29 Kasım 2011 Salı

büyük şehir kabusu...

defalarca mızmızlanmışımdır şu koca şehir yüzünden, buradan gidene kadar da kesilmeyecek bu mızıklanmalarım...
ne yardan geçebiliyorum ne serden! yar hangisi, ser hangisi bilemedim bu lafı edince lakin...
yine böyle karmaşık duyguların içinde debelenirken bakıyorum da, en yakın arkadaşınızla oturmayacağınız bir yakınlıkta oturuyorsunuz iett otobüslerinde tanımadığınız insanlarla... aynı konservenin içinde üst üste yığıldiğı halde birbirine ilişmemeye çalışan sardalyeler gibisiniz! herkes kendi yalnızlığına çekilmiş, kimi kitap okuyor, kimi sağına soluna bakıyor, kimi uyukluyor, bir tanesi da durumu analiz eden bir yazı "blogluyor". zorunlu olmadıkça kimse, diğeriyle iletişimde değil, itinayla kaçınıyor. böylesi kocaman bir kalabalığı birbirine yabancı etmek de büyük başarı!
20 milyonluk bir şehrin ortasında yalnızlığa terk edilmişsin kentli insan!

16 Ekim 2011 Pazar

kafanız karışıksa

sevgiliden ayrılalı yarım sene olmuş, gerçi hala arkadaşsiniz, ama belli ki her iki taraf da bu ilişkinin artık kesinkes bittiğini bir şekilde kabullenmiş yolunuza devam ediyorsunuz. hatta, dur yele yarım seneyi devirmişim, artık yeni limanlara yol alma vakti gelmiş diyerek başkalarıyla buluşmaya başlamışsınız!
gelin görün ki buluştuğunuz her bir başkasını eski sevgilinizle kıyaslıyor, hep eskisi ağır mı basıyor? ah şimdi o olsa şunu şöyle koyar, kendiliğinden bunu böyle yapar, bana bunu şunu derdi mi diyorsunuz?
naneyi yemişsiniz siz azizim! bal gibi de hala eskisine aşıksınız işte!
hani şu ucuz amerikan güldürü programlarında kadın ve erkek ayrılır, biri de "başkalarıyla buluşalım, gerçekten senle ben birbirimize ait miyiz anlayalım" geyiği yaparlar ya; vay anam vay, varmış bir doğruluk payı! başkalarını gördükçe eskisi pek bir gül bahçesi görünümü alır!
peki ne yapacaksın güzel kardeşim? zaten yürüseydi ayrılır mıydın hiç! (ahan da nasıl iki dakikada samimi oldum! "siz"den "sen"e geçmem an meselesi oldu. ama rahatsız olduysan, hemen geriye çark ederim!)
eskisini ne yaparsın, bilmem, ilacım olsa önce kendi kelime sürerim! ama benden sana öğüt, bari yenilerine acı, boşu boşuna buluşup elaleme umut verme, emi kalbi yaralı ceylan kardeşim?! (nasıl ama damardan giriyorum, ceylan meylan...)

28 Eylül 2011 Çarşamba

nihayet ayfon üzerinden de birlikte olabileceğiz

bu teknolojinin gözünü seveyim!
cep telefonu üzerinden meylleşmeyi, tviğtlemeyi ve poğklemeyi geçtik, artık bloklamak da mümkünmüş meger! muhtemelen bunun aplikasyonu aylar oldu da benim ruhum duymadı. ama ne demişler, geç olsun güç olmasın! gercekten de hiç güç değil! acıyorsun yazıyorsun! yıka çık! aç yaz! halbuki web sayfasından yazmaya kalksan, ekran durduk yerde büyüyor, orasını göremiyorsun, büyütücem küçültücem derken olmadık yerlerine dokunup yazının imanına okuyorsun! uzun lafın kısası: yazan memnun, okuyan da memnun olur, umarım!
yazılan alan da, aynen şurada görüldüğü üzre pek bir pratik! ay, pek bir mutlu mesut oldum ben bu işe. haydi yeni güzel yazılarda buluşmaya!

25 Eylül 2011 Pazar

iskoçya - yüreğim titriyor seni düşünürken

camper -türkçe deyişle- karavanla 7 günlük bir iskoçya rüyasından uyanıyorum; uyanmak istemiyorum, acıtıyor uyanmak! hem de böylesi kalaba ve acımasız bir şehre karşı uyanmak, tatlı rüyadan dosdoğru kabusun ortasına düşmek gibi.

iskoçya... girdiğimden çıkışıma değin nefesimi tutarak dolaştığım ilk ülke! eğer tanrı varsa, iskoçları feci kayırmış olmalı! bir ülkede her 50 metrede bir çay, nehir, şelale ya da göl olur mu? toprak diye bastığınız yerde ayağınız bileğinize kadar suya girer mi? ya da gök kuşağını komple görme fırsatınız nerede olur? ağaçların arasına girdiğinizde alice'in wonderland'e girdiğinde neler hissedeceğini anlamanız nerede mümkün? ya da yağmurun dereleri ve nehirleri coşturduğu o dramatik görüntünün nefesinizi kestiği?

ölmeden önce görmek isteğim bir ülkeydi sadece iskoçya, oysa şimdi ona aşık olmuş bir halde döndüğümü fark ediyorum. loch lomend kıyısında dinlediğim wonderland parçasını dinlerken şimdi, gözlerimin sulandığını hissediyorum. leyla'sından ayrı düşmüş mecnundan beter bir haldeyim. üstelik ferit gibi dağları delmek istemiyorum, tam tersine, onlara kavuşmak tek ereğim.

kışları soğuk, iklimi çetin bir ülke iskoçya. yazları dahi şemsiyenizi eksik etmeyin derler. hele bir de midge denen o illet, göze görünmez, bulut halinde uçuşup, en lezzetli olduğu için göz altlarınızı feci ısıran sineklerine rağmen hem de.

ama öyle bir dingin, sabırlı bekliyor kendisini ziyaret edeni de benzetiyor kendine. el değmemişiyle öyle bir sunuyor ki kendisini, hayır diyemiyorsun, sen de veriyorsun tüm benliğinle kendine ona, yine de dokunnmaya, o bozulmamışlığı incitmeye kıyamıyorsun.

yüksek tepelerin arasında, bizi uzaktan fark edip, yine de bir yere fırlayıp kaçmayan ve onlarca dakika poz veren alageyikler; gel de gör beni dercesine tırmandığım tepenin üzerinde uçarken bağıran altın kartal, yöreye özgü devasa cüssesine rağmen ürkek highland inekleri ve çepe çevre saran atlas okyanusu ve kuzey denizi...

rastladığımız az sayıdaki insanın kibarlığı, aksanlarına alışmak zor da olsa bayıldığım o güzel insanlar, ülkenin sert ikliminden bir parça bile nasibini almamış kadar ince. belki de doğasının zarifliğinden aldılar karakterlerini.

sonra dönüp devasa, boğucu, insanları kalaba, kaba ve düşüncesiz olan şu kente bakıyorum: bir zamanlar aşkla karışık nefret şehri dediğim kent, artık beni sadece üzüyorsun! nefes alınmaz oldu artık her yerin. ne vaad ediyorsun? aşıkları ayıran bir zalimden farkın yok!

yolu yok, gitmeliyim artık senden!

5 Eylül 2011 Pazartesi

cenk çelebioğlu

günlerdir, haftalardır dinlemeye doyamadığım, kulaklarımın pasını silmekle kalmayıp başka diyarların kapısını aralayıp hatta ardına kadar açan bu yaratıcı besteciye sonsuz teşekkürler...
http://www.cenkcelebioglu.com/

4 Eylül 2011 Pazar

çıkmaz...

biliyorum, kimse okumuyor...
ya da ancak yeni söylemişsen birilerine, bu yazılara göz atıyor. sağolsunlar.
kazara yolun düştüyse o başka. kaza bu, olur! geçmiş olsun, çıkış kapısı ahanda burada.
-hadeee buyur buradan yak, daha bismillah dedik, çıkış kapısını gösteriyorsun-

yok yahu, sadece yol erkenken uyarıyorum. keşke herkes bu kadarını yapsa. minik bir uyarı koysalar, bir aşka başlarken mesela, bir işe, bir arkadaşlığa, bir güne ya da bir ömre.. hani çıkmaz sokak diye isimlendirilir ya çıkışı olmayan sokaklar, onun gibi. daha girerken bilirsin, gideceğin kadar yolu aynen geri döneceksen, çünkü hiç bir yere götürmeyecek bu yol, boşuna yorulacaksın, zaman kaybedeceksin, kısaca başladığın yere geri döneceksin!

zamanımı harcadığım son sevgiliye bakıyorum... üç küsür yıl! çıkmaz sokakmış meğer. sonra bu iş için yirmi yılını verenleri görüyorum, mutlu sanıyorsun ilk etapta, sonuç aynı! çıkmaz sokağın girdabına karışmış, debelenip duruyor...
kendimi mutlu mu saysam? en azından dört beş yıl orada, bir iki yıl şurada, değişik çıkmaz sokaklar görüyorum.
- oh allah versin!-
- eyvallah -

ama durum o kadar basit değil.

ister tek ve uzuuuuuuuun mu uzun bir sokak olsun, ister orta karar ya da kısa üç beş, hepsi yoruyor insanı!
- hayat bu, yorar adamı -
- seksenlik nine gibi konuşuyorsun, dur hele! -

yorsun, helali hoş olsun! o yorgunluk güzeldir aslında! tabii değdiyse yorgunluğuna! bir yere vardırdıysa seni. bir şeyler kazandırdıysa...

şimdi diyeceksin ki, - aaaa haksızlık etme, kimbilir neler gördün o çıkmaz yolda, yeni evler, pencereler, top oynayan çocuklar, park eden araçlar....-
yahu, karşı çıkmıyorum ki! elbette yığınla tecrübe sağlamıştır o sokak, ama amaç yeni evler, arabalar, sümüklü veletler mi görmekti, yoksa yol almak mı?

işte bütün sorun da bu ya!
çok bir şey mi istiyorum? sadece minik bir yol işareti; çıkmaz olduğuna dair...
biliyorum, çok!
ama güzel olurdu be!...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

16 yıllık dost

yolun sonuna mı geldik a sevdiceğim?

16 yıldır kahrını çektin, yeter mi diyor bedenin gayrı? tatlı yüzüne her baktığımda yorgunluğunu görüyorum güzel gözlerinde, vakit geldiğinde izin ver gideyim dercesine bakıyorlar. biliyorum alaca yarim, hakkım yok kal demeye, bahşettiğin onca yılın hatrı var, mahçubum, seni ihmal ettiğim her dakika için, pişman değilim, ama mahçubum, yalan yok, eşini senden çok sevmiştim, ama onun gidişiyle sen de yalnızlığın dibine vurdun , ben de. kabul, sen benden bir parça daha...
ama yüz çevirmedik, sokulduk birbirimize, artık başbaşayız dedik, kader dedik, paylaştık yalnızlıklarımızı paralel bir evrende. üç yıldır can ciğer olduk. tamam, hiç bir zaman onun gibi yolumu gözlemedin, olsun, sen de böylesin dedim. eve geldiğimde başını kaldıırıp bakmadığın çok oldu, incinmedim. geceleri usulca sokuldun ya bana, başını avucumun içine yerleştirdin mırıl mırıl... uykum kaçar oldu sen gelmeyince alacam.

biliyorum bir tanem, az dilim varmıyor, ne olur biraz daha kal demeye.
gıdını yokladığımda sarkan boynunda kırışıklarının her birini tek tek öpesim var, biliyorum nazlı balım, söz veriyorum sana, bencillik edip seni yaşatmaya çalışmayacağım, acı çektirmeyeceğim sana vakit geldiğinde. eşine yaptığım zalimce yaşatma çabalarına girmeyeceğim, hiç olmazsa sen o işkenceye maruz kalma can yoldaşım.

tümörü temizlediler, ameliyattan toparladın ama saatli bombanın ne zaman harekete geçeceği belirsiz ya, bahşedilen her günün değerini biliyorum alacam.
tedavileri, bakımı düşmanlık bellesen de yüreğinin bir yerinde sen de biliyorsun alacaparem, bir yılcık daha uzuatmak içindi bu eziyet, ne olur alınma bana, kızma!

ama söz veriyorum, kaçınılmaz olan gün kapımızı çaldığında eziyet etmeyeceğim sana, kal demeyeceğim zorla, uzun yelelerini koklayıp elveda diyeceğim, yalnız bıraktığım her gün binlerce özür dileyeceğim, cup'umu benden önce kavuştuğun için, için için kıskanacağım hatta, ama söz sana, acımı göstermeyeceğim, ikimiz için de güçlü olacağım.

söz sana, cup gibi acı çekmeyeceksin!

23 Mart 2011 Çarşamba

anneniz yeniden evlenmek isterse...

hadi buyur bakalım!
annem sabahın yedisinde aradı, kızım bir dede buldum ben! boşuna dede demiyor hatun, kendisi 68 yaşını devirdi. dede dediği kaç yaşnda acep?
valla ne japon depremi, ne nükleer felaketi, ne arap dünyası'nın kanlı devrimleri, ne de gazeticilerimizin içeri alınmasının sıkıntısı kaldı üstümde, annem bir anda hepsini solladı!

aaaa ne bencilsin, bırak kadıncağız mutlu olsun şeklinde itirazları duyuyorum, saklamayın aziz okuyucum, geliyor sesiniz buraya. yok yok, ben de mutluluğu çok görmeyeceğim. şunun şurasında kocaaaaaamaaaan dört sene geçmiş babam öleli, kadıncağız neler çekti yakınen gördüm bu dört senede! hele, bir sene evvel, dede ihtimallerini konşurken, sakın haaa, duymamyayım, ben babanın üzerine kimseyle olamam diye kızan bir annenin sıkıntıları bunlar...

yok yok, mutluğunda hiç gözüm yok. sorun zaten nasıl oluşunda ya da ne oluşunda değil! kimle?!!! damat adayımız uyanık yurdum köylüsü tadında yılışık mı yılışık bir adam. annemden de on yaş küçük. karakterini bilmesem, ohh çıtır bulmuşun anne, götür diyeceğim, ama şu adam! yok vallahi, hiç içime sinmiyor! annemin başına iş açılacak gibime geliyor.
davulcuyla kaçan kız evladının ebeveynini anlamıyorsam ne olayım!

denk gele de babamın ölüm yıldönümüne denk getirseler nikah tarihini...

6 Mart 2011 Pazar

olmak ya da olmamak

sevdiğiniz insanı ne kadar beklersiniz? ne bekleyeceğim, ağaç mıyım diyebilirsiniz bu soruya gayet güzel. ama diyelim ne yardan ne de serden hop diye sollayamadığınız bir durum vuku buldu! hah buyrun size pirinç ve ayıklanma sorunsalı! bekleyenin ruh halı bellidir, sıkıntılıdır elbette, şüphemiz yok onda. ben asıl bekletenin halet-i ruhiyesini izninizle masaya yatırmak, yakinen duruma zuhur olmak izterim.

onca yıllık yalnızlıktan sonra (sözüm tabii meclisten dışarı, siz kim, yalnız kalmak kim, elinizi sallasanız ellisi, bizimkisi tamamen farazi yani) mis gibi bir sevgili yaptınız kendinize. oh hayırlı olsun! ama asıl bundan sonra naneler çıkıyor! hem de ne naneler. daha hop demeden bakmışınız, aylar hatta yıllar geçmiş, partneriniz "ne olacak bu iliskinin halı" moduna girmiş bile! siz, aaa dur
yahu, daha kırklı yıllarımın baharındayım, ne acelemiz var tadında kontra atağa geçecek oluyorsunuz, anlıyorsunuz ki durum sakat. gercek düşüncenizi ifşa etseniz sevgilinin gideceği an yarından da yakın hale geliyor, tabii çark ediyorsunuz. başlıyorsunuz üretmeye. ama ne üretim, fabrika sahibi olsanız yılın girişimcisi seçileceğiniz kesin! karşı tara ne duak istiyorsa, siz koca puntolarla manşetten veriyorsunuz! karsı taraf tabii mest! ama dikkat edin, fazla su koy vermeyin. uzun vadede bu iliskiyi götürmeye niyetliyseniz, biraz ufak atmaya gayret edin, çünkü partneriniz baktı ki, çok söz, az iş var, yine kaçabilir. işi dozunda bırakın derim. ha, zaten sıkıldınız bundan, o zaman değmeyin yalanların bini bir para olsun, tez zamanda sizin ne atmasyoncu sevgili olduğunu görüp topuklamak suretiyle sizden hızla uzaklacaktır!
ne diyelim: gazanız mübarek ola, yeni sevgililere yelken açıla!

2 Mart 2011 Çarşamba

blogspot da mı yasaklı?!


yasaklı sitelere girmiş, ee hadi vatana millete hayırlı olsun! neymiş efenim digitürk'ün ebesinin fotolarını izinsiz mı, telif hakkını gözetmeden mı ne, koymuş bazı blogcular! size de izinsiz koysunlar, gözü ebelere doyasıcılar, hay blog kadar tepenize blog düşsün he mı!? neyinize sizin milletin ebesi? aha vereyim ben ebemiin pozlarını, tepe tepe koyun! sizin yüzünüzden blogumdan olacağım!
aslında sayfanin açılmasına epey şaşırdım, fırsat bu fırsat, kimbilir ne zaman tekrar erişmek kısmet olur tadında son bir yazı mahiyetinde ele alayım dedim. kimbilir bir daha kavuşmak ne zamana mümkün olur..
umarım yasak yutuğb yasağı kadar sürmez de kısa sürede ihmal ettiğim bloguma ve siz sevgili okuyucularıma kavuşurum!
ah ah, kör ölmeye yakın bile olduğunda zeytin gözleriyle tatlı tatlı bakar olurmuş...

13 Aralık 2010 Pazartesi

ulen hovarda

aha buyur! hani bir seneyi geçkindir artık haberleşmiyordun bu haspayla?! bu ne bu? bir de "biliyorum düşünmemem lazım ama sıkça düşünüyorum seni"ler neyin nesi mailinin sonunda?
tam buldum sanıyorsun doğru insanı, iki yıllık birlikteliğin sonunda bile böyle hiyarlıklar yapabiliyor!
şimdi kafana fırlatsam şu maili bin tane tatlı yalanla kandıracaksın. kesin somut bir delil yok ya ortada, ihanetini belgeleyen! oh!!! arkadaşça yazdım ben onu diyerek sıyrılacaksın, ben de tatlı diline yenik düşeceğim sonunda...
ama bu paranoya ile de yaşanmaz ki anacım!
sonra da, eee karşına çıkacak adam çok mu iyi olacak bundan, başka neyinden şikayet ediyorsun ki diyerek oturuyorsun poponun üzerine. korkaklık mı? yok yahu, fazlaca kurbağa öpmüş olmanın bıkkınlığı! yok işte prense dönüşecek olanı, otur aşağı bu kurbağayla! Nasılsa karşına çıkacak olan da yine kurbağagilya mensubu olacak, en az hasarlısını buldun, çok dırdırlanma diye nasihatlarla tutuyorum kendimi.

ama salak yerine konmak da koyuyor biraz be anacım... şimdilik, biraz!

11 Aralık 2010 Cumartesi

kahve müptelası sevdiğine uzak dur derse....

şimdi kahvenin seceresini ortaya döküp, ünlü kave içerlerin, ve/veya üreticilerin tatlı cicili bicili anekdotlarını ortaya sererek geleneksel bir kahve yazısı okumaya hazırlananları uyarayım, hemen okumayı bıraksınlar, çünkü beklentileri boşa çıkacak. zira bu yazı bir bağımlının iç acıtan dramını sergileyecektir. nokta!
gün be gün anlatıp, bu blogu hala okuyan birileri varsa, bağımlılığmdan arınma sürecimi belgesel tadında aktarma niyetim vardı, lakin heyhat, hayat girdi araya...
efenim, son günlerde ağzımda bir tuhaf bir tad, düşündüm neyi abarttım son günlerde? çok sürmedi bulmak: kahveyi elbet! pek severim bu mereti! ah ah, çocukluğumda bile kokusunu duyup içmeye can attığım, ama annemin, içersen kara kız olursun diyerek içirmediği, ama yerine verdiği kakaonun (trendi adıyla sıcak çikolatanın) aynı karalıkta olduğunu ayırt etmeye yanaşmadığı o muhteşem içecek! çocukluğun verdiği o bönlüğün etkisi miydi diye sorarak kıvırımaya çalışacağım, olmayacak, yok yok, bende de renk ilişkisini kuracak zeka yokmuş belli ki, bir kez olsun, "eee bu da kara, o da kara, bunu içiriyorsun da onu niye içirmiyorsun" diye sormak aklıma gelmedi! nihayet kahve içecek yaşa gelince de olanlar oldu. ama şimdi nasıl müptela olduğumu da uzun uzun izah ederek gevretmenin alemi yok; her müptela nasıl müptela olursa ben de öyle oldum işte.
ama asıl bu bağımlılığı azaltma girişimi eğlenceli kısım. işte başta söz konusu metalik tad sebeibidir dramımın. bir hafta ara verip hem dozajı azaltacağım, hem de miktarı. güya!
ilk sabah bitki çayı içmeyi denedim, kesmedi, uykulu uykulu servise koştum, yol boyu esnedim. bu sahne diğer sabahlarda da değişmedi. yalnız gün boyu duyduğum laf, "yorgun görünüyorsun"lardı! hadi canım, öyle mi? yahu görünmüyorum, basbayağı yorgunum! meğer bu kahve amma speedy gonzales gücü veriyormuş. kompakt bir vitamin alıyorum, ama nafile! meğer o enerjiyi sadece ve sadece şu karakız içeceği veriyormuş! öğleden sonrayı zor buluyor, esnemekten bitap düşüyor ve yaşlı kadınları aratmayacak bir yorgunluk sergiliyorum.
ve her bağımlı gibi günleri değil, saatleri saydığımı fark ediyorum, 24 saat oldu, 36 saat, 72 saat ve tek damla kahve içmedim diyerek! cümle aleme de dillendiriyorum, dillendirdikçe cesaretimi arttırdığımı hissediyorum, hani lunaparkta o savuran, zıplatan aletlere binip, korkusunu yenmek için çığlık çığlığa bağıran korkak ya da bağırırş çağırış nidalarla cesaretini arttırtığını düşünen ve ancak o zaman düşmana saldırabilen savaşçı gibiyim. ancak cümle alem de boş durmuyor, fikir veriyor, "elma yi elma, enerji veriyor", nasihat ediyor "ah ah, insan hemen mi keser, bak başın ağrıyordur, vücut şimdi kofein diye bağrınıyordur" diye. yahu durun kardeşim, kırk yılın başında müptela oluşuma bir meydan okumuşum, aaa desturun, eğri konuşun, ya da amuda kalkın, ama ne olur bir susun be!
netekim altıncı günün sabahı, yedi günü de doldurmaya gerek yok, hazır evdeyim şöyle kahve keyfi yapayım dedim. ah o kahveyi makineye koklayarak koyuşumu görün, zevkten ellerim titriyordu!!! eroin bağımlısı uzun bir yoksunluktan sonra küçük bir doz bulunca böyle mi oluyordur bilmem. kahvenin makineden cam sürahiye damlayışını, çocukların dondurmacı amcayı seyrettiği gibi sevinç içinde seyrettiğimden eminim ama. hele o siyah sıvıyı fışır fışır fincana koyarken kırk atlı gibi şen olduğuma yemin dahi edebilirim. ve ah o ilk yudum! orgazmik ilk yudum, mecnun bile leyla'sına dair bu kadar içli hülyalara dalmamıştır!

kave içişimin ikinci günü: ağzımda feci bir metalik tad ve neden erken kestiğine söylenen uslanmaz akıllanmaz müptela bir ben...

26 Kasım 2010 Cuma

özgür ölüm ya da evlat işkencesi

kutsadıklarından mıdır nedir almanlar intihara "freitod" da derler, yani özgür ölüm. özgür zira kendi seçiminizdir. derin düşünen yazar, çizer, filozof adamların peşinden de "freitod" seçimini yapmıştır derler nedense, intihar demezler.
böylesi iç karartıcı bir meseleye nereden geldim? alt kattaki komşumun intiharını duyduğumdan beri kafamı kurcalayan bir hadisedir bu. intiharın kendisinden ziyade, bir insanın ölümü seçecek kadar seçeneksiz kalması beni düşündüren. ya da başka seçenekleri yok saymak mı demeliyim? kolaycılık mıdır ve kolay mıdır bu yolu seçmek? bilinmeyene doğru kendi seçiminle yol almak?

alt kattaki komşum düşünen takımdan değil, tam tersine, eğitimsiz, doğulu ama uyanık yurdum kadınıydı. elli küsür yaşının son demlerinde biraz da meraklı bir kadıncağız, üç çocuğunun en küçüğyle (küçük dediğim de 25 yaşın üzerinde), kapıcı olarak girdiği daireyi kapıcılığı artık yapmamasına rağmen inatla boşaltmayan, yani apartmanca istenmediği halde orada oturmaya devam eden biri. apartmana rahatsızlık veren kısmı aslında kendisi veya kapıcılığı yapmıyor olması, meraklı hali, ya da kira olarak sadece merdivenlik elektriğini ödemesine dahi laf etmesi değildi, bu 25 yaşındaki küçük oğul! aşırı saldırgan bir tip olan bu oğul kadıncağızı haftada bir, tüm apartmanı ayağa kaldıracak biçimde bağrış çağrış döverdi. üç yıldır oturduğum bu apartmanda, benden başka rahatsızlık duymayan mı vardı da kimse kapısını bile açıp bakmazdı olanı biteni duyduğu halde bilmem. tam üç defa polis çağırdım. polis ise kadıncağızın şikayet etmemesi üzerine geldiği gibi gitmekten başka bir şey yapmadı. bir defasında da, kadını dışarı atılmış bir vaziyette ağlarken bulduğumda kolundan tutup karakola götürmek istediysem de, "ama sonra ne yaparım, oğlum o yine de" diyerek karşı çıkmıştı. bir müddet sonra ben de yardım edemeyeceğimi anlayıp müdahil olmaktan vazgeçtim, zira son polis çağırışımda beni de dolaylı olarak tehdit etmişti oğul. neticede anne şikayetçi olmuyordu ki, ben şikayet etsem ne yazar?
en sonunda kadıncağız yine bir dayak sonrası dayanamayarak denize atmış kendini... bir saat sonra ölüsü kıyıya çarpmış. bunu ölümünden ancak 2 ay sonra, durumu sanki biraz rahatlatıcı olarak algılayan apartman yöneticisinden öğrenmiştim. hemen açıp gazeteleri taramış, olayı anlatan onlarca haberin içinde de sadece iki tanesinde, evlat işkencesi intihara sürükledi ibaresini tek cümlelik bir açıklama olarak görmüştüm.
elinin kolunun bağlı olmak ne demek olduğunu bu meselede tekrar anladım.

oğul mu? kira ödemediği dairede tek başına sefa sürüyor, vicdan kavramından çok uzaklarda.
ben mi? olayı öğreneli bir ay oldu ve ancak yazıya dökebilecek yüreği buldum kendimde.

ne yapılabilirdi?

10 Ekim 2010 Pazar

kapana kısılmak

malum, fukara adam hasta olursa nereye gider? devlet hastanesine!
bunu fukara ayağına yatıp okuyucularının duygusunu sömürmeye gayret eden uyanık yazar minvalinde diyorsam namerdim (hani desem ne olacak? aa buldum, hesap numaramı yazayım, acıyıp para göndermeye kalkan olur belki...). kabul etmek lazım devlet hastaneleri traji komik durumların tavan yaptığı ayrı bir harikalar diyarı. hani hasta doktor muhabbetlerini geçtim, tuvaletine gitmek bile ayrı bir macera!
hem de nasıl macera! efenim izah edeyim: tuvalete girdim, iki kabin var, sıra sıra olmuş, kokular, hastane tuvaleti kabilinde enfes, böyle bir atmosfer içinde bekleşiyoruz. derken kabinlerden birinin hiç bir surette açılmadığı dikkatimizi çekti, bir iki defa kapıya vuruldu, içeriden gık yok. ben tam, "herhalde arızalı" dedim ki, diğer bekleşenlerden biri eğildi kapının altından baktı, "yok yahu var içeride biri" dedi. tekrar kapıyı tıklatıyoruz ama tık yok. ben yine saf kalpli vatandaş modunda, "hay allah, fenalaşmış olmasın" diyecek oluyorum, aynı uyanık vatandaş hanım abla, "yok yahu, dikiliyordu" diyor. "belli olmaz, ayakta da fenalaşmış olabilir, bence bir görevliyi çağıralım, kapıyı açsınlar" diyerek hala iyi niyetli vatandaş hallerindeyim. derken kapı aralanıyor ve bekleşenlerden sadece iki kişi kalmış olan uyanık hanım abla ile bendenizin şaşkın gözleri önünde bir erkek kafası çekinerek kapıdan bakıyor! biz "ha, hö" minvalinde gayette anlamlı sözcüklerle şaşalarken, "ya zaten yanlış girdim, bir de siz stres yaptınız" demez mi! bu kafa "aa kardeş, çık buradan" diyor hanım abla, bense, "ne olmuş yahu yanlış girdiysen, olabilir" demeye kalmadan, bizim de dış kapıya yöneldiğimizi görüp, bizden önce atlıyor, aralamış olduğumuz kapıyı kapayıp, bizim de çıkmamıza izin vermiyor, "durun rezil olacağım, açmayın" diyerek. neyse, sonunda dikkatlice araladı kapıyı, baktı koridor boş, sıvıştı da, biz de mis kokuların arasında nefes aldık...
hani devlet hastanesine düşen fukaradan beter, devlet hastanesi tuvaletine düşmüş fukara olacaktık ki, işte o zaman halim yaman olacaktı!

8 Eylül 2010 Çarşamba

iftarlık

arife günü yalova'ya gitmek gibi bir akıllılık ettim, elbette boş yer bulmak pek olası olmadı, kartal dolmuş, atladım taksiye ve pendik'e gittim, orada da ancak tam iki saat sonra kalkacak feribota yer vardı. olsun ben yer bulmanın mutluluğu ile tuttum bir cafenin yolunu. uzaktan isim hoşuma gitti, "zamane", yer pendik, feribot iskelesinin karşısı. girdim, hoşbeşle oturttular, tam "aaa ne güzel yere geldim ben böyle" diyecekken, başladı mı bizim hoşbeşçi garson, yok efendim, saat yedi olunca beni arka taraflara bir yere alacakmış, ön tarafta oturamazmışım, iftarlıkmış oralara. ne yani kırbeş dakika burada oturup, sonra üç adet çantamla taşınacak mıydım? oruç tutmayanlara uygulanan bir ceza mıydı bu? hemen yandaki big big'e geçtim sinirlenmiş vaziyette, tabii bu sefer oturmadan sordum, maymun akıllandı, uyur mu bu sefer!
burası müşteriyi yerinden etmiyor, ama farklı fiyat tarifesi uyguluyormuş, hem de yüzde ellinin üzerinde bir artışla, ohhhhh... burada da oruçluya bir kazık uygulanıyor belli ki... adamlar ramazan'ın yağını binbir dalaverelerle çıkarıyorlar işte, sonra da kimse bana, dini alet ediyorlar demesin!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

ikili olma halleri

yalnız olsan bir türlü, iki olsan iki türlü... yalnız olanlar bir ilişkiye özenir, ilk karın kıbırdama evresini atlatıp ilişki boyutuna dalmış olanlarsa tekrar yalnızlığa hasret.
evet evet anladınız... şu aralar ilişki muzdaribiyim...
nedir bu ilişkilerle alıp veremediğimiz?
zaten üstad sartre aşkı tarif ederken boşuna dememiş bunun beyhude bir gayret olduğunu, ona göre çünkü "aşk, iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. boşuna bir çaba, çünkü insan kendi bilincine mahkumdur."
srüekli bir karşı tarafı anlama gayretine giriyor bir taraf, muhtemelen de öbür tarafın da böyle bir ayreti var ki işlem sürüyor belli bir müddet. ilk başta her şey zaten laylaylom, karındaki kıpırtılar ağır basıyor, kelebekler, çiçekler her şey pespembe, tabii beyne kan gitmiyor, millet de sanıyor ki dünya şahane... sonra reel yaşama ayak basıyor bizimkilerin, kelebeklerin kanatları soluyor falan filan (geri kalan klişe betimlemeleri siz düşünün işte, yormayın beni), eee bu ilişki nasıl devam edecek, hep böyle çiçek böcek kelebek durumları mı? (dileyen burayı dilediği çerçeveye oturtabilir, ister buna ilişkinin belli bir resmiyete dönüşmesi, ciddileşmesi, arkadaş çevresinde bilinmesi vs diyebilir, ister aynı eve çıkma halleri, ister evlenme, ister boşanma -durun hızlı sardım filmi galiba...- hebele gübele deseniz bile sorun yok, nasıl derseniz diyin yani) ya da mealiyle izah etmek gerekirse: ne zaman beklentiler başlıyor, işler aslında o zaman sarpa sarıyor. bi taraf bu gelişmeyi istemiyor, diğer taraf istiyorsa, öfff sorun var! iki taraf da bunu istiyor, ama bir türlü nihayete eremiyorsa, yine sorun başlıyor. yani iki ucu b...lu değnek
senin durumun hangisi ola ki diye sorarsanız, o pek mühim değil, mühim olan, benim şu anda içinden çıkamadığım bu ilişki hallerinin bunaltıyor olması. tabii diyebilirsiniz, eeee güzel kardeşim, başlarken bana mı sordun diye, doğru, sormadım valla, sorsam ne diyecektiniz?
yok yok, bu olmadı.
ay yok yazarken bile bunaldım.
ya ben aslında bu yazıyla ne demeye çalıştım?
şunu demeye çalışmadığım kesin: beklemeyin bir şey kardeşim, bak sorun çıkıyor...
tabii demesi kolay! sıkıyorsa gel de lay lay lom kelebek hallerine geri dön, sonbahar yavaştan geliyor, ne kelebeği çiçeği, kara kışta n'apacaz?

24 Ağustos 2010 Salı

hızma ve insan hakları mahkemesi

mekan beyoğlu'nda bir giysi dükkanı, başrollerde sıcaktan bunalmış bir adet bendeniz ve satış yapamamaktan gına getirmiş satıcı teyzeyle dikilen, muhtemelen o da diğer satıcı olan, lakin sıkıntısından potansiyel müşterilere müsallat bir amca (breh breh breh, amma da uzun tarif oldu beaaaa).
tam elbiselere bakıyorum ki, amca alenen kaşınıyor ki, soruyor: "bu burnundakini niçin taktın?"
ben de belli ki havamdayım, kaşımak istiyorum, başlıyorum teraneye: "niçinini bilemem, babam takmıştı, hatta küçükken zincirde dolaştırır, tef çalıp oynatırdı."
sonra kolumu uzatıp gösteriyorum: "hatta bu kollarım filan da tüylüydü ayı gibi, ama artık tıraş ediyorum."
amcanın gözleri fal taşı kıvamında. ben dayanamayıp gülüyorum, yanındaki teyze de gülüyor. tamam diyorum içimden, dersini almıştır herhalde artık, başkalarına da hızmalarına yönelik böyle sorular sormaz gayrı....
thhkb (tüm hızmalıların haklarını koruma birliği) adına görevini ifa etmiş olmanın huşusuyla soyunma kabinine dalıyorum. çıktığımda deminki amcanın yanındaki teyzeye hala konuyla ilgili bir şeyler söylediğini duyuyorum: "... demek ki burada da oluyormuş, ama nereye kayboldu o kızcağız..."
sonra beni fark ediyor: "şükür gitmemişsiniz, insan hakları mahkemesine başvurmanız lazım."
bu sefer benim gözler faltaşı kıvamında, işletirken işletilmeye mi başlandım nedir?!
"insan hakları mahkesmesi mi? niye, hızma yüzünden mi?"
"babanızı şikayet etmeniz lazım! bakın hindistan'a gitmiştim, orada da kızlarına bu tür işkenceler yapıyorlar, ayı gibi ortalıkta oynatıyorlar zincire takıp. demek burada da oluyormuş! şikayette bulunmanız lazım, ben de gelirim sizinle çekinirseniz."
dumura uğramak kavramına yeniden anlam yükleyesim var, o kadar dumur vaziyetlerdeyim yani, amca sağlam işletiyor! işletilme şüpheleri ile bana bir defa el kaldırmamış, dünyalar tatlısı rahmetli babişimi şaka niyetine de olsa karalamış olmanın pişmanlığı arasında zihnim mekik dokuyor...
"babam dünyalar tatlısı adamdır, şikayet etmem!" diyerek fırlıyorum dükkandan. ardımdan "çekinmeyin, şikayet edin" diye konuşmasını sürdürüyor amca.
yanımdaki arkadaş uzakta kalldığından tüm muhabbetti kaçırmış, kolundan çekeleyerek çıkarmama şaşırıyor. ama en şaşkın benim!
tamam amca kaşındı da, galiba ben de accık kaşınmışım belli ki...
acaba amca da tisb (tüm işletilmiş satıcılar birliği) adına görevini ifşa etmiş olmanı huşusu içinde mi, yoksa ihm'ye adıma şikayette mi bulunuyor şu an?
sizce?

16 Temmuz 2010 Cuma

kentli insan ve şiddet

haydaaaa, bu blogçu da şiddetle kafayı bozdu, iyi ki şiddet üzerine bir tez yazdı diyenler olacaktır şimdi. yok yok, tezden dolayı değil, ama şu kentli olamayan istanbullu yüzünden tası tarağı toplayıp kaçacağım gün yakın gibidir...
yer: rumelihisarüstü, nispetiye caddesi'nin son kısımları. günlerden: sıcak bir yaz günü (aslında feci şekilde bunaltan), ana kahraman, ki bendeniz oluyorum, sıcak bunaltısıyla hisar kampüsteki kapalı yüzme havuzuna doğru seyir halindedir. kahramanımız karşı hisadaki poğaçacıyı görünce, havuz sonrası lezziz börek hayaliyle karşıya geçer, mutlu mesut ıspanaklı böreğini alıp tekrar gölge olan sağ yana geçmek niyetindedir. zaten maceramız da burada başlar.
hoş istanbul sürücüsü her yerde f1 şoförü sanır kendini, ama bu bahsettiğim, ara sokak tadındaki caddede hız denemeleri ne ola ki? yer mi bulamadın güzel kardeşim?
neyse sapmayalım biz vukuattan, efenim, karşıya geçmeye çalışırken, yan sokak içine burnunu sokup, etrafta yaya mı varmış, heyhat nidasıyla hızlıca manevra yapıp ters yöne giden çok sevgili dört tekerlekli dingillerimizden nadide bir örnek kahramınımızı ezmesine ramak kalır. üstelik bu marifetinin farkında bile değildir. kahraman kızımız da, ya da ana karakterimiz diyelim, -zira yaptığı işin kahramanlıkla yakından uzaktan ilgisi yoktur, kahramanlara hatta hakaret olacaktır o yaptığı- o ezilme ve kahvaltılık ezme olma potansiyelinden kaçmak üzere karşıya yönelir, en büyük hatayı da zaten böyle yapar. sokak içindeki arabayı kollamıştır, solundan gelen arabanın da henüz çok uzakta olduğunu görmüştür, ama sağına zamanında bakmayı becerememiştir. heyecan katacağız ya, o yönden son hızla, hani girişte bahsettiğim f1 pilotlarından hanım kızımızın üzerine doğru uçmaktakdır. can havliyle kaldırıma atar kendini kızımız, bir saniyelik bir farkla f1 pilotu çarpışma anını kaçırmıştır. ve o hızla bile giderken hayal kırıkılığını gizlemez, camdan sarkarak " önüne bak, önüne bak" diye höykünür. dedik ya kahramanlıkla ilgisi yok diye bu kadın karakterinin, ezilmemesine rağmen dizlerinin bağı çözülmüş duvara yaslanmıştır ki, şaşkınlıkla sürücüye bakar. gayet naif bir şekilde, şoförün neredeyse ezmesine ramak kalan bir yayayın halini soracağına böyle bağırmasını anlayamaz ve şaşkınlığı kızgınlığa dönüşüp beklenmedik bir ses gücüyle "bu yolda çocuklar da oynuyor, otobanda değilsin, asıl sen önüne bak" diye f1 pilotumuza lafı yetiştirir. tabii soförün bunu duyup duymadığından emin değildir, o hızla giderken rüzgarın sesinden başka bir şey duymuyordur herhalde diyerek yoluna devam eder karakterli karaktersiz karakterimiz.
(sürücümüzün kendisini nasıl gördüğünü göresiniz istedim, aha resim. "schumi" halt etmiş valla).
aradan beş dakika geçmiştir ki, bir araba yavaşlar yanında, kızımız oralı olmaz, zaten az önceki şokun etkisiyle bununla ilgilenecek durumda değildir. arabanın penceresinden birinin sarktığını da görmez. o biri "aptalsın sen" diye bağırınca arabayı tanır ancak. ana karakterimizin beyni dört işlem yaparcasına duman çıkarır, hızlı bir şekilde, yayayı ezemeyince geri dönüp hakaret eden birinin piskopat potansiyelinin bir hayli yüksek olduğu neticesine varıp, kızımızın diline hemen sus emri gönderir. hep birlikte üçüncü sayfa haberi olmak istemiyoruz demektedir beyin, dil ve refleks birliği. başka bir deyişle yayamız duymazlıktan gelir. soför buna iyice hiddetlenir ve ısararla "şşşt sana söylüyorum, aptalsın sen, aptal!" diye bağrınır. ama bakar ki hala tepki alamıyordur, nihayet bu inadından vazgeçip basar gider.
yayamız şaşkındır, bu, bu neydi şimdi böyle?

14 Temmuz 2010 Çarşamba

anonyma - eine frau in berlin

tezim nedeniyle savaş kavramıyla fazlasıyla yüzleşmiş ve şiddet kavramının gelişimini irdelemek zorunda kalmış biri olarak "berlin'de bir kadın"ın bildiğiniz savaş filmlerinden farklı bir kulvarda değerlendirmek gerektiğini belirtmeliyim. ikinci dünya savaşı içeriği nedeniyle suyu çıkarılmış bir konu olabilir, ama etik açıdan bakıldığında işlenmiş en büyük insanlık suçlarından biriyle yüzleşmenin bu denli kolay bitmemesi anlaşılır bir durum. isterseniz kapitalist açıdan bakın, sineğin bile yağ verdiği zengin bir içerik deyin. ne derseniz deyin, "anonyma - eine in frau in berlin" hem az değinilmiş bir konu olan 'savaşta kadın' sorunsalına bakıyor, hem de kaynağını almış olduğu ve savaş sonrası basılıp, büyük tepkiler çektikten sonra ikinci basımı yasaklanan gerçek bir günlüğün yeniden hatırlanmasını sağlıyor. bir taşla iki kuş durumları...
savaşta en çok yara alan -hoş, hayatın içinde de öyle değil mi zaten!- kadınlar oluyor yine. erkek egemen dünyanın "zayıf" elemanı hedef alınıyor. şiddet zayıf olana yöneltiliyor. elbette şimdi pek çoğu karşı çıkıp "ya çocuklar" diyeceklerdir. çocuklar kadın kavramının doğal bir uzantısı olarak yer alıyor, çok daha savunmasız onlar, ama şu an konumuz onlar değil. yetişkin olup, iyi ve kötü ayrımını idrak edebilen, ama yine de sistemin acımasızlığı karşısında çaresiz kalan bireyden bahsediyoruz.
mekan berlin, zaman rusların işgal anı. hitler'in intiharı filmin ortalarında bir yerde vuku buluyor. berlin'de ancak kadınlar, çocuklar ve tek tük yaşlı erkekler mevcut. bir de tabii işgalci kuvvetlerin savaşın koşulları doğrultsunda şiddettin legalleşmesine, dolayısıyla da şiddet uygulamaya alışmış zorba erkek güruhu. tabii aylardır kadın yüzü görmemiş erkeklerin ilk işi de özellikle karşı koyan kadınlara tecavüz etmek. kadınların karşı koyması onların temiz olduğu anlamına geliyormuş! başlarda kaçmaya çalışsalar da, kaçısın mümkün olmadığını kısa sürede anlıyorlar. tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya çalış klişesinin canlanmış hali olarak da zamanla rutin bir şekil alıyor bu tecavüzler. filmin pek çok karesinde "tüm almanya kocaman bir genelevi" tümcesini duyuyoruz. hatta filmin bir karesinde kikirdeyerek kaptıkları hastalıkları ya da rağbet gören pozisyonları konuşan kadınları görüyoruz. başrolde olan ve günlüğü de kaleme alan kadın karakter, aslında kültürlü, okumuş bir gazeteci. komutanlardan birinin metresi olursa rast gele tecavüz eyleminden korunacağını düşünerek komutlanlara yaklaşıyor ve sonunda bir binbaşının metresi olmayı başarıyor. böylece içinde yaşadığı evi de binbaşının ve kurmaylarının sık sık girip çıkmasıyla tam olmasa da bir nevi koruma altına aldırmış oluyor. filmin başında tüm bu yaşadıklarını yazmış olduğu yırtık pırtık defterden temize çekmek üzere ilk sayfayı daktiloya yerleştirirken görüyoruz, sonrası kesintisiz bir 'flashback' şeklinde geçiyor. ve hemen başında isimsiz kadının cephede çarpışmaya giden bir bir partneri olduğunu görüyoruz, filmin sonunda ortaya çıktığında film boyunca elinde kurşun kalemle sürekli yazmış olduğu günlüğünü ona verdiğini görüyoruz. ancak erkek bu gerçekle başa çıkamıyor ve alıp başını gidiyor. aslında bu davranışıyla, savaş sonrası cepheden dönen erkekleri simgelemiş oluyor. erkek egemen dünyasının kabul etmek istemeyeceği gerçeği yok saymaları, işgalci kuvvetlerin tecavüzüne uğramış pek çok kadının susmasına neden olmuş, ve sanki böylesi bir zulüm hiç olmamış gibi davranılmıştır.
bu durumda kitabı yazan "anonyma"nın ölümünden sonrasıa kadar neden adını saklamak istediği anlaşılır bir durum. tek bir erkeğin dahi kabul edemediği bir gerçeği erkek egemen bir ulus asla kabul etmeyecektir. nitekim de öyle olur: 1959'da isviçre'de kitap yayınlandığında büyük tepki çeker ve alman kadınına karşı hakaret olarak algılanır, ikinci basımı da yasaklanır. ancak 2003'de ölümünden sonra alman süddeutsche zeitung'da bir editör yazarın gerçek kimliğini marta hillers olarak açıklar.
kitabın kendisini okumadım, film ne kadar kitabın kendisine sadık kalmış bilemeyeceğim. ancak film boyunca baş karakterin isimsizliği, kimlik korumadan ziyade bir kimliksizlik imgesi yarattı bende. hitler'e inanmış ve hitler ekonomisinin ülkeyi kalkındırdığı yıllarda olan bitene sesini çıkarmamış olan birisinin yenilgiden sonra mağdura dönüşmesinin bir simgesi gibidir bu isimsizlik. kaybettiği her şeyleriyle birlikte, kimliğini belirleyen en önemli unsurlardan biri olan ismini de kaybettiğini göstermektedir. yani "kadının adı yok"tur, yzyıllardan beri olduğu gibi. tecavüz kavramı ancak ismi belirsiz bir kadının başına gelebilir, isim aldığında canlanacak ve bizlerden biri olacaktır,.. ama tezat olarak da, isimsiz kalması tüm kadınlığı kapsadığı anlamoına da gelmiyor mu... işte size tam bir çelişki!
beni bir parça rahatsız eden meselelerden biri, filmim zaman zaman almanların ruslara yaptıklarını görgü şahitlerinin anlatımıyla değinmesi. zaten o açısı fazlasıyla işlenmiş bir konu bu, tekrar değinmeye gerek var mıydı sorusu sanki kadınların tecavüzünü meşru mu göstermek istiyor sorusunu da getiriyor. ilk sahne askerin köyündeki çocukların alman askerleri tarafından nasıl zalimce anlatıldığı ve baş karakterimiz olan kadın gazetecinin çevirmenlik yapmak zorunda kaldığı sahne, diğeri ise binbaşının karısının almanlar tarafından öldrüldüğünü, binbaşıya aşık olan ilk yardım görevlisi kadının gazeteci kadını suçlarcasına söylemesiyle gündeme gelir. bu bir suç karşılaştırması mıdır? bunu yapmak ne oranda doğru? alman ordusunun tarih içindeki en büyük insanlık suçlarından işlediğini tüm dünya biliyor zaten, ama hitler rejiminin getirdiği refaha pragmatist açıdan yaklaşıp gerçekleri sorgulamamış, rahatını sırf bozmamış olduğu için kadınları böylesi ağır bir şekilde cazlandırmak mı gerekir? tabii ki bu aşırı bir yoruma kaçmış olabilir, ama bende uyandırdığı izlenim bu. elbette şimdi, alman halkını bir de mazlum durumda mı görmemiz gerekiyor gibisinden protestoları duyar gibiyim. burada söz konusu olan hangi tarafta olunduğu değildir, zira savaşta her zaman siviller, ama en çok da kadınlar ve çocuklar mağdur olur, ölür, katledilir... üstelik savaşı onlar başlatmamıştır.
filmdeki en çarpıcı ve belki de en kitş yönlerinden biri, tüm bu vahşi tecavüz sahnelerinin gerisinde "bilmediğimiz anlamda" bir aşk öyküsünün de gelişiyor olması: binbaşı anatol ile gazeteci kadın arasında. anatol iki üç dil bilen, piyano çalabilen ve askerliği de meslek olarak icra etmediği anlaşılan eğitimli biridir ve anonyma'nın kültürlü oluşundan, güzelliğinden son derece etkilenmiştir. zaman içinde anonyma da ona karşı duygular beslemeye başlar, ama filmde de altı çizildiği üzere, bilinen anlamda bir aşk değildir bu, zira aşkın tarifi bu koşullar altında değişmiştir. ancak binbaşı ona daha fazlasını, yani onunla gitmeyi teklif ettiğinde, "kocam döndüğünde bıraktığı kadını bulmalı" gerekçesiyle reddilir. fakat kocası zaten bıraktığı kadını bulmayacaktır.
dolayısıyla herakleitos'un dediğine geliyoruz yeniden "savaş her şeyin babasıdır". yeni bir düzenin gelebilmesi için eskinin yıkılması gerekmektedir ve bu ancak savaşla mümkündür. kimini efendi ve özgür, kimini köle yapacaktır....

meraklısına eser ve yazarıyla ilgili linkler:

7 Temmuz 2010 Çarşamba

the road

cormack mccarthy'nin aynı adlı kitabından uyarlama olan filme yönetmen John Hilcoat'un elleri değmiş. kitabı okumadım, ama okuyanların izlenimi, yapılabilecek en iyi uyarlamanın bu olacağı yönünde.
aslında bu uyarlama işi zaten tam başa bela bir mevzu, çoğu kitap sever, eserin katlediğini düşünüyor -ki ben de bu görüşe çoğu zaman katılanlardanım- haksızlık da etmiyor bunu diyerek, yazıyla ifade edilen imgenin satır arası boşlukları olur, okuyucu bu boşlukları alır, tepe tepe kullanarak kendi yaratıcılığı doğrultusunda da gönlünce doldurur, oysa görsel sanatlarda, o eseri ele alan sanatçının yaratıcılığına mahkum oluyoruz. ama itiraf etmeliyim ki kitabın çok üzerinde, benim naçiz yaratıcılığmın belki de hiç erişemeyeceği boyutlara taşıyan filmler de olmuştur. J.G. Ballard'a hazılık etmeyeyim, ama Güneş İmparatorluğu Spielberg tarafından başka bir yapıt kategorisine girivermişti gözümde hemen. farkındayım konudan saptım, edebiyat uyarlamalarını işlediğim bir dersi bir sene boyunca verince insan kendini kolayca kaptırıyor bu mevzuya.
gelelim "the road" filmine: adından da anlaşılacağı üzere, bu bir yol filmi. ama alışkın olduğumuz türden yol filmleri değil. gri bir arka plan üzerinde, ölmeye yüz tutmuş bir distopiada geçiyor. yollarda bir baba ve oğul. filmdeki veriler, filmin günümüzde geçtiğini gösteriyor. sebeninin hiç bir şekilde anılmadığı, ama günümüzdeki doğa kirliliği ve karbon dioksit salınımlarını düşününce dünyayı saran bir sera etkisinden kaynakladığını söylemek mümkün. öyle bir sera etkisi ki, çevrecilerin olacağını söylediği tüm kara tablo gerçekleşmiş gibidir: gri arka planın hakim olduğu sahnenin içinde ağaçlar birer birer ölüyor, hayvanların çoğu, hatta neredeyse hepsi yok olmuş, devlet mefhumu ortadan kalkmış, kaos hüküm sürüyor ve yer yer depremler şiddetini hissettiriyor. sürekli yanmakta olan bir amerika atmosferinde, yiyecek sıkıntısı baş göstermiş, dolayısıyla kanibalizm tavan yapmış, bilhassa çocuklar avlanmış ve mideye inidirilmiş durumda (Jonathan Swift'in "naçizane öneri" adlı satirik metnini anımsatan bir durum).
film boyunca isimlerini öğrenemediğimiz ve kısaca "papa" ve "boy" olarak isimlendirilmiş iki ana karakter filmi baştan sona başarılı bir şekilde dolduruyor. viggo mortensen oğlunu can pahasına korumaya çaba sarf eden, sürekli panik ve umutsuz bir babayı inandırıcı bir şekilde veriyor. ama beni en çok küçük oyuncu Kodi Smith-McPhee etkiledi desem yeridir. bu kara atmosfer içinde yetişmekte olan çocuk imajını başarılı bir şekilde veriyor. sadece iyiliğe olan inancında, belki çocuk naifliğinden belki de babanın negatif bakışına zıt kutup oluşturması için biraz gerçek dışı duran bir ısrar buldum. onun dışında yaşından büyük bir oyunculuk sergilediği kesin. özellikle böceği ilk kez gördüğü sahne hem atmosferi hem de çocuk merakını çok iyi aktaran başarılı bir ayrıntı.
yönetmeni kutladığım bir başka detay da tüm o gri, ölü atmosferi renkli 'flashback'lerle rahatlatmasını bilmesi. ama bu zaten siyah-beyaz çekilmiş filmlerin çokça tercih ettiği bir yöntem, arada renkli sahneler katmak. hem o sahnelere bir ayrıcalık verir, hem de siyah beyazla biraz monotonlaşma tehlikesine girebilecek film rahatlatılır.
lafı daha fazla uzatmadan, görme keyfinizi de bozmadan toparlamak gerekirse: görülmeye değer filmler arasına alınması gereken bir yapıt "the road"!