18 Mart 2010 Perşembe

blogumuz yarışmaya katıldı!

eveeeeeeeeeet, zibirixia yarışma katılmaya karar verdi, karar vermekle de kalmadı, katıldı! etme eyleme, kim okuyr ki sana oy versin dedim, dinletemedim, çalış, yazdır beni yarışmaya, ne olursa olsun katılacağım dedi, inat mı inat! eh dedim, hadi gönlün olsun, bir de bu deneyimi yaşa madem, beşinci yıl şerefi tadında -tamam yahu, vurmayın yüzüme, henüz beş olmadı, ablaları abileri, ama ha dört buçuk, ha beş, o yaştaki veletleri bilirsiniz, laf dinlemezler işte- biz de bu yarışmaya katıldık. ödül olarak bi halt verdikleri yok, zaten kazanma umudumuz olmadığından ödüller de pek ırgalamıyor desem abartmış olmam. naçizane katıldım demek amaç.

17 Mart 2010 Çarşamba

soyu koruyoruz; bol soslu, pardon, soylu olur inşallah!

vay ahlaksızlar, demek yurt dışlarına gidip gidip elin gavurunun bankalarındaki spermlere talip oluyorlar! tüüüüh bunlara! vay gidenlere! devlet büyüklerimiz ve sağlık bakanlığımız olayın ayırdına vardı da bu densizleri yola getirmek üzere bir seneden üç seneye kadar hapisle cezalandıracağını duyurdu.

hah beğendiniz mi yaptığınızı? tiiiii oralara kadar gidip, hem yol parası, hem tedavi paraları bayıldınız, geri dönüp o babasız bebeği hapislerde büyüteceksiniz, o olacak ancak! öyle aşna fişna olmadan bebek mi olurmuş! hele ki gavurun spermiyle! yazıklar olsun size! soyu sopu bozacaksınız, saf türk ırkına zeval getireceksiniz! bu mu vatan millet sevginiz? haaa sorarım size!

halbuki sokaklarda cıva gibi işsiz türk genci fink atıyor, kahvelerde fıkır fıkır ne yapsak diye kara kara düşünürken okeyle vakit öldürüyorlar! bulun bir tane, bir kaç kuruş sıkıştırın cebine, hatta durun, eminim bedava yapacaklardır bu işi, dahası, size para dahi teklif edebilirler, sonunda karlı bile çıkarsınız bu işten!
ama sakın haaa, sokaklarda diğer milletlerin gençlerine alıcı gözle bakayım demeyin! gerçi büyüklerimiz onu henüz akıl edemediler, ama ben düşündüm, endişeliyim de, bu ülkemize gelen gavurlarla ne yapacağız? aha kaptı bir kızı, iki aşna fişna, al sana genetiği türklükten çıkmış bir bebe! meclis tez elden bu hususta da bir çözüm düşünmeli! hiiii maazallah, sonra türk soyu nice olur?! el ele dolaşan türk kızlarımız ile yabancı oğlanlar tez elden mahkum edile! ama tersi teşvik edilmeli, yabancı kızlarla bizim oğlanlar ele ele, diz dize, artık ne gerekliyse, kamu alanlarında o eylemi icra edebilmeli, yabancı kızları hamile bırakmalı, soy sop bozmak neymiş onlar da görmeli!

15 Mart 2010 Pazartesi

vermezsen gebertirim

"ula seviyorum seni namusuz, neden anlamirsen? vallah yüz vermezen aha silahı alır alnından fururum seni, gara toprağın olursun, benim olmacağnsan! gız gaçma, alacam seni! beni sevip sevmemen umurumda değel, alıp evimin gadını, çocuhlarımın anası, yüreğimin suldanı yapacam seni. beri bah, gaçma diyom sağa! dur len! aha gayboldu, aha silah, seni bulup gebertmezsem, gahpeeeeee!
bah buldum, benden gacabileceğini mi sandın?! niye anlamirsen, yüreğim yanir! senin de yansın alçak garı, geber! zalim yar, madem sevmion beni, varmayacan, vermeyecen bana, gimselere vermeyesin, gimselere varmayasın, al sana!"


çiyuuv çiyuv çiyuv! üç el silah sesi duyulur, genç bir kadın ne olduğunu anlayamadan kanlar içinde yığılır.

bunlar hikaye değil, bir hafta bile olmadı, benzeri yaşandı. gencecik, daha baharında bir öğretmen, polise, savcılğa şikayetlerde bulunmasına, başka bir şehre atanıp, kaçmasına rağmen sapığı tarafından öldürüldü. peki onu koruyamayan, ama öldürüldükten sonra "başarılı" bir şekilde sapığını yakalayan polislere ne yapıldı dersiniz? evet ya, plaket verildi!

yakalamak deyince aklıma geldi, yoksa bir benzerliği olduğundan değil, dink'in suikastçısını yakalayan polislere de plaket verilmiş miydi? vermediyseler çok ayıp etmişler... cık cık cık

11 Mart 2010 Perşembe

boynuz çıkartmak ya da çıkartmamak II

ilk yazının geyiğinden hafta sonu izlediğim filmi anlatamadım. mushisi ünlü bir manga dizisinin filme uyarlanmış hali. insanlara musallat olup türlü rahatsızlıklara sebep olabilen bir nevi mistik böceklerle baş edebilen, ve zaman zaman kendisi de bir hayli etkilenen bir böcek ustasını anlatıyor.
japonların, o uzak doğu yaşam anlayışına özgü doğayla iç içelik filme hakim. animesini izlemediğüim için aslına ne kadar sadık kalmış minvalinde bir eleştiri sunamayacağım, bilenler film halini sevmemiş gibi duruyor linkini attığım sitede. ben sevdim, uzak doğu kültürüne olan hayranlığımdan değil sadece, iddiasız, sade duruşu da içten geldi.
boynuz bunun neresinde diyebilirsiniz, demeyin, seyredin. filmin başında boynuzlu minik bir kız görüyoruz. bu siyah ya da beyaz duman halinde süzülen mushilerin neden olduğu rahatsızlıklardan biridir bu boynuzlar. ufak kızı mushilerden kurtarmayı başarır bizim mushi ustası ama anlaşılan o ki, çinlilerin mushi ustaları yok, olsaydı boynuzlu teyzeye kesin bir çözüm bulmuşlardı şimdiye değin...

boynuz çıkartmak ya da çıkartmamak

niye gazetelik olmuş bu teyze anlamadım. boynuz çıkartmak çok da şaşılası bir mevzu değil ki!
sen şimdi dünyayı en çok kirleten ülke haline gel, ekonominin nabzını attırmaya başla, müstakbel süper güç tadında ortada dolaşarak, eskisi kadar sana kafa tutamayan ülkelere de kirliliğini gözlerine sok, sonra da bu durumdan belli ki çok rahatsız olmuş teyzeme şaşır! kadıncağızın içine işlemiş, n'apsın! içine işlemekle de kalmamış, 6 santim kadar da dışına işlemiş, yetinmemiş, öbür yanından da işlemeye başlamış...
ha yani, ben bizim ülkenin durumundan öyle bir rahatsızım ki, kuyruk çıkaralı bir yıl oldu, kimse gelip, aaa ablacığım, gel seni de çıkaralım gazete köeşelerine demiyor. tabii, ne 101 yaşındayım, ne de bu teyze kadar alımlıyım, ondan olsa gerek...
ama sonra kalkıp birileri , biricik başbakanımza bir takım mahlukatların gövdelerini çiziyor! olacak şey mi kardeşim! bu ne rezillik! sonra da gelip aldığı hapis cezalarına şaşırıyor... biz kendimiz kuyruk, boynuz çıkartabiliriz, ama öyle yüce varlıklarımıza laf ettirmeyiz efendim, haddini bil! gerçi, o yüce varlıklarımız bize meydan bırakmıyor sağolsunlar, kendi işlerini kendileri görüyor valla. öyle biri karikatür mü çizecek, höt diye kafasına geçiriyor! hey gidin hey, başka ülkede var mı acaba bu kadar çok karikatüriste dava açan hükümet lideri? kesin rekor bizimkinde! ben bu hususta tamamen arkasındayım biricik başbakanımızın, hatta biraz daha gayret etsin diye bekliyorum, onun adına guiness rekorlar kitabına başvuracağım. hoş, gerçi o bana bırakmaz bu işi, kendi halleder ya, neyse....

1 Mart 2010 Pazartesi

dprm

önce haiti, ardından chile bizi de bekleyen felaketle karşılaştı. haiti'de öncesinde de zaten bir kaos mevcuttu, depremle daha kötü bir hal aldı, ki oradaki deprem daha hafif olmasına rağmen yüzeyde oluştuğu için daha büyük bir yıkıma neden oldu. güney yarım kürenin en fakir ülkesi olması yaralara tuz biber ekti.
chile ise latin amerika'nın en zengin ülkesi. ölenlerin sayısına bakınca, alt yapının sağlamlığını, depreme hazırlıklı olduğunu görmek mümkün. üstelik kayıtları tutulmuş en büyük depremi yine onlar yaşamış 1960'da. ama ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun, tek bir kişinin ölümü dahi onulmaz acılar yaratmıştır eminim.
peki ya biz? unuttuk mu 99'da olanları? şimdi ne kadar hazırlıklıyız peki? 99'dakinden sonra istanbul'u otuz yıl içinde bekleyen depremden bahsedildi durdu, yani artık yirmi yıldan az bir sürede olması beklenen bir depremden bahsetmeleri gerekirdi, ancak hiç kimsenin sesini duymaz olduk. ancak 17 temmuz anmalarında tek haberlik bir anımsatma mevcut. ne yani, o kadar mı hazırlıklıyız ki artık bu mevzuyu konuşmamıza gerek yok? yoksa umursamaz mıyız topyekun? ölüme karşı kayıtsızlığımız mı bu? ölen ölür, kalan sağlar göçük altında kalır anlayışı mı?
hani hep sonradan aklımız başımıza gelir der dururuz ya, bu sefer sonrasında da pek aklımız başa gelmiş görünmüyor. 99'den beri 11 yıl geçti? ne yapıldı bu süreçte ahkam kesmekten başka? güya tüm kentteki yapıların durumu tespit edildi ve aslında çoğunun depereme dayanamayacağı gerçeği saptandı. bir kaç bina dışında güçlendirme yapıldı mı?

bu felaket bizi beklemiyor olsaydı bu yazıyı yine yazardım, bu sefer sadece orada ölenler için ağıt yakarak, bizi bekleyen tehlike için değil.

17 Şubat 2010 Çarşamba

kentin sesleri

her açıdan feci muzdaribim bu kennten:
aceleci bencil kaba saba insanı kendini her yerde gösteriyor. her yere giderken feci bir acelesi vardır, ama bu acelesine rağmen de toplu ulaşım araçlarında gürültüsüyle varlığını hissettirir. sanki koca vapur / otobüs / tren vs bir tek kendisi ve sohbet arkadaşına tahsis edilmiştir, bağıra bağıra anlatır, tüm yolcularla birlikte siz de bu sohbete kulak misafiri olmak zorunda kalırsınız. cep telefonuyla konuşanlar daha da kötü durumdadır, onlar volumlerini iyice arttırırlar ki, telefonun diğer ucundaki pastneri aman ha tek kelimiyle kaçırmasın, onunla birlikte tabii siz de!

peki nereden geliyor bu, "bir tek ben yolculuk ediyorum, kimse beni duymuyor, istediğim kadar yüksek seste muhabbettimi sürdürebilirim" mantığı? acaba insanımızın hala gerçek manada kentli olmayışından mıdır bu? köydeki gibi saldım bayıra, mevlam kayıra, bütün dağlar çayırlar bizim duygusu mu hakim? yolda yürürken o çarpmaların temelinde de bu yatmıyor mu?

hani insanın direkt muhabbete dahil olası geliyor, özellikle telefonda özel meselelerini öyle bağıra çağıra anlatanlar var ya, şeytan dürtüyor, belirt fikrini diyorum, sana ne demeye bile yüzü varamaz!

12 Şubat 2010 Cuma

solitarily

yalnız yaşamanın son aylarındayım, keyiflerini çıkartıyorum. yok bu giriş polyanaca oldu, başka bir giriş deneyeyim.
evde kediden başka bekleyen yok, niye döneyim dediğim akşamlardan biri. - hah bu oldu!- son bir aydır da bir gün bile ara vermeden tezimle yatmış, tezimle kalkmış, üstelik bugün tez hocamla buluşmamdan da mini mini tez bebeleriyle (meali: övgülerle) dönmüşüm, hadi çal felekten bir akşam, teze de yarın devam edersin dedim kendime ve telepatik olarak evde bekleyen kedime de tabii. ooo öyle izinsiz gitmem bir yere, haspam 14 buçuğu devirdi, insan yaşıyla ninem sayılır, hörmetler!

ama ne yapmalı? evde oturmak istemiyorum, ev ortamını göresim yok, zaten bir aydır dört duvarın ve bilgisayar ekranımın rengini ezbere tersten sayabilecek durumdayım.

bir kaç arkadaşımı aradım, ama ben gibi tez özürlüsü yok ki aralarında, herkes progamını vakitlice yapmış, bir yerlerde eğleniyor. herkes dediğim, aslında bir kaç kişiyi aradım ancak, şimdi tüm arkadaş listemi önüme koyup da aramış gibi konuşmayayım.
eee eve de dönmek istemiyorum kös kös!? ne yapayım?
ben de ne yaptım, şimdiye değin hiç yalnız gitmediğim, ama dostlarla bir aradayken anadolu yakasında dışarıda bulunduğumda genellikle gittiğim bara kapağı attım. oturur oturmaz da (ohh 3g sağolsun) blog yazmaya başladım.
ne yapıyorum peki kardeşim ben burada? SOSYALLEŞİYORUM! :))

terörist minibüsçüler

şu koca kentin iğrenç yönlerinden biri de bu!
canavar mavi minibüsler tarafından az kala çiğnenme tehlikesi atlatmayan var mı? son olay çok şaşırtıcı değil, evet çok acı, on altı yaşındaki öğrencinin ölümü, ama ülkemizdeki genel kuıral da bu, ille de bir ölüm olması gerekiyor, birilerinin feci halde canı yanması gerekiyor ki ilgi o alana yönelsin ve belki bu sayede az da olsa bir şeyler yapılsın. çoğu zaman bu da yetmiyor, medyanın ilgisi kaybolduğu anda herşey eskiye dönüyor (bknz 99 depremi).
deli gibi kullanan minibüsçüleri suçlama yüzeyselliğinde kalmamak gerekiyor. elbette bu bir sistem sorunu. minibüsçünün deli gibi araç kullanmasına izin veren, ona gerekli cezaları kesmeyen polis, bu konudaki yaptırımları maksimuıma çıkarmayan bürokrat ve yasaları çıkarıp da uygulamasını boşveren siyasetçinin suçu minibüsçünün suçundan büyük. bence!
dört şeritlik yolu altı şerite çıkarabilen, ve bu altı şeridin bir sağına bir soluna yolculuk edecek kadar direksiyon kıran şoförleri seyreden polisleri gördükçe, bu deli minibüsçülere kızamıyorum.
gelin görün ki, medya bir kaç gün olay reyting topladığı sürece, haberin üzerine gidecek, minibüsçüler tüh kaka ilan edilecek, sonra ilgi sönecek, belki münferit olayın suçlusu bir kaç yıl hüküm yiyecek, ama aynı tas aynı hamam minibüsçüler yine deli gibi araç kullanacak!

10 Şubat 2010 Çarşamba

mobbing

nedir kardeşim alıp veremediğin? çalışkanlığı mı batıyor, güzel oluşu mu? ne?

çalıştığım kurumlardan birinde genç bir hanım kızımız, ne garezi varsa, diğer genç hanıma ciddi takık, boyna kavga ortamı yaratıyor, diğer iş arkadaşlarına çekiştiriyor, hani insanın berikinin güzel gözlerinde şeytan kuyruğu arayası geliyor.

evet ikisi de güzel iki hanım, alımlı, çalışkan, de bu berikinin zoru ne?
ha yani entrikalar çok olağan diyeniniz çıkacaktır eminim. yok değil efendim, bu iş yerinde ben daha evvel böylesi çirkeflik kokan eylemler görmedim. bulaşkan olanı eski; diğeri ise, garibim, nasıl da masum, nasıl iyi niyetli, insanın öfkeden kudurası geliyor haksızlığa!

bu çekemeyen hanım kızımız çok şaşırtmadı beni, kişilik olarak accık cadolozluk akan biri, ufak tefek tatsızlıklarımız olmuştu geçmişte, ama yine de hasbelkader geçinmeyi becermiştik, son bir olay olana kadar: bir mevzu konuşuluyordu, döndüm ona bir şey söyledim.
- ha bana mı söylüyorsun? gibisinden gayet tersleyerek sordu, aldırmadım,
- evet, dedim
- benle konuşuyor muydun sen? işine gelince konuşmuyorsun da!
tam o esnada müdür girdi odaya, bu hiç tınmıyor, kendince ha fırsat bu diyerek veryansın ediyor. hani söylediği meseleden haberim olsa, yine gam yemeyeceğim. ama yine de öyle olsa, gerçek bir çalışma arkdaşı çeker seni kenara, bana bak, sen bana böyle böyle yamuk yaptın, hesap ver der, öyle uluorta güç kavgasına dönüştürmez! öyle yapsa can kurban, suçum olmadığı halde özür dilerdim. ama burada amaç belli sanki...
- sana öyle geliyor, diyerek kapatmaya çalıştım
- hayır bana öyle gelmiyor, durum bu, diyerek ısrar ediyor
başkaları yumuşatmak için, "insan sevdiğine laf eder" gibisinden araya girecek oldu, bu gayet net:
- ay yok canım, ne sevmesi
- bence de, dedim, ama diğer mesele için, alınganlık ediyorsun, diyerek sustum.
o günden beri de konuşmuyorum. ne gereği var!

yalnız diğer cici kızımıza üzülüyorum. hani "güzel insanları on adımda çevrenizden nasıl uzaklaştırırsınız" minvalinde bir kitap yazılacak olsa, bu kavgacı kızımız pek güzel becerir gibime geliyor...

not: bu mesele aslında öyle hafife alınacak bir mevzu değil. altı aydan fazla süren mobbingler (meseleyi iyice öğrenmek isteyenler linki tıklayabilir) yasal olarak suç kapsamına girmekte. daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, burada da bilge kadın merkezi'nin 2009 yılına ait geniş kapsamlı "işyerinde psikolojik taciz raporu" mevcut. yine de ihtiyaç duymamanız dileğiyle...

yıl 2010, yer türkiye

son olayla iyicene içime oturan bir mevzu var; doğudaki feodal anlayış yıkılmadıkça da asla çözülmeyecek ciddi bir mesele bu: töre ve namus uğruna işlenen cinayetler.

sonuncusu insanın midesini, kalbini, yani topyekun içini sıkıştıran, nefes almayı güçleştiren cinsten, herkes duymuştur, geçen cuma tüm medyada yer almıştı: daha yaşamının baharında, gencecik 16 yaşındaki medine'ye kendi öz be öz ailesi tarafından yapılan canavarlık.
namus gibi soyut bir kavram nasıl olabiliyor da insanın kendi canından, dünyaya getirdiği öz be öz çocuğundan da öte bir anlam kazanabiliyor?
aslında şaşırmamam lazım, savaş kavramını çok yakından incelemeye başladığım şu bir buçuk yıl boyunca şehitlik mertebesinin nasıl yüceltildiğini ve uğruna ölünesi doktrinlerin nasıl yapay bir biçimde yaratıldığını birinci ve ikinci dünya savaşı kapsamında incelemek zoruında kaldım. feodalite yapısındaki kul kavramı ile savaşta yaratılan asker, dolayısıyla silahlı kul arasında hiç bir farkın olmadığını da. ideolojiler, doktrinler insan yaşamının çok çok üzerinde tutulduğu ortamlar tek bir bireyin hiç bir anlamı kalmıyor.
hitler'in retoriğinden tutun, yapmış ve yaptırmış olduğu tüm propaganda bir anlamda faşizmin odak olduğu yeni bir din yaratma çabasını da göstermekteydi. çünkü ancak yeni bir din olgusu hedefliği birliği, bütünlüğü ve en önemlisi adanmışlığı getirbilirdi. öyle rastgele bir adanmışlık da değil, bağlılık yemini etmiş olanları ölüme götürecek bir bağlılıktan söz ediyoruz. bu zihniyete erişmiş olanların da, aynen hitler'in kurmayının ailece ölüme gitmesi gibi. önce eşi beş çocuğunu zehirlemişler, sonra karı koca birlikte intihar etmişlerdi.
namus kavramı da bu türden bir bağlılığı getirebiliyor. doğudaki feodal yapının temelinde bu tür soyut kavramlar gerekli olan yaptırımı sağlayabiliyor, ve günümüz türkiyesi'ni bu hale getiriyor. değiştirilmez düzen bu mudur? peki ya zoru başardık da değiştirdik diyelim, 2010 olarak telaffuz etmiş olduğum çağın hangi yüzüne adapte edeceğiz? batı yüzüne mi? çöken kapitalist sistemiyle, ahlaki boyutlarıyla sorgulanabilir batı mı?
zor mevzular bunlar çok zor, ama olanlar, güldünya'lara, medine'lere oluyor. içim yanıyor...

9 Şubat 2010 Salı

kürklü teyzeler

gündemde bu kadar sorunlar, ülke genelinde balyozlar, kozmik odalar, tekel işçisi grevleri ve davası bir türlü sonuçlanamayan suikastlar kol gezerken benim kürklü teyzelerle kafayı bozmuş olmam elbette devede kulak, hatta filde pire boyutunda yer işgal edebilir bir mevzudur ancak, biliyorum, ama dürttü işte!
havalar soğuk ya, bu kürklü tezyeler karanlık inlerinden peydah olup, minik cici hayvanların ölü derilerine sarınmış bir halde geziniyorlar. vapur iskeleleri, otobüs durakları gibi kamu alanlarnda mecburen yanyana dikilmeniz gerektiğinde, önce kaçacak delik arıyor, mümkünse en uzak noktada dikilme gayretine girmişken buluyorum kendimi gayri ihtiyari. kaçacak delik kalmadıysa da, iğrenmiş, ölü hayvancığa içim burkulmuş bir suratla, karşı taraftan fark edilmesini iste(me)diğim kısa kısa bakışlar fırlatıyorum.
ha bu yaptığım yine masum sayılır. öğrencilik yıllarımda, çeşit çevre örgütünde aktif bir üyeyken (sanki artık değilim) daha azılı bir kürk düşmanlığını fiiliyata döküyordum. kürkçü dükkanlarına dönen tilki misali (biliyorum bu benzetme uymadı anlamsal meyanda, ama kelime bazında pek uydu, güzel oldu), her yere eşkalim dağıtılmış, altında "bu kürk düşmanından sakınınız" ibaresi yazardı: zira kırmızı ışıkta dikilirken, sıkışık meydanlarda, her türlü karambolde, çaktırmadan yaklaşır, muhakkak yanımda bulundurduğum ve çiğneyerek uygun kıvama getirmiş olduğum damla sakızlı cikletimi kaşla göz arasında ölü hayvancığın tüylerine bir güzel yedirir, yaşamını sadece güzel tüylere sahip olduğu için vermek zorunda kalan hayvancık sayemde ölümünden sonra, hiç olmazsa tüyleri vasıtasıyla ciklet çiğnemesini sağlardım. yerleri mekanları cennet olsun hayvancıklar eminim bana oradan duacıklar etmiştir, o sayede ben de kürk cennetini boylayacağım sanırım, ama diyeceğim şu ki, ölü hayvancığın kürkünü taşıyan o "bak ne güzel pırıl pırıl, yumuşak, sıcacık ve pahalı mantom var" diyen teyzelere hiç yakalanmadım!
doğuştan şanslıyım vesselam....

5 Şubat 2010 Cuma

3. cehennem

rant peşinde koşulurken istanbul gibi muhteşem bir şehir nasıl tahrip edilirin el kitabını yazabilir yakında birileri.
bütün çevre kuruluşları 3. köprüye karşı, ayaklarının yer alacağı olası bölgeler 2b, yani yağmalayanmaya çalışılan ormanlık alanlarına denk düşmektedir. anında gece kondu mahalleleriyle dolacak, illegal yapılaşma alıp başını gidecek, ağaçlarımızdan olacağız bir köprü uğruna.

üstelik dünya'da pek çok ülke kavradı, yol yaparak, köprü dikerek trafik sorununa çözüm getirilmiyor, aksine, herkesin özel aracıyla yola çıkmasını özendiren bir unsur bu.

sabahları bir saatlik mesafeyi servisle gidiyorum hep, bazen işte bu yoğunluk yüzünden 1,5 hatta 2 saat sürebiliyor bu yol, ama özellikle yol tıkandığında daha çok dikkatimi çekiyor, tek şoförlü araçların sayısı maksimum sayıda.
ve köprü yerine pek çok avrupa ülkesinde olduğu gibi sıkışık olan otobanlara iki ve üzerinde yolcularla çıkan özel araçlara vergi ya da şerit kolaylığı getirilse, bakın bu özel araçların sayısı, dolayısıyla da trafik sıkışıklığı nasıl da azalacak.
zaten anlamıyorum, avrupa'nın en pahalı benzin'ini bizde, peki nasıl imkanları elveriyor da her sabah bir başına yola çıkabiliyor bu insanlar? gsmh'nın o kadar iyi olmadığı da malum. ee ne bu, kara para mı aklıyor bu arkadaşlar?
ah ah beni yapacaklardı ulaşım bakanı, bakın nasıl çözerdim bu sorunları :p

2 Şubat 2010 Salı

memur zihniyeti ya da tez yazmanın dayanılmaz hafifliği


burayı sürekli izleyenler biliyordur, tez yazıyorum. yani saçlarına feci kırlar düşmüş bir mastır öğrencisiyim de aynı zamanda. çalışma hayatına yoğun bir şekilde atılınca bu işler zor gidiyormuş, yapabilenlere şapka çıkarıyorum da, benim iflahım kesildi tez aşamasına girdiğim şu bir buçuk yıl içinde! hem iki ayrı işte çalış, hem de bilimsel manası olacak bir tez yaz, yok valla, galiba boyumu accık aştı bu iş.

hep öğrencilerime zorlanmadan sınırların aşılamayacağını, öğrenmenin de sınırları genişletmekten geçtiğini, kolay geçilen bir dersten hiç bir şey öğrenilmediğini, onlara hiç bir şey katmadığını, vakit kaybettiklerini anlatmaya çalışırım.
ama zaten benim sorunum sınırlarımın bilgi alanında zorlanması değil ki! iş güçten tezime gereken vakti ayıramamak. hani bu elektrikler kesikti çalışamadım mevzusu da olabilecek bir şey de değil.
mirasyedi olacaksın, boyna okuyup yazacak çizeceksin! oh mis gibi hayat! onu da umut etim aslında, son yılbaşı piyango biletimi doktora tezimin şansı için almıştım. ama nerede bende o şans!

bu işin bir de bürokratik kısmı var ki, işte ağaca tırmandırıp marmara'yı baştan baştan yüzdürecek kadar zıvanalık bir mesele! geçen dönem kayıt yaptırırken tez süremi aşıp aşmadığımı öğrenmeye çalışmış, kayıt yaptırdığım yerde fırça yemiştim, git yönetmeliğe bak, ya da bölümüne sor şeklinde. ara ki yönetmelikte net bir bilgi bulasın! bölüme sormuştum, kimse bilememişti. hani şu koca okulda ilk tezini yazan benim! biri çıkıp net bir bilgi versin! yok bilmiyor kimse. oysa bugün rastladığım hoca, şıp diye yönetmelikte gereken bilgiyi buldu, üstelik gayet de anlaşılır bir dille yazılmış. ee ben niye bulamadıydım o bilgiyi? ya da madem bu kadar kolaydı, o zaman niye göstermemişlerdi daha önce? neticede ek süre için başvurmakta gecikmişim! bir de şimdi yok anabilimdalı başkanından, yok tez danışmanından imza kovala, dilekçeler yaz...

bu tezin ne vatana, ne millete, ne de bana bir faydası olmayacak, niye helak ediyorsam kendimi! tut ki başardım da bu tezi bitirdim, ee ne olacak? zaten doktora da piyango biletine kalmadı mı?!

1 Şubat 2010 Pazartesi

it's complicated

meryl step'in son filminin fragmanını izlerken son yıllarda yep yeni ilişki durumları icat ettiğimizi ayırt ediverdim, hoş ingilizceden girme bir tanımlama hali bu, ama olsun işte, insanoğlu bir değil mi! önce o dilde düşünmüş bunu o halde. internetteki bilindik komunitelerde de bolca bu durumu görüryoruz: vaziyet karmaşık.
nedir güzel kardeşim bu karmaşık olan? oraya güzel güzel yazmışlar, ilişiklik vaziyetlerini:
ilişkide
açık ilişkide
pek bir yalnız
minvalinde giden seçenekler varken, nedir bu kadar karmaşık olan?
yok kardeşim, ne mok yediğimi bilemiyorum, hani birlikteyiz desem bir türlü, demesem bir türlü, ya da eskiden öyleydi de artık değil, ikimiz de sıvadık batırdık, ama ne öyle ne böyleyiz durumları mıdır bu? yoksa ayrılmaya üşeniyorum, ama ne olur ne olmaz stepnede dursun, ya da sempati uyandırmak, kötü giden ilişki hikayesiyle ilgi çekmek midir amaç?
zaten kol kırılır, yen içinde kalır eskilerde kalmış, karmaşık ilişki hallerini cümle alem bilsin, milyonların girdiği komunitelerde. ama şimdi diyeceksiniz ki, ee zaten millet neredeyse tuvalete gittiğini bile yazacak statüs konumuna, ani bunu bildirmiş ne fark eder. doğru söze ne hacet!
ama yine de basmıyor işte kafam güzel kardeşim, nedir o karmaşık olan ilişki hali?

19 Ocak 2010 Salı

snırsızlık ya da sıyırdığımın resmi

bir tv cihazı reklamının sloganı sınırsızlık üzerine. cihazın çerçevesini kaldırmış olduğundan kendisini alacak kişiyi de sınırsızlığa ulaştıracağını iddia etmekte. doğumla başlayan sınırlarımızı aşacağız böylece. yüksek sesle helal be diyesim geliyor. felsefecilerin çözemediği meseleyi bir cihaz alarak çözeceksiniz, daha iyisi cennete yetmiş huri olsa gerek...
ama geyik bir yana, benim metafiziksel inanışıma ters düşmeyen bir şey söylemekte bu reklam. sınırların yaşamla başladığına dair. gerçi o doğumla başladığını söylemekte. bana göre ana rahmine düşmemizle başlıyor o sınırlanma, yani ruhumuzun beden almasıyla. mevcut tüm var oluşu kapsamak varken minnacık bir bedene sığdırıyor, anlamsız bir et yığını içinde hareket etmeye, onun algıladığı gerçeklikle kendimizi var etmeye mecbur kalıyoruz, ya da mecbur bırakıyoruz kendimizi.

bilincin başlama koşulu mudur beden almak? bilinç ancak etle kanla beslenen bir et yığını içinde mi aktif hale geliyor? kozmik güçün (ya da daha yaygın adıyla "tanrı", "allah", buddha -gerçi sonuncusu tam bu kavrama denk düşmüyor, ya neyse- vs) önünde düğmelerden oluşan bir panel hayal ediyorum. düğmelerden birinde "yeni bilinç yarat" yazıyor. düğmeye basıldığı anda şöyle nurtopu gibi yüz binlerce minik bilinç hoooop diye bir embriyona düşüveriyor. çok mu tüketime yönelik bir üretim biçimi oldu?

peki niye bilinç ancak bedene kavuşunca oluşmayı tercih ediyor? öncesini unutmak işine mi geliyor yoksa?
zor sorular bunlar, tez molası gibi kısa sürede daha fazla dürtemeyeceğim derinlikte sorular.

her ne ise hrant'ın yeniden o özgürlüğe ulaştığnı düşünmek istiyorum...

13 Ocak 2010 Çarşamba

3G

biraz reklam moduna girelim a dostlar!
bu 3g denen meretten ben pek bir memnun kaldım, o kadar ki o kadar olur! yolda bayırda, çayırda, ha babam elde netbook, bağlanıp bağlanıp duruyorum. anladığınız üzere blogum da bu meretten nasibini aldı, dolaysıyla siz okuyucularım da diyeceğim, ama galiba pek kimse kalmamış bu diyarda... henüz son yazdığım yazılara tek bir yorum yok. demek ki umudu kesmiş benden herkes. haksız da sayılamazlar ki, kaç zamandır burayı feci ihmal etmiştim. ama müjde işte: döndüm! hani olur da birileri okur.
üstelik hepsi 3g'nin marifeti.
kesilmiyor da. kesintisiz naklen yayın tadında, şu an yaptığım vapur yolculuğumu size anlatabilirim mesela: bir kere herkesin sırtı bana dönük (oh şahane, kimse ne yazdığımı görmüyor demektir, ama istese de göremezdi, zira en arkada oturuyorum. alttayım, hemen sağ yanımda kapı ve sigara dumanı geliyor, demek ki bu vapurda da sigara içiliyor. yani sigara yasağı hikaye! karaköy vapurunda durum daha da beter, orada kimseye laf da edemiyorsunuz, bağırıyorlar! sen kimsin, sana ne tadında veryansın ediyorlar! sıkıysa müdahale edin. maalesef, tecrübe konuşuyor, ama tabii denemesi bedava. isteyene mani olmayayım.

11 Ocak 2010 Pazartesi

100110

bugünün tarihi... 10.01.10
bugün evlenmek isteyen olmuş mudur?
hani 08.08.08 ve 09.09.09 için yığılmalar oluyormuş ya nikah dairelerinde.... sanki tarihi akılda tutulabilir olunca matah oluyor, sağlam oluyor. hani insanın diyesi geliyor, tamam yahu 10.10.10'da ben evleneceğim, bakalım ne işe yarıyormuş öyle bir tarihte evlenmek.
ama yok evlenemem o tarihte, vazgeçtim. ertesi bumpa'mın yaşgünü. zırıl zırıl ağlarım daha balayına doğru yoldayken. tabii koca adayı hazır da ben balayı ve ertesi günkü üzüntümü planladım. yok yok, akıl fikir bahşolunacağı yok bana, hiç umut yok!

konumuz tarihler mi? yooo değil. böyle enteresan bir tarihi es geçmemeyim, bir şeyler karalayayım istedim. boş olsun torba dolsun. yoksa kozmik odalardan mı bahsedeyim, yoksa çocuklar tarafından ölesiye dövülen çocuklardan mı, eşeği esrarkeş olan çiftçilerden mi?
yok yok şu tarih mevzusu gayet laylaylom...

8 Ocak 2010 Cuma

kent insanı, problem insanı

kentli olmayı hiç sevdim mi bilmiyorum, ama artık iyice hazzetmez oldum. 20 milyonluk bir kentten çok şey bekliyorum belki. metrekareye gereğinden fazla insanın düştüğü bir yerin paylaşımında şüphesiz ki sorun çıkacak... bırak hareket etmeye, nefes almaya yer kalmamış bu mekanda. sabrın unutulduğu, içinde bulunulan zamanın hep geç olduğu, nefes nefese bir yerlere yetişmemiz gereken bir mekan bu. iki dakika kırmızı ışıkta, üç dakika yürüyen merdivenlerde durma tahammülümüz yok. sürekli hareket etmeliyiz ki, şu bir türlü yetişemediğimiz zamanı belki bir yerde yakalarız.
ama sadece zamansızlık değil bizi tahammülsüz kılan, her şey! kentin kendisi belki!

trendeyim, tren de tren ama, banliyö treni ama ankara'nın banliyösini esas almış, istanbul'da bir turist vagon! bilmem o yörenin insanları biraz duyma sorunlu mu bilmem, ama tren kapı sesini ayarlayanların öyle düşündüğü kesin: basbas bağırıyor kapılar açıldıkça, kapandıkça. ben kulaklıklarımı taktım, açtım müziği sonuna kadar, durumu kurtardım.
karşımda orta yaşın sonlarında bir adamın müzik dinleme şansı yok, ama bir tek o kapılar açıldıkça kapandıkça sinirleniyor. birlikte yol aldığımız kaç durak oldu bilmem, ama on onbirin üzerinde. yani yirmi kez söylendi, ellerini ya sabır manasında kaldırdı indirdi...
yok kardeşim yok, bu kapılar bile bize karşı bu büyük kentte....
olmaz ki!

25 Aralık 2009 Cuma

hayat varmış

salı günü rutin doktor kontrolüm vardı. rutin dediğim son iki yıldır ihmal etmiştim. eee beş yıl boyunca altı ayda bir tiroid kontrolüne gidince insan eeee başlayacağım senin gibi iş başı yapmayan tiroid bezlerine deyip kendi de onun için çalışmak istmeyebiliyormuş!
geleyim sadede, doktorum, ah burada reklam yapmadan geçemeyeceğim, dünya tatlısı yaşlıca ve gayet de bilindik isim. ikiz kardeşiyle tartışma programlarına çıkar, entelektüel kimliğiyle döktürürdü eskiden, yaşıtlarımız belki bu bilgiden uyanabilir kim olduğuna dair, çünkü ben burada isim vermeyeceğim. her gidişimde kontrol on dakika sürer, yarım saat de sohbetle geçer ki, bir başlar divan edebiyatından, matematiğe değin uzanan renklilikte bir geyik döndürürüz. aslında daha çok o konuşur, ben naçiz alman edebiyatı bilgimle katkıda bulunurum. gelelim asıl meseleye: baktı, "hmmm burada bir sertlik var, buna bir baktıralım dedi. Kötü huylu tümör olabilir. hani olmaz ama işte biz olmadığından emin olmalıyız" diye o şirin, alanında duayen olmanın ağırlıyla buyurdu. o buyurdu da bana neler oldu! gözümün önünde en ağır hal, yani cenaze marşı eşliğinde dört kolluda gidişim geçiyor! yutkundum. ve o yutkunmam üç gün sürdü. artık ölürsem anneme bırakabileceğim yegane miras, özel emeklilik sigortamda buna dair bir madde koydurmuş muydumun detaylarından tutun da, cenaze masraflarından, kedimi kime bırakacağıma kadar planları yapar buldum kendimi. işin enteresan kısmı, kan testini yaptırdığım ve sonuçları almam gereken süre içerisinde bunları düşünmeye başlayınca ve düşünmeye ü devam ettikçe rahatladığım. cenazemin tüm detaylarını planladıktan sonra asıl korkunun, ameliyatlarla sürünmek olduğunu fark ettim.

hani şimdi bazılarınız diyebilir, yaşın kırk, bundan sonra pırt! değil güzel okuyucum, değil valla, bu gencecik baharımda hastanelerde sürün, o ameliyat senin bu ameliyat doktorumun dolan dur, olacak şey değil, ben almayayım, sağol! nedense ölüm daha az ürkütücü geliyordu.
eve gelince araştırdım, tiroid kanseri ameliyatla çok rahat alınabilyormuş, tekrarlama ihtimali de düşük. ebem de güzelse öpsün amcamı! çok sağolun, sevineyim o halde!
bugün kan testi sonuçlarını götüreceğim, ama bugün gelene kadar akla kara seçme yarışlarında, ben konya dolaylarında üç buçuk atıyorum! her şey yolunda gitti ve ameliyat oldum ama az da olsa ses tellerinin zarar görme ihtmalini okuyunca bende bet beniz top attı! olur, öğrencilerimle telepati yoluyla ders yaparım artık!
git gel, in çık üç gün anlayacağınız kabus gibi geçti. gece uyku deseniz, o zaten haram, o kendini takstili satşılara ayırdı!
bugün doktorumun yolunu tuttum, ama yol mu beni tuttu, ben mi yolu, bilmiyorum. nihayet odasına girdim, verilere baktı tekrar. "topyekun alalım biz o tiroidi" dedi. dedi ama sonra da başladı, "o capcanlı insan gidecek, ve bezgin bekir gelecek, kilo alacaksın, isteksiz ve sinirli olacaksın..." oh oh, başka? yok ben zaten ameliyat olmaya sıcak bakmıyorum, ölüm başından beri daha sıcak bir opsiyondu bana, diyeceğim, ama manyak sanacak beni. yine de ne yalan diyeyim, hakkat ölüm daha sıcak bir opsiyon gibi. düşünsenize, daha önce deneyimlemediğniz bir tecrübe! cidden merak ediyorum. şimdi aranızda, gel madem ben sana hızlı bilet alıp göndereyim, diyenler çıkacaktır. olur ama ya sevmezsem, yandım o zaman! tabii cehennem cennet meselesine çevirmeyeceğim bunu şimdi, inanmayan biri olarak benim için zaten namevcutlar! -gözünüzü seveyim, dini bütünler alınmasın şimdi, ben sizin inancınıza bir şey diyor muyum?- yandım derken, dönüş yok manasında o! reenkarnasyon varsa iyi, bitki böcek olarak ilişirsin yaşamın bir kenarına, hani sevmedim kardeşim ben bu diyarı, bok böceği olarak bile olsa geri döneceğim diye tutturursam diyorum. -şimdi de budist kardeşler alınmasın, nasılsa okuyucularım arasında yoktur diye bu dini örnek olarak seçeyim dedim. ben de az değilim haaa.-
ne diyordum? ha evet, ameliyat kilo alma, sinirli ve bezgin bir tip haline dönüşme... yeni kişiliğim resmi geçit yapıyor, doktorum"o nodül ne büyüklükteydi?" diyerek verileri tekrar gözden geçirirken, ben "hocam, son tespitte nödül yoktu ki, o beş yıl önceki ultrasonda çıkmıştı" dedim. baktı baktı, aa bu pseudo nodülmüş, onda kanser olmaz ki!" demesin mi!
benim gözler faltaşına aşık atarcasına açıldı. "ne diyorsun doktor civanım" diyerek boynuna atılmadığım kaldı sevinçten.
evet sevgili okuyucum, kefeni yırttım bir kez daha -sanki öncesinde otuz beş kez deneyimim oldu da, bir kez daha diyorum-!
yani anlayacağınız benden kurtulamadınız!
hem ben bu gazla belki blog sayfama daha fazla ilgi gösteririm artık...