15 Ekim 2007 Pazartesi

şu araba reklamı

hani adam bebeğiyle zıplayıp hopluyor sokaklarda mutlu mesut, sonra aniden arabanın içinde bitiyor, işte bu reklam ne anlatıyor, anlayabilen beri çıksın!

şarkıyı dinliyorsun, "bir adam sana yaklaşmak için ne yapsın" diyor, bundan da anlaşılmıyor, herifin zaten kucağında bebe, daha ne kadar yaklaşmayı umuyorsa?
ki tam tersine, bebeği arabanın arkasına atarak aslında uzaklaşmış oluyor!

bazen diyorum ki, bu reklamcılar çok ulu insanlar da benim gibi fanilerin kafası basmıyor bu işlere...

not: farkındayım, biriktirmişim biriktirmişim bugün içimdekileri döküyorum birer birer....

gülmek herkesin hakkı...

... da şu reklamda gülenlerin hepsinin ümüğünü sıkasım geliyor...

siz hiç bu kadar kötü gülme taklidi yapan insanlar gördünüz mü? görmediyseniz buyrun, gülmek nasılmış, manayla öğrenmiş olursunuz...


ama kabahat o kadar yapay gülen arkadaşlarda değil, onları filme alıp bize eziyet eden reklam ajansı ve yayınlanmasını okeyleyen firma temsilcisinde!!

barajlarda su yükselmiş

ankara'da aylardır baraj seviyesi %1lerde sürünüyordu aklımın almadığı bir şekilde... yani ankara'lılar su kullanmayı mı kesmişti ki bu suyun yüzdesi bitmiyordu??!!

derken yeni bir bilmece daha verdi bana medya, yağan azıcık yağmurlarla ankara'nın (ve diğer büyük illerin de!) baraj seviyesi bir anda yükselmiş. ankara'nınki gerçi sadece % 0,5 oranında ama yine de ilahi bir durum dedirtecek kadar karmaşık bir durum....

konuyla ilgili bilgisi olan varsa bizi de aydınlatırsa sevinirim doğrusu...

millet kızını evlendiriyor...

ama nedense evlendirmek için ülkenin en tepesine gelmeyi bekliyor....

eee dışişleri bakanı'nı kızı evlendi haberi o kadar mühim bir haber olmayacaktı galiba... mı yoksa?

ya da nikah şekerleri ve düğün salonu beleşe gelmiştir belki!
eğer öyle ise, ben de çocuğumu evlendirmek için ülkenin en tepesine gelmeyi bekleyeyim madem....

14 Ekim 2007 Pazar

zibirixia tam bir yaşında

bugün tam bir yaşına girdik. ilk yazımın nedeni tepkimi nereye bildireceğimi bilemeyişimle erkek arkadaşımın, "ee sana blog açalım, oraya yazarsın" demesiyle başladı.

sonra derken ben o ciddi üsluptan ayrılıp biraz daha mizahi açıdan yaklaşmayı yeğledim. üslubumu sevenler oldu, galiba bir iki daimi okuyucu bile edindim, bazıları hiç sevmedi, hatta, rahatsız etme kardeşim bizi blogunla diyenler oldu, ya da kitap formatına getirmem gerektiğinden yakındılar (basacağız dediler de ben mi yayınevine gitmedim? tatlıses gibi dedim valla!). ama iyi kötü bugüne geldik.

ne diyeyim, hep birlikte sitenin takma diş takacağı günleri de görürüz umarım.

11 Ekim 2007 Perşembe

bugün, tam 78 yıl önce...

... karadeniz'in bir dağ köyünde bir erkek çocuğu gelmişti dünyaya.
ebesi, ki babaannesiymiş, (ve o yörelerde babaanneye ebe dermiş torunları), incelemiş hemen çocuğu, her şeyi yerli yerinde mi diye, ufacık elleri, ufacık ayakları her şeyi tamamdı da, bir bacağı öbüründen biraz kısaydı. olsundu, sağlıklı bir bebeydi. bir kız, dört oğlandan sonra dünyaya gözünü açan beşinci çocuktu ve ardından bir kardeşi daha doğacaktı.

zordu dağ köyünde yaşamak, inekleri güdecek, engebeli toprağı işleyecek insan lazımdı, ne kadar çok olursa çocuk o kadar iyidi.

en küçük oğlunun da doğumunu beklemeden ortadan kaybolan bir babanın ardında kalan bebeler oldular birden. ama köyde fark etmezdi bu. nasılsa hep birlikte altta ahırı olan üstte yaşadıkları koca bir evleri vardı.

düşe kalka, ite kaka büyüyorlardı. o kadar çocuk içinde geçirdiği çocuk felcini kimsenin, hatta kendisinin bile fark etmeyeceği kadar harala gürele içinde. öyle ki bu gerçek ancak 50 yıl sonra geçireceği kemik erimesi teşhisinin konulabilmesi için yapılan detaylı tetkikte ortaya çıkacaktı.

o yüzden çocukluğundan beri topallamaya başlamıştı. lakapları seven köy halkı da adının önüne topal eklemişti hemen. normal bir şey sanmış bunu. topal aşağı topal yukarı.

dağ köyünde yaşamak güzeldi, ama zordu işte. bir savaşın ağır yıkımlarını yaşamış bir ülkenin yeni bir savaşın arifesinde yaşadığı yoklukların içindeki mücadeleyle geçiyordu yaşam.
yine de durumları fena değilmiş. "tahılımız vardı, hayvanlarımız vardı, ama yine de yokluk içindeydik" diye anlatırdı topal. "çuvallar dolusu dururdu her şey ambarda, ama elimizi süremezdik."

dedesi sert adammış, "karşısında titrerdik, tek kelime edemezdik korkudan".

çuvallardaki zenginliği midesinde hayal edermiş, ama alabildikleri en büyük ödül sert bir ekmek dilimine serpilmiş azıcık toz şeker.
"bazen, kardeşim nöbet bekler, ben beyaz ekmeği keser, dilimin üzerine reçel sürer, sonra kardeşimle bir güzel yerdik" ama bir gün kardeşi uyuya kalmış nöbet beklediği yerde. ebesi de yakalamış topalı. "koca koca odunlarla dövmüştü beni, günlerce yürüyememiştim, ama yine de duacısıyım, dedeme söylese, bir daha o köye ayak basamazdım."

köylerinde okul olmadığı için komşu köye gitmek zorunda kalırlarmış. ne araç ne de binek hayvanı. beş saatlik yürüme yolunda yayan, ayaklarında parçalanmış çarıklar kar kış demeden giderlermiş.
bir gün tek başına dönmek zorunda kalmış, kar diz boyu, ormandan geçerken koca bir kurt sürüsünün ortasına düşüvermiş.
"korkudan dilim tutuldu, kaç saat kaldım o soğukta bilmem. kurtlar dolaştı çevremde, ama ilişmediler bana." diye anlatırdı hayretler içinde hep, sonra eklerdi gülerek "herhalde karınları toktu, yoksa benim gibi körpe eti hiç yemeden bırakır mıydı bunlar. köydekiler beni öyle konuşamaz halde bulmuşlar. eve götürüp yatırmışlar". ne olup bittiğini de anlatamadığı için de günlerce merak konusu olmuş, ne oldu bu çocuğa diye.

12 yaşında kaçmış köy hayatından, koca kent ankara’ya . 12 yaşındaki bir çocuk ne yapar tek başına, nasıl geçinir, ne yer ne içer? ailesi nasıl olur da onu bulmak için yollara dökülmez?
"inşaatlarda yatıp kalkıyordum, gündüzleri aynı inşaatta çalışıp, geceleri de çimento çuvalları arasında yatardım. ama iyi bir inşaat ustası oldum böylece."

ankara'nın büyüklüğü yetmez olmuş zamanla, istanbul'un kaldırımları altından lafına kanıp gelmiş bu diyarlara. ama artık aranan bir inşaat ustası olmuş, fena değildir geliri. minicik bir ev tutacak kadar iyi, hatta nişanlanacak kadar...

nişanlısını pek anlatmayı sevmezdi.
niye terk ettin diye sorduğumda susardı. sonra evlenmiş olduğu eşinden duymuştum. hamile kalmış nişanlısı ama çocuğu düşürmüş, o da buna dayanamamış... biraz karışık bir mesele...

ikinci dünya savaşı sonrasındaki ilk on yıllarda avrupa'daki büyük işçi kıtlığında japonya hayalleriyle başvuruyor topal. çalışkan bir işçi ya, umutları da o oranda büyükmüş. ama bir türlü japonya olmaz, o da o hayal kırıklığı ile almanya için başvurmuş. orası kabul ediyor başvurusunu.
davul zurnayla karşılamışlar almanya'da. ne de olsa bu türk işçiler ülkeyi kalkındıracaktır, sağlam iş gücü olarak bakılmış onlara.

çalışkan bir işçiydi ya, kısa sürede sevilmiş topal. bir kaç yıl içinde usta konumuna bile yükselmiş hatta. ama bir şeyler eksikti hayatında, arkadaşlarına bahsetmiş bundan. ağabey dediği bir büyüğü komşu şehirde onun gibi çalışkan bir türk kızınıyla tanıştırır.

türk kızı güzel de bir şeymiş ama pek beğenmemiş topalı. ama saygı duyduğu ağabeyin ısrarları üzerine bir şans vermek zorunda kalmış, yemeğe çıkmışlar, tanışmışlar. tanıştıkça kaynaşmışlar.

"yine buluşmuştuk bir gün, ama dönüşte trene yetişemedim. en yakın tren ertesi sabah. kız da yurtta yaşıyor, gidemezdim oraya, kıvrıldım istasyondaki bir bankta geceledim o soğukta. sabah kaskatı her yanım." gözlerinde muzipçe bir ışık olurdu bunu söylerken.
bir otel odası için parası da yokmuş demek ki...

sonra evlenirler, önce bir erkek çocuk, derken hep beklediği kız çocuğu gelir dünyaya.
"dünyalar benim oldu, o sevinçle 20 mark bahşiş veriyorum diye 100 mark vermiştim hemşireye. ama değdi galiba"

kız bir yaşına gelince eşinin babasını da getirmişler bu soğuk ülkeye. ne de olsa kayınpeder yalnızmış orada ve onların iki çocuğa bakacak birisine ihtiyaçları varmış.
böylece karısı da tekrar çalışmaya başlamış. beş kişilik güzel mi güzel bir ailesi olmuşlar. çalıştığı araba tamir ve lastik şirketinin kocaman avlusundaki müstakil iki katlı binada kocaman bir evleri de evleri olmuş. daha ne istesin bizim mülayim topal?


çalışkan bir işçiydi ya, defalarca gazetelere haber olmuş. övünerek, ama övüncünden biraz utanarak anlatırdı.işverenlerinden ödül maaş çekleri kazanmış, ama mülayimliğinden kullanamamış bunu yükselmek için. daha gayretli çalışır olmuş gitgide. "dört kişinin yaptığı işi tek başıma yapardım." usta olarak kalmış tüm hayatı boyunca.

hiç de yüksünmezdi bundan. “okuyamadık ki, başka ne olabilirdim daha” diyerek hırslı olamayışı için özür diler gibiydi.


kocaman kamyon tekerlerini yüklenirmiş bir başına. yine dört kişinin yükünü çektiği bir an, o koca tekerleklerden biri patlamış ve o altında kalmış, beli orada zedelenmiş. taktığı korseye işaret ederdi bunu ne zaman anlatsa. yine de yüzü gülerdi “buna da şükür” dercesine…

yetmişli yılların ortasında olmuş bu kaza. dokuz ay alçı üzerinde yatmak zorunda kalmış.

karısı güler yüzle gelmiş hep ziyaretine, katlanmış ister istemez bu dokuz aya. iki küçük çocuk ve bir baba bakılmak istiyordu, bir de her pazar bana gelirdi. uzaktaydı hastane, nasıl gelsin her gün.”

Paraya sıkışmışlar ister istemez, kadıncağız da iki işte birden çalışmaya başlamış.

dokuz ay sonra hastaneden taburcu olmuş topal ama yüzde yüz iş kaybıyla malulen emekliymiş artık.

emekli olmak için aslında genç sayılabilecek bir yaşta bambaşka bir açıdan bakmak zorunda kalmış hayata artık.
tekrar yürümeye başlamış ama topal lakabına iyice yaraşır bir şekilde topallamaktaymış.

neyse ki o zaman için iyi sayılabilecek bir malul maaşı bağlanmışlar, eşi de çalışıyordu, hatta kayınpederi de türk kültür merkezinin kahvesini işletmeye başlamıştı, geçim dertleri olmamış pek. o da evde yapabileceği işlere vermiş kendini, ev işlerini de devralmış zamanla. Elinden her iş gelirdi. hatta tamircinin yapamadığı çamaşır makinesini dahi tamir etmişliği vardı.

bir gece ansızın bir telgraf gelmiş. annesi ölmüş. ilk bulabildiği uçağa atlamış, bir başına gitmiş türkiye'ye. “babamı zaten bilmedim, ama annemdi yoktu artık” gözleri yaşarırdı hemen.

bir hafta sonra dönmüştü tekrar. yapacak ne vardı ki? hayat devam ediyordu işte.

oğlu okulda sorunlar çıkartır olmuş. “nasıl deli bir çocuk, söz dinlemez. büyükbabasının cep saatini çalıp satmıştı hatta.” baş edemez oğluyla. çocuk okuldan kaçar olmuş, hırsızlıkların boyutunu da büyütmüş.

karısı da evden atmış oğlanı. çaresiz kalmış topal. “ne yapabilirdim ki, bir yanda oğlum, bir yanda hanım”. serttir almanya’nın yasaları, sorunlu çocuğu hemen alıkoyarlar ve yarı kapalı bir ıslahevine gönderilir oğlan. “bu çocuk niye böyle oldu, hiç anlayamadık. Kime çektiğini de. benim ailemde yoktu böylesi” diye itiraf ederdi sıkılgan bir halde.

ama ıslahevi de adam etmez oğlanı, onbeşine gelmeden adam yaralamaya kadar vardırır, sınır dışı eder almanya çocuğu.

“dayısının yanına vermiştik, ama baktık orada iyice bozuluyor. diskolarda çalışıp eve hiç gelmez olmuş. hanım da mızmızlanıyordu, tası tarağı topladık geldik.”

alışamamış tekrar yurduna, ama mülayim insandı, ses etmezdi hiç. almanya'nın yürünebilecek yollarını, sağlık hizmetlerini, yaşam kolaylığını, orada aldığı maaşı özlerdi hep. “maaşım da yarıya inmişti.” yine de az da olsa bir parça birikimleri varmış o zamanlar.
geri dönünce oğlanı yanlarına almışlar tekrar, “ama iş işten geçmişti galiba, çocuk iyice kötü yola gidiyordu.”

memlekete gittiği haftanın içinde evden haber alır, kayınpederi ağır hasta diye. apar topar geri döner ama vefatına yetişemez.

onca yıldır ne kadar iyi arkadaş olduklarını, hiç görmediği babası yerine koymuş olduğunu yaşadığı acının büyüklüğünden iyicene anlamış.

oğlu ise onu tam anlamıyla hayal kırıklığına uğratmış. uyuşturucu müptelalığı, yasadışı işler derken mafyaya bile karışmış, dayanamamış gitmiş, oğlunu o pislikten çekip getirmiş eve. doktorlara, hastanelere taşımış, belki iyileşir, uyuşturucuyu bırakır da doğru yola döner diye umut etmiş, nafile.

yıllar geçtikçe daha da içine oturmuştu oğlunun bir baltaya sap olamayışı.

kızından yana derdi olmamış pek. sadece üniversiteye gitmek istemesi canını sıkmış başlarda. “kız başına, bizden uzakta… ama inatçıydı, okuyacağm dedi okudu” diye anlatıyordu biraz da gururlanarak.

“okulu bitince evlendi. damat fena çocuk değildi de, pek çalışmıyordu ama. kız çalışıyor buna bakıyordu. fotoğrafçı mıydı neydi çocuk. anlaşamadılar tabii, boşandılar."

üzülmedi değil bu duruma, “kız başına yine yapayalnız o koca şehirde”

ama oğlanın üzüntüsü ağır basıyordu. kız ne de olsa kurtarmıştı kendini, işi vardı, ayaklarının üzerinde duruyordu ne de olsa.

ama ya bu oğlan? “hıyarağası kapanıyor odasına, ne yapıyor bilmem, yine uyuşturucu mu kullanıyor ne” diye söylenirdi zaman zaman.

akıllanmak şöyle dursun, oğlan adamcağızın elinde kalan az bir parça parasını da heba etmiş.

türkiye'ye döndüğüne pişman olmuştu ya, dönmek için de çok geçti artık.

sağlığı bozulmuş gitgide, prostat ameliyatları, kalp rahatsızlıkları derken kıt kanaat maaşından biriktirdiği birazcık parasını da oğlanın yaptığı borçlara vermek zorunda kalınca iyice yıkılmış.
”ben büyük bir günah işledim ki, bu çocuğu layık gördü allah bana. cezamı dünyada çekmeye başladım” diye üzülerek yakınırdı.

yaşlılık mıydı bilmem, ama o mülayim, o sessiz sedasız adam gitmiş, yerine sürekli söylenen, oğlundan dert yanan bir baba gelmişti. yine güler yüzlüydü, tam söylenirken gülümserdi de bazen, hele ki kızı gelince ziyaretine, yüzünde güller açardı.

yetmişli yaşlarının ortasına gelmişti artık. hayattan ne beklentisi vardı ki? bir tek şu oğlan adam olaydı…

bir gün aniden beyin kanaması teşhisiyle acile kaldırdılar. kızı gelip onu apar topar istanbul'a götürdü. iyi de etmiş, burada teşhisi yanlış koymuşlar meğer.

guillian barre miymiş neymiş tüm organları felç eden bir hastalıkmış. doktorlar yaşayıp yaşamayacağını bile söyleyemez haldelermiş.

10 gün sonra kendine geldiğinde kimseyi hatırlamamış. bir tek kızını zaman zaman anımsamış. ne elini oynatabilecek ne de kafasını kaldırabilecek durumdaymış.

"bırakın da öleyim" diye yalvarmış. ama doktorlar umut vermişler. "hayati tehlikeyi atlattın amca" diyorlarmış da ailesi az da olsa sevinebiliyormuş.
hastalığı ne kadar ağır olursa olsun sesi çıkmayan, asla yakınmayan adam ölmek istiyordu. tüm ailesi endişeyle bakmış durmuş ona.

o işsiz güçsüz oğlan var ya bir ayı bile doldurmadan bırakıp kaçmıştı babanın yanından, hastane koridorlarından. hanımı da zaten yaşlıydı, kıyamıyordu bir yandan da ona. neyse ki kız vardı, öyle bir el koymuştu ki her şeye, bir parça yüreği ferahlıyordu.

kendi başına yemek bile yiyememek, bebek gibi günde üç defa altının bezlenmesi, hele ki o korkunç ağrılar onu az zaman yıldırmamıştı. üstelik
hafızası da gidiyordu zaman zaman, günü anımsamıyor, yanında olan insanları tanımıyordu, ama kızı gelince akan sular dururyordu.
"sen olmasan ben çoktan ölürdüm" diyerek gözleri yaşlı sarılırdı hep kızına.

artık kollarını oynatabilir hale de gelmişti, zamanla yemek yemeyi bile öğrenir olmuştu. kızı da yetişemeyince bir bakıcı tutmuştu. ne yapsın kız, hem çalışıp hem babaya yetişmeye çalışıyordu. hanımı çoktan dönmüştü yaşadıkları şehre, oğlanın aradığı sorduğu bile yoktu. yapayalnız kaldığını hissediyordu, kızı her gün iş dönüşü uğrayıp bir kaç saat kalıyordu kalmasına ama hastaneydi işte burası.

kim dayanır ki onca zaman?

tam tamına altı ay yatmak zorunda kalmıştı.

ama umutluydu artık. başlarda, oturabileceğinden bile şüphe duyan doktorlara rağmen yürümeyi bile yeniden öğrenmeye başlamıştı. sonunda taburcu da edilmişti.

kız bakıcısını iki ay daha tuttu. “hanım kaldırıp edemezdi, oğlandan zaten hayır yok, e kız zaten istanbul’da. ama ona da yazıktı, bakıcı dahil, herşeyin masrafını o karşıladı”

bakıcının da büyük gayretleriyle yürümeyi bir yürüteçle tek başına yürüyebilecek kadar ilerletmişti. hatta sokağa bile çıkar olmuştu.

bir sene geçmemişti henüz ama herşey iyiye gidiyordu ki,
nisan ayının ortalarıydı ağırlaştı birden, hep uyur olmuştu. eşi apar topar kızını çağırdı, “kızım gel, baban kötü" diye.

ve kızı gelince, öyle bir sevinmişti ki, kalkıp yürümüştü.

kızı durumu annesinin evhamına verip, "babamı özel doktora bir gösterin" diyerek, muayene ücretini bırakıp dönmüştü ertesi sabah.

kızı gider gitmez tekrar salmıştı kendini topal. aynı gün hastaneye kaldırmışlar, ama nedense doktorlar geri göndermiş, acil hasta değil diyerek.
yoksa anlamışlar mıydı?

eve getirmişler, yatak odasında yatırıp sarmalamışlar. değil ayağa kalkmak, oturacak gücü bile kalmamış.

hanımı üzerine titremiş, diğer odadayken sürekli yanına gitmiş, bakmış.

ertesi akşam üzere, bir ara yine yanına gitmiş, topal mışıl mışıl uyuyor, ses etmeden çıkmış odadan.

namaza durmuş ama tam ortasında içi sıkılmış birden. yarıda kesmiş, kocasının yanına gitmiş tekrar. "şeytan dürttü sanki" diye ağlayarak anlatacaktır bu anı sonra.

topal nefes almıyormuş artık. nabzını yoklamış, nabzı atmıyormuş.
kırk yıllık yoldaşının sakalını öpmüş, bir tülbentle çenesini bağlamış elleri titreyerek.


iyi ki doğdun babacığım...

7 Ekim 2007 Pazar

yılın bıcırı

okulun bahçesinde avladığım bu görüntünün konu mankenine ayrı bir yazı yazmasaydım ölürdüm.

tam da insan trafiğinin yoğun olduğu bir bahçe
bölgesinde durmuş, gelene geçene şirinliğini satıyor gibiydi. kedi sevmese bile durup biblo gibi duruşunu seyredesi geliyordu insanların.
üstelik sevildiğinde de o biblo duruşunu hiç
bozmuyor, ben zaten sevilmek için geldim bu dünyaya dercesine hanım hanımcık gözlerini bir mutlulukla kısıyor, sonra da kocaman yapıp karşısındakine bakıyordu.

boyu, cup'u bulduğumdan az bir parça halliceydi, ama eminim kaldırıp avucuma sığdırabileceğim bir miniklikteydi hanımefendi hazretlerinin. yani değil sadece avucuma, içime sığdırasım geldi desem konuyu daha ifade edecek.

ilk ders günümde tekrar bulurum umarım bu ufaklığı, ziyafeti hazır zira, kedi bebelerine özel mamasını aldım bile!

6 Ekim 2007 Cumartesi

güneşli bir güne kaçış

ara sıra yaparım, yine aldım başımı çıktım anadolu yakasını ipini koparmışlar gibi gezmeye. hem sonbaharın son güneşli günlerinden birinin keyfine varayım, hem hiç arşınlamadığım sokaklarını biraz göreyim ve gönlümce fotoğraf çekeyim istedim.

henüz kadıköy'ün çarşısından çıkmadan karşılaştım bu şirin sürprizle: bir tabure dolusu bıcır! doluşmuşlar
bir avuç yere, bir de güzel güzel poz vermişler üstü üste alt alta, marilyn teyzeleri ile charlie amcaları önünde, hani sanki en az marilyn kadar güzel, charlie kadar da komiğiz der gibi.

sonra sokaklara daldım, nereye gittiğime aldırış etmeden yürüdüm.
bir ağacın altından geçiyordum tam, aniden bir şey düştü, araba alarmı ötmeye başladı, neler oluyor diye etrafıma bakınadurayım, durumu çözdüm: ee tabii kestane ağacının altından geçmeye çalışırsan olacağı budur! tam mevsimi, sapır sapır dökülüyor kestaneler, ama asıl kestane ağacı altına park eden araç sahibini kutlamak lazım!
vallahi arabayı dürten ben değilim tadında ağaca doğru bakınarak hızla uzaklaştım oradan.

elbette suçluuyu fotoğraflamayı ihmal etmedim, hani beni suçlayacak olurlarsa kanıt olarak sunabileyim diye.

sonra sahile indim ki, içimdeki velet uyanıverdi. nasıl uyanmasın şu renklere baksanıza! hani yanımda bir büyüğüm olsa, yapışacağım, eteğine paçasına, n'olur al bana diye (eveeet, cep delik cepken delik, alamadım işte kendime bir tane!) ama aklımda da kalmadılar değil. hani soracak olsanız, ne işe yarar bunlar, cevap veremem, ama sanırım yapılış amaçları da işlevsellikten ziyade bebeleri sevindirmek olsa gerek.

fenerbahçe'ye giderken kurbağalı dereyi geçiyordum ki güzelce bir ev dikkatimi çekti. aslında evin kendisinden ziyade bahçesiydi ilgimin sebebi.
kurumuş ekmek festivali yapılacağına dair bir afiş bulurum umuduyla bir hayli bakındım durdum ama göremedim. hani böyle bir festival yapılacak olsa ne amaçla yapılır, kime faidesi dokunur diye az kafa kaşımadım değil, lakin mantıklı bir yanıt bulamadım.
hayvanlarını besleyecektir manasında bir
yaklaşım da getiremedim, ortada görünen bir kümes de yoktu zira.

hala kafamı kaşıyarak ilerliyordum ki, barakamsı bir evin önündeki bahçe bozması bir yerde bu ufaklığı gördüm, tasmasının ipini yavru enciklere has o yetenekle bacağının birine bir dolamış ki, dört ayağının üzerinde duramaz hale gelmiş, ama hala inatla zıplıyor hayta!
eğildim zıpırı ipinden kurtardım ama ellerim çizik, pantolonum da toz ve pati iz
i içinde kaldı, salyası da cabası.
ama doğrusu bu şirin bakışı yakalamaya da değerdi onca çaba.
sahibinin, ev içinden gelen çekiç seslerinden, köpeği çalsalar ruhu duymayacak kadar yoğun bir işe gömüldüğü anlaşılıyordu.


sonra köprü altında gece yatısı için konuğunu bekleyen bu yorganları görünce kıvrılıp yatasım geldi. güneş de tatlı tatlı ısıtıyordu, daha ne ister insan evladı, şırıl şırıl dere kenarı sefa eyle! oh yarasın!


dönüş yolunda ise yazacağım yazıyı bir kez daha
şenlendireyim istedim (evet ya, daha gezerken yazacağım yazıyı tasarlıyordum. ben zaten sizler için yaşıyorum değerli okuyucularım benim, muah, şapur şupur):
"ver güzel bir poz, sen meşhur edeyim amca" diyerek seslendim
baloncuya. o da inandı garibim, hemen fiyakalı bir şekilde durdu, hadi çek yeğenim minvalinde clark gable bakışı fırlattı.

eve geldiğimde epey bir yorgundum, ama doğrusu fotoğraf avım epey bir verimli geçmişti. meyvelerini yavaş yavaş karış karış dünya albümüme eklemeyi ihmal etmiyorum. siz de bir göz atmayı ihmal etmeyin sevgili hayranlarım :))

30 Eylül 2007 Pazar

temizlik bilincini aşılayan süper film

bir benzinci halkı bilinçlendirme filmleri yaptırırsa, ancak bu kadar yüzüne gözüne bulaştırabilir.
eminim görmüşsünüzdür, bir çizgi film ufaklığı tuvalete gidiyor ve klozet arkadaşıyla bir hayli derin mevzulara dalıyor. arada rap filan da yaptırmaya çalışmışlar ufak oğlana, ama öyle yapay olmuş ki, ilk okul müsameresindeki veletler bile buna nanik yapardı.


yalnız asıl bomba kenefçiğin veleti uyarmasında:
hem önce hem sonra sifonu çekeceksin!
oldu! pek çok ilin içme suyu barajlarının kuruma seviyesinde olduğu bir dönemde yapılabilecek en bilinçlendirici(!) film bu olur.
yılın bilinçlendirme çabası gibi bir yarışma varsa, kendilerini aday göstermek istiyorum!

diğer yandan düşünüyorum da, yurdum insanının pis oluşu, sifon çekmemesi, duş almaması, her ne kadar koku açısından feci rahatsız edici de olsa, barajların doluluk seviyesi açısından iyi bir şey galiba...

28 Eylül 2007 Cuma

bitirim şoför abi

dönerken kadıköy otobüsüne binmiştim, bir durakta koştura koştura bir hanım kızımız zar zor yetişti otobüse. bizim şoför de bekledi ama hemen de postayı koydu: ohooo herkes senin gibi yaparsa biz akşama kadar gidemeyiz kadıköy'e...

köprü sapağına dalıp gidecek otobüs, üzerinde kocaman kadıköy yazıyor en niyahatinde, zincirlikuyu'na gelince bir amca soruyor: beşiktaş'tan geçer mi?
yok cevabına bir bozuluyor ki bizim şoför dayanamıyor, yapıştırıyor hemen amcaya: ne yapacaktık yani, vapur gibi denizden mi gidelim karşıya?

tam karşıya geçtiğimizde ise başka bir şoför biniyor, bizimki yerine ona bırakıyor, bir sonraki durakta inecek, hazırlanıyor, ama her nedense önde oturan bana, sanki sormuşum gibi hesap veriyor: ee artık satalım otobüsü, yeter keyfini sürdüğümüz değil mi?
yok abi, aracı sürsen yeterdi diyecek oluyorum, gelecek cevaptan tırsarak suskunluğa gömülüyorum ("bırakıyorum gözlerim konuşuyor" türünden bir geyik yapmayacağım, çok beklersiniz)

yahu bu yurdum insanları da hep beni mi buluyor?!!

23 Eylül 2007 Pazar

şu erkekler hep aynı

karaköy'de yürürken objektifime yakalandı bu kerata. tamam bana paparazzi muamelesi yapabilirsiniz, ne yalan diyeyim, şimdi şu pozlara bakınca ben de kendimi öyle hissediyor gibiyim, feci yakalamışım haytayı.

beyimiz önce kıyıdaki balıkçılardan balık götürmekle meşguldü, derken
oraya damlayan çıtırı gördü ve anında balığı hatuna taşıdı, önüne bıraktı, derken arkasından dolaşıp puan toplarım heyecanıyla bir hamle yaptı ve tadaaaa.

ancak saltanatı uzun sürmedi. hanım kızımız, sen misin izinsiz tepelere tırmanan diyen bir edayla bir döndü, bir ısırdı, iki tırmaladı ki, civardaki balıkçı abilerin ateşli gaza getirişlerine rağmen bizim oğlan viyaklayarak patileri yağladığı gibi gazladı ortamdan.

ah evet, tipik erkek değil mi, kıytırık hediyeyle kandırmaya çalış, ama istediğini alamayınca da anında tabanları yağla, kaybol ortadan....

yaa dünya tatlısı bir sevgiliye sahibim, ben şimdi niye giydirdim bu gariban erkek milletine?

feci bozuluyorlar

bunlar bildiğiniz gibi değil, çok kolay bozuluyorlar, üstelik çiçekçi de durumun ayırdına varmış müşterisini uyarıyor.
yani dokunacak olursanız bir hafta küs kalırlar, konuşmazlar sizinle, hani önlerinden geçecek olsanız surat asarlar, homurdanırlar, oradan geçtiğinize pişman ederler sizi. yani hikayeden değil bu uyarı.

eh bizden söylemesi, bozmayın bunları!

20 Eylül 2007 Perşembe

el sıkmak veya sıkmamak ya da yasal sonuçları

aklınızda bulunsun, bakanlarımızdan biri sizin oralara gelecek olursa ve civarda başka kimseyi bulamamış gibi elini size doğru uzatacak olursa, görüşünüz ne olursa olsun, ister kendisinden hazzedin, ister etmeyin, uzatılan eli sıkmaya gayret edin. çünkü geri çevirirseniz, bu jestinizden alınabilir ve kendinizi bir anda türklüğe hakaret etmiş ve 301'den yargılanıyor bir halde bulabilirsiniz!

bizlerin seçmediği kişileri sevme gibi bir mecburiyetimiz elbette yok, ama anlaşılan o ki, ellerini sıkma mecburiyetimiz varmış!

neden mi durduk yerde sizleri uyarma ihtiyacında bulundum? neden olacak,
sağlık bakanının elini sıkmamak 3 aydan başlayıp iki yıla kadar çıkabilecek bir hapis cezasına neden olabiliyor da ondan!

DHA'nin haberini aynen aktarıyorum:
DHA - ERZURUM - Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın elini sıkmayı reddeden üniversiteli Durmuş Şahin hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 'Türklüğe hakaret' suçunu düzenleyen 301'inci maddesi uyarınca altı yıldan iki yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Şahin'in yanında bulunan arkadaşları Selçuk Uçan ve Ayberk Yurtseven de 'kamu görevlisine alenen hakaret' suçlamasıyla Türk Ceza Yasası'nın 125'inci maddesine göre üç aydan iki yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak. İddianamede hükümete hakaret etmekle suçlanan Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğrencisi, 24 yaşındaki Şahin ve arkadaşlarının başını derde sokan olay şöyle gelişmişti: Akdağ, seçim propagandası yapmak için 11 Temmuz'da gittiği Erzurum'un Olur ilçesinde bir kıraathanede Durmuş Şahin'e elini uzatmıştı. Şahin, eli sıkmayı reddederek iddiaya göre "Ben iktidar olup da vatana hizmeti dokunmayanın elini sıkmam" demişti. Bakan Akdağ'ın şikâyeti üzerine aynı gece tutuklanan Şahin, beş gün hapiste kalmıştı.

heyt be, bakan dediğin zaten yaptırım gücüne sahip olduğunu böyle sergiler!
sen misin sıkmayan! hah, aldın işte belanı! var mı öyle el sıkmamak!?

bakana icratlarının devamında da başarılar dilerim!

not: beni de 301'den yargılanır halde bulursanız şaşırmayın, ne de olsa kendisine başarı diledim. ee başarı sürdürülmek ister! ...

19 Eylül 2007 Çarşamba

dağcı

Rock'n Coke'dan çok geç bir saatte eve dönerken birden bir ses duydum. benim huysuz komşumun (valla arkası yarın dizisi olabilecek kıvama sahip bu adam!) pencere parmaklıklarından geliyordu ses. ne oluyor demeye kalmadan bir kuyruk ve dört pati sahibi arkadaşın yandaki şekilde görüldüğü üzere tırmandığına tanık oldum. Yandaki açık pencereden cuppa zıplayacaktı sanırım. Doğrusu bu ufaklığın cesaretine hayran kaldım. Nasıl da hiç çekinmeden o huysuzun evine dalmaya girişebiliyordu! hani komşusuna böyle kötü davranan, evine dalan dört ayaklıya kim bilir neler yapardı. ama bizimki gayet alışkın bir tırmanışla ve soğuk kanlılıkla yoluna devam ediyordu ki gözüme hemen yandaki levha ilişti, uyarayım dedim, ama bıcırık gözden kaybolmuştu bile...

acaba çağırsa mıydım geriye? yok yere ceza yiyecek garibim!

ya da ehliyetini bakkaldan alan avanaklardan kendisi... ne diyeyim, kendi süren ağlamazmış cezaya!

16 Eylül 2007 Pazar

benim gözümden dünya

ya da başkalarına ters gelen gözüm...

zamanında blogumun linkini gönderdiğim yaşı büyüküçe bir hanım meslektaşımdan şöyle bir yorum gelmişti:
Merhaba,
yahu iyisin hoşsun da ,senin yaşam alanına girenleri takip etmak vede üstelik yorum yapmamızı beklemek kendi alanlarımızdan gönüllü çıkmayı gerektiriyor ki,buna da ne vaktim nede gönlüm izin vermiyor.
Yine de bu paylaşımcı ruhunu alkışlıyor,anlatacaklarını daha toplu bir şekilde hayata geçirip sadece gözümüze değil de, hem gözümüze hem elimize sunsan..mı diyorum ,belki daha çok ilgimi çeker,merak ederim.Şimdilik seninle düşünüp seninle paylaşamıyorum,galiba format bana yabancı,içerik kadar..İyi tatil ve yazma günleri diliyorum..
Sevgilerimle..

zahmet edip fikirlerini yazdığı için kendisine müteşşekkürüm. elbette herkese hitap edecek değilim ama yine de "
anlatacaklarını daha toplu bir şekilde hayata geçirip sadece gözümüze değil de, hem gözümüze hem elimize sunsan" kısmını anlayabildiğimi düşünmüyorum. daha toplu ne demek? toplu taşıma gibi bir şey mi, üstelik bu anlattıklarımı hayata da geçirmem gerekiyor... bir de sadece göze değil, ele de sunacağım, peki o nasıl olacak? eve posta mı yapmalıyım yazıları?

geçen gün maillerimi karıştırıken buldum bu yorumu. kendisine soramayacak kadar çok süre geçti üzerinden, ama belki sizler bana yardımcı olursunuz, hani arada bir de olsa yazılarımı okuyan ve bunların kendisine az da olsa hitap ettiğini düşünen okuyucularım. sizlere zahmet olmazsa, yorumlarınızı beklerim.

keb' mo'

severim kendisini, keyifli bir sesi ve bir o kadar da keyifli bir tarzı vardır. internet radyoları üzerinde blues kanallarını dinlerken yıllar önce tesadüfen rastladığım ve o günden beri de dinlemek için vazgeçemediğim bir müzisyen.

maalesef burada pek bilinmediği için fazla albümü de bulunmuyor, ama tadımlık olarak aldığım konser kaydını dinleyin, bence seveceksiniz. belki detay için linklere bile bakacaksınız...


-

Keb' Mo'

Keb' Mo' is a noted blues singer, guitarist, and songwriter. He was born Kevin Moore in Los Angeles, California on October 3, 1951. He learned guitar at the age of 12, and started his own calypso band in his teens. In the 1970s and 1980s he played in a variety of blues and backup bands. more...

[via FoxyTunes / Keb' Mo']

wiki'de bilgileri

14 Eylül 2007 Cuma

bugün benim doğumgünüm


babamın öldüğü yaşta değilim henüz ki...

gittikçe anlamsızlaşan bu gün babamsız iyice yavan geldi...
annem bile zor anımsadı, arkadaşım unutmuş yaptı, sevgilim çiçek bile almadı...
arkadaşımın sürprizi sağlamdı, sevgilimin yanımda oluşu ise teselliydi ama annem ağlattı...

bugün benim doğum günüm, gelecek zamana geçmiş olsun...



8 Eylül 2007 Cumartesi

şairlere karıştım, bilesiniz!

kaç zamandır diyeceğim, hatta çatlamak üzereyim: bir müddettir ikinci bir blog açtım, oraya da yazar oldum, hani benden dumuş olmayın ama anlayacağınız sizleri feci bir şekilde aldatıyorum. haberiniz ola!

vay nasıl haber vermeszin diye fırça atmayın, konsept farklı. aslında çaktırmadan linkini canavar linklere ekledim, ama alenen duyurmak bugüne kısmet nasipmiş diyelim.

yalnız baştan uyarayım, o blog bu blog gibi değil, benim laylaylom yazılarıma alışkın okuyucum o blogda sıkılabilir, zira orada bambaşka bir alanda cirit atıyorum. orada şiir kıvırtacağım, denemeler şıftırtacağım, edebi eleştiriler yapacağım da cağım cuğum, yani herşey henüz tasarım aşamasında. ee zaten ancak üç adet yazı mevcut şimdiye değin. ama haksızlık da etmeyeyim, belki de sıkılmazsınız.

neyse bu kadar reklam kâfi. merak ederseniz buyrun buraya.

5 Eylül 2007 Çarşamba

kaş'la göz arasında

16 saatlik uzun bir mücadelenin sonunda vardığımız kaş'ın biraz keyfine varmayagöreyim, hemen okurlarım fırça atar, hani bize yazı diye. yahu eskileri hatim mi ettiniz de yenilerini istiyorsunuz? ehe kem küm, yani gak guk... sizler olmazsanız ben ne olurum, ben sizlerle varım yahu. yani sizler olmazsanız ben neye yararım? tamam yahu, kızmayın yıkama yağlama yapmıyordum iki gözüm önüme aksın, kaş yapayım derken, gözüm çıksın...

doğrusu ilk gün hayal
kırıklığına uğramıştım. kaldığımız pansiyon kötü ve pahalıydı, üstelik denizi de feci dalgalıydı; ne ben son üç ayda iyice geliştirdiğim yüzme stillerimi sevgilime hava atmak suretiyle sergileyebildim, ne de kaburgasını futbol maçında şık bir şut çekecek diye çatlatan sevgilim doğru düzgün yüzebildi.

ne yapsak diye kara kara düşünürken civar koy ve plajları
tavsiye ettiler, biz de bugün limanağzı koylarından sonuncusuna gittik ki yüzdüğüm en keyifli denizlerden biri çıktı, tabii gördüğüm vatosun ve henüz adını bilmediğim deniz yumuşakçasının etkisi de büyük. bir de eflatun renkli minik ahtapot, her ne kadar sevgilimin miyop görüşünden kaçmayı başardıysa da ürkek bir şekilde kayaların arasında bana kocaman gözlerle baktı.

hele hele kaç yıldır görmediğim yalı çapkınına hem de
çift halinde rastlamış olmam günümü şen etmekle yetinmedi,
beni feci halde mutlu da etti. yalnız fotoğraf makineme poz vermek konusunda bir hayli nazlandı. suların içinde mi devinmedim, onlarca dakikalar boyunca kayalıklara mı kapaklanmadım, ama nafile. ne yapalım, internet sağolsun, sizi o minik balıkçı kuşun görüntüsünden mahrum etmedim.
olağanüstü güzellikte bu kuşun yıldırım hızıyla suya dalıp balık yakalaması nefes kesici bir görüntü. neyse ki bunları çok görmedi de, bolca daldı benim için serin sulara.

gerçi size daha kaş'ın inanılmaz şekilde sakin kedilerinden bahsetmek isterdim (gerçekten de insanları gibi müthiş sakinler, hani biz şehir insanlarına sabrı öğretmek ister gibiler) ama şimdilik kaş ve göz arasındaki anılarımdan bu kadarla idare edin. sevgilimin laptopunun pili bitmek üzere zira.

1 Eylül 2007 Cumartesi

sözüm ona barış

ya da günün anlam ve ehemmiyetine dair diyaloglar
1.
- şşt hağnım, lan nerdesin, ben geldim deyom!
- aa hoşgeldin beğ.
- ne biçim karşılama bu gız? çabuh giyin yeşil entarini, gönün manalı renginde dövecem seni!

2.
- abi valla izinsiz gösteri yapmıyorduk. 1 eylül barış günü ya, bir iki barış şarkısı çalalım demiştik...
- hadi lan, bal gibi izinsiz gösteri, bak barış günü diye söylüyorum, barışçıl barışçıl dağılın hemen de indirmiyeyim copu şimdi tepenize!

3.
- benden duymuş olma ama bugün yemekte gerçek et çıkacakmış!
- deme yav? esaah mı diyon?
- he ya, avludaki volta süresini de 10 dakka uzatmışlar!
- oh bee, süpermiş!
- en güzeli de şimdi geliyor: kimseye işkence etmeyeceklermiş bugün.
- yaşasın barış günü, heyoooo!

4.

- günün anlam ve öneminden ötürü bir günlük ateşkes ilan ettik. sığınaklara inmenize gerek yok!
- müthiş bir haber bu, hadi çıkalım arkadaşlar dışarı!
- ha ha evet evet çıkın!
- bugün gökyüzü daha bir mavi, ne güzel hayat....ah, vuruldum, ama neden???
- he he, bugün 1 eylül değil ki, 1 nisan! şaka yağmıştık! keh keh keh. Yağdırın bomboları hadiii!

5.
- gel bak sen de isitiyorsun, hadi direnme bana, nıhahahah...
- n'olur, barış günü bugü
n, n'olur acı bana.
- tamam işte kadın, direnme diyorum, kendi rızanla ver, barış ve huzur içinde tecavüzümüzü yapalım.


günün önemine bir iki kelam etmek isterdim, ama sanmıyorum, çok barışçılım galiba... barış için savaşasım yok...

not ya da ilgilisine bilgi:
EYLÜL Barış Günü mitingi için dün tertip komitesi İstanbul Valiliği'ne izin başvurusu yaptı. 2 Eylül'de Kadıköy'de düzenlenecek mitinge aralarında ÖDP, İHD, DTP, SDP, ESP, EMEP, EHP ve KESK'in de olduğu 30'u aşkın sivil toplum kuruluşu, siyasi parti ve dernek katılacak. Dünya Barış Günü BM tarafından Hitler Almanya'sının 1939 yılında Polonya'yı işgal tarihi olan 1 Eylül olarak belirlendi. Ancak bu tarih 1981 yılında BM tarafından 21 Eylül olarak değiştirildi. Bugün 1 Eylül sadece Türkiye ve KKTC'de kutlanıyor.