17 Ocak 2012 Salı

müziği dinle sen musa amca!

fonda bir judas bolero çalıyor tatlı tatlı, ortam alaca karanlık, ışıklandırma özellikle kısılmış. arada bir gittiğim barda oturuyorum. melankolik bir hava var. ama benden mi kaynaklanıyor, ortamdan mı bilmiyorum. belki de ortalıkta dolanıp ilgi bekleyen sarmandan.
gözlüklerimi özellikle almadım yanıma, göz göze gelsem bile, fark etmem kimseyi. 
bu akşam kalabalığın içinde yalnız kalmak istiyorum. etrafım olabildiğince kalaba olsun. otobüs misali dolsun, ama önümde bir içkim dursun ve müzik kulaklarımda dağılsın. müzikle baş başalık buranın müdavimlerinden birini getiriyor aklıma. seksen küsür yaşında olabildiğince güleç, ince metal gözlükleriyle tatlı musa amca.
kolunu kırınca bakım evine yerleşti diye duyduk ve pek uğrayamaz oldu musa amca. kulakları ağır işitir bizim delikanlının. delikanlı, zira yüreği nasıl da genç! iyi işitemediğinden akıllı telefonumun parmak boyama aplikasyonunu bir çeşit daktilo gibi kullanır, yazışarak sohbetler ederiz. 
delikanlı, zira teknolojiye nasıl da meraklı! telefonumun özelliklerini incelemeye bayılır, "aaa bunu da yapmışlar" diye şaşırır her defasında, daha önce anlattığım özellikleri yeniden anlatmam gerektiğinde. bütün yeni teknoloji isimlerini de bilir, "ayped mi bu? diye sorar, ben de "yok, ayped bunun büyüğü, bu ayfon." demek zorunda kalırım.
müdavimler köşesinin en başını tutar hep, orası onun yeridir, hatta minderi bile vardı. yalan yok, bazen, hiç olmazsa bir akşam gelmese de biz tünesek şu güzel köşeye diyerek hayıflandığım olmuştur. 
hiç evlenmemiş. bir kere nişanlanmış, müstakbel eşi ağır işitiyor diye terk etmiş. o da bir daha yeltenmemiş. onun yerine işiyle evlenmiş belli ki. ne zaman sorsam, işten geliyorum derdi. ellerini barın üzerine kaldırır, parmaklarını aşınmış bar masası üzerinde hızlıca kıpırdatır, klavyede çalıştığını ima ederdi. kanına işlemiş muhasebe dünyası. çoğunlukla kimseyle sohbet etmezdi de, elinde bulmaca, ha babam bulmaca çözerdi. acaba müdavimler köşesindeki bulmaca merakına o mu sebep oldu diye sormak aklıma gelmedi hiç. kesin müsebbibi odur...
delikanlı, zira uyuduğunu sandığım zamanlarda "müziği dinliyorum" diyerek gülümser hep. öyle bir dalmıştır ki müziğe!
sonra durur, aniden gazeteden kırptığı bir özlü sözü, ya da fıkrayı ya da makaleyi çıkartır, önünüze koyar, okutturur. yeni mi keşfetmiştir, yoksa etrafındaki gençler de sebeplensin mi derdi bilmem. zoraki okursunuz, hatta bir bakmışsınız, eğlenmişsinizdir de. başka müdavimleri bilmem, beni eğlendiriyordu musa amca'nın yaşama bağlılığı. yüreklendiriyor. seksen küsür yaşımda bir barın simgesi olabilir miyim ben de acaba böyle? diğer yandan da ürkütmüyor da değil. salt yalnızlığımdan ben de kesin o yaşlarda hala işe gidip geleceğim ve bomboş eve dönmemek için bir bar taburesine tüneyeceğim. kulaklarım ağır işitecektir ve tek eğlencem bulmacalar ve kulaklarıma ancak ulaşabilen yüksek volümlü müzik olacaktır. 
bu barın en güzel renklerinden biri musa amca. gelmeyişi buruk bırakıyor burayı. bir şeyler eksik, özellikle benim için. daha duymaya sabırsızlandığım bir sürü gençlik anısı, fıkrası ve son teknolojiye dair soruları vardır kesin. üstelik o kadar özendiğim köşesine hiç oturasım gelmiyor...
hadi iyileş de gel be musa amca, özledik seni burada!

16 Ocak 2012 Pazartesi

dırdır da dırdır

eski yazılarımı şöyle gözden geçiriyordum, utanarak fark ettim: amma da dırdır yapmışım! yok kimse okumuyor, yok okuyorsa kazara okuyor, yok bu yazı tipik okura yönelik değil! aaaaaaa, sus be kadın! amma da söylenmiş durmuşum. okurken olası okuyucumun ne hissettiğini anladım! sabırlı, özverili ve nezaketen bunca yıldır beni eleştirmeyen sevgili okuyucum (eğer varsan!) senden binlerce kez özür diliyorum! hani okurken ben bile bunaldım! ben okuyucum olsam, hadi len, senin nazını mı çekeceğim der, okkalı yorum yazarak posta koyardım.
hadi gel, affettirmek için seni yemeğe götüreyim! (bedava yemeği duyan, yüzlerce okuyucum olurmuş birden! ahauahuaha, bak sen o zaman yaman halime!
ama yok öyle yağma, baktım ki sesler çıkıyor, tabii ki yarışma düzenler, en çok soruyu bileni götürürüm yemeğe... ah ah, hayallere bak; birden kendimi en çok okunan popüler blog yazarı kıvamına getirdiler! ama hayal etmeden yaşanmaz ki, yazılmaz da!
yine de ben suçumun ayırdına vardım! bir daha asla, hiç bir yazımın içine "tabii okuyan varsa" minvalinde bir ifade yer almayacak. namusum, vatanım ve milletimin üzerine ant içerim! aslında şarap daha güzel içilirdi be şimdi! (yok yok, onun herhalde güvenirliği kalmazdı...)


not: fotoğrafta "dırdır eden bendeniz"i görüyorsunuz mukabilinde bir latife edecektim ki, fotoğrafı bulduğum blogdaki "dırdır eden eşinizle nasıl baş edersiniz"yazısı dikkatimi çekti ve okumaya başladım. başta, aa ne güzel makul öğütler veriyor, diye düşünüyordum ki, "ne de olsa, evde ikincil önemdeki yetişkin oluyor karınız" minvalinde bir cümleye geldim ve kaldım! ah ah, seksizminizi yiyeyim sizin... "o ikincil önemdeki yetişkin" sizi ne yapsın he mi! durun hele, daha yeni başladı dırdıra!

14 Ocak 2012 Cumartesi

bir olma hali ya da uykusuzluğumun sanrılarında gezinirken

sekiz gündür, önceleri sinuzit, şimdi ise bioritmimin bozulmasından dolayı uykusuzluk çekiyorum. insomnia boyutlarına varır mı bu gidişat bilmem, varırsa da yapacak bir şey yok. her insomnia hastası gibi bununla yaşamayı öğreniriz elbette. (burada bir güncelleme yapma ihtiyacı hissediyorum; sonunda akıl edıp sinüzitim için doktorun vermiş olduğu ilacın yan etkilerine bakma akıllılığını gösterebildim, meğerse müsebbibi şahsen kendileriymiş...!)

yatakta hareketsizce yattığım anlarda meditasyon yapmaya çalışırken, bedensizliği hayal ediyorum. düşünsenize, bedenin oluşturduğu bu ağır külfetten kurtulmuş, salt ruh haline geçmiş, saydam, ele avuca gelmez, hava olup çıkmışsınız!
ama bahsettiğim, ölüm değil. hoş, gerçi ölümü de böyle hayal etmiyor değilim, özü kapsayan ve mevcut olma halinin gercek manada kendini geliştirmesine engel olan ağırlıktan arınma olarak! ama bu fani bedeninin varlığına öylesine alıştırmış durumda ki insan oğlu kendini, onu yitirmeyi bir facia olarak algılamakta. ölümü ah ve vahlarla karşılamakta. ee tabii ne de olsa kendi ölümü değil! şimdi sen kendi ölümünü yaşadın mı ki, nereden biliyorsun? kabilinde gayet mantıklı bir soru gelebilir. neredeeee! geri dönüşü belki de mümkün olamayan bu tecrübeyi yaşama aşkıyla da intihar edemem, kusura bakmayın, ya yanıldıysam? bir de o tarafı var! ki mülümanların "allah"ı ya da hiristiyanların "tanrı"sı, ya da herhangi bir dinin tek ve/veya çok tanrısı varsa, zaten hapı yutmuş vaziyetteyim. "cehennem"lerinin müdavimi olacağım kesin. hatta beni, öbür günahkarları yaksın diye en dibe yerleştirecekler, demirbaş ayarında, bir daha hiç çıkmayayım, kor gibi yanmaya devam ederek.
ama konumuz olan bedensizliğe döneyim ben izninizle. ölüm ve facia demiştim. yok efendim öyle facia macia. tam tersi, facianın içinde onu hapis tutan bir zindan gibi beden. ee kurtulduk ne olacak? çok güzel şeyler olacak! misal, içimizde bizi biz yapan o özün, yani husserl'in kast ettiği öz kavramını, asla değişmeyen ve ontolojik anlamda bizi reel kılan özün ta kendisini idrak etmemizi sağlayacak bence. galiba ancak o zaman, plotinus'un bahsettiği "bir"e ait trilyonlarca parçadan biri olduğumuzun ayırdına varacağız. iste o "bir" az evvel var mı yok mu diye kanaat getiremediğim ama sizin de tahmin edeceğiniz üzere "tanrı", "allah" ya da "kozmik enerji", adını nasıl koymak isterseniz koyun o metafizik gücün ta kendisi bence. -hani az önce emin değildin, diyerek çıkışmayın hemen, durun hele, bir dinleyin anacım önce beni!-
ee güç bu denli büyük olunca kendisini yalnız hissetmiş olmalı ki, dur şuradan minik parçalara bölüneyim de bunları birbirine düşüreyim, bakalım benim onlar, onların da ben olduğumu ayırt edecekler mi kabilinde bir bölünme vashıl olmuş. diğer bir deyişle insan evladı işte o metafizik gücün bedenlere geçirilerek bölünmüş hali. yanlış anımsamıyorsam hem kur'an'da hem de incil'de, maalesef hangisi olduğunu anımsayamadığım ayetler de buna işaret ediyor olmalı, "yaratıcı"ın insanı kendi suretinde yarattığını söylerken.
sorun da tam bu noktada başlamakta kanaatimce, zira yoldan çıkışımızın bedenleşmemizle başladı! bedene hapis olmakla 'öz'ümüzün dayandığı noktayı unutmuş, cisim kazanmış benliğimizden ibaret olduğumuzu sanıp tüm var oluşu cisimler dünyasına indirgemişiz.
tabii bunlar plotinius'un değil, benim çatlak düşüncelerim! yalnız plotinus'un bu mevzuda söylediği bir şey daha var, o da, o 'bir'i merkezi bir kuvvet olarak tarif eder, ve ondan çok uzaklaşan 'ruh'ların kötü olarak tabir ettigimiz, hırsız, katil, ırz düşmanı [ya da devlet liderine] dönüştüğünü söyler. başka deyişle, yaratıcı gücü merkezde güneş olarak alırsak, bölünmüş minik hallerini de birer gezegen, hitler'i artık gezegen bile sayılmayan plüton, ya da dört uydusundan biri olarak görebiliriz. yok yahu, galiba hitler'i komple güneş sisteminin dışına iteklemek lazım.

eee peki, kurtulduk bedenden, "öz" olma halini deneyimledik, ne olacak diye sormayacaksınız umarım aziz okuyucum. bunun ötesi yok ki! "ben" olma hali ortada kalamayacağı için sonsuz özgürlüğe de ulaşmış olacağımızı düşünüyorum. "ermek", "nirvana" ya da "aydınlanmak" deyin, işte mutlak olma halidir bu. ama varmaktan ziyade, yol almayı seven, cevaptan (cevapların bir önemi yoktur, tek işlevleri yeni sorular doğurmasıdır demişti tez hocam, kulakları çınlasın) ziyade, doğru soru sormayı amaç edinmiş bendenizi ürkütmüyor değil bu durum. buyrun, başladığımız yere geri mi döndük? ouroborus'un o mutlakiyetini kırmak için "bir" olma halinden çıkmamış mıydık? (bu arada hemen nasıl da biz diyerek, kendimi de o "bir"in, bunun idrakına varmış üyesi haline getirdim!)
tevekkeli, havva cennetten kovdurmamıştı kendini!

13 Ocak 2012 Cuma

babalar ve kızları

bianet'te şu makaleyi okuyunca, mevzu aldı götürdü beni. selda tuncer'in yazısına bodoslama dalıp bir analize girişecek değilim, ana akım medyanın pervasız saptırmalarını umursamamaya çalışır oldum. boş yere sinir katsayımı yükselterek potansiyel enerjimi daha verimli olabilecek kanallara akıtatamamak üzüyordu zira.
bu ülkede o denli haksızlıklar olmakta, hele ki kadınlara karşı! basın ise hükümet sözcülüğünden öte bir işlev görmemekte...

yok, ben çok kişisel bir yerden gireceğim mevzuya.
yazıyı okurken, kendi babam geldi aklıma. blogu takip edenler bilir, beş yıl olacak neredeyse babamı cennet hurilerine kaptıralı. cennet hurisi lafın gelişi, babam pek kadın meraklısı değildi, tabii eğer kara tenli değillerse :) annemin, babamla seyrettiğimiz belgeselleri, salt o kara tenli, muhteşem vücutlu genç hanımları görme ihtimali için izlediğini söylemesi hala gülümsetir... eğer öyle ise, babamdan sadece belgesel seyretme zevkini almamışım diyebilirim.
mevzu elbette, babamla seyrettiğimiz belgeselllerin bıraktığı tadı anımsamak değil. babamın benim politik duruşuma olan tepkisi.
ne zaman tartışacak olsak, ya da eylemlere gittiğimi öğrense kızardı. ama onun o tatlı kızışı gözümün önünden gitmez, endişeyle karışık bir anlayamama haliydi. ama belli bir güven de okurdum bu kızışında.
kızı yanlış bir şey yapmıyordur duygusu sanırım onu meydanlara kadar peşimden gelmesine engel oldu. ama en çok eğlendiğim nokta, mevzuları tartışmaya başlayıp da, karşılık veremeyeceği ve sıkıştığı noktada, -son yıllarda fazlaca dalmış olduğu din olgusundan yola çıkarak mı bilmem- beni komünist olarak damgalamasıydı. "baba, bu çevre eylemi, ne alakası var komünizmle?" diyerek çok kızardım o yıllarda, bu kadar basit bir ayrımı nasıl göremez diye.
babam 1929 yılı doğumluydu. gençliği tam 50'li yıllara denk düşer, çok partili rejim, kore savaşı, ama özllikle sovyetler'in komünizm "tehdid"ine ve türkiye'nin batı'ya, dolayısıyla amerika'ya yakınlaşmasına denk düşer. dolayısıyla aykırı olan, ana akımın dışına çıkmış, karşı duruş göstersen her şey, onun o dönemlerden ezberlemiş olduğu ve aykrılığın sembolü haline getirdiği "kömünüzm" kavramıyla örtüşür. orta okul iki terkli babamın, din merakı başlamadan öncesi okuduğu kitapları düşündüğümde -ki bunların arasında bilumum rus yazarı olduğunu anımsarım, hatta gorki'nin mujik'i ve ana'sını babamın kütüphanesinde keşfetmişimdir- ne oranda bu okuduklarından etkilendi diye düşünürüm şimdi.
bunları ancak şimdi analiz edebilir oldum. keşke yaşadığı dönemde bunları soracak fırsatım olsaydı. hala merak ederim, o rus yazarların kitapları nasıl girmiştir babamın kütüphanesi'ne. ilk gençliğinde inşaatlerde yatıp kalkan ve ilk almanya "gastarbeiter"i olan bir insanın düşünsel boyutta dünyayı nasıl algıladığını, özellikle 50'li ve 60'lı yılları.
şimdi artık sadece varsayımda bulunabiliyorum. ve yaşasaydı, eminim bunları daha farklı bir ışığın altında konuşabiliyor olacaktık şimdi. benden tam kırk yaş büyük olan babamın, her ne kadar içgüdüsel olarak doğruyu yaptığı kızına güvense de, fikir boyutunda yargılamadan konuşabileceiğini, ya da fikileriinin bütünüyle değil de, tüm çıplaklığıyla, karakteri ve var oluşuyla insan olarak gördüğünü -ve elbette bu durum karşılıklıydı- ancak hastanede ona sahip çıkıp da, artık ebeveyn olma sırasının bende olduğunu gösterdiğimde tam anlamıyla hissetirmişti.
artık onun gözünde, doğru yol gösterilmesi gereken çocuğu değil, onunla eşit bir yetişkin olduğumu görmüştü. ve gördüğü sonuç onu memnun etmişti.
işt bu bu dönüm noktasından sonra geçirdiğimiz dört beş yılı daha verimli kullanıp, daha iyi sorularla babamı o anlamda da tanımayı nasıl da isterdim. kavgalarımıza sebep olan fikir ayrılıklarına girmeden, yani sadece insan olarak babamı. aileyi bir arada tutan o sabrı gösteren, duygularını saklayan ve hala kahramanım olan babamın btün olarak özünü. aile için en yakın insanlar olup çıkmıştık, ama yine de işte o son nokta, o öz, sanki eksik kaldı.
ya da belki, bu kadar sevdiğiniz bir insanı yitirdiğinizde, hep bir şeyler eksik kalmakta, ve ben sadece ulaşılmaz bir ereğe özlem duymaktayım. mümkün...

yine de siz siz olun, babanız henüz huri kızı kovalamaya başlamadan onunla daha çok yakınlaşın, ya da hangi ebeveyn ağır basıyorsa, onunla.
birden fazla üretimleri maalesef yapılmamış...

babama not: şşşt bumpacığım, duyuyorsan bil ki, hala komünistim!

7 Ocak 2012 Cumartesi

itchi the killer, audtion ya da miike'nin dehşetengiz hayal dünyasında dolaşmaca

filmi seyreden var mıdır okuyucularımdan bilmem, ama kült filmlere ilgileri varsa peşinen tavsiye ederim.
muhtemelen film takashi miike ustanın en tartışma yaratan filmi olmalı.
yalan yok, tembellik ettiğimden film üzerine bir eleştiri okumuş değilim, ama bu yazıdan sonra söz, okuyacağım! hem belki de okumamak en iyisi, bakalım kendimce ne kadar algılayabilmemizi filmi!?
filmi bilmeyenlere konusunu anlatacak olsam, öyle tam da anlaşılır bir konusu ki, ne anlatayım? yakuza mafya örgütlerinden birinin önde gelen isimlerinden kakihara adındaki sadist ve mazohist bir kişiliğin kaçırılan patronunu ararken önüne gelene yaptığı işkenceleri anlatıyor desem, galiba çok yanlış olmaz.
filme adını veren itchi de işte bu kaçırılan patronu öldürmüş zat-ı muhteremdir. "muhterem" lafın gelişi tabii. aslında kim olduğunu pek bilen yoktur bu nam salmış katilin, yakuza içinde tanınmıyor, ve herkes neyin nesi bu diye soruyor. oysa biz seyircilere çoktan tanıtılmıştır kendisi. aslında sünepe, saf, boyna zırlayan, ama tam da ağlarken, -belki de tam bu zayıflığından aldığı güçle- birden bire insanları dilimleyerek ortalığı kan revan içinde bırakan enteresan bir psikopatır bu cici oğlan bakışlı karakterimiz.
aslında filmde ortalıkta dolanan tüm karakterler enteresan. belki de filmi, tonlarca akan kana ve kopan, kesilen ezilen uzuvlara rağmen bu denli seyredilir kılan nedenlerden biri bu dengesiz ve şaşırtıcı karakterler. gerçi akan kanların grotesk vaziyeti, kill bill'de tarantino'nun kopya çekmiş olduğu şüphesini uyandırmıyor değil. ama kill bill'den iğrendiyseniz, itchi the killer'in yakından dahi geçmeyin, bırakın seyretmeyi filmi. zira kill bill'in asla ulaşamayacağı bir şiddet düzeyi içeriyor miike'nin şah eseri.
özellikle kakihara'nın kendi dilini kesip ağzını her iki yandan yarıp çengelli iğnelerle tutturması gördüğüm baş yapıt şiddet sanelerinden sadece ikisi. çengelli iğnelerle tutturması da janjanlı gömlekleriyle göz alan bu karakterin süs merakından değil. ihtiyaç halinde daha büyük uzuvları ağzına alıp dişleriyle koparabilmesi için ağzını kocaman yapmasını sağlayan birer tutacak görevi de görmektedir.
yine de bu kadar şiddette rağmen, rağmen değil, tam da bu yüzden filme kendinizi kaptıramıyorsunuz. miike'nin bunu kasten amaçladığını düşünüyorum. seyiriciyi sürekli olayın gerçek dışılığına dikkatini çekerek daha dışarıdan, yani eleştirel bakabilmesini sağlamaya çalıştığı izlenimi uyandırıyor bende. belki de filmin olay örgüsünü bu kadar karmaşık tutmasında, dolayısıyla filmin konusunun anlaşılmasını zorlaştırmadaki nedeni de budur. her şey kurgudan ibarettir, ama öylesine abartılmış derecededir ki şiddet sahnesileri sizi ürkütmekten ziyade, "yok artık" dedirtecek şekilde kahkahalarla gülmeye teşvik etmektedir. ama tam da bu kara mizahın hedefi düşünmeye şevketmeye çalışmaktan başka nedir?

miike'nin ilk seyrettiğim filmi olan ve belki de en tanınmışı olan "audition"deki zerafetten bu filmde hiç bir iz yok. miike'nin sıradışılığından etkilendiğim en müthiş filmi, hala ilk on filmim arasında da tepelerde yer alan filmdir bu. filmin konusuna gelince, orta yaşların başında olan dul aoyama adındaki bir çocuk babası evlenmek ister. film işiyle meşgul olan bir arkadaşı, olmayan bir filmin baş rol oyunculuğu için yarışma düzenler. amaç, aoyama'nın kendisine rahatça bir eş seçebilmesi için bir tezgahtır. hoşuna giden ve yakınlık kurmakta gecikmediği 24 yaşındaki asami ise hiç de göründüğü gibi masum değildir...
aslında filmin en can alıcı sahnesini seyredebilmek için son on beş dakikasına gitmek gerekiyor. şahsen benim gördüğüm en zarif işkence sahnelerinden biridir! japonların o kendine has zerafet ve taavazu dolu çay seremonisini bir işkence sahnesine uyaralabilirseniz, demek istediğimi anlarsınız. işte tam da bu incelikle ve hatta sevecenlikle işkence adiyor asami kurbanına. hani neredeyse aoyama'ya kızmaya başlıyorsunuz, böylesine sevecenlikle yapılan bir işkenceden kaçmaya çalışılır mı diye...

miike batı sinemasının asla göremeyeceği sıradışılıkta bir yöentmen şüphesiz. sadece filmelerinin sınırları zorlamakla kalmayıp çoktan aşmış film içerikleri nedeniyle değil, yirmi küsür yıla 90'a yakın film sığdırmasına rağmen kalitesinden hiç ödün vermemiş olmasıyla da. başta da dediğim gibi uzak doğu, manga kültürüne ve bol kanlı filmlere ilginiz varsa, bu ikisi mutlaka arşivinizde bulunmalı!

6 Ocak 2012 Cuma

yazmış olmak için yazmış olmak...

yazacam, tutmayın beni!!!!!!!
diyerek ileri atıldı kalem tutan el -pardon, klayve üzerinde gezinen parmaklar demeliydim bu bağlamda-
haftalarıdr içimde bir yazma isteği, sebep arıyor, tam bulmuşken, yazamayacak bir durumda oluyorum, zaman bulunca da o mevzuyu yazma hevesim kaçıyor. dır dır dır.
işte sebepsiz yazıyorum. yolu düşüp de, kazara okuyan olursa, yolunu değiştirsin hemen, bu yazının hiç bir ehemmiyeti yok zira yazın dünyasında. filhakika bu blogtaki hangi yazının bir yazın değeri var ki?
yok efendim, zerre kadar yok. geçiniz, başka bloga geçiniz vaktiniz varken.
hala geçmediniz mi?
kaşındınız!
kaşırız! hatta şu kendi kendinize kaşıma lezzetine kavuşturan pençe biçimli tahtalardan hediye ediyorum, maksat kaşıntıyı geçirmek değil mi? her yere uzanamayacağım malumunuzdur.
sahi niye yazdım ben bu sabah? onca işim gücüm dururken...
ha evet, nedeni yoktu, amaç klavyem paslanmasın! ipe sapa gelmez bir yazı bu! ne derinliği var, ne de bir konusu.
bir konunun olmayışı da aslında bir konu en nihayetinde diyerek kendimi değilleme girişiminde bulunayım.
hala sıkılmadan okumaya devam mı ediyorsunuz?
allalaaaaa, ne sıkılmaz okuyucuymuşsunuz anam siz de! ne ettiysek kaçırtamadık!
hala doğru düzgün bir kelam bekliyorsunuz benden, hissediyorum niyetinizi, ama nafile! yok benden bugün hayır gelmez!

29 Kasım 2011 Salı

büyük şehir kabusu...

defalarca mızmızlanmışımdır şu koca şehir yüzünden, buradan gidene kadar da kesilmeyecek bu mızıklanmalarım...
ne yardan geçebiliyorum ne serden! yar hangisi, ser hangisi bilemedim bu lafı edince lakin...
yine böyle karmaşık duyguların içinde debelenirken bakıyorum da, en yakın arkadaşınızla oturmayacağınız bir yakınlıkta oturuyorsunuz iett otobüslerinde tanımadığınız insanlarla... aynı konservenin içinde üst üste yığıldiğı halde birbirine ilişmemeye çalışan sardalyeler gibisiniz! herkes kendi yalnızlığına çekilmiş, kimi kitap okuyor, kimi sağına soluna bakıyor, kimi uyukluyor, bir tanesi da durumu analiz eden bir yazı "blogluyor". zorunlu olmadıkça kimse, diğeriyle iletişimde değil, itinayla kaçınıyor. böylesi kocaman bir kalabalığı birbirine yabancı etmek de büyük başarı!
20 milyonluk bir şehrin ortasında yalnızlığa terk edilmişsin kentli insan!

16 Ekim 2011 Pazar

kafanız karışıksa

sevgiliden ayrılalı yarım sene olmuş, gerçi hala arkadaşsiniz, ama belli ki her iki taraf da bu ilişkinin artık kesinkes bittiğini bir şekilde kabullenmiş yolunuza devam ediyorsunuz. hatta, dur yele yarım seneyi devirmişim, artık yeni limanlara yol alma vakti gelmiş diyerek başkalarıyla buluşmaya başlamışsınız!
gelin görün ki buluştuğunuz her bir başkasını eski sevgilinizle kıyaslıyor, hep eskisi ağır mı basıyor? ah şimdi o olsa şunu şöyle koyar, kendiliğinden bunu böyle yapar, bana bunu şunu derdi mi diyorsunuz?
naneyi yemişsiniz siz azizim! bal gibi de hala eskisine aşıksınız işte!
hani şu ucuz amerikan güldürü programlarında kadın ve erkek ayrılır, biri de "başkalarıyla buluşalım, gerçekten senle ben birbirimize ait miyiz anlayalım" geyiği yaparlar ya; vay anam vay, varmış bir doğruluk payı! başkalarını gördükçe eskisi pek bir gül bahçesi görünümü alır!
peki ne yapacaksın güzel kardeşim? zaten yürüseydi ayrılır mıydın hiç! (ahan da nasıl iki dakikada samimi oldum! "siz"den "sen"e geçmem an meselesi oldu. ama rahatsız olduysan, hemen geriye çark ederim!)
eskisini ne yaparsın, bilmem, ilacım olsa önce kendi kelime sürerim! ama benden sana öğüt, bari yenilerine acı, boşu boşuna buluşup elaleme umut verme, emi kalbi yaralı ceylan kardeşim?! (nasıl ama damardan giriyorum, ceylan meylan...)

28 Eylül 2011 Çarşamba

nihayet ayfon üzerinden de birlikte olabileceğiz

bu teknolojinin gözünü seveyim!
cep telefonu üzerinden meylleşmeyi, tviğtlemeyi ve poğklemeyi geçtik, artık bloklamak da mümkünmüş meger! muhtemelen bunun aplikasyonu aylar oldu da benim ruhum duymadı. ama ne demişler, geç olsun güç olmasın! gercekten de hiç güç değil! acıyorsun yazıyorsun! yıka çık! aç yaz! halbuki web sayfasından yazmaya kalksan, ekran durduk yerde büyüyor, orasını göremiyorsun, büyütücem küçültücem derken olmadık yerlerine dokunup yazının imanına okuyorsun! uzun lafın kısası: yazan memnun, okuyan da memnun olur, umarım!
yazılan alan da, aynen şurada görüldüğü üzre pek bir pratik! ay, pek bir mutlu mesut oldum ben bu işe. haydi yeni güzel yazılarda buluşmaya!

25 Eylül 2011 Pazar

iskoçya - yüreğim titriyor seni düşünürken

camper -türkçe deyişle- karavanla 7 günlük bir iskoçya rüyasından uyanıyorum; uyanmak istemiyorum, acıtıyor uyanmak! hem de böylesi kalaba ve acımasız bir şehre karşı uyanmak, tatlı rüyadan dosdoğru kabusun ortasına düşmek gibi.

iskoçya... girdiğimden çıkışıma değin nefesimi tutarak dolaştığım ilk ülke! eğer tanrı varsa, iskoçları feci kayırmış olmalı! bir ülkede her 50 metrede bir çay, nehir, şelale ya da göl olur mu? toprak diye bastığınız yerde ayağınız bileğinize kadar suya girer mi? ya da gök kuşağını komple görme fırsatınız nerede olur? ağaçların arasına girdiğinizde alice'in wonderland'e girdiğinde neler hissedeceğini anlamanız nerede mümkün? ya da yağmurun dereleri ve nehirleri coşturduğu o dramatik görüntünün nefesinizi kestiği?

ölmeden önce görmek isteğim bir ülkeydi sadece iskoçya, oysa şimdi ona aşık olmuş bir halde döndüğümü fark ediyorum. loch lomend kıyısında dinlediğim wonderland parçasını dinlerken şimdi, gözlerimin sulandığını hissediyorum. leyla'sından ayrı düşmüş mecnundan beter bir haldeyim. üstelik ferit gibi dağları delmek istemiyorum, tam tersine, onlara kavuşmak tek ereğim.

kışları soğuk, iklimi çetin bir ülke iskoçya. yazları dahi şemsiyenizi eksik etmeyin derler. hele bir de midge denen o illet, göze görünmez, bulut halinde uçuşup, en lezzetli olduğu için göz altlarınızı feci ısıran sineklerine rağmen hem de.

ama öyle bir dingin, sabırlı bekliyor kendisini ziyaret edeni de benzetiyor kendine. el değmemişiyle öyle bir sunuyor ki kendisini, hayır diyemiyorsun, sen de veriyorsun tüm benliğinle kendine ona, yine de dokunnmaya, o bozulmamışlığı incitmeye kıyamıyorsun.

yüksek tepelerin arasında, bizi uzaktan fark edip, yine de bir yere fırlayıp kaçmayan ve onlarca dakika poz veren alageyikler; gel de gör beni dercesine tırmandığım tepenin üzerinde uçarken bağıran altın kartal, yöreye özgü devasa cüssesine rağmen ürkek highland inekleri ve çepe çevre saran atlas okyanusu ve kuzey denizi...

rastladığımız az sayıdaki insanın kibarlığı, aksanlarına alışmak zor da olsa bayıldığım o güzel insanlar, ülkenin sert ikliminden bir parça bile nasibini almamış kadar ince. belki de doğasının zarifliğinden aldılar karakterlerini.

sonra dönüp devasa, boğucu, insanları kalaba, kaba ve düşüncesiz olan şu kente bakıyorum: bir zamanlar aşkla karışık nefret şehri dediğim kent, artık beni sadece üzüyorsun! nefes alınmaz oldu artık her yerin. ne vaad ediyorsun? aşıkları ayıran bir zalimden farkın yok!

yolu yok, gitmeliyim artık senden!

5 Eylül 2011 Pazartesi

cenk çelebioğlu

günlerdir, haftalardır dinlemeye doyamadığım, kulaklarımın pasını silmekle kalmayıp başka diyarların kapısını aralayıp hatta ardına kadar açan bu yaratıcı besteciye sonsuz teşekkürler...
http://www.cenkcelebioglu.com/

4 Eylül 2011 Pazar

çıkmaz...

biliyorum, kimse okumuyor...
ya da ancak yeni söylemişsen birilerine, bu yazılara göz atıyor. sağolsunlar.
kazara yolun düştüyse o başka. kaza bu, olur! geçmiş olsun, çıkış kapısı ahanda burada.
-hadeee buyur buradan yak, daha bismillah dedik, çıkış kapısını gösteriyorsun-

yok yahu, sadece yol erkenken uyarıyorum. keşke herkes bu kadarını yapsa. minik bir uyarı koysalar, bir aşka başlarken mesela, bir işe, bir arkadaşlığa, bir güne ya da bir ömre.. hani çıkmaz sokak diye isimlendirilir ya çıkışı olmayan sokaklar, onun gibi. daha girerken bilirsin, gideceğin kadar yolu aynen geri döneceksen, çünkü hiç bir yere götürmeyecek bu yol, boşuna yorulacaksın, zaman kaybedeceksin, kısaca başladığın yere geri döneceksin!

zamanımı harcadığım son sevgiliye bakıyorum... üç küsür yıl! çıkmaz sokakmış meğer. sonra bu iş için yirmi yılını verenleri görüyorum, mutlu sanıyorsun ilk etapta, sonuç aynı! çıkmaz sokağın girdabına karışmış, debelenip duruyor...
kendimi mutlu mu saysam? en azından dört beş yıl orada, bir iki yıl şurada, değişik çıkmaz sokaklar görüyorum.
- oh allah versin!-
- eyvallah -

ama durum o kadar basit değil.

ister tek ve uzuuuuuuuun mu uzun bir sokak olsun, ister orta karar ya da kısa üç beş, hepsi yoruyor insanı!
- hayat bu, yorar adamı -
- seksenlik nine gibi konuşuyorsun, dur hele! -

yorsun, helali hoş olsun! o yorgunluk güzeldir aslında! tabii değdiyse yorgunluğuna! bir yere vardırdıysa seni. bir şeyler kazandırdıysa...

şimdi diyeceksin ki, - aaaa haksızlık etme, kimbilir neler gördün o çıkmaz yolda, yeni evler, pencereler, top oynayan çocuklar, park eden araçlar....-
yahu, karşı çıkmıyorum ki! elbette yığınla tecrübe sağlamıştır o sokak, ama amaç yeni evler, arabalar, sümüklü veletler mi görmekti, yoksa yol almak mı?

işte bütün sorun da bu ya!
çok bir şey mi istiyorum? sadece minik bir yol işareti; çıkmaz olduğuna dair...
biliyorum, çok!
ama güzel olurdu be!...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

16 yıllık dost

yolun sonuna mı geldik a sevdiceğim?

16 yıldır kahrını çektin, yeter mi diyor bedenin gayrı? tatlı yüzüne her baktığımda yorgunluğunu görüyorum güzel gözlerinde, vakit geldiğinde izin ver gideyim dercesine bakıyorlar. biliyorum alaca yarim, hakkım yok kal demeye, bahşettiğin onca yılın hatrı var, mahçubum, seni ihmal ettiğim her dakika için, pişman değilim, ama mahçubum, yalan yok, eşini senden çok sevmiştim, ama onun gidişiyle sen de yalnızlığın dibine vurdun , ben de. kabul, sen benden bir parça daha...
ama yüz çevirmedik, sokulduk birbirimize, artık başbaşayız dedik, kader dedik, paylaştık yalnızlıklarımızı paralel bir evrende. üç yıldır can ciğer olduk. tamam, hiç bir zaman onun gibi yolumu gözlemedin, olsun, sen de böylesin dedim. eve geldiğimde başını kaldıırıp bakmadığın çok oldu, incinmedim. geceleri usulca sokuldun ya bana, başını avucumun içine yerleştirdin mırıl mırıl... uykum kaçar oldu sen gelmeyince alacam.

biliyorum bir tanem, az dilim varmıyor, ne olur biraz daha kal demeye.
gıdını yokladığımda sarkan boynunda kırışıklarının her birini tek tek öpesim var, biliyorum nazlı balım, söz veriyorum sana, bencillik edip seni yaşatmaya çalışmayacağım, acı çektirmeyeceğim sana vakit geldiğinde. eşine yaptığım zalimce yaşatma çabalarına girmeyeceğim, hiç olmazsa sen o işkenceye maruz kalma can yoldaşım.

tümörü temizlediler, ameliyattan toparladın ama saatli bombanın ne zaman harekete geçeceği belirsiz ya, bahşedilen her günün değerini biliyorum alacam.
tedavileri, bakımı düşmanlık bellesen de yüreğinin bir yerinde sen de biliyorsun alacaparem, bir yılcık daha uzuatmak içindi bu eziyet, ne olur alınma bana, kızma!

ama söz veriyorum, kaçınılmaz olan gün kapımızı çaldığında eziyet etmeyeceğim sana, kal demeyeceğim zorla, uzun yelelerini koklayıp elveda diyeceğim, yalnız bıraktığım her gün binlerce özür dileyeceğim, cup'umu benden önce kavuştuğun için, için için kıskanacağım hatta, ama söz sana, acımı göstermeyeceğim, ikimiz için de güçlü olacağım.

söz sana, cup gibi acı çekmeyeceksin!

23 Mart 2011 Çarşamba

anneniz yeniden evlenmek isterse...

hadi buyur bakalım!
annem sabahın yedisinde aradı, kızım bir dede buldum ben! boşuna dede demiyor hatun, kendisi 68 yaşını devirdi. dede dediği kaç yaşnda acep?
valla ne japon depremi, ne nükleer felaketi, ne arap dünyası'nın kanlı devrimleri, ne de gazeticilerimizin içeri alınmasının sıkıntısı kaldı üstümde, annem bir anda hepsini solladı!

aaaa ne bencilsin, bırak kadıncağız mutlu olsun şeklinde itirazları duyuyorum, saklamayın aziz okuyucum, geliyor sesiniz buraya. yok yok, ben de mutluluğu çok görmeyeceğim. şunun şurasında kocaaaaaamaaaan dört sene geçmiş babam öleli, kadıncağız neler çekti yakınen gördüm bu dört senede! hele, bir sene evvel, dede ihtimallerini konşurken, sakın haaa, duymamyayım, ben babanın üzerine kimseyle olamam diye kızan bir annenin sıkıntıları bunlar...

yok yok, mutluğunda hiç gözüm yok. sorun zaten nasıl oluşunda ya da ne oluşunda değil! kimle?!!! damat adayımız uyanık yurdum köylüsü tadında yılışık mı yılışık bir adam. annemden de on yaş küçük. karakterini bilmesem, ohh çıtır bulmuşun anne, götür diyeceğim, ama şu adam! yok vallahi, hiç içime sinmiyor! annemin başına iş açılacak gibime geliyor.
davulcuyla kaçan kız evladının ebeveynini anlamıyorsam ne olayım!

denk gele de babamın ölüm yıldönümüne denk getirseler nikah tarihini...

6 Mart 2011 Pazar

olmak ya da olmamak

sevdiğiniz insanı ne kadar beklersiniz? ne bekleyeceğim, ağaç mıyım diyebilirsiniz bu soruya gayet güzel. ama diyelim ne yardan ne de serden hop diye sollayamadığınız bir durum vuku buldu! hah buyrun size pirinç ve ayıklanma sorunsalı! bekleyenin ruh halı bellidir, sıkıntılıdır elbette, şüphemiz yok onda. ben asıl bekletenin halet-i ruhiyesini izninizle masaya yatırmak, yakinen duruma zuhur olmak izterim.

onca yıllık yalnızlıktan sonra (sözüm tabii meclisten dışarı, siz kim, yalnız kalmak kim, elinizi sallasanız ellisi, bizimkisi tamamen farazi yani) mis gibi bir sevgili yaptınız kendinize. oh hayırlı olsun! ama asıl bundan sonra naneler çıkıyor! hem de ne naneler. daha hop demeden bakmışınız, aylar hatta yıllar geçmiş, partneriniz "ne olacak bu iliskinin halı" moduna girmiş bile! siz, aaa dur
yahu, daha kırklı yıllarımın baharındayım, ne acelemiz var tadında kontra atağa geçecek oluyorsunuz, anlıyorsunuz ki durum sakat. gercek düşüncenizi ifşa etseniz sevgilinin gideceği an yarından da yakın hale geliyor, tabii çark ediyorsunuz. başlıyorsunuz üretmeye. ama ne üretim, fabrika sahibi olsanız yılın girişimcisi seçileceğiniz kesin! karşı tara ne duak istiyorsa, siz koca puntolarla manşetten veriyorsunuz! karsı taraf tabii mest! ama dikkat edin, fazla su koy vermeyin. uzun vadede bu iliskiyi götürmeye niyetliyseniz, biraz ufak atmaya gayret edin, çünkü partneriniz baktı ki, çok söz, az iş var, yine kaçabilir. işi dozunda bırakın derim. ha, zaten sıkıldınız bundan, o zaman değmeyin yalanların bini bir para olsun, tez zamanda sizin ne atmasyoncu sevgili olduğunu görüp topuklamak suretiyle sizden hızla uzaklacaktır!
ne diyelim: gazanız mübarek ola, yeni sevgililere yelken açıla!

2 Mart 2011 Çarşamba

blogspot da mı yasaklı?!


yasaklı sitelere girmiş, ee hadi vatana millete hayırlı olsun! neymiş efenim digitürk'ün ebesinin fotolarını izinsiz mı, telif hakkını gözetmeden mı ne, koymuş bazı blogcular! size de izinsiz koysunlar, gözü ebelere doyasıcılar, hay blog kadar tepenize blog düşsün he mı!? neyinize sizin milletin ebesi? aha vereyim ben ebemiin pozlarını, tepe tepe koyun! sizin yüzünüzden blogumdan olacağım!
aslında sayfanin açılmasına epey şaşırdım, fırsat bu fırsat, kimbilir ne zaman tekrar erişmek kısmet olur tadında son bir yazı mahiyetinde ele alayım dedim. kimbilir bir daha kavuşmak ne zamana mümkün olur..
umarım yasak yutuğb yasağı kadar sürmez de kısa sürede ihmal ettiğim bloguma ve siz sevgili okuyucularıma kavuşurum!
ah ah, kör ölmeye yakın bile olduğunda zeytin gözleriyle tatlı tatlı bakar olurmuş...

13 Aralık 2010 Pazartesi

ulen hovarda

aha buyur! hani bir seneyi geçkindir artık haberleşmiyordun bu haspayla?! bu ne bu? bir de "biliyorum düşünmemem lazım ama sıkça düşünüyorum seni"ler neyin nesi mailinin sonunda?
tam buldum sanıyorsun doğru insanı, iki yıllık birlikteliğin sonunda bile böyle hiyarlıklar yapabiliyor!
şimdi kafana fırlatsam şu maili bin tane tatlı yalanla kandıracaksın. kesin somut bir delil yok ya ortada, ihanetini belgeleyen! oh!!! arkadaşça yazdım ben onu diyerek sıyrılacaksın, ben de tatlı diline yenik düşeceğim sonunda...
ama bu paranoya ile de yaşanmaz ki anacım!
sonra da, eee karşına çıkacak adam çok mu iyi olacak bundan, başka neyinden şikayet ediyorsun ki diyerek oturuyorsun poponun üzerine. korkaklık mı? yok yahu, fazlaca kurbağa öpmüş olmanın bıkkınlığı! yok işte prense dönüşecek olanı, otur aşağı bu kurbağayla! Nasılsa karşına çıkacak olan da yine kurbağagilya mensubu olacak, en az hasarlısını buldun, çok dırdırlanma diye nasihatlarla tutuyorum kendimi.

ama salak yerine konmak da koyuyor biraz be anacım... şimdilik, biraz!

11 Aralık 2010 Cumartesi

kahve müptelası sevdiğine uzak dur derse....

şimdi kahvenin seceresini ortaya döküp, ünlü kave içerlerin, ve/veya üreticilerin tatlı cicili bicili anekdotlarını ortaya sererek geleneksel bir kahve yazısı okumaya hazırlananları uyarayım, hemen okumayı bıraksınlar, çünkü beklentileri boşa çıkacak. zira bu yazı bir bağımlının iç acıtan dramını sergileyecektir. nokta!
gün be gün anlatıp, bu blogu hala okuyan birileri varsa, bağımlılığmdan arınma sürecimi belgesel tadında aktarma niyetim vardı, lakin heyhat, hayat girdi araya...
efenim, son günlerde ağzımda bir tuhaf bir tad, düşündüm neyi abarttım son günlerde? çok sürmedi bulmak: kahveyi elbet! pek severim bu mereti! ah ah, çocukluğumda bile kokusunu duyup içmeye can attığım, ama annemin, içersen kara kız olursun diyerek içirmediği, ama yerine verdiği kakaonun (trendi adıyla sıcak çikolatanın) aynı karalıkta olduğunu ayırt etmeye yanaşmadığı o muhteşem içecek! çocukluğun verdiği o bönlüğün etkisi miydi diye sorarak kıvırımaya çalışacağım, olmayacak, yok yok, bende de renk ilişkisini kuracak zeka yokmuş belli ki, bir kez olsun, "eee bu da kara, o da kara, bunu içiriyorsun da onu niye içirmiyorsun" diye sormak aklıma gelmedi! nihayet kahve içecek yaşa gelince de olanlar oldu. ama şimdi nasıl müptela olduğumu da uzun uzun izah ederek gevretmenin alemi yok; her müptela nasıl müptela olursa ben de öyle oldum işte.
ama asıl bu bağımlılığı azaltma girişimi eğlenceli kısım. işte başta söz konusu metalik tad sebeibidir dramımın. bir hafta ara verip hem dozajı azaltacağım, hem de miktarı. güya!
ilk sabah bitki çayı içmeyi denedim, kesmedi, uykulu uykulu servise koştum, yol boyu esnedim. bu sahne diğer sabahlarda da değişmedi. yalnız gün boyu duyduğum laf, "yorgun görünüyorsun"lardı! hadi canım, öyle mi? yahu görünmüyorum, basbayağı yorgunum! meğer bu kahve amma speedy gonzales gücü veriyormuş. kompakt bir vitamin alıyorum, ama nafile! meğer o enerjiyi sadece ve sadece şu karakız içeceği veriyormuş! öğleden sonrayı zor buluyor, esnemekten bitap düşüyor ve yaşlı kadınları aratmayacak bir yorgunluk sergiliyorum.
ve her bağımlı gibi günleri değil, saatleri saydığımı fark ediyorum, 24 saat oldu, 36 saat, 72 saat ve tek damla kahve içmedim diyerek! cümle aleme de dillendiriyorum, dillendirdikçe cesaretimi arttırdığımı hissediyorum, hani lunaparkta o savuran, zıplatan aletlere binip, korkusunu yenmek için çığlık çığlığa bağıran korkak ya da bağırırş çağırış nidalarla cesaretini arttırtığını düşünen ve ancak o zaman düşmana saldırabilen savaşçı gibiyim. ancak cümle alem de boş durmuyor, fikir veriyor, "elma yi elma, enerji veriyor", nasihat ediyor "ah ah, insan hemen mi keser, bak başın ağrıyordur, vücut şimdi kofein diye bağrınıyordur" diye. yahu durun kardeşim, kırk yılın başında müptela oluşuma bir meydan okumuşum, aaa desturun, eğri konuşun, ya da amuda kalkın, ama ne olur bir susun be!
netekim altıncı günün sabahı, yedi günü de doldurmaya gerek yok, hazır evdeyim şöyle kahve keyfi yapayım dedim. ah o kahveyi makineye koklayarak koyuşumu görün, zevkten ellerim titriyordu!!! eroin bağımlısı uzun bir yoksunluktan sonra küçük bir doz bulunca böyle mi oluyordur bilmem. kahvenin makineden cam sürahiye damlayışını, çocukların dondurmacı amcayı seyrettiği gibi sevinç içinde seyrettiğimden eminim ama. hele o siyah sıvıyı fışır fışır fincana koyarken kırk atlı gibi şen olduğuma yemin dahi edebilirim. ve ah o ilk yudum! orgazmik ilk yudum, mecnun bile leyla'sına dair bu kadar içli hülyalara dalmamıştır!

kave içişimin ikinci günü: ağzımda feci bir metalik tad ve neden erken kestiğine söylenen uslanmaz akıllanmaz müptela bir ben...

26 Kasım 2010 Cuma

özgür ölüm ya da evlat işkencesi

kutsadıklarından mıdır nedir almanlar intihara "freitod" da derler, yani özgür ölüm. özgür zira kendi seçiminizdir. derin düşünen yazar, çizer, filozof adamların peşinden de "freitod" seçimini yapmıştır derler nedense, intihar demezler.
böylesi iç karartıcı bir meseleye nereden geldim? alt kattaki komşumun intiharını duyduğumdan beri kafamı kurcalayan bir hadisedir bu. intiharın kendisinden ziyade, bir insanın ölümü seçecek kadar seçeneksiz kalması beni düşündüren. ya da başka seçenekleri yok saymak mı demeliyim? kolaycılık mıdır ve kolay mıdır bu yolu seçmek? bilinmeyene doğru kendi seçiminle yol almak?

alt kattaki komşum düşünen takımdan değil, tam tersine, eğitimsiz, doğulu ama uyanık yurdum kadınıydı. elli küsür yaşının son demlerinde biraz da meraklı bir kadıncağız, üç çocuğunun en küçüğyle (küçük dediğim de 25 yaşın üzerinde), kapıcı olarak girdiği daireyi kapıcılığı artık yapmamasına rağmen inatla boşaltmayan, yani apartmanca istenmediği halde orada oturmaya devam eden biri. apartmana rahatsızlık veren kısmı aslında kendisi veya kapıcılığı yapmıyor olması, meraklı hali, ya da kira olarak sadece merdivenlik elektriğini ödemesine dahi laf etmesi değildi, bu 25 yaşındaki küçük oğul! aşırı saldırgan bir tip olan bu oğul kadıncağızı haftada bir, tüm apartmanı ayağa kaldıracak biçimde bağrış çağrış döverdi. üç yıldır oturduğum bu apartmanda, benden başka rahatsızlık duymayan mı vardı da kimse kapısını bile açıp bakmazdı olanı biteni duyduğu halde bilmem. tam üç defa polis çağırdım. polis ise kadıncağızın şikayet etmemesi üzerine geldiği gibi gitmekten başka bir şey yapmadı. bir defasında da, kadını dışarı atılmış bir vaziyette ağlarken bulduğumda kolundan tutup karakola götürmek istediysem de, "ama sonra ne yaparım, oğlum o yine de" diyerek karşı çıkmıştı. bir müddet sonra ben de yardım edemeyeceğimi anlayıp müdahil olmaktan vazgeçtim, zira son polis çağırışımda beni de dolaylı olarak tehdit etmişti oğul. neticede anne şikayetçi olmuyordu ki, ben şikayet etsem ne yazar?
en sonunda kadıncağız yine bir dayak sonrası dayanamayarak denize atmış kendini... bir saat sonra ölüsü kıyıya çarpmış. bunu ölümünden ancak 2 ay sonra, durumu sanki biraz rahatlatıcı olarak algılayan apartman yöneticisinden öğrenmiştim. hemen açıp gazeteleri taramış, olayı anlatan onlarca haberin içinde de sadece iki tanesinde, evlat işkencesi intihara sürükledi ibaresini tek cümlelik bir açıklama olarak görmüştüm.
elinin kolunun bağlı olmak ne demek olduğunu bu meselede tekrar anladım.

oğul mu? kira ödemediği dairede tek başına sefa sürüyor, vicdan kavramından çok uzaklarda.
ben mi? olayı öğreneli bir ay oldu ve ancak yazıya dökebilecek yüreği buldum kendimde.

ne yapılabilirdi?

10 Ekim 2010 Pazar

kapana kısılmak

malum, fukara adam hasta olursa nereye gider? devlet hastanesine!
bunu fukara ayağına yatıp okuyucularının duygusunu sömürmeye gayret eden uyanık yazar minvalinde diyorsam namerdim (hani desem ne olacak? aa buldum, hesap numaramı yazayım, acıyıp para göndermeye kalkan olur belki...). kabul etmek lazım devlet hastaneleri traji komik durumların tavan yaptığı ayrı bir harikalar diyarı. hani hasta doktor muhabbetlerini geçtim, tuvaletine gitmek bile ayrı bir macera!
hem de nasıl macera! efenim izah edeyim: tuvalete girdim, iki kabin var, sıra sıra olmuş, kokular, hastane tuvaleti kabilinde enfes, böyle bir atmosfer içinde bekleşiyoruz. derken kabinlerden birinin hiç bir surette açılmadığı dikkatimizi çekti, bir iki defa kapıya vuruldu, içeriden gık yok. ben tam, "herhalde arızalı" dedim ki, diğer bekleşenlerden biri eğildi kapının altından baktı, "yok yahu var içeride biri" dedi. tekrar kapıyı tıklatıyoruz ama tık yok. ben yine saf kalpli vatandaş modunda, "hay allah, fenalaşmış olmasın" diyecek oluyorum, aynı uyanık vatandaş hanım abla, "yok yahu, dikiliyordu" diyor. "belli olmaz, ayakta da fenalaşmış olabilir, bence bir görevliyi çağıralım, kapıyı açsınlar" diyerek hala iyi niyetli vatandaş hallerindeyim. derken kapı aralanıyor ve bekleşenlerden sadece iki kişi kalmış olan uyanık hanım abla ile bendenizin şaşkın gözleri önünde bir erkek kafası çekinerek kapıdan bakıyor! biz "ha, hö" minvalinde gayette anlamlı sözcüklerle şaşalarken, "ya zaten yanlış girdim, bir de siz stres yaptınız" demez mi! bu kafa "aa kardeş, çık buradan" diyor hanım abla, bense, "ne olmuş yahu yanlış girdiysen, olabilir" demeye kalmadan, bizim de dış kapıya yöneldiğimizi görüp, bizden önce atlıyor, aralamış olduğumuz kapıyı kapayıp, bizim de çıkmamıza izin vermiyor, "durun rezil olacağım, açmayın" diyerek. neyse, sonunda dikkatlice araladı kapıyı, baktı koridor boş, sıvıştı da, biz de mis kokuların arasında nefes aldık...
hani devlet hastanesine düşen fukaradan beter, devlet hastanesi tuvaletine düşmüş fukara olacaktık ki, işte o zaman halim yaman olacaktı!