1 Haziran 2012 Cuma

aykırı bir bencileyin: deli deyin bana DELİ!

son haftalarda güzel bir cozutma içerisindeyim. devrelerim arada yanıyor - aslında arada dersem durumu küçümsemiş olurum- ya da sadece aralarda yanmıyor. üstelik, sadece ülke gündemine oturan inanılmaz ve dehşetengiz açıklamalar nedeniyle değil, genel halet-i ruhiyem böyle. kendi içimde yaptığım  gelişme daha çok sebeb-i hikmetim.
kadınların bedenini metalaştıran, biber gazıyla astımlı insanları öldüren, ve yaptığı roboski katliamının sorumluluğunu zerre kadar üzerine almayan bir yönetmin olduğu ülkede devrelerin cozutması çok şaşılası değil diyeceksiniz hemen. heyecan yapmayın sevgili okuyucum. dedim ya, yok sebep, yaşadığım bu güzel ülkeden dolayı değil, ya da hepsinden dolayı da ben kafa karıştırmakla meşgulüm. sadece siz değerli okuyucumunkini değil, başta kendiminkini. 

şimdi söyleyeceklerimle olayın diyalektiğine gireceğim zira işte güzeldir kafa karışıklığı. sıkı durun: hiç bu kadar net olmamıştı zihnim! 

zaman zaman öylesine berrak ve açık bir yerlerde dolanıyor ki, ben bile dehşete kapılıyorum böyle bir keyif karşısında. hani derinlik sarhoşluğu yerine zihinsel sarhoşluk yaşıyorum. muhteşem bir endorfin salgılanımıyla insan evladının kendi zihninde yaşayebileceği keyiflerin en keyiflisinin keyfini çıkarıyorum. lakin gel de şimdi diğer fanilere anlat!
mağaraya geri dönüp, duvara yansıyan görüntülerin gölgelerden ibaret olduğunu anlatmaya kalksam, de get deli diyorlar! vazgeçtim.
hani, eyvallah, normlarınıza uymuyor diye, kendi içinizdeki dehlize bakmaktan ödünüz patlıyor diye, naçizane bendenize dokanmayın yahu! 

ya da görüdünüz deli, dönün geri kuzum! 

kim dedi size benle ahbap olmanız gerektiğini? 
kim, ben mi? yok yahu, vallahi billahi iftira! hem de en kurusundan, damda kurutulmuş olanından. doktor bile kendi halinde bırakın, kimseye bir zararı yok demiş hakkımda. eee, size ne?

tabii burada, deliliği saptanmamış onca zararlı delilerin bu toplumdaki çoğunluğu nasıl oluşturdukları detayına inmeyeceğim, zira bu yazıya söz konusu deliler onlar değiller. onlar ülkeyi yönetmekle meşgul olmaya devam etsinler, ben gariban deli, şurada bencileyin, uzay ve mekan tanımayan, rölativizmin ebesine rahmet okutan zihnimde ışık hızındaki yolculuklara devam edeyim.

deliliğin rahmeti üstünüzde olsun...


27 Mayıs 2012 Pazar

insanbul sanatevi ve şerif kino

bir sergiden anında bildirimdir diye başlamak isterdim. sergide başladığım yazı dallandı budaklandı, uzadı da uzadı. ama şikayetçi değilim, böylece ben de anlattım da anlattım.
daha çok şerif kino'nun çalışmalarından oluşan bir resim sergisine düştüm -daha çok diyorum, zira broşürde vaad edilmiş filiz hallıoğlu'nun tek bir tablosu kino'nun akrilikleri arasında öyle bir kaybolumş vaziyette ki, neden böyle bir iş yapıldığını insan merak etmeden duramıyor, üstelik sorsa da yanıt alamadığı için burada yakınmakla kalıyor-. düştüm diyorum, zira bir önceki gün alışveriş sonrası kazara girdiğim mekana, ki önce aşağı mı gitmem, yukarı kata mı çıkmam gerektiğini dahi bilmediğim, tam da vazgeçip çıkarken sanatevinin pencere perdesini aralayan güleç yüzlü bir beye sormamla buldum mekandan bahsediyorum.
içeri girince hali hazırda asılı resimlerle karşılaşmış, pek tabii o güleç yüzlü beyin galeri sahibi ernur bey olduğunu öğrenmiş, tatlı eşi zeynep hanımla da tanışma şerefine nail olmuştum.
öyle şirin bir çiftti ki, şiir performanslı sergi açılışını muhakkak görmem gerektiğine kanaat getirdim. ve sözümü tutarak ertesi gün saat beş denildiğinden, vakitlice bu yeni mekana damladım. her düşüş acıtır ya, uzun bir süre kenarda duran gözlemci olarak ayaklarımın ağrısını duyumsayarak "baş sanatçısını" sinir etmekle meşgül oldum. nedense bu sanatçı taifesi pek bir totosu kalkık. uzun bir süre sanatçısıyla konuşamadan o resim senin, bu resim benim, dolandım durdum. sonunda sağa sola attığım laflar yüzünden sanatçının dikkatini çekmeyi becerdim ki, iki üç lafın belini kırabildik, ama tam da bütün o bölük pörçük konuşmalarımızın arasında resimlerini gezerek şöyle ağız tadıyla analize başlıyorum ki, bana "sen çok şey biliyorsun, sus artık konuşma" diyor. susma emrini alınca naçizane kala kalıyorum. şimdi buraya ne yazsam fayda etmez gibi.  belki de  yorum yapmak yerine, sadece gördüklerimi aktarmakla yetinmem gerekiyor anlaşılan.
serginin başlıca konusu don kişot olduğunu söylersem, kör göze parmağı bırak, balyoz sokmuş olurum! zannımca sağır sultan bile duruma vakıftır çoktan. ah evet, don kişot ya! kim bilmez ki yel değirmenlerine savaş açan o asil ruhlu aşık şövalye'yi! peki ya yazarını ne kadar biliriz? miguel de cervantes saavedra sol elini bir top güllesiyle kaybedip, elbette ki büyük eserini sağ eliyle kaleme almak zorunda kalan (halbuki sol el çok daha değerlidir yazı için, sol ile yazaydı başı göğe erecekti kendisi bile durumu fark etmeden) bir zattır kendisi.
caner şaka adında genç olduğu rivayet edilen bir araştırmacı da yememiş içmemiş bu gariban yazarın istanbul'a esir düşüp hangi güzel camiilerin avlsuna işediğini saptamış. elleri ve ruhu dert görmesin, biz bu arkadaşın bulgularına accık bir göz atalım: "cervantes o dönemde akdeniz’de bir kalyondan alınmış ve osmanlının elinde esir. ispanyollar onun o tarihlerde k.afrika’da esir olduğunu söylüyor. rasih nuri ileri’nin vakıf defterlerinde yaptığı araştırmada, harfi harfine bu isme rastlanıyor. vakıf defterleri de çok ciddi kayıtlar. cervantes aynı zamanda lepanto deniz savaşı’nda da osmanlı’ya karşı savaşmış ve bir kolunu kaybetmiş. 1575’te osmanlı tarafından kuşatılan ispanyol donanması içinde esir düşmüş." diyor caner şakacık soyadına yaraşırcasına. ama bizim mevzumuz elbette yazarın yediği nanelerden ziyade, kahramanıyla alakalı. orjinal söylemini "miç" ederek, fransızcasını bağrımıza bastığımız don kihotte(don quijote), yani nam-ı diğer don kişot, benim deyişimle ise "tatlı kaçık" bugün yasasaydı ne yapardı? işte şerif beyefendi bu mevzuya kafa yoruyor resimlerinde. silah tüccarlarına, obama'ya ve bilumum çağdaş liberal-kapitalist sistemin unsuruna nasıl savaş açardı diye üşenmeyip poz poz, uzun uzun resmemiş; hatta bununla da yetinilmiyor, arada sevilen kadına girişgahlar yapılıyor. ama işte bu susmam rica edilen nokta olduğu için, hemen buraya bir es vererek yüzeysel detaylara yer vermeyi yeğliyor, siz değerli okuyucuyumu da merak gark ediyorum.
kino'nun resimlerini güçlendiren şiirli bir açılış konuşması yapılıyor serginin küratörü akın ok bey tarafından (açılış diyorum, ama nedense serginin açılışından saatler sonra yapılıyor bu konuşma, bir türlü gelmek bilmeyen mühim şahsiyetler beklendiği duyumu hissettiriliyor -gelmediklerine göre, niçin beklendiklerine de pek mana verememekle birlikte, sabırla bu açılış konuşmasını beklediğimi belirtmeden geçersem bana yakışmaz elbette-). ve açıkçası, daha evvel dağıtılmış olan programlarda vaad edilen şiir performansından ziyade, akın bey'in sevdiği kadına itiraf-ı aşkı niteliğindeki içten konuşması gayet etkiliyeci bir açılış resmi oluşturuyor. hele o "sevdiği kadınla bizzat tanışıp, yirmi iki yıllık aşkın hayranlığına erişince daha ayrı bir tad verdi "açılış konuşması". ama en eğlenceli tarafı, sevilen kadının bu konuşmayı hiiiiç takmayıp, konuşmanın yapıldığı mekana bile dahil olmadan, yani içeri gelmeden, bahçede keyfine bakması oluyor! ah filiz hanımcığım (sevilen kadın), kesinlikle kadınlığın sırrını çözmüş tam bir hanımefendi! (hahahahaha, evet çatlayın erkek okuyucularım, buna, kıskanıp, kadın dayanışması da diyebilirsiniz, gönlünüz bilir!).
bu içten konuşmanın hemen ardından, ufak tefek hatalarla da olsa, ilk canlı performanslarını yüzlerinin akıyla tamamlayan iki konservatuar öğrencisi cici çellist kızların kattığı ambiyans nihayet keyifili bir galeride olduğum hissini doruk noktasına taşıyor. benim keyfimi arttırmakla da kalmıyor, resimlerin havasını da bambaşka bir boyuta taşımayı başarıyor. tam bu noktada, normal bir serginin ötesine geçmiş oluyor, aaa dur yahu, şu resimlere bir de çello nağmeleriyle bakayım dedirtiyor. hatta "keşke çok param olsa da, şu cici kızları sergi açık olduğu sürece, köşede oturtsam da, gün boyu onlar da parçalarını yeniden yeniden defalarca çalışıp çalsalar" diye beni tefekküre daldırıyor. insanbul sergi galerisi bu ilk sergisiyle alnının akıyla çıkmasını beceriyor.
ancak konukların arasında gayet arızalı tiplemeler var benim dışımda. mesela kendisine "xbilen" adını vermiş zatın varlığına akıl sır erdirmek, naçizane bendenize nail olmuyor. tüm akşam boyunca takındığı rodin'i kıskandıran pozunu çok manalı iki cümleyle pekiştiriyor: "iki artı iki dört etmez" ve "bu zerzevatın oluş nedeni ne" (zerzevatımız da bu arada, geceye tüketilmek üzere belli ki yeni inşa edilmiş ve kurumamış lake kokan masalara bardak içinde dilim dilim kesilmek suretiyle konulmuş salatalık, yani bildiğiniz hıyar). "ıııyyyy hegel'e mi dayandıracaksın yoksa, çok bayat!" nidasıyla hemen oradan uzaklaşıyorum diyeceğim, yalan oluyor, xbilen ile bir müddet daha uğraşmaya devam ediyorum elbette, akşam boyunca tefekkürden tefekküre dalmasına ve düşünce cehennemlerinde erimesine gönlüm nasıl el versin?! mahatma bile ağaç altına eriyordu, sergi açılışında değil. hatta başındaki kovboy vari şapkayı da bana kaptırınca, karizması ciddi bir kestane çiziği alan xbilen bey amca ile yeterince uğraştığıma kanaat getirdiğimde, kendisi hariç hemen herkesle vedalaşıp hılza oradan uzuyorum. elbette tanıştığım onca güzel insanı orada bırakmak zor gelse de, benimle birlikte alemlere akmaya ikna etmeyi bir parçacık yakışıksız bulduğumdan, bana bütün akşam sabırla dayanmış olan sevgili ortaokul ardaşım çaşka ile icmiş olduğum dört kadeh şarabın huşusu içinde alemlere akıyoruz.

24 Mayıs 2012 Perşembe

ben bu değilim

ya kimim? bir barda oturmuş günün özetini hasbıhal ediyorum zat-ı şahanemle! - de git, dingil! < deme, kalbimi kırıyorsun! - ağlarım bak! < hadi oradan - zorlama beni < zorlarsam ne olur? - git başımdan da kafamı toparlayayım! < seninki de kafa mı? - ne istiyorsun benden? < senin kendine itiraf edemediğini söyletmeye çalışıyorum desem? - off!!! yapacak daha iyi işler bul kendine derim! < senden yapacak daha iyi işim yok ki! - vay anam vay!!! < hahahahaha - ne olur git başımdan! < niye? - hassas bir dönemden geçiyorum, üstüme gelme ne olur! < ooooo, terminolojin nasıl da yumuşadı! az evvel dingil idim, şimdi "ne olur"a döndün! - evet. < durum o kadar vahim yani? - evet! < acıdım sana! - eee? < bana gitmek düşer... - oh be! < erken seviniyorsun... - anlamadım. < erken, vakti gelmedi henüz. - off sen de mi? < hahahahaha - iyi geceler. bu tuhaf bardan kalkıp eve gitme vakti gelmiş.

fransızca

Öğrenci oldum yeniden! off öyle böyle değil heyecanım. dersin başlama zilini bekleyen küçük bir cocuk gibi heyecanla oturuyorum kursun 'kafe'sinde. sınıf arkadaşlarım dışarıdaki masalardan birinde toplaşmışlar, aralarına katılmış hocanın ağzının içine bakıyorlar. ısınmadım bu yeni sınıfa. tam bir hababam sınıfı, ya da kendini öyle sanıyorlar! ya bu deveyi güder ya da bu diyardan gidersin besmelesi çekip daldım aralarına, ama nafile, kaynaşmışlar! pek alası da yok onların beni aralarına. girmek isteyen de yok ki kardeşim! alın hababamı haanam'a çalın! ben eski sınıfımızda gayet mutlu mesuttum! ortalığı karıştırıyorum. yöntem basit! böl, parçala, yönet! eski sınıf arkadaşlarımdan genç bir kız feci tepkili. hatalıyım. hesaba katmalıydım onun isyanını. ama belki de farkına varmadan doğru yöntem üzerindeyim ki, tepkisi o denli büyüdü, öyle bir büyüdü ki, karşı cephe ile konuşmayı istedi. ders çıkışında tam konuşmaya beni de dahil edecekti ki, bu sefer ben kaçtım, zira görevimi yapmış oldugumu, daha fazla karıştığım takdirde, ortalığın bok olacağını hissettim. insan iliskileri tam birer muammma. dur bakalım yahu, daha yeni eğlenmeye başladım...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Ne zorum vardı da yaktım tüm köprüleri? 
Çok basit, kurallardan kurtarmalıydım bu zihnimi. Özellikle ismi lazım değil, dil öğrettiğini iddia eden bazı kurumların takındığı tavır söz konusu olunca...
Bu kurum öyle bir yer ki, hocalarını sadece kısıtlama getirerek, kural üzerine kural koyarak, en küçük yanlışında bir baba despotluğu ile parmak sallayarak cezalandırıyor olsun. Üstelik bu kısır döngüden çıkmaya çalışan hocalarını, elindeki en büyük kozu (yani yeni kurs vermeyeceğini, dolayısıla ilave gelir kaynağınını büyük bir bölümünü elinden alacağını beyan ederek) cezalandırmasını bilen bir kuruluş bu. Hegel'in köle efendi diyalektiğinde olduğu gibi, kendini efendi sanan birey, acaba, kölesi köleliğini ret etmeye başladığı anda, daha önce kölesinin verdiği hizmetlerle beslenen efendi, kölesinin baş kaldırması ile, kendisi köle konumna geçmiş olmuyor mu? Kölesinin ifa ettiği işleri artık kendisi yerine getirmek zorundadır, ya da onunu yerini başka bir köle ile doldurması gerekmektedir.
Kendimi kurtarmış olmanın hafifliği olsa da, o kurumda çalışan diğer hocaları düşündükçe, benim bireysel başkaldırının mağara mitosunda olduğu üzere, mağaradaki gölgeleri gerçek zanneden diğer prangalı arkadaşların kurtuluşuna herhangi bir katkı sağlayacağından emin değilim. 
Para ismiyle atfedilen söz konusu meta, günümüz insanını baştan çıkaran başlıca unsurdur. Sanırım, bu mevzuda, benden başka Isparta'lılara ihtiyaç var. 
Ohhhh, ben şimdi gani gani olan boş günlerin keyfini süreceğim, şiir yazacağım, okuyacağım, ve prangalıyken en çok ihmal ettiğim dostlarımla güzel lakırdılar edeceğim.
Hadi bana eyvallah :)

15 Mayıs 2012 Salı

sen ve ben ya da guZel Günere dua

gece ben hüküm süreyim
gündüz sen
ben cocuklara bakarım aşkım
sen aba altından sopa gösterirken gece
yeter ki geri çevirme beni
huzuruna geldiğimde

8 Mayıs 2012 Salı

vahiy

hoca değerlendirme formlarında bir öğrencim "hiç bir şey öğretmedi, ne öğrendiysem kendi başıma öğrendim" diye yazmıştı. o zamanlar bu cümleye çok üzülmüştüm. onca çabaya bir takdir bile reva görülmüyor diyerek..
ama bugün düşünüyorum da, en büyük öğretiyi meğer ona vermişim. "kendi başına öğrenebilme yetisini"!
ama ona da şu lafı etmek isterdim: ulen, yukarıdan vahiy mi geldi sandın eşek sıpası? kağıdını değerlendirmişim ve geçer not almış mısın? demek ki bir şeyler öğrenmişin. 

4 Mayıs 2012 Cuma

yaşasın bir mayıs: hadi ötekileştirin beni!

bir mayıs resmi tatil ilan edileli iki yıl olmuş. üstelik iki yıldır da taksim meydanı'nda kutlanmasına minik gözdağıları (hııı yaramazlık yaparsanız, bir dahaki seneye vermem o meydanı haaaa!) verilerek de olsa izin veriliyor. sabah adı lazım olmayan bir sosyal paylaşım sitesinde emekçi ruhuna uygun bir şekilde kutlamalar içeren iletiler duvarımda yayınlıyordum ki, "ne bu sanal emekçilik, kaldır kaba etini de meydanlara ak, sanal ortamda aktivist numarası çekme!" diyerek yollandım mecidiyeköy'e. elbette gönlü emekçiler için atan arkadaşımın gel ısrarının da payı var. yalan yok.
mecidiyeköy'de, bütün kortejlerin buluşma noktasında buluştuk. ben hangi korteje katılacağız diye bakınırken benim eski sosyalist, yeni beyaz yakalı ortaokul arkadaşlarım, "sabit grup yok, biz hepsine destek vereceğiz" dediler. ne bileyim, hiç böyle joker kortej elemanlığı yapmadım. ne zaman bir yürüyüşe katılsam, aslında dahil olduğum bir gruba katılır, onlarla miting alanına yürürüm. eh peki, bu sefer de böyle olsun diyerek başladık yürümeye.
her bir grup ana baba günü. muhteşem sloganlar hazırlanmış, bağırılıyor hep bir ağızdan var güçle. derken bir grubun kepi hoşumuza gidiyor, kepleri dağıtan kişiyi bulup istiyoruz. korteje dahil olma sözüyle veriyor görevli birer tane. bir müddet bu grupla yürüyoruz. sloganlarını tek vücut can havliyle bağırıyoruz. 
katkımızı yeterince yaptığımızı ya da daha doğrusu "kepin" karşılığını ödediğimizi düşündüğümüz bir süre sonunda da sıvışıyoruz öndeki gruplara doğru. en eğlenceli grup tiyatro sendikası çıkıyor, ritmik ve neşeli sloganları var, insan hemen bir çifte telliye sardırıyor. çomaklar üzerinde yürüyeni mi arasınız, süper mario kılığına gireni mi, aslancık olup miyavlayanını mı... 
yere atılmış bir dövizlerini buluyorum, "oyuncu da işçidir"i alıyorum elime, kepimle de tam bir uyumsuzluk hali! olsun, ben joker emekçiyim işte! "ortaya karışık emekçi"
beş on dakika elimde tiyatro emekçisi gibi dolaştırıyorum dövizi ki, çomakların üzerindeki hanım fark ediyor beni. "sen en iyisi o dövizi bana ver" diyerek joker oluşumu anımsatıyor bana. boynum bükük veriyorum.  ama yine de ayrılmıyoruz yanlarından, çifte tellilere sardırmaya devam diyerek yürüyoruz. derken bir yerde sıkışıyor kortej. el ele tutuşmuş tiyatrocuların yanına sıkışıyorum. "korteji bölmeyelim" diye azar işitiyorum, yine gözler kepimde. haydaaaa, ne zaman böldüm? kepimden dolayı bölücü gibi mi duruyorum yoksa? "valla o gruba da ait değilim" diyecek oluyorum, emekçi tiyatrocu manidar bir bakış fırlatıyor. ne zaman öteki haline geldik? yanımdaki arkadaşla uzuyoruz itinayla.
solda dövizimi kapan çomak cambazı mavili ablayı görebilirsiniz.
ama maşallah ne çok tiyatrocu varmış, yürü yürü bitmiyor. "seyirci kalma, tiyatronu sattırma" sloganı atılmaya başlanınca, dayanamıyorum, verip veriştiriyorum. "hadi oradan, destek oluyoruz işte, korteje almak istemiyorsunuz" diye. yok öyle yağma! bu dışlama da neyin nesi?
ama bir tek onlar değil ki, bütün grupların öyle bir tutumu var, aralarında başka grubun dövizini taşıyan, yeleğini ya da kepini giymiş olana şüpheci gözlerle bakıyorlar.
ileride politik bir partinin dövizini buluyorum tuvalet kuyruğunda. "işçi cinayetlerine son verilsin!" diyor döviz. yerde kalmasın böyle güzel bir mesaj diyerek alıyorum, arkadaşım da bir sendika yeleği bulup geçiriyor sırtına. öbür arkadaşlarımız akıllı, hiç renk vermemek için ne bir döviz ne de kep taşıyorlar.
tuvalet kuyruğu deyince de tuvaletçiyi anmadan geçemeyeceğim, zira onun keyfine diyecek yok, o gün loto'da altı rakamı tutturmuşçasına para basıyor alenen. öyle bir kuyruk var ki, arkadaşlarımı beklerken parkta, köpeğin teki ağaç gövdeme işemeye kalkıyor, kepimi gösteriyorum, hırlıyor o da.
benim parti dövizimi fark eden başka bir sendika grubundaki adam -ama bu sefer gayet sevecen bir ötekileştirme ile- "grubunuzdan çok uzağa düşmüşsünüz" diyor. yaaa "sormayın, ayran içtik, ayrı düştük" diyerek gülüyorum ben de.
en minik emekçi
taksim meydanı ana baba günü, iğne atsan yere düşmez, gezi parkından istiklal girişine, yani meydanın bir ucundan diğer ucuna yarım saatte yol alabiliyoruz. ben gitmeye karar veriyorum, ama çıkışı bulana aşk olsun. herkesin polis barikatının üzerinden tırmandığı bir noktadan ben de tırmanıyorum miting alanından çıkabilmek için. ama başka bir koridora götürüyor bu da beni, labirentteki fare gibi görünmeyen peynirin kovalıyorum resmen. ama emekçi yılmıyor işte, miting alanından da nihayetinde emeğiyle çıkmayı başarıyor!
görmemişin bir mayıs'ı olmuşçasına ne kepimi çıkarıyorum, ne de -bu sefer kimseye kaptırmadığım- dövizimi bırakmıyorum. hatta kepimi beğenip isteyen bir sokak veledine de "hayatta vermem, ne sloganlar atarak, kortejde yürüyerek kazandım ben o kepi" diyorum. merakla bakan gözlere caka satarak yürüyorum istiklalde, vapurda çaktırmadan dövizimi okumaya çalışan amcaya da -ben de çaktırmadan tabii- dövizi görebileceği şekilde çeviriyorum hemen. -güya belli etmeden- göstere göstere taşıyorum üşenmeden eve. neyse, en azından seneye malzemem var, inadına ortaya karışık emekçi olarak katılacağım yine!

bir mayıs manyaklığı diye bir hastalık mı var ne...

şşşşşt, vali duymasın da.

27 Nisan 2012 Cuma

van gogh sergisi ya da görsel bombardımana nasıl uğrarsınız!

uzun zamandır pek çok tanıdık ve arkadaştan dinlediğim sergiyi görme heyecanı içinde bilet kuyruğuna giriyorum sabah erkenden -sabah erken dediysek, bu sergiciler uyanıp da salonu açana kadar saat onbiri buluyor, yani kargaların mama saatinden çooook sonralara düşen bir zaman sürecinde vuku buluyor bu sabah-. 
kuyrukta bol miktarda çocuklu ebeveynler var. ara ara da otobüs dolusu çocukların park alanına vardığını görüp dehşete düşüyorum. neyse ki antrepo 3'ün yanında "modern"e hareket ediyorlar. bir an soluk alıyorum rahatlayarak. sanatın çocuklara sevdirilmesine zerre kadar itirazım yok, ama yetişkinlerin azıcık sanat merakını öldürerek olmamalı bu. 
çocuklara günün belli bir zamanı, ya da hafta içinde belli günler ayrılabilir. sanat eserine odaklanmaya çalışırken, haklı olarak iki eser gördükten sonra sıkılan, ama ebeveyni tarafından serginin tamamını görmeye zorlanan çocuk tabii ki çığlık atarak oradan oraya koşmaya başlar. bu travma yaşamış veletleri yarısı tinerci, diğer yarısı da dinci olursa şaşmam.

daha sergiye girmeden sıkışıp tuvalet arayan ebeveynsiz bir veledin ardından nihayet içeri giriyorum. her taraf sinema salonu fuayesi tadında, geniş koltuklar atılmış her yerine, daha başlamadan oturmaya davet ediyor. anlaşılan antrepo 3 van gogh'a üç numara büyük gelmiş, bu devasa fuaye ile göz doldurmaya çalışıyor gibiler. 
salonun girişini bulup içeri giriyorum, oh iyi, ilk seansı kaçırmadık, yeni başlamış. her yer karanlık, gözlerim mekana biraz alışıp yer bulanana kadar şaşkınca bakınıyorum çevreme. ilk bulduğum banka çöküyorum. çepeçevre tablolar akıyor, duvarlarda, sütunların üzerinde kapı kirişlerinde, fare deliklerinde. birine bakmaya çalışırken öbürü kaçıyor, diğerini fark edince berikini yitiriyorum gözden. arada bir de vincent amca'nın günlüklerini karıştırmışlar, bir mana teşkil edebilecek sözlerini alıntılamışlar, yansıyor başka bir duvara. kaçınılmaz olan oluyor ve sergi nihayet doluyor. görevlilerin, artan çocukların orayı burayı kurcalayıp parmaklamasına bağırmaları arasında tabloları kovalıyorum. daha doğrusu bir biri ardına akıp giden görüntü seli içerisinden tablo seçmeye çalışıyorum! anlayacağınız tam bir kaos!
yarım saat süren serginin sonunda duvara iki yüz 200 km/h ile toslamış köpek gibi sersemlemiş vaziyetteyim. dar atıyorum kendimi dışarı. dokunsalar tablo kusacağım!!!

neden bir tanrının kulu çıkıp da bunun böyle bir işkence olacağından bahsetmedi? insanlığı bu işkencenden kurtaracak bir baba yiğit ben miyim yoksa?

sergiye gitmeye niyeti olan varsa, aynı anda 15-20 tabloyu bir iki dakika içerisinde algılayıp, özümseyebilecek bir beyne sahipse gitsin. tam tersine sahip olan da gidebilir elbet, itirazım yok. ama benim gibi ortalama bir zeka sahibi bir insan evladıysanız, gitmeyin güzel kardeşim, o azıcık aklınız benimki gibi heba olacak! benim gibi dışarı çıktığınızda sanrılar görüp soğuk terler eşliğinde sayıklamak istemiyorsanız tabii?!

bir sergiyi gittiğimde bazen bir tablonun, -vurguluyorum- tek bir tablonun karşısında dakikalarca, ki bu bazen on beş, yirmi dakikayı da bulabiliyor, geçirmeyi severim. sanatçının fırça darbesini, hangi köşeye ne tür bir ayrıntı sakladı, bunları birer birer keşfetmeyi severim. belki de bendeniz arızayım, elimde değil, ama sanatçının ömründen günler, haftalar hatta yıllar ayırmış olduğu bir esere, 15 dakikayı çok görmüyorum. eser ile izleyici arasında bir bağ oluşmazsa, ne o eserin, ne de serginin bir manası kalıyor.
oysa burada bağ kurmaktan geçin, görüntülerin kabus gibi sizi kovalamasını inanın istemem. haaa bloguma gıcıksanız, buyrun gidin kardeşim, hanya ve konya orada, ama vincent orada mı, işte onda şüpheliyim. yani sadece antrepo 3 değil, bu serginin içeriği de van gogh'a üç numara büyük gelmiş gibi duruyor.  ve izleyici olarak ben, kayda değmez varlığımla görüntülerin ağırlığı altında yüz numara büyük gelmiş görsel eziyetin altında yok olup gidiyorum ilk dakilarda.
serginin resmi web sitesi'ndeki şu alıtnıyı okuyunca van gogh adına depresyona girmeme, kulağımı kesip atmama an kalıyor:
"Sergi kırktan fazla yüksek çözünürlüklü projektör, sinema kalitesinde ses, açıklayıcı bilgiler ve 3000'in üzerinde dev Van Gogh resmini büyüleyici bir koreografi ile sergileyerek özel bir atmosfer yaratıyor. Grande Exhibitions Avustralya'dan Vincent van Gogh'un eserlerinin kendinizi kaptıracağınız ve büyüleneceğiniz çığır açan keşfi." 

ömrü boyunca bir kaç resmin ötesinde pek resim satmamış vincent'in 3000 eserinden hangisini anımsıyorsun diye sorarsanız, galiba "şu sattıkları" olurdu cevabım.
de... onlar hangisiydi acaba?
     

29 Şubat 2012 Çarşamba

sevgisizlik ve yaşlılar

soğuk kış günü otobüs durağında o durağa genelde dolu gelen bir otobüs bekliyorsun. nihayetinde geliyor beklenen, ve herkes senden daha evvel koşuyor kapısına, sen arkalarda kalıyorsun, senden sonra gelmiş bir sürü kişi, senden önce binme ve belki de şansa boş kalmış son yerleri kapma lütfuna erişiyor. durumu kabullenemyen bir vatan evladı olarak hafitften kaynak yapma teşebbüsünde bulunuyor ama önündeki amca tarafından sertçe geri puskürtülüyor, hatta ittiriliyorsun. üstüne üstlük seni "kuyruğa geç" diye de hizaya getiriyor. altta kalmak istemiyorsun, "sizden önce geldim durağa, haksızlık değil mı!" diyecek oluyorsun, amca yaşına uygun bir kabalıkla yükleniyor: "salla!" haydaaa, mobese kameralarından kanıt mı istiyorsun? diye karşı çıkasın geliyor, susuyorsun, yaşlı ya, saygısızlık olmasın!

ama gerçekten yaşı büyük diye her yaşlı saygıyı hak ediyor mu?
yorgun argın işe giden ya da gelenlerin oturabileceği koltukları, sırf bedava
yolculuk hakları olduğu için gasp eden görece masumlarından tutun da taciz edenine kadar çeşit çeşit bence pek de saygıyı hak etmeyen yaşlı elemanlar kol geziyor toplu taşıma araçlarında. üstelik yaşları nedeniyle buna hakları olduğunu sananlar bile var. tacize olmasa bile, yer tutmacaya.
elbette sözüm meclisten dışarı bunu okuyan sevgili yaşlı okuyucum. zahmet edip şimdilerde zar zor gören ama vaktinde neler neler görmüş gözlerinle bu yazıyı okuduğuna göre, sen zaten o grup dede ninelerden değilsin. sen otobüse bin, sekiz saat ayakta ders vermiş yorgun halimle hemen fırlayıp yer vermezsem ne olayım! (yıkamacı yağlamacı olduğum kesin!)
yok benim derdim, büyük kent sevgisizliğinin girdabına kendini çoktan bırakmış yaşlılar: yaşınıza uygun bir parça daha tolerans ve şefkat sahibi olmanız gerekmez mi?
belli ki gerekmiyor...
bu koca kentin muzdaribi insanlar topyekün sevgisizler, tersine örnek olması gereken yaşlılar dahil!

25 Şubat 2012 Cumartesi

zaman yolculuğu

var saydık ki mümkün, hangi zamana ve nereye gitmek isterdin?

evet evet anladın, woody allen'in son filmi'ndeki mevzudan bahsediyorum, ama beni asıl gaurdian'deki "literary time travel: where would you go?" adlı yazı uçurdu, 19 yy.'ın ortalarına atıverdi. kendimi baudelaire'in paris'ini arşınlarken, kara romantizmin kağıtlara yansıdığı o karanlık günleri didiklerken buluverdim. baudelaire ve manet ile içmeye gidiyor, ardından kötülük çiçekleri topluyoruz. derken feuerbach çıkıyor karşıma, kahramanım olan bu adama öyle çok sorularım var ki, nefes aldırmadan konuşabilirim gibi geliyor,
ilk sorum da, "ölüm sonrası yaşam hakkında gelecekten gelmiş, yani bir nevi onun ölümünden sonraki bir zamandan gelmiş, düşüncesine dialektik bir düzlemde var olan birine nasıl bir savunma yapacağı", olurdu. ve tam bu aşamada asıl sorularımı ölü feuerbach'a sormak istediğimi fark ediyorum. mesela, ölüm sonrası yaşamı red ederken, şimdi nasıl bir ölüm sonrası var oluşu sürdürdüğünü ya da maddesel var oluşunu bırakıp, iddia ettiği gibi gerçek benliğe dahil olup olmadıgını sormak isterdim.
tabii "hiristıyanlığa eleştirisi"inde duygulanımların, hissedişlerin ve imgelenimlerin yarı bilinç dışı, yarı bilinçli ortaklığını freud'un daha sonra "psyche" olarak adlandıracağı olguyu ondan önce dile getirmesiyle gurur duyup duymadığını ama en çok da, sonrasında zıt düşünceler savunduğu hocası hegel ile geçinip gecinmediğini öğrenmek isterdim.
hmm, yok yok; feuerbach'ı düşündükçe zaman yolculuğunu ben değil de onun yapmasını tercih ettiğimi fark ediyorum. ayağının tozuyla da evime misafir olmasını da tabii.
ya da en kolayı onunla, onun yadsıdığı ölüm sonrası yaşamda buluşmayı... ah ne leziz olurdu!

19 Şubat 2012 Pazar

yalnızlık bir ömür boyu...

nasıl da severim kalabalık bir barda oturup kitap okumayı. etrafımda olan biteni gözler, arada bir seyler karalar, yeniden okuduğum mecmuaya dönerim. hem yalnızımdır, kendi dünyamda, hem de etrafımda olup biteni gözlemleyerek kalabalığın bir parçası olur, bir nevi aralarına karışırım. ama yine de onlardan olmam. arada bir garsonlarla ya da barmenle bir iki laf değiş tokuş eder, yeniden yalnızlığıma dönerim. işte öyle hoş bir tad bırakır bar taburesindeki maceralarım.

ama bu akşam, bu akşam bir tuhafım. gazeteleri arşınladım, kitabıma sığındım, hatta chomsky'nin son söyleşisini yudumladım rakımın yanında, yok kesmedi...
başka türlü bir şey benim istediğim bu akşam.

"başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava.."

bir dost, sıcacık bir gülümseme, dostça bir sarılış için krallığımı veresim var sanki...

yok yok, pek depresif kokuyor benim bu ruh hallerim bu akşam.

14 Şubat 2012 Salı

tüketin tüketmeyin

nedir bu tüketim manyaklığıyla icat edilmiş günlerden çektiğimiz azizim? birileri çıkıp "aha size nine günü!" diyor, biz de dükkanlara koşturup ninemize iç donları alıyoruz. kimse de demiyor, yahu benim nine tahtaliköy'e direk çakalı yarım asır oldu, ne edeceğim ben bu iç donu diye! amaç ne de olsa tüketim! kolayını bulsalar 365 günün her bir tanesini evirip çevirip nane ya da kekik günü mahiyetinde ot ve de b.. günü diye yedirecekler de, liberal ekonomi uzmanları ve de buna yön veren cemaat-i ahali kim oluyorsa, onlar bile -az da olsa- mantık sahibi, papazın her gün pilav yemediği gibi hoca da her gün bulgur yemeyecektir! hele ki haham ikisini de yemeyecektir diyerek bu tüketim günlerini çok da abartmıyorlar..
 
ama normal midir azizim bu halktaki bu tüketme arzusu? ille de tüketeceksen, gelecek nesillerin eline kalacak bu dünyayı tüketme güzel kardeşim! sen böyle manasız günlerde hababam aldıkça olan ona oluyor. tabii sen uslu ol ve diğer günlerde de alma bir zahmet!

tüketim deyince aklıma geçenlerde guy fawkes üzerine okuduğum bir makale geldi. guy fawkes senin de pek tabii bildiğin (bilmiyorsan da çaktırma ve gugılla) şu 5 Kasım kutlamalarının meclis bombalamaya çalışan terörist kahramanı. neyse işte filmde (v for vendetta) da kullanılan bu guy fawkes çizgilerini taşıyan maske de occupy hareketinin simgesi haline gelmiş vaziyette. lakin gel gör ki sermaye karşıtı bu hareketin simgesi olan maske her alındığında filmin yapımcısının servetine epey "sermaye" kattığı kesin...

ne diyeyim, valentin amcanın ruhu şaad olsun! bileydi adının böyle maymun edileceğini, yasaya karşı gelip evlendirir miydi yasaklı askerleri acep?

18 Ocak 2012 Çarşamba

tv

özel bir hastanenin sgk hastasını da kabul eden polikliniğinde bekliyorum. tam karsı duvarda bir televizyon, sesi yok görüntüsü var, oynuyor hababam! bekleyenler de pür dikkat izliyor iki
kişinin konuşmasını. sanki sesini duymadan diyaloğu anlayacakmış gibi gözlerini hiç ayırmıyorlar. belki dudak okuyorlardir diyeceksin sevgili okuyucum. ben de, helal sana canım okurum, bak benim aklıma gelmemişti bu diyerek zeki ve çalışkan okura sahip olmanın haklı gururunu yasayacağım... geçelim bunu da, nedir yurdum insanının televizyonla olan sevdası ne
aziz kardeşim? zoru nedir ki, hastanede dahi bir aptal kutusu dikme ihtiyacı hissediyor? bu kadar mi ürküyor görüntüsüzlükten ki boyna görüntü kirliliği yaratıyor? cafelerde, restoranlarda, barlarda ve hatta okullarda! utanmasalar kütüphanelere bile koyacaklar, hani okumayın seyredin tadında! maç günü televizyonsuz bir mekan bulmaya bakın hele! televizyon cihazı görmediğiniz mekanlar dahi hemen bir beamer ve bir perde ile ortamı stadyuma dönüştürüyor!
amaç gitgide düşen iq'nun düşüş ivmesini mi yükseltmek mı nedir? siz düşünmeyin! biz sizi gereksiz görüntülerle ambale edelim, aptala dönün, ülke o esnada elden gitsin...
bu tv'li mekanların sağlam bir komploda parmaklarının olduğu şüphesine kapılmaya başladım.
kısaca paranoyak mı desek bana?!

17 Ocak 2012 Salı

müziği dinle sen musa amca!

fonda bir judas bolero çalıyor tatlı tatlı, ortam alaca karanlık, ışıklandırma özellikle kısılmış. arada bir gittiğim barda oturuyorum. melankolik bir hava var. ama benden mi kaynaklanıyor, ortamdan mı bilmiyorum. belki de ortalıkta dolanıp ilgi bekleyen sarmandan.
gözlüklerimi özellikle almadım yanıma, göz göze gelsem bile, fark etmem kimseyi. 
bu akşam kalabalığın içinde yalnız kalmak istiyorum. etrafım olabildiğince kalaba olsun. otobüs misali dolsun, ama önümde bir içkim dursun ve müzik kulaklarımda dağılsın. müzikle baş başalık buranın müdavimlerinden birini getiriyor aklıma. seksen küsür yaşında olabildiğince güleç, ince metal gözlükleriyle tatlı musa amca.
kolunu kırınca bakım evine yerleşti diye duyduk ve pek uğrayamaz oldu musa amca. kulakları ağır işitir bizim delikanlının. delikanlı, zira yüreği nasıl da genç! iyi işitemediğinden akıllı telefonumun parmak boyama aplikasyonunu bir çeşit daktilo gibi kullanır, yazışarak sohbetler ederiz. 
delikanlı, zira teknolojiye nasıl da meraklı! telefonumun özelliklerini incelemeye bayılır, "aaa bunu da yapmışlar" diye şaşırır her defasında, daha önce anlattığım özellikleri yeniden anlatmam gerektiğinde. bütün yeni teknoloji isimlerini de bilir, "ayped mi bu? diye sorar, ben de "yok, ayped bunun büyüğü, bu ayfon." demek zorunda kalırım.
müdavimler köşesinin en başını tutar hep, orası onun yeridir, hatta minderi bile vardı. yalan yok, bazen, hiç olmazsa bir akşam gelmese de biz tünesek şu güzel köşeye diyerek hayıflandığım olmuştur. 
hiç evlenmemiş. bir kere nişanlanmış, müstakbel eşi ağır işitiyor diye terk etmiş. o da bir daha yeltenmemiş. onun yerine işiyle evlenmiş belli ki. ne zaman sorsam, işten geliyorum derdi. ellerini barın üzerine kaldırır, parmaklarını aşınmış bar masası üzerinde hızlıca kıpırdatır, klavyede çalıştığını ima ederdi. kanına işlemiş muhasebe dünyası. çoğunlukla kimseyle sohbet etmezdi de, elinde bulmaca, ha babam bulmaca çözerdi. acaba müdavimler köşesindeki bulmaca merakına o mu sebep oldu diye sormak aklıma gelmedi hiç. kesin müsebbibi odur...
delikanlı, zira uyuduğunu sandığım zamanlarda "müziği dinliyorum" diyerek gülümser hep. öyle bir dalmıştır ki müziğe!
sonra durur, aniden gazeteden kırptığı bir özlü sözü, ya da fıkrayı ya da makaleyi çıkartır, önünüze koyar, okutturur. yeni mi keşfetmiştir, yoksa etrafındaki gençler de sebeplensin mi derdi bilmem. zoraki okursunuz, hatta bir bakmışsınız, eğlenmişsinizdir de. başka müdavimleri bilmem, beni eğlendiriyordu musa amca'nın yaşama bağlılığı. yüreklendiriyor. seksen küsür yaşımda bir barın simgesi olabilir miyim ben de acaba böyle? diğer yandan da ürkütmüyor da değil. salt yalnızlığımdan ben de kesin o yaşlarda hala işe gidip geleceğim ve bomboş eve dönmemek için bir bar taburesine tüneyeceğim. kulaklarım ağır işitecektir ve tek eğlencem bulmacalar ve kulaklarıma ancak ulaşabilen yüksek volümlü müzik olacaktır. 
bu barın en güzel renklerinden biri musa amca. gelmeyişi buruk bırakıyor burayı. bir şeyler eksik, özellikle benim için. daha duymaya sabırsızlandığım bir sürü gençlik anısı, fıkrası ve son teknolojiye dair soruları vardır kesin. üstelik o kadar özendiğim köşesine hiç oturasım gelmiyor...
hadi iyileş de gel be musa amca, özledik seni burada!

16 Ocak 2012 Pazartesi

dırdır da dırdır

eski yazılarımı şöyle gözden geçiriyordum, utanarak fark ettim: amma da dırdır yapmışım! yok kimse okumuyor, yok okuyorsa kazara okuyor, yok bu yazı tipik okura yönelik değil! aaaaaaa, sus be kadın! amma da söylenmiş durmuşum. okurken olası okuyucumun ne hissettiğini anladım! sabırlı, özverili ve nezaketen bunca yıldır beni eleştirmeyen sevgili okuyucum (eğer varsan!) senden binlerce kez özür diliyorum! hani okurken ben bile bunaldım! ben okuyucum olsam, hadi len, senin nazını mı çekeceğim der, okkalı yorum yazarak posta koyardım.
hadi gel, affettirmek için seni yemeğe götüreyim! (bedava yemeği duyan, yüzlerce okuyucum olurmuş birden! ahauahuaha, bak sen o zaman yaman halime!
ama yok öyle yağma, baktım ki sesler çıkıyor, tabii ki yarışma düzenler, en çok soruyu bileni götürürüm yemeğe... ah ah, hayallere bak; birden kendimi en çok okunan popüler blog yazarı kıvamına getirdiler! ama hayal etmeden yaşanmaz ki, yazılmaz da!
yine de ben suçumun ayırdına vardım! bir daha asla, hiç bir yazımın içine "tabii okuyan varsa" minvalinde bir ifade yer almayacak. namusum, vatanım ve milletimin üzerine ant içerim! aslında şarap daha güzel içilirdi be şimdi! (yok yok, onun herhalde güvenirliği kalmazdı...)


not: fotoğrafta "dırdır eden bendeniz"i görüyorsunuz mukabilinde bir latife edecektim ki, fotoğrafı bulduğum blogdaki "dırdır eden eşinizle nasıl baş edersiniz"yazısı dikkatimi çekti ve okumaya başladım. başta, aa ne güzel makul öğütler veriyor, diye düşünüyordum ki, "ne de olsa, evde ikincil önemdeki yetişkin oluyor karınız" minvalinde bir cümleye geldim ve kaldım! ah ah, seksizminizi yiyeyim sizin... "o ikincil önemdeki yetişkin" sizi ne yapsın he mi! durun hele, daha yeni başladı dırdıra!

14 Ocak 2012 Cumartesi

bir olma hali ya da uykusuzluğumun sanrılarında gezinirken

sekiz gündür, önceleri sinuzit, şimdi ise bioritmimin bozulmasından dolayı uykusuzluk çekiyorum. insomnia boyutlarına varır mı bu gidişat bilmem, varırsa da yapacak bir şey yok. her insomnia hastası gibi bununla yaşamayı öğreniriz elbette. (burada bir güncelleme yapma ihtiyacı hissediyorum; sonunda akıl edıp sinüzitim için doktorun vermiş olduğu ilacın yan etkilerine bakma akıllılığını gösterebildim, meğerse müsebbibi şahsen kendileriymiş...!)

yatakta hareketsizce yattığım anlarda meditasyon yapmaya çalışırken, bedensizliği hayal ediyorum. düşünsenize, bedenin oluşturduğu bu ağır külfetten kurtulmuş, salt ruh haline geçmiş, saydam, ele avuca gelmez, hava olup çıkmışsınız!
ama bahsettiğim, ölüm değil. hoş, gerçi ölümü de böyle hayal etmiyor değilim, özü kapsayan ve mevcut olma halinin gercek manada kendini geliştirmesine engel olan ağırlıktan arınma olarak! ama bu fani bedeninin varlığına öylesine alıştırmış durumda ki insan oğlu kendini, onu yitirmeyi bir facia olarak algılamakta. ölümü ah ve vahlarla karşılamakta. ee tabii ne de olsa kendi ölümü değil! şimdi sen kendi ölümünü yaşadın mı ki, nereden biliyorsun? kabilinde gayet mantıklı bir soru gelebilir. neredeeee! geri dönüşü belki de mümkün olamayan bu tecrübeyi yaşama aşkıyla da intihar edemem, kusura bakmayın, ya yanıldıysam? bir de o tarafı var! ki mülümanların "allah"ı ya da hiristiyanların "tanrı"sı, ya da herhangi bir dinin tek ve/veya çok tanrısı varsa, zaten hapı yutmuş vaziyetteyim. "cehennem"lerinin müdavimi olacağım kesin. hatta beni, öbür günahkarları yaksın diye en dibe yerleştirecekler, demirbaş ayarında, bir daha hiç çıkmayayım, kor gibi yanmaya devam ederek.
ama konumuz olan bedensizliğe döneyim ben izninizle. ölüm ve facia demiştim. yok efendim öyle facia macia. tam tersi, facianın içinde onu hapis tutan bir zindan gibi beden. ee kurtulduk ne olacak? çok güzel şeyler olacak! misal, içimizde bizi biz yapan o özün, yani husserl'in kast ettiği öz kavramını, asla değişmeyen ve ontolojik anlamda bizi reel kılan özün ta kendisini idrak etmemizi sağlayacak bence. galiba ancak o zaman, plotinus'un bahsettiği "bir"e ait trilyonlarca parçadan biri olduğumuzun ayırdına varacağız. iste o "bir" az evvel var mı yok mu diye kanaat getiremediğim ama sizin de tahmin edeceğiniz üzere "tanrı", "allah" ya da "kozmik enerji", adını nasıl koymak isterseniz koyun o metafizik gücün ta kendisi bence. -hani az önce emin değildin, diyerek çıkışmayın hemen, durun hele, bir dinleyin anacım önce beni!-
ee güç bu denli büyük olunca kendisini yalnız hissetmiş olmalı ki, dur şuradan minik parçalara bölüneyim de bunları birbirine düşüreyim, bakalım benim onlar, onların da ben olduğumu ayırt edecekler mi kabilinde bir bölünme vashıl olmuş. diğer bir deyişle insan evladı işte o metafizik gücün bedenlere geçirilerek bölünmüş hali. yanlış anımsamıyorsam hem kur'an'da hem de incil'de, maalesef hangisi olduğunu anımsayamadığım ayetler de buna işaret ediyor olmalı, "yaratıcı"ın insanı kendi suretinde yarattığını söylerken.
sorun da tam bu noktada başlamakta kanaatimce, zira yoldan çıkışımızın bedenleşmemizle başladı! bedene hapis olmakla 'öz'ümüzün dayandığı noktayı unutmuş, cisim kazanmış benliğimizden ibaret olduğumuzu sanıp tüm var oluşu cisimler dünyasına indirgemişiz.
tabii bunlar plotinius'un değil, benim çatlak düşüncelerim! yalnız plotinus'un bu mevzuda söylediği bir şey daha var, o da, o 'bir'i merkezi bir kuvvet olarak tarif eder, ve ondan çok uzaklaşan 'ruh'ların kötü olarak tabir ettigimiz, hırsız, katil, ırz düşmanı [ya da devlet liderine] dönüştüğünü söyler. başka deyişle, yaratıcı gücü merkezde güneş olarak alırsak, bölünmüş minik hallerini de birer gezegen, hitler'i artık gezegen bile sayılmayan plüton, ya da dört uydusundan biri olarak görebiliriz. yok yahu, galiba hitler'i komple güneş sisteminin dışına iteklemek lazım.

eee peki, kurtulduk bedenden, "öz" olma halini deneyimledik, ne olacak diye sormayacaksınız umarım aziz okuyucum. bunun ötesi yok ki! "ben" olma hali ortada kalamayacağı için sonsuz özgürlüğe de ulaşmış olacağımızı düşünüyorum. "ermek", "nirvana" ya da "aydınlanmak" deyin, işte mutlak olma halidir bu. ama varmaktan ziyade, yol almayı seven, cevaptan (cevapların bir önemi yoktur, tek işlevleri yeni sorular doğurmasıdır demişti tez hocam, kulakları çınlasın) ziyade, doğru soru sormayı amaç edinmiş bendenizi ürkütmüyor değil bu durum. buyrun, başladığımız yere geri mi döndük? ouroborus'un o mutlakiyetini kırmak için "bir" olma halinden çıkmamış mıydık? (bu arada hemen nasıl da biz diyerek, kendimi de o "bir"in, bunun idrakına varmış üyesi haline getirdim!)
tevekkeli, havva cennetten kovdurmamıştı kendini!

13 Ocak 2012 Cuma

babalar ve kızları

bianet'te şu makaleyi okuyunca, mevzu aldı götürdü beni. selda tuncer'in yazısına bodoslama dalıp bir analize girişecek değilim, ana akım medyanın pervasız saptırmalarını umursamamaya çalışır oldum. boş yere sinir katsayımı yükselterek potansiyel enerjimi daha verimli olabilecek kanallara akıtatamamak üzüyordu zira.
bu ülkede o denli haksızlıklar olmakta, hele ki kadınlara karşı! basın ise hükümet sözcülüğünden öte bir işlev görmemekte...

yok, ben çok kişisel bir yerden gireceğim mevzuya.
yazıyı okurken, kendi babam geldi aklıma. blogu takip edenler bilir, beş yıl olacak neredeyse babamı cennet hurilerine kaptıralı. cennet hurisi lafın gelişi, babam pek kadın meraklısı değildi, tabii eğer kara tenli değillerse :) annemin, babamla seyrettiğimiz belgeselleri, salt o kara tenli, muhteşem vücutlu genç hanımları görme ihtimali için izlediğini söylemesi hala gülümsetir... eğer öyle ise, babamdan sadece belgesel seyretme zevkini almamışım diyebilirim.
mevzu elbette, babamla seyrettiğimiz belgeselllerin bıraktığı tadı anımsamak değil. babamın benim politik duruşuma olan tepkisi.
ne zaman tartışacak olsak, ya da eylemlere gittiğimi öğrense kızardı. ama onun o tatlı kızışı gözümün önünden gitmez, endişeyle karışık bir anlayamama haliydi. ama belli bir güven de okurdum bu kızışında.
kızı yanlış bir şey yapmıyordur duygusu sanırım onu meydanlara kadar peşimden gelmesine engel oldu. ama en çok eğlendiğim nokta, mevzuları tartışmaya başlayıp da, karşılık veremeyeceği ve sıkıştığı noktada, -son yıllarda fazlaca dalmış olduğu din olgusundan yola çıkarak mı bilmem- beni komünist olarak damgalamasıydı. "baba, bu çevre eylemi, ne alakası var komünizmle?" diyerek çok kızardım o yıllarda, bu kadar basit bir ayrımı nasıl göremez diye.
babam 1929 yılı doğumluydu. gençliği tam 50'li yıllara denk düşer, çok partili rejim, kore savaşı, ama özllikle sovyetler'in komünizm "tehdid"ine ve türkiye'nin batı'ya, dolayısıyla amerika'ya yakınlaşmasına denk düşer. dolayısıyla aykırı olan, ana akımın dışına çıkmış, karşı duruş göstersen her şey, onun o dönemlerden ezberlemiş olduğu ve aykrılığın sembolü haline getirdiği "kömünüzm" kavramıyla örtüşür. orta okul iki terkli babamın, din merakı başlamadan öncesi okuduğu kitapları düşündüğümde -ki bunların arasında bilumum rus yazarı olduğunu anımsarım, hatta gorki'nin mujik'i ve ana'sını babamın kütüphanesinde keşfetmişimdir- ne oranda bu okuduklarından etkilendi diye düşünürüm şimdi.
bunları ancak şimdi analiz edebilir oldum. keşke yaşadığı dönemde bunları soracak fırsatım olsaydı. hala merak ederim, o rus yazarların kitapları nasıl girmiştir babamın kütüphanesi'ne. ilk gençliğinde inşaatlerde yatıp kalkan ve ilk almanya "gastarbeiter"i olan bir insanın düşünsel boyutta dünyayı nasıl algıladığını, özellikle 50'li ve 60'lı yılları.
şimdi artık sadece varsayımda bulunabiliyorum. ve yaşasaydı, eminim bunları daha farklı bir ışığın altında konuşabiliyor olacaktık şimdi. benden tam kırk yaş büyük olan babamın, her ne kadar içgüdüsel olarak doğruyu yaptığı kızına güvense de, fikir boyutunda yargılamadan konuşabileceiğini, ya da fikileriinin bütünüyle değil de, tüm çıplaklığıyla, karakteri ve var oluşuyla insan olarak gördüğünü -ve elbette bu durum karşılıklıydı- ancak hastanede ona sahip çıkıp da, artık ebeveyn olma sırasının bende olduğunu gösterdiğimde tam anlamıyla hissetirmişti.
artık onun gözünde, doğru yol gösterilmesi gereken çocuğu değil, onunla eşit bir yetişkin olduğumu görmüştü. ve gördüğü sonuç onu memnun etmişti.
işt bu bu dönüm noktasından sonra geçirdiğimiz dört beş yılı daha verimli kullanıp, daha iyi sorularla babamı o anlamda da tanımayı nasıl da isterdim. kavgalarımıza sebep olan fikir ayrılıklarına girmeden, yani sadece insan olarak babamı. aileyi bir arada tutan o sabrı gösteren, duygularını saklayan ve hala kahramanım olan babamın btün olarak özünü. aile için en yakın insanlar olup çıkmıştık, ama yine de işte o son nokta, o öz, sanki eksik kaldı.
ya da belki, bu kadar sevdiğiniz bir insanı yitirdiğinizde, hep bir şeyler eksik kalmakta, ve ben sadece ulaşılmaz bir ereğe özlem duymaktayım. mümkün...

yine de siz siz olun, babanız henüz huri kızı kovalamaya başlamadan onunla daha çok yakınlaşın, ya da hangi ebeveyn ağır basıyorsa, onunla.
birden fazla üretimleri maalesef yapılmamış...

babama not: şşşt bumpacığım, duyuyorsan bil ki, hala komünistim!

7 Ocak 2012 Cumartesi

itchi the killer, audtion ya da miike'nin dehşetengiz hayal dünyasında dolaşmaca

filmi seyreden var mıdır okuyucularımdan bilmem, ama kült filmlere ilgileri varsa peşinen tavsiye ederim.
muhtemelen film takashi miike ustanın en tartışma yaratan filmi olmalı.
yalan yok, tembellik ettiğimden film üzerine bir eleştiri okumuş değilim, ama bu yazıdan sonra söz, okuyacağım! hem belki de okumamak en iyisi, bakalım kendimce ne kadar algılayabilmemizi filmi!?
filmi bilmeyenlere konusunu anlatacak olsam, öyle tam da anlaşılır bir konusu ki, ne anlatayım? yakuza mafya örgütlerinden birinin önde gelen isimlerinden kakihara adındaki sadist ve mazohist bir kişiliğin kaçırılan patronunu ararken önüne gelene yaptığı işkenceleri anlatıyor desem, galiba çok yanlış olmaz.
filme adını veren itchi de işte bu kaçırılan patronu öldürmüş zat-ı muhteremdir. "muhterem" lafın gelişi tabii. aslında kim olduğunu pek bilen yoktur bu nam salmış katilin, yakuza içinde tanınmıyor, ve herkes neyin nesi bu diye soruyor. oysa biz seyircilere çoktan tanıtılmıştır kendisi. aslında sünepe, saf, boyna zırlayan, ama tam da ağlarken, -belki de tam bu zayıflığından aldığı güçle- birden bire insanları dilimleyerek ortalığı kan revan içinde bırakan enteresan bir psikopatır bu cici oğlan bakışlı karakterimiz.
aslında filmde ortalıkta dolanan tüm karakterler enteresan. belki de filmi, tonlarca akan kana ve kopan, kesilen ezilen uzuvlara rağmen bu denli seyredilir kılan nedenlerden biri bu dengesiz ve şaşırtıcı karakterler. gerçi akan kanların grotesk vaziyeti, kill bill'de tarantino'nun kopya çekmiş olduğu şüphesini uyandırmıyor değil. ama kill bill'den iğrendiyseniz, itchi the killer'in yakından dahi geçmeyin, bırakın seyretmeyi filmi. zira kill bill'in asla ulaşamayacağı bir şiddet düzeyi içeriyor miike'nin şah eseri.
özellikle kakihara'nın kendi dilini kesip ağzını her iki yandan yarıp çengelli iğnelerle tutturması gördüğüm baş yapıt şiddet sanelerinden sadece ikisi. çengelli iğnelerle tutturması da janjanlı gömlekleriyle göz alan bu karakterin süs merakından değil. ihtiyaç halinde daha büyük uzuvları ağzına alıp dişleriyle koparabilmesi için ağzını kocaman yapmasını sağlayan birer tutacak görevi de görmektedir.
yine de bu kadar şiddette rağmen, rağmen değil, tam da bu yüzden filme kendinizi kaptıramıyorsunuz. miike'nin bunu kasten amaçladığını düşünüyorum. seyiriciyi sürekli olayın gerçek dışılığına dikkatini çekerek daha dışarıdan, yani eleştirel bakabilmesini sağlamaya çalıştığı izlenimi uyandırıyor bende. belki de filmin olay örgüsünü bu kadar karmaşık tutmasında, dolayısıyla filmin konusunun anlaşılmasını zorlaştırmadaki nedeni de budur. her şey kurgudan ibarettir, ama öylesine abartılmış derecededir ki şiddet sahnesileri sizi ürkütmekten ziyade, "yok artık" dedirtecek şekilde kahkahalarla gülmeye teşvik etmektedir. ama tam da bu kara mizahın hedefi düşünmeye şevketmeye çalışmaktan başka nedir?

miike'nin ilk seyrettiğim filmi olan ve belki de en tanınmışı olan "audition"deki zerafetten bu filmde hiç bir iz yok. miike'nin sıradışılığından etkilendiğim en müthiş filmi, hala ilk on filmim arasında da tepelerde yer alan filmdir bu. filmin konusuna gelince, orta yaşların başında olan dul aoyama adındaki bir çocuk babası evlenmek ister. film işiyle meşgul olan bir arkadaşı, olmayan bir filmin baş rol oyunculuğu için yarışma düzenler. amaç, aoyama'nın kendisine rahatça bir eş seçebilmesi için bir tezgahtır. hoşuna giden ve yakınlık kurmakta gecikmediği 24 yaşındaki asami ise hiç de göründüğü gibi masum değildir...
aslında filmin en can alıcı sahnesini seyredebilmek için son on beş dakikasına gitmek gerekiyor. şahsen benim gördüğüm en zarif işkence sahnelerinden biridir! japonların o kendine has zerafet ve taavazu dolu çay seremonisini bir işkence sahnesine uyaralabilirseniz, demek istediğimi anlarsınız. işte tam da bu incelikle ve hatta sevecenlikle işkence adiyor asami kurbanına. hani neredeyse aoyama'ya kızmaya başlıyorsunuz, böylesine sevecenlikle yapılan bir işkenceden kaçmaya çalışılır mı diye...

miike batı sinemasının asla göremeyeceği sıradışılıkta bir yöentmen şüphesiz. sadece filmelerinin sınırları zorlamakla kalmayıp çoktan aşmış film içerikleri nedeniyle değil, yirmi küsür yıla 90'a yakın film sığdırmasına rağmen kalitesinden hiç ödün vermemiş olmasıyla da. başta da dediğim gibi uzak doğu, manga kültürüne ve bol kanlı filmlere ilginiz varsa, bu ikisi mutlaka arşivinizde bulunmalı!

6 Ocak 2012 Cuma

yazmış olmak için yazmış olmak...

yazacam, tutmayın beni!!!!!!!
diyerek ileri atıldı kalem tutan el -pardon, klayve üzerinde gezinen parmaklar demeliydim bu bağlamda-
haftalarıdr içimde bir yazma isteği, sebep arıyor, tam bulmuşken, yazamayacak bir durumda oluyorum, zaman bulunca da o mevzuyu yazma hevesim kaçıyor. dır dır dır.
işte sebepsiz yazıyorum. yolu düşüp de, kazara okuyan olursa, yolunu değiştirsin hemen, bu yazının hiç bir ehemmiyeti yok zira yazın dünyasında. filhakika bu blogtaki hangi yazının bir yazın değeri var ki?
yok efendim, zerre kadar yok. geçiniz, başka bloga geçiniz vaktiniz varken.
hala geçmediniz mi?
kaşındınız!
kaşırız! hatta şu kendi kendinize kaşıma lezzetine kavuşturan pençe biçimli tahtalardan hediye ediyorum, maksat kaşıntıyı geçirmek değil mi? her yere uzanamayacağım malumunuzdur.
sahi niye yazdım ben bu sabah? onca işim gücüm dururken...
ha evet, nedeni yoktu, amaç klavyem paslanmasın! ipe sapa gelmez bir yazı bu! ne derinliği var, ne de bir konusu.
bir konunun olmayışı da aslında bir konu en nihayetinde diyerek kendimi değilleme girişiminde bulunayım.
hala sıkılmadan okumaya devam mı ediyorsunuz?
allalaaaaa, ne sıkılmaz okuyucuymuşsunuz anam siz de! ne ettiysek kaçırtamadık!
hala doğru düzgün bir kelam bekliyorsunuz benden, hissediyorum niyetinizi, ama nafile! yok benden bugün hayır gelmez!