişlesin lokum kızımız, umurumda değil diyeceğim. ama diyemiyorum. nasıl diyeyim? olan benno'yla bana oluyor zira.
efenim, sanırım yaz aylarındaydı. rico bu kızımıza bir hallenecek oldu, lokum "yürü len, ben o küçük bebek değilim artık, alırım seni altıma, dingil!" diyerek rico'ya hamle yaptı.
tabii rico durur mu, anladı durum kritik, kirişi kırdı, anında vın!
ara ki bulasın rico'yu. lokum tabii atarlanımş, hızını alamamış, o esnada da, olayda tamamen masumca, tek yaptıkları bankta oturmak olan benno ve bir başka küçük ırk köpeğe bir güzel daldı. benno viyak viyak. neyse, küçük bir arbede sonrası benno ve diğer köpeği kurtarmayı başardık.
tabii benno biraz hırpalandı. bir de yazın sıcağı, benno'nun hastalığının belirtilerinin pik yağtığı aylardayız.
hastalığı yetmiyormuş gibi, bir de dayak yedi yavrum.
şimdi rico'ya kızar mısın ne yaparsın?
bu sabah da benzeri oldu.
yine benno bankta yanımda oturuyor, rico aşağıda, lokum'un sahibi ihsan abimiz yanımda, lokum da bir yerlerde geziniyor.
derken başka bir köpek saihibi, jazz ve bücür'ün anneleri gülhan abla geldi.
konumuzla ilgisi yok, ama jazz biraz obur .bir beagledir kendileri.
neyse, bu jazz yavrusu bize yaklaşacak oluyor, rico tam atarlanıyor, o anda yanımıza gelen lokum "sen yine kime atarlanıyorsun, hergele!" minvalinde hanımağa edasıyla tam dalacak rico'ya... rico'nun patileri armut mu topluyor, tabii gördü darı, yine vın!
ve yine ilk olayda olduğu gibi, bu kez de lokum, hemen yakındaki benno'ya dalıyor. bu sefer bayağı bir debeleniyoruz, ben benno'yla lokum arasına girmeye, benno'yu kurtamaya çalışıyorum, lokum altımdan üstümden bir şekilde yılan gibi kıvrılıp benno'yu tepelemeyi beceriyor. sonunda benno'yu kucaklamayı becereiyorum, ama bu sefer de ben kaval kemiğime lokumun taş kafasını yiyorum.
köpek bakanlar bilir, bu canların en sağlam yerleri kafa ve göğüsleridir. kafaylarıyla duvara toslasa gıkı çıkmaz, ama patisinin kenarına kazara bas, yaygarayı koparır. kafaları ne kadar sağlamsa, patileri o kadar naziktir.
oyyy, şöyle acıdan bir an yüzüm buruşuyor.
ama kendimi umursamayıp hemen benno'nun boynunu, sırtını, diş izlerine kontrol ediyorum. neyse ki kanatmamış.
ihsan abi de ardımdan, "lokum ısırmaz, merak etme" diye güya beni teselli ediyor.
nasıl ısırmaz ihsan abi, basbayağı dişledi çocuğu!
diyemiyorum tabii.
ihsan abi büyüğümüzdür. ısırmaz diyorsa, ısırmamıştır lokum. ben yanlış görmüşümdür.
neyse, ortam sakinleşiyor.
gülhan abla kaçıyor yanımızdan.
benno da bozulmuş bir şekilde bir lokum'a bakıyor, bir de "niye hala duruyoruz" dercesine bana bakıyor.
tamam balım hadi gidelim.
rico geri geliyor, bir fırça kayıyorum önce ona. "hep senin yüzünden!"
ve yeni yılın ilk sabahı, birmiz ortalığı karıştırmış, diğer ikimiz dayak yemiş bir halde kös kös eve geliyoruz.
ah, şu rico!
kategorize edelim
köpek,
rico,
zibiden haberler
24 Aralık 2017 Pazar
she, the angel
bu da oldu!
artık ölsem, gam yemem. öğrencilerimden yana en azından. - düşündüm de, aslında zaten gam yemezdim, bu "şaşkın" bunları aşmamış mıydı zaten?-
ama yine de bahtiyarım. elime aldıkça gözlerim fışır fışır oluyor, yüreğim taze aşka düşmüşçesine pıttırı fıttırı vaziyetleri.
bak şu tatlı veletlerin yaptığına. bu hallere düşecek insan mıydım? gördükçe zırlayasım geliyor, böyle ılık ılık. ılıman iklimin tatlı ahmak ıslatanı gibi zırlayasım geliyor hem de.
tamam tamam, hallenmeyin, anlatayım efem.
bilen bilir, işim öğretmektir benim. koca sıpalara gavurca öğretmeye çalışıyorum. sıpa derken, hakkatten sıpalar var içlerinde, ama hep tatlı sıpa. bazen yaramazlığı abartan, ama yine de tatlılıklarından fazla bir şey kaybetmeyen yetişkin sıpalar bunlar.
neyse, bu dönem iki sınıfım vardı. başta, yalan yok, bir sınıfı hemen bağrıma basmıştım, yeni başlayan olmalarından değil sadece, gerçekten motivasyonları yüksek bıcır bıcır kalabalık bir sınıf.
öbürü ise... kötü değil, ama isteksiz.
başta, tek bir öğrenci hariç, hepsi silah zoruyla derse geliyor gibiydi. akşamları eve geldiğimde, ne yapsam da ilgilerini çeksem, nasıl oyunlar icat etsem diye kara kara düşündüğüm bir sınıftı.
derken, karşılıklı bir ısınma sürecine gerek vardı herhalde; açıldık, rahatladık, istek arttı. istek artmakla kalmadı, en zayıfları bile dili konuşmaya gayret etmeye başladı. sınıfça notlarda artış oldu.
dönem sonu geldi, vay be, ne keyifli sınıfmış diyecek hala geldiler. (gerçi içlerinde bir tanesi, son anda yamuk yaptı... ama o da çekingenlikten olsa gerek. neyse, bu zaten ayrı bir yazı konusu).
bayağı zor ayrıldım. keşke devam edebilsek birlikte diyor oldum.
ara bilgi vereyim; efenim, final sınavını yaptıktan sonra, bir gün tayin edilir, dersler bittiğinden dolayı, öğrenciler ofise gelip kağıdını görür, itirazı varsa, eder, yoksa susar, notuna razı olur (ya da daha çok "hoca bana zaten takıktı" der, rahatlar).
neyse, bu bahse konu sınıftan da iki kız öğrencim geldi. bir tanesi başından beri müthiş istekli ve bir o kadar da sevimli olan, diğeri de hayalinde mesleği yazdığı metinle (ah ah, bu da yazı konusu olacak derin), aklıma ilelebet kazınacak çıtı pıtı biri.
notlarını öğrendiler, ama bir türlü gitmek bilmiyorlar. oda doldu doluştu, bir sürü öğrenci girdi çıktı, bunlar bir köşede bekliyor. bir tanesinin gözleri de sanki nemli. benimse aklımdan, aldığı nota üzüldü ( ki aslında iyi bir not, ama demek ki daha yükseğini bekliyor) diye geçiyor. diğer öğrenciler nihayet gittiler. gözleri nemli olan, "hiç gitmek bilmediler" dedi. "hah, hadi anlatın bakalım, nasıl yardımcı olabilirim?" bekliyorum ki, şimdi ağlayarak not isteğinde bulunacak. e çünkü sağolsun öğrenci biz gariban (!) hocaları buna alıştırmış, başka niye hocasıyla yalnız görüşmek ister ki?
ama kaderin cilvesi, işte, sen misin tüm öğrencileri aynı kefeye koyan?

bu iki bıcır, yanlarındaki çantadan bir hediye paketi çıkarıyor. içinden de yandaki resimde gördüğünüz defter çıkıyor.
verirken de, demesinler mi, bize sizi anımsattı bu çizim diye!
ben, melek? melek, ben? nasıl yahu?
oyyyyyyy, abooooooooov diye içimden nidalar tepetaklak gidiyor.
ben, o cadı hoca olan ben, ne zaman melek katına terfi ettim?!
hemen cadılığım tutuyor yine, uleeeeeeeeen, not verirken böyle yüreğim fışır fışır olsun diye, di mi?!
ama bir tanesi zaten AA getirdi, ihtiyacı yok ki fışırdatmaya (hani şu an baştan ilgili olanı). diğeri desen, zaten hayalindeki mesleğin (okuyorsan evladım, ölmeden bir haber eyle, dünya kulağıyla o mesleği icra ettiğini duyayım!), okuduğu bölümle çok alakası yok.
yani ben, ben... ("o bir melekti yavrum" -, öööhm, karıştı, o başka bir filmin sahnesindendi galiba), melek?
melek kim? cadı ben.
kavramlar kafamda böyle uçuşurken, gözlerim de böööööööle dolu dolu oluyor. utanmasam zırıl zırıl kalacağım. sarılıyorum cici öğrencilerime, sarıldıkça doyamıyorum. onlar da bir hoş oluyor, berikinin nemli gözlerine benim gözümün nemi karışıyor...
şimdi bu yazıyı yazarken de, nem artışı istanbul hava durumunu değiştiriyor, güneş açmışken gökyüzü bulutlanıyor, vesaire.
sanal grubumuza yazıp teşekkür ediyorum her ikisine tekrar. onlar da gayretli bir şekilde, hem de çok düzgün bir gavurcayla cevaplarını döşeniyorlar.
burnumu çeke çeke okuyorum yazdıklarını.
yok yok, artık ölsem de gam yemem, aha resimli kanıtım var!
basbayağı melek katına torpilli geçiş yaptım, giriş biletim resimlisinden.
not: yalnız bu defterle ne yapsam, karar veremiyorum. günlük mü yapsam, yoksa öğrencilerimin haytalıklarını mı çiziktirsem?
artık ölsem, gam yemem. öğrencilerimden yana en azından. - düşündüm de, aslında zaten gam yemezdim, bu "şaşkın" bunları aşmamış mıydı zaten?-
ama yine de bahtiyarım. elime aldıkça gözlerim fışır fışır oluyor, yüreğim taze aşka düşmüşçesine pıttırı fıttırı vaziyetleri.
bak şu tatlı veletlerin yaptığına. bu hallere düşecek insan mıydım? gördükçe zırlayasım geliyor, böyle ılık ılık. ılıman iklimin tatlı ahmak ıslatanı gibi zırlayasım geliyor hem de.
tamam tamam, hallenmeyin, anlatayım efem.
bilen bilir, işim öğretmektir benim. koca sıpalara gavurca öğretmeye çalışıyorum. sıpa derken, hakkatten sıpalar var içlerinde, ama hep tatlı sıpa. bazen yaramazlığı abartan, ama yine de tatlılıklarından fazla bir şey kaybetmeyen yetişkin sıpalar bunlar.
neyse, bu dönem iki sınıfım vardı. başta, yalan yok, bir sınıfı hemen bağrıma basmıştım, yeni başlayan olmalarından değil sadece, gerçekten motivasyonları yüksek bıcır bıcır kalabalık bir sınıf.
öbürü ise... kötü değil, ama isteksiz.
başta, tek bir öğrenci hariç, hepsi silah zoruyla derse geliyor gibiydi. akşamları eve geldiğimde, ne yapsam da ilgilerini çeksem, nasıl oyunlar icat etsem diye kara kara düşündüğüm bir sınıftı.
derken, karşılıklı bir ısınma sürecine gerek vardı herhalde; açıldık, rahatladık, istek arttı. istek artmakla kalmadı, en zayıfları bile dili konuşmaya gayret etmeye başladı. sınıfça notlarda artış oldu.
dönem sonu geldi, vay be, ne keyifli sınıfmış diyecek hala geldiler. (gerçi içlerinde bir tanesi, son anda yamuk yaptı... ama o da çekingenlikten olsa gerek. neyse, bu zaten ayrı bir yazı konusu).
bayağı zor ayrıldım. keşke devam edebilsek birlikte diyor oldum.
ara bilgi vereyim; efenim, final sınavını yaptıktan sonra, bir gün tayin edilir, dersler bittiğinden dolayı, öğrenciler ofise gelip kağıdını görür, itirazı varsa, eder, yoksa susar, notuna razı olur (ya da daha çok "hoca bana zaten takıktı" der, rahatlar).
neyse, bu bahse konu sınıftan da iki kız öğrencim geldi. bir tanesi başından beri müthiş istekli ve bir o kadar da sevimli olan, diğeri de hayalinde mesleği yazdığı metinle (ah ah, bu da yazı konusu olacak derin), aklıma ilelebet kazınacak çıtı pıtı biri.
notlarını öğrendiler, ama bir türlü gitmek bilmiyorlar. oda doldu doluştu, bir sürü öğrenci girdi çıktı, bunlar bir köşede bekliyor. bir tanesinin gözleri de sanki nemli. benimse aklımdan, aldığı nota üzüldü ( ki aslında iyi bir not, ama demek ki daha yükseğini bekliyor) diye geçiyor. diğer öğrenciler nihayet gittiler. gözleri nemli olan, "hiç gitmek bilmediler" dedi. "hah, hadi anlatın bakalım, nasıl yardımcı olabilirim?" bekliyorum ki, şimdi ağlayarak not isteğinde bulunacak. e çünkü sağolsun öğrenci biz gariban (!) hocaları buna alıştırmış, başka niye hocasıyla yalnız görüşmek ister ki?
ama kaderin cilvesi, işte, sen misin tüm öğrencileri aynı kefeye koyan?

bu iki bıcır, yanlarındaki çantadan bir hediye paketi çıkarıyor. içinden de yandaki resimde gördüğünüz defter çıkıyor.
verirken de, demesinler mi, bize sizi anımsattı bu çizim diye!
ben, melek? melek, ben? nasıl yahu?
oyyyyyyy, abooooooooov diye içimden nidalar tepetaklak gidiyor.
ben, o cadı hoca olan ben, ne zaman melek katına terfi ettim?!
hemen cadılığım tutuyor yine, uleeeeeeeeen, not verirken böyle yüreğim fışır fışır olsun diye, di mi?!
ama bir tanesi zaten AA getirdi, ihtiyacı yok ki fışırdatmaya (hani şu an baştan ilgili olanı). diğeri desen, zaten hayalindeki mesleğin (okuyorsan evladım, ölmeden bir haber eyle, dünya kulağıyla o mesleği icra ettiğini duyayım!), okuduğu bölümle çok alakası yok.
yani ben, ben... ("o bir melekti yavrum" -, öööhm, karıştı, o başka bir filmin sahnesindendi galiba), melek?
melek kim? cadı ben.
kavramlar kafamda böyle uçuşurken, gözlerim de böööööööle dolu dolu oluyor. utanmasam zırıl zırıl kalacağım. sarılıyorum cici öğrencilerime, sarıldıkça doyamıyorum. onlar da bir hoş oluyor, berikinin nemli gözlerine benim gözümün nemi karışıyor...
şimdi bu yazıyı yazarken de, nem artışı istanbul hava durumunu değiştiriyor, güneş açmışken gökyüzü bulutlanıyor, vesaire.
sanal grubumuza yazıp teşekkür ediyorum her ikisine tekrar. onlar da gayretli bir şekilde, hem de çok düzgün bir gavurcayla cevaplarını döşeniyorlar.
burnumu çeke çeke okuyorum yazdıklarını.
yok yok, artık ölsem de gam yemem, aha resimli kanıtım var!
basbayağı melek katına torpilli geçiş yaptım, giriş biletim resimlisinden.
not: yalnız bu defterle ne yapsam, karar veremiyorum. günlük mü yapsam, yoksa öğrencilerimin haytalıklarını mı çiziktirsem?
kategorize edelim
okul,
öğrencilerim,
zibiden haberler
30 Temmuz 2017 Pazar
kediler, köpekler ve "sen benim kim olduğumu biliyor musun"lar...
büyük oğluşum kalp hastası olduğu için gün ağarır ağarmaz sıcaklar başlamadan parka ineriz. buna rağmen, onca ağacın serinlik vermesine rağmen halsizlikten çoğunlukla yürüyemez, bankta oturur.
bu sabah, tam dönüşe geçtik, küçük yaştaki haytamın kedi kovalayacağı tuttu.
ki normalde korkar kedilerden, kedinin biri şöyle yan bakacak olsa, etrafından büyük bir daire çizerek geçer, arkasına baka baka. ama kırk yılın başında kovalayacağı tutuyor.
benim de basiretim bağlandı, dur, hayır diye peşinden koşturmadım. zaten iki sakat dizim var, nasıl koşacaksam?! sadece ardımı dönüp "gidiyorum" dedim. ki bu her olayda, yani iste başka köpeklerin peşinden koşsun, ister gitmesini istemediğim pis bir yere, çoğunlukla işe yarar. bu sefer de yaradı. yanıma gelince cezalandırmak amacıyla tam bağlayacaktım ki, hasta olan diğer oğluşum oynamak istedi. ona kıyamadım, bıraktım tekrar serbest ki biraz oynasınlar.
sokak kedilerini besleyen yaşlı bir kadın var bu parkta.
bağıra bağıra yanıma geldi o an. "sen niye kedilere saldırtıyorsun köpeklerini!?" diye çemkirerek.
sinir oldum, bu blogu takip eden bilir, 17 yıl kedi beslemiş, tüm canları (insan denen iki ayaklı canlı müsveddesini bile) ırk ayırt etmeksizin hepsine sevdalı bir insan olarak kanıma dokundu bu itham.
"zevk alıyorum da ondan!" diye ters cevap verdim.
yok kardeşim yok, biliyorum hata bende. 70'ine gelmiş bu teyze değil sufizme gönül veren. güya ben baş koydum, güya ben kamil-i insan olacağım. neredeee. sus, susmayı öğren. git. itham ettiğiyle kalsın.
teyze tabii açtı ağzını yumdu gözünü, pisikopatlığım mı kaldı, manyaklığımın mı sayılmadık, ne hakaretler!
alttan alacak oldum, "yahu niye saldırtayım?" caniye çıkarttı adımı. "zaten sizler kedi bırakmadınız, hepsini öldürttünüz!"
ama yok, ben hala akıllanmıyorum. hala karşımdakine sözlerle ulaşabileceğimi sanıyorum. "tabii, olayı bilmeden hemen karşındakini suçlamak çok kolay. bıktım sizin gibi faşist hayvanseverlerden! o çok kolladığınız kedilerin parçaladığı kuşları veterinere yetiştiren ben oluyorum, kaç kuş öldü elimde. o kediye bir şey olsa, yine ben koştururum."
bunun üzerine teyze iyice gaza geldi. "suss, konuşma. sen benim kim olduğumu biliyor musun!"
muhteşem! en sevdiğim kavga cümlesidir!
"yaşlılık var teyze, anlaşılan sen unutmuşsun!" diye yapıştırdım cevabı.
"saygısız, büyüklerine karşı terbiyesizlik ediyorsun!" diye tükürük saça saça bağırıyor teyze.
bu negatif enerjisine artık dayanamayan küçük oğluşum hırlıyor kadına. "aaaa insana da saldırtıyorsun!" diye ses frekansını iyice yükseltiyor. gel de çıldırma!
az evvel kim olduğunu bana soran teyzenin hafızası birden bire yerine geliyor.
meğer büyük politkacı karısıymış. beni bir daha sokmazmış bu parka. yapacağını bilirmiş bana.
ah, ne kadar acınası bir kimlik tanımlaması. teyze demek ki kendi kimliğini bile bulamamış. birilerinin karısı olabilmiş ancak. içim acıdı, böyle bir kimlikle tehdit etmeye çalışmasına.
"elinden geleni ardına koyma!" sıkıldım artık bu kavgadan, dönüp gidecek oluyorum.
hala ardımdan bağırıyor. "bir daha gelirsen bu parka, ayaklarını kırdırtırım!"
"ooo bu işte tehdite girer, polise şikayet edebilirim bunu."
"nah yaparsın! defoooool git terbiyesiz!"
o anda, bir kaç hafta evvel köpeğinin uzatmasını çıkarmış bir adamla kavga ettiğini gördüğüm başka bir kadın geliyor. bizim teyze, hadiseyi iyice büyüterek, kedileri parçalattı, insanlara saldırtıyor diye anlatıyor.
çarpıt, daha da çarpıt, ağaca astım, işkence de ettim, bu detayı unuttun diyecek oluyorum. yutkunuyorum, kesin inanır. sadece "az çarpıttın, daha da çarpıt!" diye bağırıyorum. öbür kadın olayın aslını öğrenmeden, "seni belediyeye şikayet edeceğim, o köpeklerini elinden aldırtacağım" diye tehdide başlıyor bu sefer.
içimden la havle çekiyorum.
alın parkınızı başınıza çalın diyerek gidiyorum.
biliyorum hata bende. en başından, böyle bir ithamla gelen kişiye cevap vermem, hele ki ters cevap vermem büyük hata. ben susmayı ne zaman öğreneceğim?
bu sabah, tam dönüşe geçtik, küçük yaştaki haytamın kedi kovalayacağı tuttu.
ki normalde korkar kedilerden, kedinin biri şöyle yan bakacak olsa, etrafından büyük bir daire çizerek geçer, arkasına baka baka. ama kırk yılın başında kovalayacağı tutuyor.
benim de basiretim bağlandı, dur, hayır diye peşinden koşturmadım. zaten iki sakat dizim var, nasıl koşacaksam?! sadece ardımı dönüp "gidiyorum" dedim. ki bu her olayda, yani iste başka köpeklerin peşinden koşsun, ister gitmesini istemediğim pis bir yere, çoğunlukla işe yarar. bu sefer de yaradı. yanıma gelince cezalandırmak amacıyla tam bağlayacaktım ki, hasta olan diğer oğluşum oynamak istedi. ona kıyamadım, bıraktım tekrar serbest ki biraz oynasınlar.
sokak kedilerini besleyen yaşlı bir kadın var bu parkta.
bağıra bağıra yanıma geldi o an. "sen niye kedilere saldırtıyorsun köpeklerini!?" diye çemkirerek.
sinir oldum, bu blogu takip eden bilir, 17 yıl kedi beslemiş, tüm canları (insan denen iki ayaklı canlı müsveddesini bile) ırk ayırt etmeksizin hepsine sevdalı bir insan olarak kanıma dokundu bu itham.
"zevk alıyorum da ondan!" diye ters cevap verdim.
yok kardeşim yok, biliyorum hata bende. 70'ine gelmiş bu teyze değil sufizme gönül veren. güya ben baş koydum, güya ben kamil-i insan olacağım. neredeee. sus, susmayı öğren. git. itham ettiğiyle kalsın.
teyze tabii açtı ağzını yumdu gözünü, pisikopatlığım mı kaldı, manyaklığımın mı sayılmadık, ne hakaretler!
alttan alacak oldum, "yahu niye saldırtayım?" caniye çıkarttı adımı. "zaten sizler kedi bırakmadınız, hepsini öldürttünüz!"
ama yok, ben hala akıllanmıyorum. hala karşımdakine sözlerle ulaşabileceğimi sanıyorum. "tabii, olayı bilmeden hemen karşındakini suçlamak çok kolay. bıktım sizin gibi faşist hayvanseverlerden! o çok kolladığınız kedilerin parçaladığı kuşları veterinere yetiştiren ben oluyorum, kaç kuş öldü elimde. o kediye bir şey olsa, yine ben koştururum."
bunun üzerine teyze iyice gaza geldi. "suss, konuşma. sen benim kim olduğumu biliyor musun!"
muhteşem! en sevdiğim kavga cümlesidir!
"yaşlılık var teyze, anlaşılan sen unutmuşsun!" diye yapıştırdım cevabı.
"saygısız, büyüklerine karşı terbiyesizlik ediyorsun!" diye tükürük saça saça bağırıyor teyze.
bu negatif enerjisine artık dayanamayan küçük oğluşum hırlıyor kadına. "aaaa insana da saldırtıyorsun!" diye ses frekansını iyice yükseltiyor. gel de çıldırma!
az evvel kim olduğunu bana soran teyzenin hafızası birden bire yerine geliyor.
meğer büyük politkacı karısıymış. beni bir daha sokmazmış bu parka. yapacağını bilirmiş bana.
ah, ne kadar acınası bir kimlik tanımlaması. teyze demek ki kendi kimliğini bile bulamamış. birilerinin karısı olabilmiş ancak. içim acıdı, böyle bir kimlikle tehdit etmeye çalışmasına.
"elinden geleni ardına koyma!" sıkıldım artık bu kavgadan, dönüp gidecek oluyorum.
hala ardımdan bağırıyor. "bir daha gelirsen bu parka, ayaklarını kırdırtırım!"
"ooo bu işte tehdite girer, polise şikayet edebilirim bunu."
"nah yaparsın! defoooool git terbiyesiz!"
o anda, bir kaç hafta evvel köpeğinin uzatmasını çıkarmış bir adamla kavga ettiğini gördüğüm başka bir kadın geliyor. bizim teyze, hadiseyi iyice büyüterek, kedileri parçalattı, insanlara saldırtıyor diye anlatıyor.
çarpıt, daha da çarpıt, ağaca astım, işkence de ettim, bu detayı unuttun diyecek oluyorum. yutkunuyorum, kesin inanır. sadece "az çarpıttın, daha da çarpıt!" diye bağırıyorum. öbür kadın olayın aslını öğrenmeden, "seni belediyeye şikayet edeceğim, o köpeklerini elinden aldırtacağım" diye tehdide başlıyor bu sefer.
içimden la havle çekiyorum.
alın parkınızı başınıza çalın diyerek gidiyorum.
biliyorum hata bende. en başından, böyle bir ithamla gelen kişiye cevap vermem, hele ki ters cevap vermem büyük hata. ben susmayı ne zaman öğreneceğim?
28 Temmuz 2017 Cuma
Osho - Sufi sohbetleri
bir arkadaşımla sohbet ederken, osho'nun sufizm üzerine olan konuşmalarına değindim. maalesef türkçe'ye çevrilmiş değiller. konuşmalar pdf doyası olarak burada bulunabilir. arkadaşımı söz konusu kitapları orjinalinden okuma isteğinin sağlar diye hoşuma giden küçük bir anlatıyı çevirdim. fırsat bulursam belki devamı gelir.
Osho Tolstoy’un
bir öyksünü anlatır.
Rusya’da pek
bilindikmiş: Bir anda üç mistik kişi peydah olmuş. Söylenenlere göre mucizevi insanlarmış.
Bir gölün ötesindeki dağda yaşarlarmış. İnananlar akın akın gitmeye başlamış
bunlara. Döndüklerinde sarsılmış, duygusal manada derinden etkilenmiş, belirgin
bir şekilde değişmiş olarak geliyorlarmış geri. Tüm ülke bu mistikleri görmek
için yanıp tutuşmaya başlamış. Doğal olarak ülkenin başpapazı bu durumdan rahatsız
olmuş: İçini kemirmeye başlamış“Kim bu mistikler?”
Hıristiyanlıkta
bir kişinin aziz olarak anılabilmesi kilisenin onayıyla mümkündü. Düşünn hele
bir bir, böyle saçmalık mı olur? Kişi azizliği ancak kilisenin belgelemesiyle
alabilir. Bu yüzden İngilizcedeki “Saint”, yani aziz kelimesi, “sanction”dan,
yani onaylama kelimesinden türemiştir. Yani diğer bir deyişle aziz olduğu
onaylanmıştır.
Kilisenin hiçbir
onayı olmaksızın, bu kişiler nasıl aziz olmuş? Başpapaz nasıl kızmasında? Tabii
kıskançlık da vardı işin içinde.
Sonunda
dayanamayıp bu mistikleri görmeye gitti. Gölü bir sandalla geçti. Yolculuğun sonuna
geldiğinde basit üç köylünün bir ağacın altında oturduğunu gördü. Başpapazı
görür görmez koşup ayaklarına kapandılar üçü de. Başpapazın keyfi hemen yerine
gelmişti. “Demek ki bahsedilen kişiler sizlersiniz. Azizliğinizi mi ilan
ettiniz siz bakayım?”
“Bunu nasıl
ilan edebiliriz? Azizlik mertebesini erişecek bir bilgimiz yok ki bizim. Bizler
fakir insanlarız, cahiliz. İnsanlar hakkımızda bir laf çıkarmışlar. Biz hiçbir şey
bilmeyiz ki. Asıl biz şanlıyız, buraya kadar zahmet edip gelmişsin. Ne olu kutsa
bizi aziz papaz!”
O da karşılık
verdi: “Hangi duaları bilirsiniz? Hangi yazmaları okursunuz?”
Onlar da yanıtladılar:
“Biz cahil insanlarız. Okuma yazmamız yoktur. Dua öğreten de çıkmadı bugüne
kadar. Yalvarırız sen öğret bize!”
“Ama en azından
bir dua biliyor olmalısınız” diye karşı çıktı papaz.
O zaman köylüler
utanç içinde birbirine baktı. Bir diğerine döndü “Sen söyle ona,” dedi, o da üçüncüye
döndü, “Sen söyle.”
Papaz
dayanamadı, “Niye bu kadar utanıyor, suçluluk duyuyorsunuz? Nedir duanız.
Söyleyin hele!”
Söylemek
zorunda kaldılar, “Biz kendi duamızı icat ettik. Aptal insanlarız, ne olur
bağışla bizi. Kızma ne olur. Bilmediğimizden kendimiz uydurduk bir tane. Çok
basit bir dua.” Hirstiyanlıkta Tanrı kutsal bir üçlemeden oluşur – Baba, oğlu
ve kutsal ruh. Onların da duası şöylemiş: Tanrıya şöyle diyoruz: Sen üçsün, biz
üçüz, bize merhamet et. İşte duamız bu. Ama ne olur kızma bize. Gerçekten çok
cahil, basit insanlarız biz.”
Bunu duyan
papaz dayanamayıp bir kahkaha patlattı. “Hiç duymadım böyle bir dua. Sizi
aptallar! Bırakın, hemen terk edin bu duayı. Size dinimize laik bir dua
öğreteyim.”
Çok da uzun
bir duaymış. Eski Rus Ortodoks Kilisesinin çok uzun bir duası varmış. Bunu okumuş
köylülere. Onlar da dinledi. “Ama bu çok uzun bir dua. Hatırlayamayız. Tekrar
etmen gerekecek.
Üçüncüsünde
de yinelemişler, “Ne olur bir kez daha, unuturuz yoksa.”
Böylece tekrar
okumuş. Sonra mutlu mesut sandala binip yola çıkmış. Tam gölü yarılamış ki, bir
de ne görsün, bizim üç köylü suyun üzerinde koşa koşa bunun peşinden gelmesin
mi! “Dur bekle, duayı unuttuk bile… Ne olur bir kez daha oku!”
Bu sefer
papaz ayaklarına kapanmış köylülerin. “Ne olur affedin beni, sizin duanız doğru
olanı! Sizin duanız kabul olmuş. Ben yıllardır dualar okudum uzun uzun, ama su
üzerinde yürümek bana bahşedilmedi. Sizin duanız ulaşmış sahibine, bildiğiniz
gibi devam edin: Sen üçsün, biz üçüz, merhamet et bize. Ve daha önce ne yaptıysanız
yine onu yapın, sizin duanız ulaşmış!”
Kalben
okunursa duaların kanatları vardır. Ansızın, düşünmeden söylenirse kelimelerin
kanatları vardır, içten, en doğal halinizden geliyorlarsa.
(Kaynak:
Mükemmel Usta, 2.Bölüm, Sayfa 78-80)
4 Ocak 2017 Çarşamba
ben mi kalp kırdım, benim mi kalbimi kırdılar?
çok ciddi, çok içli bir yazı olacak bu. küçük emrah ya da ayşecik'ten rol çalacağım, sizin de içiniz acıyacak, vaaaaay, yazık buncaaaza diye gözünüz nemlenecek...
çünkü çooook kalbim kırıldı çok.
yedi haftadır yatıyorum, işyerinden üç, özleden de dört arkadaşım dışunda kapımı tıklatan olmadı.
hani, aaaaa niye haber vermedin diyerek aman kimse paylamasın düşüncesiyle sosyal medayda bangır bangır ilan ettim, hem de ayağımı kırdığımın ertesi günü.
biliyorum, istanbul bu, herkes kendi derdinde, kim niye gelsin. ama sosyal medyada, kelle paça yapıp getireceğinin sözünü verip, bırak çorbalı çorbasız gelmeyi, telefon etmeye bile zahmet etmeyenlere ne demeli? ya da 10 dk ötede oturup, 10 dk'lığına dahi uğramayanı? ya da bir buçuk ay sonra geçmiş olsun diyenlere?
yok yok, haddini bil kadın, gönüller bir olsun, yargılama insanları! sen karşılık beklediğin için mi koştun o arkadaşlarına? üstelik bırak kendisini, annesi hastanede yatıyor diye?
çok ayıp, çoooook, ahanda huzurlarınızda kınıyorum kendi şahsımı.
biliyorum niyetleri kötü değil, vardır kendilerince sebebi. söylenmem haksızlık. böyle mi varacağım kamil-i insan yoluna? peh, ben kim, kamil-i insan evladı kim! benden ancak kalbi kırık mızmız olur...
not: yalan söylemeyin, gram üzülmediniz değil mi? haklsınız, ben de üzülmedim kendime. müstahak bana, hıh!
dur daha, haftaya evini taşı da gör o kırık ayakla! başına neler gelecek neler!
çünkü çooook kalbim kırıldı çok.
yedi haftadır yatıyorum, işyerinden üç, özleden de dört arkadaşım dışunda kapımı tıklatan olmadı.
hani, aaaaa niye haber vermedin diyerek aman kimse paylamasın düşüncesiyle sosyal medayda bangır bangır ilan ettim, hem de ayağımı kırdığımın ertesi günü.
biliyorum, istanbul bu, herkes kendi derdinde, kim niye gelsin. ama sosyal medyada, kelle paça yapıp getireceğinin sözünü verip, bırak çorbalı çorbasız gelmeyi, telefon etmeye bile zahmet etmeyenlere ne demeli? ya da 10 dk ötede oturup, 10 dk'lığına dahi uğramayanı? ya da bir buçuk ay sonra geçmiş olsun diyenlere?
yok yok, haddini bil kadın, gönüller bir olsun, yargılama insanları! sen karşılık beklediğin için mi koştun o arkadaşlarına? üstelik bırak kendisini, annesi hastanede yatıyor diye?
çok ayıp, çoooook, ahanda huzurlarınızda kınıyorum kendi şahsımı.
biliyorum niyetleri kötü değil, vardır kendilerince sebebi. söylenmem haksızlık. böyle mi varacağım kamil-i insan yoluna? peh, ben kim, kamil-i insan evladı kim! benden ancak kalbi kırık mızmız olur...
not: yalan söylemeyin, gram üzülmediniz değil mi? haklsınız, ben de üzülmedim kendime. müstahak bana, hıh!
dur daha, haftaya evini taşı da gör o kırık ayakla! başına neler gelecek neler!
11 Kasım 2016 Cuma
kalp kırarım, bilek kırarım, çanak kırarım... haydeeeee, kırıcı geldi hanıııımmmmmm! ya da küçük emrah'tan rol çaldığım bir gün
olay salı sabahı vuku buldu.
benim haydutlarla sahildeyiz. zıpırlarda bir miskinlik hali. hadi koşun len diyerek diye gaza getirmek için her zamanki gibi deli dana misali koşmaya başladım. küçük bir engel üzerinden atladım. yazılarımı takip edenler bilir, alışılmadık bir vaziyet değil, yerimde duramam ben pek.
ama ne olduysa o anda oldu: sol ayağım son iki günün yorgunluğuyla bitap düşmüş bedenim ve zihnim ile olan koordinasyonu bozdu ve yamuk iniş yaptı. bir güzel içeri doğru kıvrıldı. bedenim de ona eşlik ederek dengesini bir kenara attı ve çöt diye bileğimin üzerine oturdu!
hani oturmaktan aşınmış, yayları çıkık eski divana tombul komşu teyzeler kendini böyle lappadanak bırakır ya, aynen öyle düştüm ayağımın üzerine.
ve nasıl o eski divan tombul teyzenin ağırlığı altında ezilerek son nefesini verirse, ben de ayağımdan benzer bir çatırtı sesi duydum.
öyle bir ağrı saplandı ki, kendimi sadece "lütfen lütfen yooo!" diye yalvarırken duydum. ayağıma mı, tanrı'ya mı, ya da oradan bombardıman yaparak uçan martıya mı yalvardım belli değil. oğluşlarıma yalvarmadığım kesin, heriflerin zerre kadar umurunda değilim.
ayağa kalktım, ama adım atmak tam bir işkence! bastıkça inliyorum. bileğin canına okumuşum anlaşılan.
hadi kızım, başarırsın, zırlama, inleme, ne o öyle bebek gibi, yürü bakayım diyerek haytalarımın yerine kendimi bu sefer gaza getirmeye çalışıyorum. nafile, her on adımda bir oturuyorum bir yere, acıdan gözlerimden şaldır şaldır yaş geliyor.
yoğurtçu parkı'na gelince pes ediyorum artık. oy anam oy, nasıl ağrıdır bu! yok, bittim, bir adım daha atarsam ruhuma fatiha okuyacaksınız! o vaziyetlerdeyim.
en azından biri köpekleri bağlasa, tasmasından tutup eve götürse. hani ben de eve gitmeyi başarırım o zaman.
gri hücreleri beynimde ağrıdan arta kalan minik boşluklara "hööö, höööö" diyerek sürmeye çalışıyorum. düşünmek nasıl bir şeydi yahu? sanki ayağımın değil de kafamın üzerine düştüm mübarek! kim gelir yardıma, hadi düşünsene be yaralı kuçu! sonunda yine aramıyorum kimseyi, sadece yakın bir arkadaşıma mesaj atıyorum. kaza geçirdim, gelebilir misin diye.
yahu ayak eşek cennetini boylamak üzere, ben hala "aman kimseyi uyandırmayayım" diye uğraşıyorum. la havle!
nasıl yaptığımı inanın ben de bilmiyorum, ama eve gelmeyi başarıyorum sonunda.
ayakkabıyı çıkartırken bir sancı! buz geliyor aklıma. hemen dolaptan çıkarıp kompres yapıyorum.
anlaşıldı, bunun uçarı kaçarı yok, bir devlet babaya görünmeden olmayacak bu iş; hadi bakalım, tut şimdi hastanenin yolunu.
tam hazırlanırken, mesaj attığım arkadaşımın ablası arıyor, mesajı o görmüş. "aman ha, hastaneye yalnız gitme sakın, uyandırdım ben, geliyor." "yok ben giderim." diyecek oluyorum, "sakın!" diyor.
manyak mıyım neyim ben, tek başına gitmeye kalkıyordum bir de! sopalığım ben sopalık.
neyse ki söz dinliyorum.
müşteri almak için milletin popo dibine kadar sokulup korna çalan, vızır vızır boş geçen taksilerin hepsi dolu nedense.
uzun bir bir aralıkla boş gelen iki taksiyi de caddenin başında kaptırıyoruz. arkadaşımın tepesi atıyor. "ben o köşede bekleyeyim en iyisi" diyor o köşeye yürürken. ben kalıyorum, bir arabaya dayanmış halde.
kaç zaman geçiyor bilmiyorum, sanki asırlar geçiyor, bir kepçe geçiyor, neredeyse atlaycağım kepçesine, "abi at bizi hastaneye ne olur!"
hemen ardından nihayet bir taksiye bindiğini görüyorum.
taksici her nedense ileride bekleyen hanımı alacağını varsaymış, önümde değil de dört metre ileride duruyor. tüm trafiği kilitleyerek o dört metreyi topallıyorum. korna çalanlara parmak göstermek istiyorum, ama ona bile gücüm yok.
önde bir teyze oturuyor. meğer caddenin sonunda inecekmiş, müşteri bulursan al demiş. - geçmiş olsun, nasıl oldu diye soruyor.
- köpeklerimle dolaşırken oldu diye cevap verecek oluyorum, hemen parmak sallıyor teyze.
- zaten ne gelirse bu kedi, köpekleri evde beslemekten geliyor. bakın ben de besliyorum, ama asla eve almıyorum onları. diye uzun bir nutuk çekiyor.
amanın, çattık!
- ee benim de kaza evde olmadı ki!" diyorum.
hadi teyzeciğim, gelmedik mi senin ineceğin noktaya? teyze ne zaman iniyor fark etmiyorum bir yerden sonra.
hastaneye varıyoruz ama ben mi varıyorum oraya, hastane mi bana varıyor, bilmiyorum.
tek başına gelsem, ağrıyan sıpa ayağımla aha kapısına lönk diye boylu boyunca yığılmak dışında pek bir marifet gösteremezdim. refakatçin varsa, hastane de var hizmet veren yüce devlet baba hastanelerinde başka ne işe yarardım ki? yalnız olmadığıma zil takıp oynayasım geliyor. ayağım o halde olmasa, gerçekten de kalkıp oynayacağım. ama yalnız olmadığıma değil tabii ki!
arkadaşım kaydımı yaptırdıktan sonra, bir de tekerlekli sandalye buluyor bir yerden. ondan sonra acil binasının neredeyse her bir yerini tavaf ediyoruz; önce triaj, sonra ortopedi, sonra röntgen, sonra tekrar suratımıza bile bakmayan, günde ortalama bilmem kaç hastaya bakmaktan duyarsızlaşmış, ilgisiz ve suratsız ortopedi asistanın olduğu ortopedi odası.
rengarenk fularla ayağıma bağladığım buzun ısınmasından, ama en çok da şu suratsızın (anladınız işte, evet evet onu kast ediyorum, artık ona bu isimle hitap edeceğim) evirip çevirmesi yüzünden ayağım zonk zonk atıyor. utanmasam, kesime giden buzağı gibi bağıracağım, zor zapt ediyorum kendimi.
hadi kardeşim, lifleri mi zedeledik? söyle, ver merhemi de gidelim. suratsız ekranda beliren röntgen sonucuna bakıyor. ilk defa suratı anlam ihtiva eden bir ifade alıyor, hani pis pis sırıtıyor mu, yoksa ekranı mı inceliyor, emin olamıyorum. hadi kardeşim, söyle işte, kadın kahraman filmin sonunda ölecek mi yoksa?
bizimki oturduğu yerden kafayı kaldırıyor. donuk bir şekilde kırık diyor.
yutkunuyorum. hah, aldın mı merhemini?! küçük emrah bakışıyla "kırık mı?" diye soruyorum, amca, benim ne annem var, ne de babam, nasıl kırık dersin? hiç mi acıman yok senin? benim bissürü var, hepsi de şu an ayak bileğime toplanmış vaziyette, sana biraz veyebiliyim hattaaaaa.
işe yarıyor benim küçük emrah bakışım, ikramımı aldı mı ne. "ameliyatlık bir durum yok." diyor. "kırık küçük." suratında "hadi iyisin iyi!" bakışı beliriyor bu sefer suratsızın. "isteyince ne güzel de bakarmışsın sen!" makas alasım geliyor suratsızdan.
erken seviniyorum. "on gün üzerine basmak yok haaaaa, yoksa ameliyatla cısss yaparım seni!" diyor asistancık. "sanki sen neşteri alacaksın eline!" verip veriştiriyorum içimden. dış sesim en şirin halimle gülümseye çalışarak teşekkür etmek için geveliyor, ama ağrıdan ağlıyorum ancak.
alçı odasına alıyorlar. alçıları anlatan teknisyenin tavrı birden değişiyor, meğer alternatifi varmış bunların. biri standart külçe gibi ağır olanı, diğeri de emperyalist ülkenin hafif alçısı. ama işte alçının bile kapitalisti oluyormuş: efendim hastanelerinde yokmuş ondan. parasını ödersen düdüğü, pardon alçıyı da öttürüyormuşum. telefonumu veriyorum, "hadi arayın da gelsin firma mümessili."
o an aklıma gelmiyor tabii, ama teknisyenci kardeşin tavrından tuhaf şeyler sezinliyorum. demin suratsızla yarış halindeyken birden pek güler yüzlü oluyor. seni gidi seni, yoksa komisyon mu alıyorsun sen bundan? yok öyle bir şey! bak şimdi benim yaptığıma! yok, niye alsın yahu? hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir hekim sadece. nasıl da art niyetliyim, cık cık cık. çok ayıp ettim çooook. utandım şimdi bu satırları yazarken.
ben kıvranıyorum, ne olur bir şey verin şu ağrıya gözünüzü seveyim!
hadi alçı malzemesi gelene kadar enjeksiyon yapalım deniyor. çok şükür be!
ama o da ayrı bir trajikomik durum. tam enjeksiyon odasına gireceğim, hemşire sesleniyor, kalçanızı açın, hazırlanın. oldu canım, üzerime hafif bir şeyler de giyip göbek dansı da yapayım istersen? alooooo, son nefes diyorum, güzel kızımız pantolonu tek başına indir diyor. sonunda geliyor prenses hemşiremiz. o bir türlü veremediğim nefesi derinceeee içime çekiyorum.
döner dönmez alçı malzemesi, koltuk değnekleri gelmiş beni bekliyor. teknisyenci kardeş hevesle işe girişiyor.
ağrı kesicinin içine ne karıştırdılar bilmem, ama benim kafa bir güzel oluyor dostlar oooooooohhhhhhhh, dünya varmış! ağrı? o da ne? bırak ağrıyı, dertleri bile unuttum! içimden başlıyorum "yine mi güzeliz, yine mi çiçek, hamd olsun ..." diye, meğer içimden değil, bas bas bağırıyorum. teknsyen basıyor kahkahayı.
o enjeksiyonun içine ne karıştırdınız siz bakayım? valla dadanırım ben bu dükkana! yaşasın devlet hastaneleri!
koltuk değneklerini veriyorlar koltuğumun altına. değnek ehliyetim de yok, üstelik kafa da güzel, polis çevirmez değil mi?
ertesi gün kontrole gittim. bizim suratsızı görünce "merhabaaaaa, ben geldim" diyorum, kırk yıllık dostumu görmüş gibi. başını bile kaldırmıyor. başka bir teknisyen var bugün. neyse ki! dünkü fasıl şovumu bilmiyordur bu nasılsa. hmmm dedikodumu yapmışlar mıdır acaba?
teknisyen bakıyor. oynat parmağını diyor, bir de bastırıyor parmaklarıma. iyi diyor.
a be kardeşim, bu muydu kontrol dediğin? yahu o parmakları ben evde de oynatır, hatta çifte telli attırırdım. bunun için mi çağırdınız beni?
parmağını kırmış bir arkadaşımın "bana da üç hafta demişlerdi, iki hafta sonra aldılar alçıyı demesinin verdiği umutla soruyorum. suratsız "en az dört hafta, hatta belki de daha fazla" diye cevap veriyor. hiiiiiiiih diye çığlık atıyorum içimden. yok bu sefer gerçekten de içimden atıyorum. tamam suratısızım, başımı daha fazla derde sokmadan başka soru sormayayım. dört haftaya razıyım ben anacım.
eve geldik, sağolsun arkadaşım üşenmedi kahvaltılık hazırladı, karnımızı doyurduk.
yalnız kalınca birden mahsunlaştım, küçük emrah halleri üzerime çullandı yeniden. aboooov, amca, benim ne annem var, ne de babam, ben şimdi nasıl iki hafta kalkmadan yaşayacağım. hiç mi acıman yok?
gel de şimdi karmaya inanma! sen misin evi taşımak için bir hafta izin almayan?! öğrencilerim mağdur olmasın da, kimseye ders yükü bindirmeyeyim de bıdı bıdı. hah, oldu mu sana ders?! otur bakalım şimdi tam bir ay zoraki olarak evde gör hanyayı konyayı!
hadi şimdi kime çekeceksin küçük emrah numaralarını?
öhööm karma amca, benim ne annem var, ne de ...
benim haydutlarla sahildeyiz. zıpırlarda bir miskinlik hali. hadi koşun len diyerek diye gaza getirmek için her zamanki gibi deli dana misali koşmaya başladım. küçük bir engel üzerinden atladım. yazılarımı takip edenler bilir, alışılmadık bir vaziyet değil, yerimde duramam ben pek.
ama ne olduysa o anda oldu: sol ayağım son iki günün yorgunluğuyla bitap düşmüş bedenim ve zihnim ile olan koordinasyonu bozdu ve yamuk iniş yaptı. bir güzel içeri doğru kıvrıldı. bedenim de ona eşlik ederek dengesini bir kenara attı ve çöt diye bileğimin üzerine oturdu!
hani oturmaktan aşınmış, yayları çıkık eski divana tombul komşu teyzeler kendini böyle lappadanak bırakır ya, aynen öyle düştüm ayağımın üzerine.
ve nasıl o eski divan tombul teyzenin ağırlığı altında ezilerek son nefesini verirse, ben de ayağımdan benzer bir çatırtı sesi duydum.
öyle bir ağrı saplandı ki, kendimi sadece "lütfen lütfen yooo!" diye yalvarırken duydum. ayağıma mı, tanrı'ya mı, ya da oradan bombardıman yaparak uçan martıya mı yalvardım belli değil. oğluşlarıma yalvarmadığım kesin, heriflerin zerre kadar umurunda değilim.
ayağa kalktım, ama adım atmak tam bir işkence! bastıkça inliyorum. bileğin canına okumuşum anlaşılan.
hadi kızım, başarırsın, zırlama, inleme, ne o öyle bebek gibi, yürü bakayım diyerek haytalarımın yerine kendimi bu sefer gaza getirmeye çalışıyorum. nafile, her on adımda bir oturuyorum bir yere, acıdan gözlerimden şaldır şaldır yaş geliyor.
yoğurtçu parkı'na gelince pes ediyorum artık. oy anam oy, nasıl ağrıdır bu! yok, bittim, bir adım daha atarsam ruhuma fatiha okuyacaksınız! o vaziyetlerdeyim.
en azından biri köpekleri bağlasa, tasmasından tutup eve götürse. hani ben de eve gitmeyi başarırım o zaman.
gri hücreleri beynimde ağrıdan arta kalan minik boşluklara "hööö, höööö" diyerek sürmeye çalışıyorum. düşünmek nasıl bir şeydi yahu? sanki ayağımın değil de kafamın üzerine düştüm mübarek! kim gelir yardıma, hadi düşünsene be yaralı kuçu! sonunda yine aramıyorum kimseyi, sadece yakın bir arkadaşıma mesaj atıyorum. kaza geçirdim, gelebilir misin diye.
yahu ayak eşek cennetini boylamak üzere, ben hala "aman kimseyi uyandırmayayım" diye uğraşıyorum. la havle!
nasıl yaptığımı inanın ben de bilmiyorum, ama eve gelmeyi başarıyorum sonunda.
ayakkabıyı çıkartırken bir sancı! buz geliyor aklıma. hemen dolaptan çıkarıp kompres yapıyorum.
anlaşıldı, bunun uçarı kaçarı yok, bir devlet babaya görünmeden olmayacak bu iş; hadi bakalım, tut şimdi hastanenin yolunu.
tam hazırlanırken, mesaj attığım arkadaşımın ablası arıyor, mesajı o görmüş. "aman ha, hastaneye yalnız gitme sakın, uyandırdım ben, geliyor." "yok ben giderim." diyecek oluyorum, "sakın!" diyor.
manyak mıyım neyim ben, tek başına gitmeye kalkıyordum bir de! sopalığım ben sopalık.
neyse ki söz dinliyorum.
müşteri almak için milletin popo dibine kadar sokulup korna çalan, vızır vızır boş geçen taksilerin hepsi dolu nedense.
uzun bir bir aralıkla boş gelen iki taksiyi de caddenin başında kaptırıyoruz. arkadaşımın tepesi atıyor. "ben o köşede bekleyeyim en iyisi" diyor o köşeye yürürken. ben kalıyorum, bir arabaya dayanmış halde.
kaç zaman geçiyor bilmiyorum, sanki asırlar geçiyor, bir kepçe geçiyor, neredeyse atlaycağım kepçesine, "abi at bizi hastaneye ne olur!"
hemen ardından nihayet bir taksiye bindiğini görüyorum.
taksici her nedense ileride bekleyen hanımı alacağını varsaymış, önümde değil de dört metre ileride duruyor. tüm trafiği kilitleyerek o dört metreyi topallıyorum. korna çalanlara parmak göstermek istiyorum, ama ona bile gücüm yok.
önde bir teyze oturuyor. meğer caddenin sonunda inecekmiş, müşteri bulursan al demiş. - geçmiş olsun, nasıl oldu diye soruyor.
- köpeklerimle dolaşırken oldu diye cevap verecek oluyorum, hemen parmak sallıyor teyze.
- zaten ne gelirse bu kedi, köpekleri evde beslemekten geliyor. bakın ben de besliyorum, ama asla eve almıyorum onları. diye uzun bir nutuk çekiyor.
amanın, çattık!
- ee benim de kaza evde olmadı ki!" diyorum.
hadi teyzeciğim, gelmedik mi senin ineceğin noktaya? teyze ne zaman iniyor fark etmiyorum bir yerden sonra.
hastaneye varıyoruz ama ben mi varıyorum oraya, hastane mi bana varıyor, bilmiyorum.
tek başına gelsem, ağrıyan sıpa ayağımla aha kapısına lönk diye boylu boyunca yığılmak dışında pek bir marifet gösteremezdim. refakatçin varsa, hastane de var hizmet veren yüce devlet baba hastanelerinde başka ne işe yarardım ki? yalnız olmadığıma zil takıp oynayasım geliyor. ayağım o halde olmasa, gerçekten de kalkıp oynayacağım. ama yalnız olmadığıma değil tabii ki!
arkadaşım kaydımı yaptırdıktan sonra, bir de tekerlekli sandalye buluyor bir yerden. ondan sonra acil binasının neredeyse her bir yerini tavaf ediyoruz; önce triaj, sonra ortopedi, sonra röntgen, sonra tekrar suratımıza bile bakmayan, günde ortalama bilmem kaç hastaya bakmaktan duyarsızlaşmış, ilgisiz ve suratsız ortopedi asistanın olduğu ortopedi odası.
rengarenk fularla ayağıma bağladığım buzun ısınmasından, ama en çok da şu suratsızın (anladınız işte, evet evet onu kast ediyorum, artık ona bu isimle hitap edeceğim) evirip çevirmesi yüzünden ayağım zonk zonk atıyor. utanmasam, kesime giden buzağı gibi bağıracağım, zor zapt ediyorum kendimi.
hadi kardeşim, lifleri mi zedeledik? söyle, ver merhemi de gidelim. suratsız ekranda beliren röntgen sonucuna bakıyor. ilk defa suratı anlam ihtiva eden bir ifade alıyor, hani pis pis sırıtıyor mu, yoksa ekranı mı inceliyor, emin olamıyorum. hadi kardeşim, söyle işte, kadın kahraman filmin sonunda ölecek mi yoksa?
bizimki oturduğu yerden kafayı kaldırıyor. donuk bir şekilde kırık diyor.
yutkunuyorum. hah, aldın mı merhemini?! küçük emrah bakışıyla "kırık mı?" diye soruyorum, amca, benim ne annem var, ne de babam, nasıl kırık dersin? hiç mi acıman yok senin? benim bissürü var, hepsi de şu an ayak bileğime toplanmış vaziyette, sana biraz veyebiliyim hattaaaaa.
işe yarıyor benim küçük emrah bakışım, ikramımı aldı mı ne. "ameliyatlık bir durum yok." diyor. "kırık küçük." suratında "hadi iyisin iyi!" bakışı beliriyor bu sefer suratsızın. "isteyince ne güzel de bakarmışsın sen!" makas alasım geliyor suratsızdan.
erken seviniyorum. "on gün üzerine basmak yok haaaaa, yoksa ameliyatla cısss yaparım seni!" diyor asistancık. "sanki sen neşteri alacaksın eline!" verip veriştiriyorum içimden. dış sesim en şirin halimle gülümseye çalışarak teşekkür etmek için geveliyor, ama ağrıdan ağlıyorum ancak.
alçı odasına alıyorlar. alçıları anlatan teknisyenin tavrı birden değişiyor, meğer alternatifi varmış bunların. biri standart külçe gibi ağır olanı, diğeri de emperyalist ülkenin hafif alçısı. ama işte alçının bile kapitalisti oluyormuş: efendim hastanelerinde yokmuş ondan. parasını ödersen düdüğü, pardon alçıyı da öttürüyormuşum. telefonumu veriyorum, "hadi arayın da gelsin firma mümessili."
o an aklıma gelmiyor tabii, ama teknisyenci kardeşin tavrından tuhaf şeyler sezinliyorum. demin suratsızla yarış halindeyken birden pek güler yüzlü oluyor. seni gidi seni, yoksa komisyon mu alıyorsun sen bundan? yok öyle bir şey! bak şimdi benim yaptığıma! yok, niye alsın yahu? hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir hekim sadece. nasıl da art niyetliyim, cık cık cık. çok ayıp ettim çooook. utandım şimdi bu satırları yazarken.
ben kıvranıyorum, ne olur bir şey verin şu ağrıya gözünüzü seveyim!
hadi alçı malzemesi gelene kadar enjeksiyon yapalım deniyor. çok şükür be!
ama o da ayrı bir trajikomik durum. tam enjeksiyon odasına gireceğim, hemşire sesleniyor, kalçanızı açın, hazırlanın. oldu canım, üzerime hafif bir şeyler de giyip göbek dansı da yapayım istersen? alooooo, son nefes diyorum, güzel kızımız pantolonu tek başına indir diyor. sonunda geliyor prenses hemşiremiz. o bir türlü veremediğim nefesi derinceeee içime çekiyorum.
döner dönmez alçı malzemesi, koltuk değnekleri gelmiş beni bekliyor. teknisyenci kardeş hevesle işe girişiyor.
ağrı kesicinin içine ne karıştırdılar bilmem, ama benim kafa bir güzel oluyor dostlar oooooooohhhhhhhh, dünya varmış! ağrı? o da ne? bırak ağrıyı, dertleri bile unuttum! içimden başlıyorum "yine mi güzeliz, yine mi çiçek, hamd olsun ..." diye, meğer içimden değil, bas bas bağırıyorum. teknsyen basıyor kahkahayı.
o enjeksiyonun içine ne karıştırdınız siz bakayım? valla dadanırım ben bu dükkana! yaşasın devlet hastaneleri!
koltuk değneklerini veriyorlar koltuğumun altına. değnek ehliyetim de yok, üstelik kafa da güzel, polis çevirmez değil mi?
![]() |
| kontrolden hemen sonra hastane önünde kuyruğu kıstırmadım modu |
ertesi gün kontrole gittim. bizim suratsızı görünce "merhabaaaaa, ben geldim" diyorum, kırk yıllık dostumu görmüş gibi. başını bile kaldırmıyor. başka bir teknisyen var bugün. neyse ki! dünkü fasıl şovumu bilmiyordur bu nasılsa. hmmm dedikodumu yapmışlar mıdır acaba?
teknisyen bakıyor. oynat parmağını diyor, bir de bastırıyor parmaklarıma. iyi diyor.
a be kardeşim, bu muydu kontrol dediğin? yahu o parmakları ben evde de oynatır, hatta çifte telli attırırdım. bunun için mi çağırdınız beni?
parmağını kırmış bir arkadaşımın "bana da üç hafta demişlerdi, iki hafta sonra aldılar alçıyı demesinin verdiği umutla soruyorum. suratsız "en az dört hafta, hatta belki de daha fazla" diye cevap veriyor. hiiiiiiiih diye çığlık atıyorum içimden. yok bu sefer gerçekten de içimden atıyorum. tamam suratısızım, başımı daha fazla derde sokmadan başka soru sormayayım. dört haftaya razıyım ben anacım.
eve geldik, sağolsun arkadaşım üşenmedi kahvaltılık hazırladı, karnımızı doyurduk.
yalnız kalınca birden mahsunlaştım, küçük emrah halleri üzerime çullandı yeniden. aboooov, amca, benim ne annem var, ne de babam, ben şimdi nasıl iki hafta kalkmadan yaşayacağım. hiç mi acıman yok?
gel de şimdi karmaya inanma! sen misin evi taşımak için bir hafta izin almayan?! öğrencilerim mağdur olmasın da, kimseye ders yükü bindirmeyeyim de bıdı bıdı. hah, oldu mu sana ders?! otur bakalım şimdi tam bir ay zoraki olarak evde gör hanyayı konyayı!
hadi şimdi kime çekeceksin küçük emrah numaralarını?
öhööm karma amca, benim ne annem var, ne de ...
5 Kasım 2016 Cumartesi
çal kapımı
hiç başınıza geldi mi? hani tam bir şey takılmıştır aklınıza, kocaman bir soru işaretiyle boğuşur durursunuz, keyfiniz kaçmıştır, hiç kimseden de medet umamaz hale gelmişsinizdir. tam anlamıyla çaresizlik içinde kıvranıyorsunuzdur, artık umudunuzu kesmişsinizdir. birden çok alakasız bir yerden yanıt gelir. ama o kadar alakasız bir yerden ve biçimde gelir ki bu yanıt, hani şu moda kavram "farkındalığınızın" yüksek olması lazım o yanıtı okuyabilmek için. ya da gerekmez böyle bir farkındalık, sadece gözlerinizin çapağını temizlemeniz yeterlidir.
benim başıma çok gelir. gün içerisinde ufak ufak, dikkat edersem, algılarımın ayarını açarsam, dalmazsam fani hayata, hep alırım bu tür yanıtları.
diyeceksiniz ki, tüm gün kafanda soru işaretleriyle mi dolanıyorsun da bu kadar yanıt geliyor. galiba öyle olmalı, farkına varmadan soru soruyor, ama ilginç bir biçimde yanıtların farkına varıyorum diyeyim de olsun bitsin.
ya da şöyle izah edeyim: bilinçli bir şekilde sorduğum sorulara gelen yanıtların yanı sıra, sormaksızın aldığım yanıtları daha çok günün hediyesi olarak algılıyorum.
soru sorarak aldığım yanıtların en çarpıcısı benim için şuydu: bir gün beşiktaş vapur iskelesinde çaresizlikle aldığım bir kararın doğruluğunu sorgularken, siz tanrı deyin, beriki buddha desin, diğeri evren diye seslensin, işte kendinizi teslim etmeyi öğrenmeye gayret ettiğiniz güç her ne ise (tabii varsa size göre böyle bir güç), ben de işte o güce sesleniyordum. tam o esnada gözüm denize kaydı, üzeri kapalı minik bir balıkıçı motoru geçti iskelenin önünde. biraz sonra vapur yanaşacaktı, ne işi vardı orada teknenin derken, gözüm adına ilişmişti: my angel. donakalmıştım. elbette tesadüf diyecektir çoğunluk. tesadüf diye bir şey yoktur bana göre. her şey devasa bir yapının parçasıdır. kelebek etkisi gibi, her şey peş peşe gelişir, birbirini tetikler. benim orada bulunuşum, tam o anda kararımı sorguluyor oluşum ve o teknenin çok alakasız bir biçimde iskelenin önünde geçiyor olması.
hadi kırmayayım sizi, hadi tesadüf olsun. güzel bir tesadüf o halde.
neyi sorguluyordum ki ben? yanıt gelmişti. doğru bir karar vermişim işte. onayı da gelmişti. tesadüfen de olsa!
ya da bir gün bahçede oturmuş sınav kağıtlarını okuyordum ki, ezan okunmaya başlandı. bu sefer muziplikle karışık naiflikle (nasıl bir karışım bu diyeceksiniz, oluyor işte, içten bir muziplikle bu karışıma denk geliyor bu) bir şekilde tabletimde ise kısık sesle müzik çalıyordu. "eğer günahsa müzik dinlemek ezan esnasında, hadi dedim, bir arıza gönder, bozulsun bu cihaz. senin kudretine boynumuz kıldan ince."
bozulmadı, tıklamadan, takılmadan, tıngır mıngır sufi müziğini çalmaya devam etti.şu müzik videolarının da olduğu pek popüler bir siteydi (reklamını yapmayacağım, zorlamayın), bir sanatçı açarsınız, ama ondan sonra rast gele oradan oraya kendisi atlar durur, işte o site, anladınız siz hangisi olduğunu, hadi zorlamayın beni. neyse, ezan bitti, hemen akabinde müzik de durdu ve reklam girdi araya. ama asıl reklamın sözleri şaşkına çevirdi beni: "kim demiş deniz altında müzik dinlenmez diye." dolaylı bir cevap değil miydi bu da?
ya da az evvel, tam aşkı düşünüyordum hüzünle. çalmıyorsun artık kapımı be aşk diye sitem ediyordum. tam o anda az evvel bahsettiğim müzik videolarının açık olduğu siteden şu parça duyulur oldu:
"bayat bir somun ekmeğin / kokusuyla boyuyorum sarıyı / bak bu köşede gözlerin / eksiltiyorum ruhumu her fırçada
çal, çalsana kapımı / ister uykulu, ister uykusuz
bak burada beyaz ellerin / biraz eksik sarıyorsa belimi / görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi
çal, çalsana kapımı / ister hüzünlü, ister hüzünsüz
sonra bir ev boyadım sana / kapısı mavi, zili deniz / içinde yaşasak ikimiz / geç bunları demeden, şimdi
çal, çalsana kapımı / ister huzurlu, ister huzursuz"

şimdi ben bu yanıtı nasıl okuyayım?
ah minel aşk...
benim başıma çok gelir. gün içerisinde ufak ufak, dikkat edersem, algılarımın ayarını açarsam, dalmazsam fani hayata, hep alırım bu tür yanıtları.
diyeceksiniz ki, tüm gün kafanda soru işaretleriyle mi dolanıyorsun da bu kadar yanıt geliyor. galiba öyle olmalı, farkına varmadan soru soruyor, ama ilginç bir biçimde yanıtların farkına varıyorum diyeyim de olsun bitsin.
ya da şöyle izah edeyim: bilinçli bir şekilde sorduğum sorulara gelen yanıtların yanı sıra, sormaksızın aldığım yanıtları daha çok günün hediyesi olarak algılıyorum.
soru sorarak aldığım yanıtların en çarpıcısı benim için şuydu: bir gün beşiktaş vapur iskelesinde çaresizlikle aldığım bir kararın doğruluğunu sorgularken, siz tanrı deyin, beriki buddha desin, diğeri evren diye seslensin, işte kendinizi teslim etmeyi öğrenmeye gayret ettiğiniz güç her ne ise (tabii varsa size göre böyle bir güç), ben de işte o güce sesleniyordum. tam o esnada gözüm denize kaydı, üzeri kapalı minik bir balıkıçı motoru geçti iskelenin önünde. biraz sonra vapur yanaşacaktı, ne işi vardı orada teknenin derken, gözüm adına ilişmişti: my angel. donakalmıştım. elbette tesadüf diyecektir çoğunluk. tesadüf diye bir şey yoktur bana göre. her şey devasa bir yapının parçasıdır. kelebek etkisi gibi, her şey peş peşe gelişir, birbirini tetikler. benim orada bulunuşum, tam o anda kararımı sorguluyor oluşum ve o teknenin çok alakasız bir biçimde iskelenin önünde geçiyor olması.
hadi kırmayayım sizi, hadi tesadüf olsun. güzel bir tesadüf o halde.
neyi sorguluyordum ki ben? yanıt gelmişti. doğru bir karar vermişim işte. onayı da gelmişti. tesadüfen de olsa!
ya da bir gün bahçede oturmuş sınav kağıtlarını okuyordum ki, ezan okunmaya başlandı. bu sefer muziplikle karışık naiflikle (nasıl bir karışım bu diyeceksiniz, oluyor işte, içten bir muziplikle bu karışıma denk geliyor bu) bir şekilde tabletimde ise kısık sesle müzik çalıyordu. "eğer günahsa müzik dinlemek ezan esnasında, hadi dedim, bir arıza gönder, bozulsun bu cihaz. senin kudretine boynumuz kıldan ince."
bozulmadı, tıklamadan, takılmadan, tıngır mıngır sufi müziğini çalmaya devam etti.şu müzik videolarının da olduğu pek popüler bir siteydi (reklamını yapmayacağım, zorlamayın), bir sanatçı açarsınız, ama ondan sonra rast gele oradan oraya kendisi atlar durur, işte o site, anladınız siz hangisi olduğunu, hadi zorlamayın beni. neyse, ezan bitti, hemen akabinde müzik de durdu ve reklam girdi araya. ama asıl reklamın sözleri şaşkına çevirdi beni: "kim demiş deniz altında müzik dinlenmez diye." dolaylı bir cevap değil miydi bu da?
ya da az evvel, tam aşkı düşünüyordum hüzünle. çalmıyorsun artık kapımı be aşk diye sitem ediyordum. tam o anda az evvel bahsettiğim müzik videolarının açık olduğu siteden şu parça duyulur oldu:
"bayat bir somun ekmeğin / kokusuyla boyuyorum sarıyı / bak bu köşede gözlerin / eksiltiyorum ruhumu her fırçada
çal, çalsana kapımı / ister uykulu, ister uykusuz
bak burada beyaz ellerin / biraz eksik sarıyorsa belimi / görmemiş der geçerim
şeffaf çizdim ben zaten kendimi
çal, çalsana kapımı / ister hüzünlü, ister hüzünsüz
sonra bir ev boyadım sana / kapısı mavi, zili deniz / içinde yaşasak ikimiz / geç bunları demeden, şimdi
çal, çalsana kapımı / ister huzurlu, ister huzursuz"

şimdi ben bu yanıtı nasıl okuyayım?
ah minel aşk...
kategorize edelim
aşk,
metafizik,
tasavvuf,
zibiden inciler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



