30 Ocak 2013 Çarşamba

gerçeği inkar etmemek mi? o da nedir?

on gün geçti. 
şu an migrenim başlamış bir şekilde yazıyorum. yazmazsam boğulacağımı hissediyorum. ağlamamak için kendimi kastığımdan mütevellit bu ağrı, farkındayım. 
sosyal medya tam bir cadı kazanı. veteriner beyin yoldaşları yaşadığım olayı öyle bir anlatıyorlar ki, kendimi engizisyon mahkemesinde hissediyorum. "dünya dönüyor!" 
"yakın bu cadıyı!" çığlıkları yükseliyor her yanımda. 
karşıt grubun bana yansıyan bir yazısını tüm imla yanlışlarına dokunmadan aynen paylaşıyorum:




"Arkadaşlar, olayları uzatmak istemem ama, üye olduğum ESKİ MODALILAR isimli grupta zibirix hanımın olayından beri sürekli bir yazışmadır gidiyor ve çoğu da "Güven çok terbiyelidir, öyle şey yapmaz" diyor. Biraz önce grup üyelerinden biri olayın diğer taraftan görünüşü diye uzunca bir yazı yazmış. Ben de bizden kimlerin o gruba üye olduğunu bilmediğimden kopyala-yapiştır yöntemi ile yazıyı bu sayfaya taşıyorum, izninizle:
Oncel Koca Jem SB :Shindi bulamadım eski posting i ama kısaca Modalı veteriner hikayesinin bambaşka bir yüzü olduğu anlaşıldı... Veteriner emmi değil, ona zincirli tasma ile saldıran haatun kişi ve kendi deyimiyle "çetesi" hatalı... Melis Pekun chimmm, sana hikay...See More
18 hours ago · Like · 2
Jem SB Domani....
17 hours ago via mobile · Like · 1Jem SB Dun Veteriner Klinigine yakin sayilabilecek bir dukkana ugradigimda sordum. Kendileri Guven Beyi 85 ten beri tanidiklarini, kesinlikle hayvanlara veya insanlara saldiracak bir yapida olmayan bir insan oldugunu vurguladilar. Olay sheuyle olmush:

Guven Bey ve esi sahilde kucuk kopeklerini tasmasi takili olarak gezdirirlerken 4-5 tane sahiple fakat tasmasi olmayan kopek kendi kopeklerine saldirmis. Bir taraftan kendi kopeklerini cekistirip korumaya calisirken, diger taraftan da saldiran kopekleri uzaklastirmaya calishirken Guven Bey ayagi ile bunlardan bir tanesini itelemis. Tekmelemis bile olsa can havliyle bu normal bir davranis, bence...
Bu kopegin sahibi olan maalum haatun elinde zincirli tasma ile Guven beye saldirip metal kismiyla ensesine vurmus ve Guven Bey yere yikilmis. Kendisine gecen sene kalp problemleri yuzunden stent takildigi icin ve sagligi bu yuzden pek yerinde olmadigi icin onu yerde goren esi diger haatun kishinin uzerine yurumus ve birbirlerine girmisler. Maalum haatun kishi onun girtlagini sikmis, boynunu morartip parmak izlerini birakmis, falan, filan ve o hengamede de haatun dusmus ve kafasini tasa vurmus.
Bu arada da maalum haatun kisinin beraber oldugu diger tasmasiz dolasan kopeklerin sahipleri de etraflarini sarmishlar ve bir arbede, tartisma olmus. Bu kargasalik sirasinda da bu insanlar kendilerinin "Soysuzlar Grubu" olduklarini ve kimlerle muhatab olduklarini bilmediklerini, vs, vs, soylemisler... (!!???) Hangi akli basinda Modali "Soysuzlar" adli bir grup kurup uyesi olur????!!!
Guven bey ve esi hemen polisi cagirmislar, karakola giderek sikayetci olmuslar. Bu arada Karakolda iken "Soysuzlarin" elebasi oldugunu anladiklari bir adamdan da bizzat sikayetci olmak istediklerini ancak kimligini ve adresini bilmediklerini soylerken bu sahis kendiliginden cikagelmis ve sahitlik yapmak isterken, onu da iceri alivermisler...
Sahsi gorusumu burada beyan etmeden duramiyacagim her zamanki gibi...Insan sevgisi olmayan, cevreye, komsularina, mahalle sakinlerine, vatandaslarina saygiyi birakin, anlayisi olmayan bir takim insanlar zavalli hayvanlari "satin alip" bulamadiklari, gosteremedikleri sevgiyi onlara dogrultmaya calisiyorlar. Gene o zavalli hayvanlari da kendileri, kendi cocuklari gibi de simarik, terbiyesiz yetistirip cevrelerine de zarar veriyorlar.Bu kopekleri sokak kopekleri ile karsilastirin aradaki farki anlarsiniz... Sokaktakiler ne kadar asil, terbiyeli, sakin hayvanlardir...Sahiplerine gelince... Bence once onlarin terbiye gormeleri ve bu tur karmasalara karishanlarin hayvanlari ellerinden alinmalidir... Kisacasi ehliyeti olmayanin hayvan bakma yetkisi de olmamalidir bu durumda... Cunku daha o medeniyete erisemedik...
Etrafinizda tasmasiz gezdirilen kopek gordugunuzde, arkasindan pisligini toplamiyan sahipler gordugunuzde, hatta cocuk parklari, piknik alanlari gibi pislememesi gereken yerlerde buna izin veren sahipler gordugunuzde uyarin, gerekiyorsa da sikayet edin... Susmayalim...Dedikodu kismina gelince de... Her iki tarafi dinlemeden katran ve tuye saldirmak 19. yuzyil uzakbatisinda kalmali artik..."

meğer ne cengâver kişiymişim... zincirlerle kocaman adamları yere yıkabilen bir herkülmüşüm oysa. 
zaten kayalıklara doğru düşüyordum, güven bey'in bir eli de yanlışlıkla benim boğazımı sıktı, öbür eli de kazara başıma yumruklar atıp, kayalıklara vurdu!!!!

bütün gerçeği nasıl da değiştirip kendini mağdur olarak görür olmuş. nasıl bir patolojidir bu?

bu olayı anlattığımda "nasıl bu kadar rahat gerçeği değiştirebilir?" diye hayıflandım.  genç bir avukat arkadaş "insanlar dünyasına hoşgeldin!" dedi gülerek. hayır, bu insanlar dünyası olamaz! kabul etmiyorum! insanların haksız olmalarına rağmen karşısındakini ezmeye çalıştığı bir dünyada olmaktan utanıyorum. ! 
kırküç yaşıma kadar çok şanslıymışım meğer. bugüne değin bu denli sınırlarımı zorlayan ve hatta zalimce gelen bir hadise geçmemişti başımdan. demek ki bu manada henüz öğrenmediğim bir şeyler var. 
canım yansa da dayanmaya çalışacağım. 
ne olur bana biraz cesaret verin!?

23 Ocak 2013 Çarşamba

hayvanlara kötü muamele edebilen veteriner

bu saldırıya bir de başka bir canlının açısından bakmak gerekiyor. ne de olsa olay, aslında bir köpeğe yapılan saldırı sonucunda vuku buldu. mesleği veterinerlik olan bir kişinin hayvanlara çok daha bilgili ve soğuk kanlı, ama en önemlisi de sevecen yaklaşması gerekmez miydi? hadi diğer köpeği kendi köpeğini korumak için tekmeledi. ama benno'ya tekme atmasının hiç bir gerekçesi yok.

ha peki hayvanları sevmiyor diyelim. o halde neden bu mesleği icra ediyor? ya da ettiğini sanıyor?!
zaten daha evvel ona hasta götürmüş olan hayvan sahiplerinden hep benzer yakınma duydum: ya pek ilgilenmiyor ya da parası olmayan hayvan sahibinin vay hastasının haline! ya yanlış tanı ya da sakatlıkla sonuçlanmış vakalarla dolu bir sicili var, hatta ölüme sebebiyet bile verdiği söylenmekte. 
bunları duydukça insan iyice çileden çıkıyor. 

veterinerlerin hipokrat yemini gibi hastalarının sağlığını her şeyden üstün tutacaklarına dair ettiği bir yeminleri yok mudur? hoş, hekimlerin var da ne işe yarıyor? insana kötü muamele eden doktor gani!
iyi de ama hayvanlara kötü muamele ettiğini bildiğiniz bir veterineri nereye şikayet edebilirsiniz?
konunun biraz üzerine gidebilmek için veteriner bir arkadaşıma danıştım. veteriner hekimler odası var, ama oraya şikayet etmenin pek bir getirisi olmaz dendi. sonuç itibariyle lisansını iptal edebilmek için yeterli değilmiş hayvanlara kötü muamele edilmesi. en iyisi hayvan hakları derneklerine başvurmakmış.

benno'cuğa bakıyorum. ayak dibimde, başını ayağıma yaslanmış mışıldıyor. benden daha dayanıklı bu çocuk. uçan tekmeyi sanki o yememiş. hayat devam ediyor onun için.
bir de benim için edebilse. 


post saldırı sendromu ya da kadına şiddettin meşruluğu

olayın üzerinden üç gün geçti ve sanırım daha yeni idrak etmeye başladım başıma geleni.
hani sıcağı sıcağına açılan derin bir yarayı hissetmezsiniz, içinizden oluk oluk akan kana şaşırırsınız ya (bunu sanki benim ve okuyucularımın her gün başına geliyormuş gibi anlatıyorum! benim hiç başıma öyle ciddi bir yaralanma gelmedi, ama hep duyarız ya bunu. hadi uğraştırmayın beni, ne demek istediğimi anladınız). aynen o yaranın soğuduktan sonra acıması gibi yeni yeni canım yanmaya başladı. aradan geçen bir kaç günün ardından, geriye dönüp daha detaylı düşününce dehşetle bakar oldum bu pazar gününe.

sürekli kafamda sorular dolaşıyor sinsice: o adamın omzuna dokunmak yerine yardım m çağırsaydım önce? ya da başka arkadaşların yapacağını söylediği gibi, önce ben mi saldırsaydım? bu gün olsa yine adamın omzuna yapışır mıydım?

ama nereden bilebilirdim ki?

içim acıyor o anı düşündükçe...

bir kere, normal bir tepki değildi karşıdan gelen. omzunuza sertçe bile olsa -ki benim iki katım büyüklükteki adama ne kadar sertçe dokunmuş olabilirim ki?-, biri dokunuyorsa, ben olsam önce silkinir, sonra en kötü ihtimalle karşımdakini iterdim. yani karşılık vereceğim en uç reaksiyon bu olurdu. kaldı ki, karşımdakinin benim yarım boyutumda eşit güce sahip olmadığını gördüğüm bir insan var, o iteklemeyi bile yapmazdım, değil onu bilmem kaç metre ötedeki kayalıklara sürükleyip döveceğim!!!! nasıl bir durumdur bu?
nasılını bilmem, ama normal olmadığı kesin. çünkü ilk darp vakası değilmiş bu beyin. anlatılanlara bakılırsa, daha evvel de üç kişiye saldırmış. ama öncekilerin hepsi erkekmiş.

bu sefer nasıl oldu da bir kadına el kadırabildi? şiddet ekseninde bir gelişme mi kaydetti?
tanımadığı yabancı bir kadına bu kadar rahat el klaldırabiliyorsa bu ilk olabilir mi?
bana saldırdığına şahit olan birisinin bu adamın karısına "ben sana vursam, sen tepki göstermeyecek misin?" yönelttiği soruya, bu pek saygı değer hanımın verdiği cevap düşündürücü: "o da beyimi kızdırmasaydı!" bunu duyduğumda ikinci bir şok yaşadım!
şimdi merak ediyorum, acaba günde kaç posta dayak yiyor ki bu hanım eşinden, dayağı bu kadar meşru görebiliyor? ama bence yemiyordur; yese, empati kurabilirdi. ve asıl o zaman meşru göremezdi.

ben kendimi o hanımın yerine koyuyorum; benim eşim bir kadına saldıracak; kadın isterse haksız olsun, eşimi yine ayırmaya ve dövmesine mani olmaya çalışırdım. bunu da karşı tarafı düşündüğümden değil, eşime olan sevgimden ama öncelikle de kendime olan saygımdan yapardım! onun sağlıklı düşünemediği bir anda, benim görevim değil midir, mantığı ele alıp onun yerine düşünmek? bir kadını dövmesinin incitici tarafını bir yana bıraktım, bir kadını dövebilecek bir adamla beraber olmayı kendime yakıştıramayacağım için başta engel olmaya gayret ederdim. ama sanırım böyle bir şeye teşebbüs edebilen adamı da kısa sürede terk ederdim.
ama bu hanım, bırakın eşine engel olmayı, ortalığı daha da karıştıracak şekilde etrafa hakaretler ve tehditler yağdırdı.

ve sonrasına özür dileyeceklerine, "en iyi savunma karşı saldırı"dır mantığıyla, onlar da benden davacı şimdi. hem de göz göre göre gerçek dışı beyanatlarla.

yine de çok şanslıydım, sağlam bir taş kafaya sahipmişim. o kadar darbeye rağmen sağlığım iyi durumda. sanki ilahi bir güç beni korumuş.
bilmiyorum, karma, tanrı, ilahi güç ya da adını ne koyarsanız koyun, beni acaba sıkı bir testten mi geçiriyor nedir?


21 Ocak 2013 Pazartesi

nasıl saldırıya uğranılır

dün nasıl da keyifli bir pazardı. benno ile sahilde yürüyoruz. köpek sahibi başka tanıdıklar da var. sohbet, güzel hava, mutlu köpekler. derken bir çift geçiyor kırış kırış köpeğiyle. tanıdığın labrador cinsi köpeği bunun üzerine yürüyor, hafif bir hırlaşma oluyor. şapşal benno da etraflarında koşturuyor, işte köpeklerin normalde yaptığını yapıyor. benno'yu alayım o karışıklıktan diye olayın olduğu yere intikal etmek üzereyim ki, o kırış köpeğin sahibi önce goldene bir tekme sallıyor, sonra benim bıdık benno'ya! benno havada uçuyor. bunu görmemle, hey ne yapıyorsun diye adamın omzuna yapışıyorum. adam bir anda dönüyor, boğazımdan tuttuğu gibi kayalıkların üzerine fırlatıyor, ben kayalıkların üzerinde yatarken, bir eliyle boğazıma abanmış, öbür eliyle kafama vuruyor. kafam kayalıklara çarpıyor. yıldızların uçuştuğunu görüyorum. o süreç kaç saniyelik bilmiyorum, ama bana saatler kadar uzun geliyor. aklımda sadece tek bir düşünce, niye kimse kurtamıyor?! sanki bu içsel çığlığımı duymuşçasına birileri çekip alıyor adamı üzerimden. 
olay karakola varıyor elbette. tüm sahil, beni de şahit yaz diyor.  
saldırgan bilindik bir veteriner moda'da. moda caddesi'nde 24 saat açık duran friends adlı veteriner kliniğinin ortaklarından güven selbes adında biri.
karakola ilk geldiğimizde pişman oluyor. "nasıl oldu, anlayamadım."
tam yumuşar gibi oluyorum, tutup, "ama önce siz saldırdınız" diyor. nevrim donüyor! adam benim iki katım büyüklükte. hadi diyelim ki saldırmış olayım, yapabileceği en normal tepki beni kenara itmek olurdu. ama aldı, basbayağı darp etti. 
bağırıyorum "siz bir kadına saldırdınız!" 
karakol, hastane, tekrar karakol derken altı yedi saat geçiyor. sürekli bir baş ağrısı ve mide bulantısı bende. neyse ki çekilen tomografi temiz çıkıyor. kanamanız olursa ya da mideniz bulanırsa geri gelin diyorlar. ölür kalırsam da geri geleyim mi diyecek oluyorum, demiyorum. gülümseyip teşekkür etmekle yetiniyorum.  
şimdi karşılıklı birbirimizden davacıyız. güya önce ben saldırmışım, o da kendini korumuş sadece! en eğlencelisi de, karısı da hakaret ettim diye şikayet etmiş. kadınla bari konuşmuş olsam, gam yemeyeceğim. zaten şahit olarak gelen başka bir köpek sahibi bir beyden de, tehdit etti diye şikayetçi oldu bu kadın. adamcağız şahitliğe geldi, davalı oldu! galiba en çok da ona üzüldüm. 

bölük pörçük bir kaç saatlik uykuyla olayı anlamaya çalışıyorum. 

halbuki gün nasıl da keyifli bir pazar olarak başlamıştı...


15 Ocak 2013 Salı

benno ile taksim'i fethet(me)mek...

geçen cuma, hem de o yağmurlu gün, aldım haytayı, doldurdum çantaya nevalesini suyunu, atladık vapura, maceraya atıldık! 
vapura biner binmez benno'da bir heyecan! üst arka dış bölümde gittim ki, insanlardan bunalmasın diye. bir o yana koşturdu, bir bu yana. vapurun her yanını keşfetmeye çalışır gibiydi. karaköy'den ver elini hani şu malum yokuş, yüksek kaldırımdan tünel'e. yağmur'a biraz uyuz bir vaziyette her tarafı koklaya koklaya çıktık. yol boyunca da tek karşılaştığımız sokak köpişi de buradaki bir büfenin önünde mama dileniyordu. tabii bendeki kuru mamaya pek ilgi göstermedi. tünel tarafında ilk durağımız türk-alman kitabevi. bir eğitim kitapları temsilcisi var, o da köpek sahibi, benno'yu da fb üzerinden tanıyor, açtı hemen kucağını, tüm kitabevi'nden dolaştılar, ben kitaplara bakarken. sonra ver elini istiklal. neyse ki henüz öğle üzeri o korkunç kalabalığa ulaşmamıştı, yine de benno bir sağa bir sola bakıp olan biteni algılamaya çalışırken başı döndü. galatasaray'dan boğazkesen'e döndüm. ikinci durağımız olan alman kültür'e gelmiştik. önce sekretarya'ya uğradım. eee onca yol geldik, eski iş arkadaşlarımla benno'yu tanıştırmadan gidilir mi başka yere. tabii herkes bayıldı minik zıpırıma. sonra kütüphanesine uğradım, zaten bu yolculuğun nedeni orasıydı. sizinki anlaşılan şimdiden yorulmuştu, sıcağı da görünce mayıştı. yayıldı masalardan birinin altına. ben işimi bitirdim, ama benno'dan tık yok. anca, hadi gidiyoruz deyince ayaklandı. 
dönüşü de boğazkesen'den aşağı, tophane, oradan da karaköy'e geri dönmek amacım. ama başladı mı fotoğraf serüveni, o kısacık yol uzadı bir saate. yolun sonlarına doğru hissedilir biçimde benno'yu sürükler olmuştum. vapura varana kadar da tam çamurda oynamış veletler kadar kirloz bir vaziyetteydi. üşümesin diye bu sefer vapurun içinde oturalım dedim. zaten o da hemencecik koydu başını ayağımın dibine, kapadı gözlerini. ama ben rahat duramadım ki, hababam fotoğraf çekmek için dışarı çıkınca, çocuk da onu bırakıp gidiyorum endişesiyle duramadı yerinde. vapurdan indiğimizde yorgunluğu iyice ortaya çıkmıştı. o son on dakikalık yolu, "hadi bennocuk, az kaldı tatlım"larla zor bela geldik. eve girer girmez, patiler de silindikten sonra bir koydu başını, akşamın erken saatine rağmen uyudu, ta ki, ben yatana kadar da kaldırmadı. uff, onca yeni koku, yeni insan, yeni mekanlar... haklı çocuk.  

10 Ocak 2013 Perşembe

paşa ya da başımın tatlı belası...

bundan bir kaç ay evvel sahilde bir köpecik bulundu. kocaman beyaz bir labrador. moda sahiline sıkça gidenler bilir, orada köpek kulübeleri vardır, işte bu garibim de orada bakılıyor. ama sabahları yemek veren kişiler gelene kadar bizim çocuk sıkıntıdan patlıyor, hav hav da hav hav. insanın içi acıyor onu orada bağlı ve sıkılmış gördükçe. ben de adet edindim, benno'yu sahile indirdiğimde bu koca oğlanı da alıyorum yanıma. ama tasmada gezdirmek mümkün mü bu minik devi?! alabildiğine çekiştirip uçuruyor adamı. bir de nereden buludularsa bir gövde tasması bağlanmış, hani kızak bağlasan asfaltın üzerinden bile çeker herkül çocuk. 
tamam çekiştiriyor filan da, onca iriliğine ve güçlü oluşuna rağmen dünyanın en uysal ve sakin köpeği.  hani şöyle evlat edinse bunu biri, çok kolay yola gelir azıcık bir eğitimle. sabahları yanımda gezdirdiğim o kısa sürede "otur" komutunu öğrendi bile.
 
bu çocuk uysal olmasına uysal da gel gör ki, başka erkek köpekler buna feci kıl. diğer kulübelerde ikamet eden en azılı köpeklerle bile arkadaş olmayı becermiş bu tatlı çocuk, sahipli köpeklerin  boyna saldırısına maruz kalıyor. eee o da o kadar cüssesiyle armut toplayacak değil ya, kendini savunmak adına geri atağa geçiyor. ama saldırıya meraklı olan köpek bağlı olursa, ne kadar hırlayıp, istediği kadar havlarsa havlasın, bizim paşa bir defa olsun dönüp bakmıyor, kâle bile almadan geçip gidiyor.  
buna başka sahiplere gayet kolay anlatabildim, onlar da yavaş yavaş anladılar ki "haaa huyduzluğu bizim köpek yapıyor"
ama maalesef, bir kadın var ki, paşa'ya, dolayısıyla da bana feci takık. adını anmaya gerekli bulmadığım bu hanım abla, kendi gibi ufak ve huysuzun önde gideni olan bir köpeği var. köpek nerede görse, kendi bıdık boyuna bakmadan paşa'ya hücum ediyor. ilk karşılaşmamzda, ki paşa da üstelik bağlıyıdı. yine adı lazım olmayan bu yerden bitme bir saldırdı ki! ben paşa'yı tutuyorum, ama beriki bırakmıyor ki. paşa da tabii kendini savunuyor. bir yandan kavgayı bitirmeye çalışıyor, bir yandan da sahibine köpeğini tut diye bağırıyorum. ama hanfendi köpeğini tutmaya korktuğu gibi, zaten bağlı olan paşa'yı tut diye o bana histerik bir şekilde bağırıyor. "yahu kör müsün bu köpek bağlı, nereye gideyim? uçayım mı? senin köpeğin peşimizden geliyor!" diye anlatmaya çalışıyorum, ama nafile. yahu madem korkuyorsun köpek tutmaya, ne diye beslersin onu a kadın!!? hayır, sakince bir kenarda dursa, yine başım üstüne diyeceğim, küfürleri de dahil ettiği histerik bağrışları olmasa, zaten köpekler de biri iki uyarı ısırdığından sonra muhtemelen yatışacak. baktım ki çözüm yok sonunda içim acıyarak küçük saldırgana mecburen itekledim de, nihayet kaçtı. bu kaçmasına kaçtı da, sahibi olan muhterem kadın avaz avaz söylenmelerine devam etti. duymazlıktan geldim. evime döndüm. 

olay elbette burada kalmadı. başka bir gün, bekçi kulübelerine bakan yaşlı bir bey var, salık olan köpekleri aramaya gidiyordu ki, bağlı olmayan paşa'ya göz kulak olmamı rica etti. benim de niyetim köpeklerin olduğu alandan çok uzaklaşmamak. üç köpeğiyle gezen bir arkadaşım geldi beş on dakika sonra, hadi yürüyelim biraz diye. "yok paşa salık, gelmeyeyim, şu saldırgan bıdık geziyordur." dedim, ama "o yok ortada, gel sen, bir şey olmaz" dedi. sen öyle san. daha park yolunun ortasına gelmemiştik ki, sizinki bir anda peydah olmasın mı! hadi bizim sevgili sahibesi yine başladı çığlıklarına! arkadaşımla ben atladık hemen paşa'nın üzerine, yakalamaya çalışıyoruz. bu hanım abla ise yine kendi köpeğini tutmaktan aciz, ben paşa peşinde koştururken arkama geçmiş, sırtımı yumurklayarak "niye paşa'yı serbest gezdiriyorsun" diye çığlıklar atıyor. kafam tamamen paşa'yı tutmaya odaklanmış,  yumrukları anlamakta güçlük çektim her nedense. tamam yahu, itiraf ediyorum işte, paşa kadar bile olamadım. o bile kendini savunuyor!! ama benim ellerim armut, pardon paşa topluyordu! ne yapayım?!
sonunda paşa'yı yakalamayı başardım, ama bu sefer arkadaşım ve zat-ı muhteremin ağız dalaşı başladı. çünkü hatunun çenesi durmuyor ki! ben benno'yu da zaptedeceğim diye geri gitmek zorunda kaldım. meğer o esnada arkadaşımla ve diğer hatunun kavgası iyice büyü, itiş kakış, ve aslında ufak tefek görüp karamürsel speti sandığım arkadaşımın tekme atmalarına kadar vardı. neredeyse polise yansıyormuş olay. 

bu olaydan sonra uzunca bir süre bu hanfendiye rastlamadım. ta ki, bu sabaha kadar. bu sefer uzaktan sordu, "paşa mı o?" "evet paşa, seninkini tut sen" neyse yakınındaydı köpeği, hemen kucakladı. oh, tamam sorun çıkmayacak diye sevinirken, bu kadının çenesi durmuyor ki! çığlık çığlığa yine niye paşa'yı serbest gezdiriyorum diye söyleniyor. "yahu yürü git işte, paşa saldırmıyor ki, niye bağlayayım, bak şimdi sakin sakin önünden yürüyüp gidecek, yanına bile sokulmayacak, sen köpeğini o sürede tut, yeter!" ama gel de bunu bu kadına anlat! hadi vıdı bıdı söyleniyor. küfür etmeye başlayınca, "yürü git, bak paşa geliyor, kaç" diye dalga geçtim. hiiiih, sen misin dalga geçen, küfürün bini bir para! yok süründürecekmiş beni, yok or...puymuşum (buradaki bağlantıyı inanın ben de anlamadım) da bıdı bıdı. üstelik kendi başına da bir şey yapamıyor, hemen birlikte yaşadığı arkadaşını arayıp, "polisi ara, bu or...pu yine paşayı serbest gezdiriyor" destek almaya çalışıyor. offf, traji komik bir durum anlayacağınız...

burada dahaçok benno'yla maceralarımı anlatacağım sanıyordum.  ama görülen o ki paşa'yla maceralarım çok daha tehlike ve renk içeriyor. bu seri devam edeceğe benziyor. 






31 Aralık 2012 Pazartesi

yeni yıl

yeni yıl histerisine kapılmayacağım, kesin kararlıyım! bütün gün televizyonu açmadım ki, etkisine girmeyeyim. ne de olsa kesin bütün kanallarda yeni yıl heyecanına sabahın erken saatinde kapılmış vaziyetteydiler.  açmadığım için bilmiyorum. ama öyle olduğundan da eminim. eee, bunca yılın tecrübesi var. 
akşam üstü olunca benno'yu alıp sahile indim. dönüşte çok sevdiğim bir arkadaşın atölyesine uğradım. birisi bir anda koca bir kek getirdi. direkt millet yılbaşı moduna girmiş bir şekilde kek kesti. yendi içildi. hadi eşeklik omasın ben de mecburen katıldım. baktım ki, aaa dur yahu, hoşuma mı gidiyor ne. milletin tabii programı belli. kapadı atölyeyi davetlere uzadı. 
ben de hadi bari hemen eve gitmeyelim dedim, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşın kitabevi'ne uğradım. kapalı olduğunu sandığım kitapçı meğerse karanlıkta demleniyormuş. beni de içeri davet etti. bir anda ne olduğunu anlamadan yıl başı moduna giriverdim. hele üç kadeh viski sonrası arkadaşı ablasına gitmek üzere ido iskelesine bir geçirişim var ki benno'yla, gözlere şenlik!
eve geldik, benno beş saatlik gezintinin yorgunluğunda sızdı kaldı bile. bense yıl başı moduna çeyrek vaziyette girmiş bir halde kalakaldım. 
halbuki ne güzel bundan çok uzak kalmaya niyetliydim. davet eden hiç kimse de yok. ne yapacağım şimdi?
oysa kanapeye kıvrılıp güzel bir şekilde uyuklayarak geçirmek de var...?!



29 Aralık 2012 Cumartesi

üç kuruşluk indirim manyağı

anlayan beri gelsin...
mayıs'ın ortasıydı ikibin lira bayıldığım telefonun denize düşmesini sineye çektim, ne sigortasını almaya çalıştım ne de doğru dürüst aradım. yedi yıllık külüstür telefonumu paşa paşa kullanmayı bile göze alarak. 
ama gel gör ki, bugün markette, üç liralık indirimi yapmadılar diye ortalığı birbirini kattım! bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?! valla ben çözemedim. siz çözersiniz, bir zahmet bana da bildirsenize! 

4 Aralık 2012 Salı

dilek

bir şeyi çok dilersiniz ya. aylar boyunca o dileğinizi düşünür, onunla kalkar onunla yatarsınız da, keşke olsa derseniz. aslında gerçekleşmesinden yana hiç umudunuz yoktur. ama bu durumu değiştirmek için de bir şey yapmazsınız. çünkü durumu kabullenmişsinizdir.
loto oynamak gibi. milyarda bir ihtimalin olduğunu bilirsiniz, ve o milyardan biri olmayacağınızı da bilirsiniz ama yine de her hafta bir kupon doldurmaktan kendinizi alamazsınız. kandırmak mıdır o kendini? yoksa ne kadar inkar da edilse umudu yitirmeme çabası mıdır bu? hadi burada bir çaba var. aktif bir girişim. bir de hiç loto oynamadan paracıkların kendisine çıkacağını hayal eden bir güruh vardır. tek bir loto kuponu doldurmaz. ama yine de umut eder. utanmadan sıkılmadan hem de.  
ya da işinde terfi etmek ister, ama olağanüstü bir çaba gösterip de üslerinin gözüne girmeye çalışmaz.  ya da çaba gösterse de bir şey değişmeyeceğini, nasılsa yine de tuzu kuruların ve yalakaların o terfiyi alacağını bilir. başka örnek vermeye zorlamayın beni güzel kardeşim. anladınız işte umutsuzlardan, umutsuz vaka dedikleri o mefhumdan bahsediyorum.   
bendeniz de o güruha girdiğimi burada itiraf etmekten kıvanç duyarım. aylardır ahlanıp vahlanıp dilekler dilemiştim. hiç bir umudum olmadan. yalan yanlış loto kuponları bile doldurmuşluğum yoktu. hatta uğruna şiirler düşüp yanlış beyanatlarda bile bulunmuştum. o kadar umutsuz bir vakaydım.  ama   dün gece ne olduysa oldu, benim bu umutsuz dileğim bir yerlerden duyuldu nihayet. ya da bir başkasının deyimiyle "çağrıldı". 
dileğimin ne olduğu ve nasıl gerçekleştiğini burada anlatamam, boşuna sormayın. o ancak şiirlere mevzu bahis olabilir, oluyor, olacak. 
hala dünün keyfi üzerimde. elbette düş gördüğüm ihtimali de var. sabah uyandığımda, düş olmadığına dair delilleri incelemek zorunda kaldım. o kadar şaşkınım anlayacağınız.  düş de olsa dert değil zaten, ama düş olamayacak kadar da güzeldi.  
yani uzun lafın kısası olarak şu beylik lafı etmeden geçemeyeceğim: ne dilediğinize dikkat edin, gerçek olabilir.

15 Kasım 2012 Perşembe

teslimiyet ve inanç -2-

"sustuğumuz için açığa çıkamıyor, sır gibi saklanıyor bu fizik ötesi dünya?!"
demiştim bu sabah, ya da gecenin bitiminde. ama özenle de susmaya devam ettiğimi fark ediyorum şimdi. çünkü nereden başlayacağımı bilmiyorum. 
konuşursam deli diyecekler, susarsam ben kendime yabancılaşacağım. 

aylardır edebi mecmua'da şiirle anlattıklarımı izlenimci bir üslupla düz yazıya çevirmeye kalktığımda tıkanıp kalıyorum. zira şiire sığınıp, onun ardına saklanmak çok daha kolay. her ne kadar olanı biteni imgelere çevirmek zor görünse de. düz yazıda son, ama aslında bilhassa mayıs ayını, değil yazmak, düşünmek bile aklımdan tam anlamıyla şüphe etmeme sebep oluyor. 
gülerek deliliğini ilan etmek başka, bu düşünceyle gerçek manada başa çıkabilmekse bambaşka. iki ayrı mevzu. 
ve işte yine başlayamıyorum anlatmaya. boş bir sayfaya saatlerce bakıyorum, sanki kendiliğinden dökülecek satırlar. 
belki de sondan başlamalıyım?!
sorun şu ki, yeniden uykuya bağımlılığım gelişti. uyku zihni zayıflatıyor, düşünme yetisini baltalıyor. keşke hiç uyku ihtiyacımız olmasa! hele ki ömrün üçte birini uykuda geçirdiğimizi düşündükçe... uykuya feci halde düşman kesildim. ki bunu daha önce anlatmıştım bir yazımda. ne ne zaman sıkıya gelsem zihnim yeniden uykuya sarınmak istiyor. 
onaltı yaşındayken jack london'ın "martin eden"i okumuş, yazar olan kahramnın daha çok yazabilmek uğruna uykusunu bir saate indirgemesinden öyle etkilenmiştim ki, ben de uykumu kısmaya başlamıştım. tabii ancak dört saate indiriebilmiş, genç. bedenim ama ancak beş altı ay buna dayanabilmiş, çok zayıflamaya ve göz altlarım morarmaya başlayınca annem durumu anlamış ve beni zorla uyutur olmuştu. 
biliyorum konudan sapıyorum. gayet bilincindeyim. 

gerçeği yazmayı başarmış olanları düşünüyorum. ya yeni bir dînin yayılmasına neden oldular, ya da hayal gücünün ardına sakladılar. 
kutsanmış biri olmadığıma göre kendi gerçekliğimi ancak hayal gücümün ardına saklayabilirim.  o halde bu yazının bir manası yok. edebi mecmua'da görüşürüz...



teslimiyet ve inanç

ya da inanç ve teslimiyet mi demeliyim? hangisi önce gelir, hangisi sonra? inanç nerede başlar ve ne zaman teslim olur kişi?
yirmi küsür yıl süren felsefeye sığınmışlığım, katı bir maddecilikle örülü olmasa da metafiziğe hep şüpheye bakan bir tutum içeriyordu. gerçi altı yedi yılda bir metafiziksel bir patlama yaşıyor, o yanımı inkar etmesem de ondan şüphe etmiş olmanın acısı yoğun bir zihin karmaşası yaşatarak çıkartıyordu benden. belki de tam tersi bir ifadeyle o dönemleri anmak daha doğru olacak: olabildiğince berrak bir zihne sahip olarak geçiriyordum o dönemleri. çünkü evreni, kainatı, gelmiş geçmiş tüm yazılmış eserleri anlayan bir zihin berrak değildir de nedir?
"ohaaa, küçük at da civcivler fayda görsün" minvalinde bir itiraz duyar gibiyim. de de güzel okuyucm! ben de bunu başkasının yazısında okusaydım, yaşadıklarımı yaşamadan evvel, "uçmuş bu" derdim. yalan yok, gerçekten de uçtum! ne de olsa maddeci zihnin henüz açıklayamadığı bir yığın fenomen var! ve iki ayağının üzerinde yürümekten yorulmadın mı sen de sevgili okurum? hadi gel birlikte uçalım accık...
gerçi wittgentstein, konuşamayacağımız şeyler hakkında susmamız gerektiğini söylemişti.  ve belki de sorun orada başlıyor. sustuğumuz için açığa çıkamıyor, sır gibi saklanıyor bu fizik ötesi dünya?! 
gerçeğin kollektif hafızamızda yer aldığını düşünüyorum. bilyonlarca, katrilyonlarca ve işte matematiksel üst rakam neyi el veriyorsa, hadi artı sonsucza olsun, işte o miktardaki puzzle parçasına bu kollektif hafızanın bölünmüş olduğunu düşünün. o puzzle parçaları biziz. ontolojik bir düzeyde düşünebilme yetisine sahip her zihni bir puzzle parçası olarak düşünün (burada "düşünebilen" kelimesine vurgu yapmak isterim, "düşünen" demedim). ve işte sadece bütün o parçalar bir araya gelince gerçeği bulmuş olacağız.  ama zaman kavramını icat etmiş olduğumuzdan beri, (görecelilik kuramını düşünerek) herbirimiz aynı hızda, paralel bir zihinsel gelişimi gösteremediğimiz için, parçaların bir araya gelmesi imkansız gibi duruyor.  
a priori ve  a posteriori zamanlarında mümkün olabilir gibi duruyor. yani zamanın henüz olmadığı ve zaman sonrası olan o anda. ki tek bir andır o. yılanın kuyruğunu ısırdığı döngünün ara noktası belki de. kant'ın transsendantal dediği yer, an. zaman ve mekandan bağımsız olan. ah işte, felsefi  bir diskurun varamayacağı noktaya çabucak geldik. felsefe, inancın olduğu noktaya maddeci bir dille varmaya çalıştığı için hep çuvallıyor.  çuvallama elbette doğru kavram değil. neticede, felsefe görünen dünyayı anlatmakta.  ve iyi de etmekte, zira hala feuerbach gibi düşünüyorum, hayat felsefede başladı, felsefede bitecek. inancı konuşmak zaman kaybından başka bir şey değil. ama işin kötü tarafı; ben artık zaman kaybına uğramak istiyorum. ya da işte "öteye" varmak istiyorum. 
şimdi size, istemekle kalmadım, kendi puzzle parçamın ötesine geçip resmin bütününü kuş bakışı da olsa, görmeyi beceredim desem, ne karşılık vereceğinizi duyar gibiyim. evet evet psikolğum var, ama o benden de kaçık! 
ve şimdi yeniden o minik puzzle parçasının içine hapsolmuş bir minik zihnin işkencesini yaşıyorum. fizik ötesi yaşadıklarına maddeci zihnin sınırlılığında şüpheye boğulan halimle...
ne zaman gerçek manada teslim olabileceğim?!

sabahları mübi ve benno sayesinde tanımış olduğum behruz kia'nın "dünya" şiirinden çıktı bu yazım. hadi onu da paylaşayım da olsun bu iş:

dünya
sürekli ateşin
etrafında dönen
evrenin bu çocuğu,
gökyüzünü kıskanıyor.
sadece bu çocuk,
kollarında
denizlerdeki yaşamı taşıyor.
dalgalar,
sudan kabaran,
toprağa inen 
denizlerin şarkısıdır.
ve, şu küçük melek,
hala borusunu öttüren,
şu küçük beyaz bulut parçasının
üstünde oturuyor.
çünkü aşk, satan'dır,*
ve melekler adını unuttu.
ve insan,
korku yüzünden,
zarafetten, yağmurdan,
ve rüzgardan düştü.


*: satan kelimesinden ingilizcesine bakmasam, emin olamazdım. şeytan kast edilmekte. 

8 Kasım 2012 Perşembe

cloud atlas ve kötü sinema salonları ...

uzun zaman sonra sinemaya gitmeme değdi bu film kesinlikle! olay örgüsü altı ana öykü üzerine kurulu ve  farklı zamanlarda sürekli yeniden yolları kesişen ruhların farklı kişiliklerde olup birbirinin hayatını etkilemesinden oluşmakta. basitçe söylemek gerekirse, reenkarne olan, ikisi ana olmak üzere, toplam 15 karakterin film boyunca farklı ırk ve akrabalık, arkadaşlık ya da düşmanlık ilişkisinde yeniden karşılaşması da diyebiliriz buna. 
film aslında olağanüstü etkileyici. sonmi karakterinin de filmde söylediği gibi: "ölüm sadece bir kapı. kapandığı anda, başka yerden yeni bir kapı açılır!" demek ki ölümden sonra yeniden dünya'ya, ya da bu dünya olmasa bile başka bir gezegende yeniden insan formunda yaşama merhaba diyecek ve toprak altında kurtçuk maması olmakla kalmayacağız hissiyatını veriyor. bu size teselli ediyorsa, elbette hemen zaman kaybetmeden filmi seyretmeye gidin derim. ama durum o kadar basit olmamalı. 
tabii ki bu hem senaryosunu yazan ve yöneten wachowski kardeşlerle tykwer usta'nın hayal gücü. onlar böyle buyurmuş. çok da güzel buyurmuş. film boyunca aslında bir nevi ölümsüzlüğü yaşıyorsunuz. yok o çağda, yok bu çağda, hem de aynı bedende yeniden dünyaya gelerek, aslında minik molalarla faniliği ekarte etmiş oluyorsunuz. tabii filmde. 
yeniden dünyaya, ya da işte başka bir evrende dünyaya gelme fikri iyi de, bu neden sürekli aynı bedende vuku bulmak zorundaymış diye insan sormadan edemiyor. tabii sinema dile bu, şimdi farklı oyuncu kullansalar, sonraki hayatlarında kimin kim olduğunu seyirci karıştıracaktı diye itiraz edilebilir. yine de bu kadar kolaya kaçılmaması gerekirdi diye düşünüyorum. istedikten sonra bunu anlatacak bir dil muhakkak geliştirilebilirdi. reenkarnasyonun, sanki başka yaşam formu kalmamış gibi hep aynı bedende ve ille de insan formunda olması bence biraz kısır bırakmış, daha da zenginleşme olasılığı olan olay döngüsünü. yani resmen insanın wachowski kardeşlerle tykwer ustanın daha çok oyuncuya parası mı çıkışmamış diyesi geliyor. zaten siyahi ya da çinli oyuncuları beyaz ırk mensubu gibi göstermeye çalışmaları da biraz komik ve inandırıcılıktan uzak olmuş. ama başka bazı oyuncuların da büründüğü kimlikler o kadar başarılıydı ki, ardında hangi oyuncunun olduğunu anlamak için jeneriği beklemem gerekti. 
film her ne kadar farklı zaman dilimlerini anlatıyor gibi görünse de -bunu sonmi'nin anlatımından anlıyoruz- sürekli farklı zamanlar arasında atlaması ve belli bir sıra gütmemesi bana paralel evrenler çağrışımını yaptı daha çok. zaman akışının hızlı veya yavaş ilerlemesine oranla da farklı çağları yaşayan paralel evrenler. ve aslında hepsi tek bir anda olup bitiyor da, yaşam formlarının farklı zaman algısı yüzünden aralarında binlerce, yüzbinlerce ve hatta milyonlarca yıl varmış gibi görünüyor. tabii benim yaşama bakışımı yansıttığı için böyle düşünmek hoşuma gidiyor. sizin bu anlamı çıkarmanız gerekmez. 
her ne kadar eleştiriye boğmuş gibi dursam da, film genel manada çok hoşuma gitti. çok zengin bir anlatım ve etkileyici bir yaratıcılık ürünü olduğu kesin. hiç. bir anında sıkıldığımı anımsamıyorum. hatta sinema salonunda aniden başlayan ve rahat onbeş dakika boyunca susmak bilmeyen alarma rağmen yerimden kıpardayamadım. 
ne alarmı diye şaşırdınız değil mi? ikinci yarıdan sonra, durduk yerde alarm başladı. neredeyse isyan çıkarıyorduk ki, fuayiye çıkınca orada daha beter bir alarmın çaldığını duyunca vazgeçtik. demek ki genel bir arıza vardı. neyse ki alarmın başladığı noktaya geri sardılar filmi de o kısmı yeniden seyredebildik. 
tabii ilk yarısında soğuktan donmam ayrı bir şikayet konusu, ama şikayet edince, ikinci yarıda klima mı açıktı da kapadılar yoksa kaloriferi mi açtılar bilmem, ısınmaya başladık. ama tam ısındık derken de şu alarm tepemizde öttü. kadıköy'ün en büyük sinema kompleksinin bu kadar köt hizmet vermesi ayrı üzücü ya, şimdi buna ne desem bilemedim. 

7 Kasım 2012 Çarşamba

Instagram ya da nasıl gelin güvey fotomodel olunur...

epeydir şu fotoğraf sitesine müptela olmuş vaziyetteyim. hatta tablet bilgisayarım üzerinden app'ini de indirdim, hababam fotoğraf çekip yüklüyorum. elbette şimdi değerli okuyucuma bu siteden aldığım keyif ve neşeyi anlatmak değil bu yazımın amacı. yok yok. ben asıl, değerli okuyucum için yemeyip içmeyip, oradaki insanların enteresan yaklaşımını didiklemek istiyorum. tabii ki bu sitenin/aplikasyonun amacı  aile, arkadaş vs ile kolay fotoğraf paylaşımını sağlamak. ama her ne hikmetse, explore sayfasını dolaştığımda hep benzer türde fotoğraf paylaşımcılarının resimlerini görüyorum: kendini reklam malzemesi yapan genç kadınlar. arada yeni yetme erkekler de bu kervana katılıyor, ama ağırlık hemcinslerimde. üstelik çoğu da model bile değil. ve nasıl oluyorsa sabah kalktığı andan yatana kadar kendini nesneleştirmiş olduğu resimlerle dolu profilleri var. kim olduğu belirsiz insanların özel hayatlarının nasıl bir ilgi unsuru olabileceğini düşünüyorlar ki?! ve bu kişilerin takipçi sayısına bakıyorum, binlerin, onbirlerin ve abartısız, bazılarının yüzbinlerin çok üzerinde takipçisi olabiliyor. yani amaç çoktan eş, dost, akraba ile fotoğraf paylaşımını aşmış, bir nevi "selibriti", "ünlü" olma derdine dönüşmüş vaziyette. 
galiba facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin başlattığı bir deformasyon bu. özel hayatını olabildiğince geniş kitlelere deşifre etme ihtiyacı. çünkü 
bir yandan özel hayatımız kalmadı, internet üzerinden izlenebilir olduk diye ver yansın eden evhamlı bir kitle ve diğer yanda bunun tam tersi, kendini olabildiğince ifşa edenler! 
hani artık ürettiği ile değil, sadece kendi olmakla bir ürüne dönüşüm var burada. hepsi birer paris hilton olma gayretine girmiş minik pariscikler. 
bu beni niye mi dürtüyor? 
tamam, bu günümüz medya araçlarının sağladığı global iletişim muhakkak. aslında ona diyeceğim bir şey yok. kendisi bir değer üretemiyorsa bu açlığını kendisini nesneleştirerek ortaya koyabilir. onun tercihi. benim derdim, bu programın/aplikasyonun, yani bu resimleri seçen hangi mercii ise, ağırlığı bu minik parislere veriyor olması. explore sayfasına girdiğimde, ben kendim gibi fotoğrafçılık için fotoğraf üretenlerin eserlerini de eşit ağırlıklı olarak görmek istiyorum. 
hepsi bu! 
çok şey istemiyorum değil mi?


6 Kasım 2012 Salı

benno maceraları

söylemiştim ya, benno girdi hayatıma artık bolca onu anlatırım diye. buyrun işte, çok ara vermeden hemen yeni vukuatlarını sıralıyorum küçük beyimizin:
hafta sonu sabah yürüyüşümüzü yaparken, beyimiz kakasını yaptı. tam almaya yelteniyordum ki az ötede mavi bir şey gördüm. daha henüz zihnim, yahu bu şey bilmem ne olmasın minvalinde durumu anlamaya çalışırken, benno çoktan biri iki saniye sonra olta iğnesi olduğunu tahmin ettiğim mavi şeyi kapıp kaçtı. benno önde, ben arkada, benim donları doldurmaya ramak kala bir koşuşturmacadan sonra küçük yaramazın bir anlık boşluğundan faydalanıp attım kendimi üzerine. bu arada da olta iğnesini çiğnemeye çalışıyor bizimki!
neyse ki bir yerine saplanmadan alabildim. olta iğnesini ucunda balıkla, eskidiği için mi rast gele atıyor kenarda avlanan balıkçılar bilmem. ama bunlar kazara kopup gelmiş gibi durmuyor. kopsa, balık ne arar bunun ucunda?
tabii ben o korkuyla, hemen orada avlanan balıkçılara bastım fırçayı. muhtemel ki, onların bile değildi. ama benim şokta olduğumu anlayıp ses çıkarmadılar.

tabii ben korkudan, o sabahtan beri hadisenin gerçekleştiği köşeye gitmiyorum. ama benno bu, belayı bulmanın yolunu bir şekilde buluyor!

bu sabah sakin sakin yürürken, buldu mu bu hayta kendi kadar bir kemik?! halbuki dışarıda bakınmasın diye evde boyna kemirdiği kocaman iki tane kemiği vermiştim ona. ama tok evin aç çocuğu, fazla mal göz çıkarmaz minvalinde, elektrik süpürgesi gibi tarıyor yerleri. ne olur, ne olmaz lezzetli bir çöp parçası bulurum umuduyla detektör minvalinde öyle bir yapışıyor ki yere, şimşek düşse tepesine, fark etmeyecek. 
tamam, kemiği götürsün, aslında onda bir sorun yoktu. hatta ağzından almayacağımı anlatmaya çalışıyordum ki, sahilin başıboş köpeklerinden karabaş peydah olmasın mı!! aslında gayet munis bir köpektir, ama kemiği görünce tam bir yamyam kesildi. atladı benim çocuğun üzerine! benim bıcır ördek de, kendini herkül mü sandı ne, bırakmıyor ağzından kemiği. benim de benim diyerek var gücüyle tepişiyor bunla! tabii karabaş, dün kemiğini kendisinden iri bir golden'e kaptırmış olmanın, ve golden kemiği götürürken ulumanın acısını daha atamamış üzerinden. -ah ah, sen misin o hallerine gülen!- ama işte, köpek milleti bile gücünün yettiğine kafa tutuyor. ver o kemiği kavgasıyla başlamasın mı karabaş benim ufaklığı ısırmaya!! ben o korkuyla bir atladım karabaş'ın üzerine! yapıştım iki elimle ensesine, benim bıcırın üzerinden çekmeye çalışıyorum. annelik işte, kedi bile arslan kesilir ya yavrusu söz konusu olunca. ben de o deli kuvvetle bir kaldırdım karabaşı. rahat yarım saat parmaklarım acıdı, nasıl bir güçle yapıştıysam karaaşın ensesine... bir tanıdık da yetişti, benim oğlanı tuttu, kaçmasın diye.  hemen kontrol ettim yara bere aldı mı diye, neyse ki vaktinde müdahale edebilmişim, yine bir yara almadan popoyu kurtardı minik yaramazım. tabii ki kemiği kapmış bir karabaş bırakarak hızla olay mahallinden ayrıldık.
çekirge benno bir sıçradı, iki sıçradı, somumuz üçüncüsünde hayırlı biter inşallah. 
resimde de beyimiz, acı biber tadının dayanılmaz lezzetine varmakla meşgul. bu cocuk yaramazlığın kitabını yazmasa ne olayım....

uykucu ya da ölümüne uyumak

son haftalarda çok kötü bir alışkanlık edindim. akşam kanapeye uzanır uzanmaz, başlıyorum uyuklamaya. sonra gecenin bir vakti uyanıyorum, sabah üçe dörde kadar oturuyorum. sokaklar öyle sessiz ve huzur verici ki, bu vakti ayrı bir seviyorum, hatta en sevdiğim saatler olduğunu söyleyebilirim.  dışarıda tatlı tatlı esen rüzgarın hışırtısından ve tek tük bu saatlerde geçen uyksuzuların ya da gece eğlencesinden dönen birilerin ayak seslerinden başka bir ses yok. tabii hırsızların en yoğun çalışma saati olduğu gerçeğini de unutmamak lazım. eh, onların da bir çalışma saati olacak elbette. bunun dokuz altı olmasını bekleyemezdik herhalde?!
ee sorun ne o halde diye soracak sabırsız okuyucum. sorun uyanık kalamadığımda oluşuyor. bütün akşamı kanapede uyuklayarak geçiriyorum, sonra bu saatlerde sürünerek yatağı buluyorum. bir de bakmışım, son oniki saatimi neredeyse aralıksız uykuya harcamış oluyorum. oh yarasın tosunuma gibi bir nidada bulunan okuyucumı hemen kınıyorum. yaramıyor efendim! 
uykunun tamamen gereksiz, vakit çalan ve aslında insan zekasını da öldüren bir mefhum olduğuna inanan bendenize, işkenceden farksız bu kadar çok uyumak. hani ajan olsam, kesinlikle uyku ile beni bülbül gibi öttürebilirler. "abi ne olur uyutmayın, bütün devlet sırlarını şakıcam!"
tamam, demek ki bedenin ihtiyacı varmış, ne var bunda da demeyin. bu kadar çok uyumak zihni bulandırmakla kalmıyor, onun daha yavaş işlemesine de sebep oluyor. yani kısaca aptallaştırıyor. hele ki beden üzerindeki etkilerini saysam, ühüüü! ama aranızda uykucu varsa, şu makale sinirlerinizi bozar umarım...
"rüyadan uyanmadğımız sürece, rüyada olduğumuzu bilemeyiz." bunun gerçekliğini deneyimlememiş olana elbette kitş gelecektir bu. ama budda'nın asırlar evvel ifade ettiği ve matrix gibi filmlerle popularize edilmiş bu cümlenin ne kadar gerçek olduğunu bir bilseniz. emin olun, yaşamınızın üçte birini heba ettiğiniz uykudan öyle bir kaçarsınız ki, hızınıza speedy gonzales bile yetişemez. 
ee anlat madem, öğrenelim demeyin. bu mevzu çok derin. boşuna deli olduğumu ilan etmedim. belki. bir gün anlatırım. 

27 Ekim 2012 Cumartesi

kötü veterinerlik

akşam bir arkadaşıma anlatırken aklıma geldi. moda'da bir kaç sene önce açılmış bir veteriner kliniği var, dükkandan bozma minnacık yerde çalışıyorlar. sanırım sadece iki genç veterinerden oluşuyor. moda pati veteriner kliniğinden bahsediyorum. 
alaca henüz 15 buçuk yaşındaydı, göğsünde minik bir şişlik gördüm. asıl veterineri gündüzleri muayenesinde yoktu, benim de bir yoğunluğum vardı o zamanlar, akşam kursu veriyorum, gidemedim. kader bu ya, bunlara götürdüm. "aaa bir şeyi yok, su toplamış sadece. sizi rahatsız ederse şırıngayla alırız." demişlerdi. beni mi rahatsız ederse?! demek alaca'yı rahatsız eden bir şey değil. ben abartmışım demek diyerek oralı olmadım. ama bir iki ay içinde o "su toplamış şişlik" morarmaya başlanmasın mı! hemen veterinerimize götürdüm.  biyopsi yapıldı. "ah neden hemen getirmediniz, tümör aşamasına geçmiş. erken gelinseydi, tümöre dönüşmeden önce, daha kolay önlem alınırdı" dedi. ve ben yıkıldım! zırlaya zırlaya eve geldim. eve gelirken de bu moda pati veteriner'e uğradım. durumu anlattım. sizin yüzünüzden geç kaldım, dedim. "aaa, tabii moraliniz bozuk, içinizi dökün elbette!" dedi oradaki nazik genç veteriner! dondum kaldım! "size içimi dökmeye hiç ihtiyacım yok! yaptığınız hatayı bilin diye gelmiştim, ama anlaşılan sizde bunu görecek ne olgunluk ne de mesleki ahlak anlayışı var! diye bağırdım. ve oradaki başka hasta sahibine de, kedinizi nasıl bir veterinere emanet ettiğinizi bilin diye söylenerek çıktım. 
nereden mi. geldim buraya? akşam bir sokak kedisini götürecek veteriner arıyorduk, hem bayramda açık, hem de sokak hayvanından para almayacak kadar hayvanları seven bir yer. mecburen bunları da aradık, zira pek bir yer açık değil.  65 lira civarında muayene parasını alacaklarını söylediler. gözünüzü para doyursun! sizin hekimliğinizden gelecek fayda da olmaz olsun!!!!

cumartesi akşamı

yalnız yaşayan biri ne yapar akşamları? ya kıçını devirir, erkenden kanapede tv karşısında sızar kalır, ya da müdavimi olduğu bara kapağı atar, bir yere tek başına oturur ve blog yazar. 
şimdi zehir okuyucularım hemen itiraz edecek. bütün yalnızlar böyle mi yapıyor sanki diyerek. tabii ki böyle yapacak, yapmazsa bizzat o yalnızın evine kadar gelip o sızdığı kanapede uyandırmazsam ne olayım!
hmm düşündüm de, yok, uyandırmak şimdi çok meşakkatlı, ben şu oturmuş olduğum bar köşesinden yazıma devam edeyim. sanki insanlığa daha az zararım olacak (dikkatinizi çekiyorum, "faydam olacak" demedim) gibi. netekim, ben de her kentli yalnız vatan evladı gibi, hafiften sosyalleşebileceğim ama yine de yalnızlığımı da bir parça kendime saklayabileceğim bir mekanda, çevremde olup bitene hafiften göz süzmek suretiyle (mesela şu an sağ yanımdaki çift şapırtıyla öpüşüyor, sol yanımdaki garson da biraları yüklenip götürme niyetinde) evimden uzakta olma ihtiyacımı gideriyorum. bir yandan da instagram üzerinden gelen yeni yetmelerin mesajlarına cevap yazıyorum. 
aslında benno'nun yokluğu hafiften dürtüyor, kalk git evine, minik oğluşunun yanına diyor o dürten taraf. direniyorum. bütün günümüz birlikte geçti, arada özlemek de lazım. 
bu ilk bar yazım değil, sonuncusu da olmayacak elbette. bir başıma buralara gelmeye devam ettikçe ben daha çok bar yazısı yazarım.  özellikle de cumartesi akşamları. 

25 Ekim 2012 Perşembe

benno hikayeleri


benno hayatıma girdiğinden beri yazmaya pek vakit bulamaz oldum. nasıl bulayım! sabah kalkıyorum, ilk iş benno'yu çişe çıkartmak, sonra kahvaltı ve işe gidiş. işten geliyorum, ilk iş benno'yu çişe çıkarmak. hatta akşam çıkıyorsam, muhakkak yanıma alıyorum minik itimi. bütün gün yalnız kaldı zaten, bir de akşam mı kalsın. o çıkmayacaksa ben de çıkmam, daha 
birlikte belki başkasına çok sıradan gelecek ama bana göre acayip maceralar yaşıyoruz. yok kaka yemeceler, adada faytonlardan korkmacalar, ya da sokakta bulunan poşetle delicesine oynamacalar.  başka köpeklerin saldırısı ise başlı başına köpek gazetesine beş dörtlük manşet niteliğinde.iyi. 
anlayacağın sevgili okurum, benim dünyam feci halde bu minik sevgili etrafına dönmeye başlamış da ateş bacayı satış bile. hatta fransızca dersinde adını da koydum! millet iPad'ine olan aşkını ifade ederken, ben bu bıcırığa ilan-ı aşkta bulundum. hocam ise böyle bir köpek aşkını tuhaf bularak iPad aşkını onayladığını ifade etti... "la havle" demekten öte bir şey yapamadım. tabii ki içimden çektim o la havle'yi. ne de olsa hocam. iPad'e aşık olabiliyorsun da köpeğine olamıyorsun!!! nasıl bir dünya bu yahu?! bal gibi de aşığım işte. dersin ortasında ellerimi kokluyorum, ah oğluşumun kokusu sinmiş diyerek. hele ki vapura koşturmacalarım var, evlere şenlik. daha erken vapuru yakalarım da biraz daha erken oğluşuma varırım diye. 
her eve gelişim de ayrı bir heyecan.  acaba bugün neyi kemirdi, hangi eşyanın canına okudu düşünceleriyle eve varıyorum. o da sağolsun, hiç hayal kırıklığına uğratmıyor beni. ya terliğinin canına okumuş oluyor, ya da yastığın kenarından itina ile sabırla oyulmuş bir ısırık alıyor, ya da minderin elyafını salonun her tarafına saçmak için özel çaba gösteriyor. yani, her akşam başka tatlı bir sürprizle hayatıma hoş bir renk katmak için o da özenle çalışıyor! 
ama şimdi kalkıp birisi, madem yordu kerata, ver bana dese,  bunu diyenin tepesine tuğlayı indirirdim herhalde. henüz hayatıma gireli topu topu bir ay oldu, ama öyle bir yer kapladı eşşek sıpası, onsuzluk koca bir boşluk gibi...
yani görünen o ki, benno hikayeleri yakın gelecekte dadından yinmez bir halde devam edecek. 


10 Ekim 2012 Çarşamba

insan bir sürü hayvanıdır

başlığı cümle halinde yazdığımda hakaret gibi duruyor, ama kardeşim eğri oturalım düz konuşalım: ne yani yalan mı, insan evladı tam bir sürü hayyanı gibi davranmıyor mu? 
köpekleri daha iyi anlamaya çalışma gayretiyle elime geçen her kaynağı okurken etrafıma baktığımda aslında köpekler için anlatılan pek çok şeyin insan üzerine de oturduğunu görünce, şöyle bir "hayda"yı seslice düşündüm. 

ohooo, güzel kardeşim, bu dediğin yeni bir şey değil ki, zaten insanın sürü halinde yaşadığı bilinen bir olgu diyerek karşı çıkacaklar olabilir. ben de, ey ahali, amerika'yı ben keşfettim demiyorum ki! sadece bazı çok basit gerçekleri insan bilse de ancak birebir bu kadar net görünce, gerçek manada algılıyor demeye çalışıyorum. işte o çok taze şaşkınlığımı paylaşmak benim derdim. 

neyse, konumuza dönecek olursak, mesela köpeklerde bir alpha kuçu olur, o karar verir kimin ne yapacağına. hadi buyrun, bizim de yok mu alphaların alphası, en bi ana alpha! bazısını seçimle başımıza getiririz, bazısı totaliter hal ve tavırla, zorla alphalığını ilan eder. 
yolda giderken alpha her zaman yol önceliği ister, önüne gelene hırlar. hahahaha, buyur trafiğin haline bak, ya da en basitinden istiklal ya da bahariye gibi kalabalık caddelerde yürümeye kalk, bir sürü alpha hırlayıp durur. yol önceliği ondadır, onda olmazsa alphalığı sarsılır. 
en iyi yiyecek, en iyi eşya onundur, paylaşmak istemez ve bunun için savaşır. 
ve her sürü hayvanı gibi de yalnız kalamaz, ille de ait olmalıdır bir yerlere.  zaten bu aidiyet duygusuyla kendini bir alphanın yönetimine bırakır. sürünün güvenliği, yemek ya da yer bulma gibi sorumlulukları ona bırakıp basit bir köpek olmak ister.

ee bunu fark ettim de, başım göğe mi erdi?! yok valla, bir yere erdiği merdiği yok, hala aynı sürünün içinde kendi minik sürümün alphası olmaya gayret ediyorum. 

3 Ekim 2012 Çarşamba

kedi köpek ya da köpeği anlamak.

en son baktığım köpek, oniki yıl öncesine dayanıyor, o da üstelik benim değildi. aşırı yoğun çalışan ve bir sokak ötemde oturan sevgilimin napolitan masitifiydi. onun iş yoğunluğundan köpekle öyle bir haşır neşir omuştum ki, kendi sahibinden ziyade benim sözümü dinler olmuştu yavrucak. yavrucak dediğim de yetmiş kiloya ulaşmış dev bir bebekti. ama bir o kadar uysal tatlı bir bebek. bir horladı mı, tüm daire sallanırdı adeta. ama maalesef uzun bir ömre sahip olamadı. sahibiyle ayrıldık, o da iş yerine götürdü, garibim de o rada sevgisizlikten öldü. eski sevgilimle iyi arkadaşız hala, biliyorum, hala vicdan azabı çeker bu yüzden. 
yani uzun lafın kısası, köpek nasıl bakılır, ne edilir, tamamen unutmuşum. küçücük Rus finosuylanasıl iletişeceğim, şaşırmış vaziyetteydim. kedilerden komple farklı bir dile sahipler. neyse ki, şu köpeklere fısıldayan adam, cesar millan'ın web sitesi formatını buldum da hayatım kurtuldu desem yeridir. meğer köpekleri hiç tanımıyor ve davranışlarını yanlış değerlendiriyormuşuz. dünden beri başımı kaldırmadan okuyorum ve bıdıkla hayatımız değişti desem yeridir. sadece dün akşam ve bu sabah yürüme egzersizlerini yaptık ve hayvanın bana olan davranışı bambaşka! mesela, artık onsuz çıkacağımı anladığında kene gibi yapışıp, kapıya koşup, benle gelmek için ısrar etmiyor. yine koşup pencereden, ardımdan bakıyor elbette, ama galiba o sürü liderine olan saygılı bir mesafeden oluyor. 
evet ya, köpekler neticede sürü hayvanı ve katı hiyerarşik bir düzene ihtiyaç duymaktalar. evdeki tüm insanlar hiyerarşik düzende köpekten yüksek olduğu hissettirilmezse, bizim sevgi gösterisi diye zannettiğimiz, ama aslında düzeni hiçe saymak anlamına gelen davranışlar sergiliyorlar. mesela bacaklarınıza atlamak, kesinlikle saygılı bir davranış değil, ve hiyerarşide sizi kaale almadığının belirtisi.  köpeği olan okuyucum varsa, bu siteyi cidden hatim etsin. diyorum ya, dün akşam bir, bu sabah iki, ve şimdiden değişti. elbette müthiş yorucu, sürekli dikkatinizi köpeğinize vermek zorundasınız. eve geldiğimde tükenmiş olduğumu hissediyorum. ama köpeğiniz de yoruluyor. ve üstelik bu daha başlangıç. ölene kadar eğitimi bitmiyormuş. ama mutlu bir köpek için kesinlikle değer. çünkü köpeğe liderin siz olduğunu hissettirmezseniz, liderliği o ele almak zorunda. ve düşünsenize, lideri kâh dinleyip, kâh dinlemeyen bir sürüden sorumlu olmak hayvana nasıl bir eziyet.
bu egzersizlere başladığımızdan beri artık restoranların, ilgi gösteren insanların, kedilerin ve hatta başka köpeklerin -sonuncusunda henüz çok başında olduğumu itiraf etmeliyim- önünden sorunsuzca geçebilir olduk. otuz beş yere işemiyor, yolun ortasına büyük işini yapmıyor artık. dünya varmış be!
eğer sizde de bu dört bacaklılardan varsa, siz siz olun, hiyerarşide yerini bilen ve bu sayede mutlu mesut bir havhava sahip olmanın keyfine bir an evvel varmaya bakın.