28 Eylül 2012 Cuma

eskisi bozuldu, yenisini aldık!

alacam'ı kedi cennetine göndereli sadece 5 gün oldu ki çat kapı benno basti geldi.
hani, "bu bozuldu attık, yenisini aldık" gibi oldu. ya da ben vicdan azabına gark olduğumdan böyle hissediyorum.

bu çocuk hiç hesapta yoktu, valla planlamamıştım.
tamam, itiraf ediyorum, bir kaç sabahtır, sahilde rastladığım bir hanımın rus finosuna feci şekilde abayı yaktım. boyna kadıncağızı köpeğin tüm karakterine dair sorgu suale çekip duruyor, kafamdan da yakın bir tarihte barınak ziyaretinde bulunmayı düşünüyordum. hani yakın derken, bu yine de bir kaç ayı bulurdu. ama diğer yandan da alacam gitti gideli, eve giresim yok.
öyle sessiz, öyle mezar olmuştu ki evim, girsem de uzun süre kalamaz haldeydim.
kader de ağlarını öyle bir ördü ki, sahildeki finonun resimlerini çektiğim sabah, bir kaç saat sonra pat diye bir arkadaşım gittiği yerden telefon eder. bir rus finosu görmüştür ve muhakkak almam gerektiğini söyler. üstelik bu arakdaşımın benim sahilde elin finolarıyla cilveleştiğimden haberi yok! şimdi buna kadar demezsin de ne dersin?! elbette ben de paşa paşa kaderime boyun eğdim. ama gel gör ki, köpeciğe ev bulmaya çalışan kişi, iş yerinde tutulduğunu duyunca geri almış. çok mu karışık anlattım? doğrudur, baştan alayım: efenim, meğerse bizim afacanı silivri'de bulmuş birileri. bakamayınca da bana ulaştıran kişiye vermişler. bu kişi de dizilerde oynayan ve golden köpeği olan cici bir oyuncu kızımız.  ama goldeni ile pek anlaşmadığından küçük bir kızları olan aileye vermiş. işte bu ailenin de babası kalkmış iş yerine götürmüş. bizim oyuncu kız da iş yerinde tuttuklarına kızıp geri alıyor benno'yu. bu aşamada da ben giriyorum devreye. bu kızımızın numarasını bulan arkadaşımın ısrarıyla ben de onu arıyorum. iki akşam evvel de minik beyimiz teşrif ettiler. ilk işimiz birlikte mama almaya gitmek oldu.  on dakikalık mesafeyi ancak iki katı sürede yürüyebildik. küçük bey tüm mahalleyi tek nefeste tanımaya çalıştı resmen. ama gelin görün ki, dün ben işe gidince yalnız kaldı cici beyimiz. daha ben evden çıkar çıkmaz başladı vızıldanmaya. ama genelde sessiz bir köpek olduğu için biraz vızıldanır, sonra yatar uyur dedim. nerede! bir sürü köpeği olan arkadaşım, benim evin önünden geçerken duymuş ağladığını. çıkarmış bir tur gezdirmiş. ama bizimkine yeter mi bu? yine yalnız kalınca başlamış ulumaya bu sefer. haydeee!
kedilere alışkın olan birine birden bire ağır bir sorumluluk köpek. ama eşek sıpası, öyle de sevimli bir şey ki! ben beşinci sahibi olacağım, altıncıya gitsin istemiyorum. ama yalnız yaşayan biri için köpek bakmak cidden zor. ama daha çok köpek için zor, hele ki benno gibi daha altı aylık bebekse ...
umarım benno'nun daha çok maceralarını buradan azam şansım olur. 

22 Eylül 2012 Cumartesi

huzur içinde uyu alacam!

yolun sonuna geldiğimizi biliyorduk be balım. iki ay evvel kanamaların başladığında belliydi. uzatmaları oynadık sadece. bu iki ayın içinde iyi gibi olduğun on gün hariç, hızla sona doğru gidiyor, yok idrar kesesinde tortu, yok akciğerlerde ödem, yok kalp yetmezliği ve en sonunda böbrek yetmezliği yüzünden kanındaki ürenin yükselmesi... inan bana tatlım, ben de acı çekmeni istemezdim. iki aydır "uyut da acı çekmesin" diyenlere laf mı anlatayım, uyutsak mı diye sorduğum veterinerlerin, başınızdan mı atmak istiyorsunuz dercesine sordukları "ötanazi mi yapalım?"ına suçluluk mu duymayayım diye şaşırdım.
öbür yandan da umudum vardı be bebeğim. nasıl vazgeçerim senden? anam olsan, uyutup başımdan atar mıydım?!
direndim, direndin, ikimiz de mücadele ettik, senin canın çok yandı, ama bil be birtanem, senin acılarını gören ben de, en az senin kadar acı çektim.

son iki gece koynumda geçirdiğin saatleri saydım. üre beynini de etkiliyormuş, bilincin gidiyormuş diye izah etmişti veterinerin o acı acı bağırışlarını. ama ne zaman göğsüme yatırsam seni, sakinleşiyordun.
ve son gecemizde, gücünü iyice yitirdiğinde, göğsümden kayıp gitmeyesin diye uykusuz seni seyrettim.
sabaha karşı dalıp da yine seni veterinelere taşıyıp, niye uyutmuyorsun diye çıkışan kokoş teyzelere karşı yaşam hakkını savunurken gördüğüm rüyadan ağlayarak uyandım.  

önce sen mi pes ettin biriciğim, yoksa ben mi? belki de sen iki ay evvel pes ettin, ama neydi seni yaşamda tutan? 
o kadar yalvardım, al bu çocuğu, acı çekmesin artık diye. vadesi gelmedi ki, onun için almıyor dedim, ama belki de vaden gelmişti de, ben miydim inatla direnen?

sabah ilk işim, veterinere "alacamı uyutalım artık ne olur" demek oldu. "gelin görelim, karar veririz" dedi o da. ama zaten görünce, "üre değeri çok yükselmiş, bu noktadan geri dönüş olmaz" dedi. sonunda o da ikna olmuştu ötanaziye. 
önce tam anestezi yaptı, sonra kalbini durduracak iğneyi verdi damardan, en sonunda da solunumunu durduran zehiri verdi. hepsi, belki on, onbeş dakika gibi bana sonsuz gibi gelen bir sürede yapıldı. 

şimdi sahilde parkta, güzel bir çalılığın gölgesinde ebedi istirahatına başladın. uzağında değilim balım, hemen yanında yazıyorum bu açık mektubumu sana. tatlı bir sonbahar güneşi  hem benim tepeme hem de mezar taşı niyetine (ya da köpekler eşelemesin diye) konulan kırık taşa vuruyor dalların arasından.
burada olsan şimdi capcanlı yeniden, sen de ne güzel mayışır uzanırdın çimlere benimle. etrafta aşık çiftler cıvıldaşıyor. seni görseler ayıla bayıla sevmeye gelirlerdi.
ama eminim daha iyisini yapıyorsundur sen şimdi: cupcup'a, babama ve dedeme kavuşmanın mutluluğuyla belki beni unutmaya bile başlamışsındır; kimbilir...

her neredeysen, rahat uyu biricik kızım...
14.09.2012
huzur içinde yat bebek kızım (01.10.1995-22.09.2012)


not: gerek sabah boyu veterinerde ve sonrasında beni yalnız bırakmayan mübi'ye ve alacam'ı  mezarsız bırakmayan memduh bey'e sonsuz teşekkürler 

19 Eylül 2012 Çarşamba

apolitik olmak ya da olmamak: yaşasın medyanın sahtekarlığı!

son yıllarda siyasi haberleri yirmi ayrı kanaldan izliyordum. objektif bir perspektife sahip olabilmek için de olabildiğince alternatif medya üzerinden havadisleri almaya gayret ediyor, hatta twitter hesabımı salt o amaçla kullanır olmuştum. 
nihayet bir kaç ay evvel fark ettim ki, yurt geneli ve dünya çapında olan biteni öğrenip, gündemi takip ederek insan olma gereklerinden birini yerine getirdim sanıyormuşum. günü gününe gündemi takip etmezsem sanki dünya çökecek, parçalanacak, arkamdan işler çevrilecek! üstelik bütün bu negatif haberler ile dünyamı genişletmek yerine, bir güzel daraltıyormuşum. 
zaten baudrillard da medyayı "medyalar için requiem"de kıyasıya eleştirir ve medyanın aktardığı resimlerin, olanı yansıtmaktan öte, gerçeğin önüne geçtiğini ve onu değersizleştirdiğini söyler. hatta tek yollu bir kanal olduğunu, bir iletişimin mümkün olmadığından dem vurur. nasıl olsun ki? tivilerinin başındaki bizlere gönderilen resimlere sadece bakmak düşer. bize gösterilene itiraz ya da karışma hakkı verilmez. yani bir diyalog değildir bu. sonradan yapılan itiraz da, belleklere yerleşmiş o resimleri pek değiştirmez. boris groys de "düşünme sanatı"nda, medyayı resim üretimindeki en büyük seri üretimi gerçekleştiren mekanizma olarak tanımlar. bu minvalde de medyayı seri üretime sahip sanatçı olarak görür. yani baudrillard'dan çok farklı bir şey söylemez. 
sanatçı da aslında var olanı yarattığı eserle vermeye çalışmıyor mudur? ama sanatçının verdiği eserde biliriz: tarafsız gerçek değildir bu. sanatçının onu nasıl algıladığıdır. oysa medyanın gerçeği yansıttığını düşünürüz. gerçekten durum bu mudur?  
medyanın gösterdiği resimler de gerçeği yansıtmıyor. tam tersine, gerçeğin kendisini yok ediyor.  sadece kameranın alanına giren sınırlı resimler yansıtılıyor. biz izleyici, yani onhaberin alıcısı olarak kamera dışında olan biteni görmüyoruz, dolayısıyla o sınırlı resimler gerçeğin yerine geçiyor. 
tamam, alternatif medya izliyor olabiliriz -ki ben bulabildiğim bütün alternatif medya kaynaklarını takip etmeye çalışıyordum-,  ama alternatif medya da neticede yine sınırlı, sadece kendi bakış açısına dahil olan resimleri bana yansıtıyor. onun da göstermediği, yani kamerasının kadrajına girmeyen alanda olanları görmüyoruz yine. 
üstelik medya, sanatçının tersine, tek bir eser yerine, aynı anda milyonlarca evin ekranında binlerce görsel üreterek seri üretime geçmiş oluyor. 

neyse ki ben bir kaç ay evvel kendimi bu cehennemden kurtardım. artık daha çok belgesel, film ve benzeri önceden kurgu olduğunu bildiğim görseller izliyorum. dünyam inanılmaz güzelleşti, ben de onunla...

18 Eylül 2012 Salı

son pişmanlık fayda etmez

bbc'de cumartesi akşamları bir dizi var. gerçi sadece bir kez denk geldim, ve aslında zaten kendimde barışık olduğum bir mevzuyu onayladı. ama yazacak malzeme buldum ya, değineceğim ille de. 
mevzu, başlıktan da şıp diye anladığınız üzere, pişmanlıklar. yaşamımız süresince bazı kararlar alırız ve bunlar bazen feci şekilde hatalı olabilir.  hay anasını, keşke böyle yapmasaydım minvalinde keşkelerle başlayan cümleler kurarız. dizideki kahramanımız da otuzlarında ve bir dizi pişmanlığı olan bir hanım. bir gün bir psikoloğa rastlıyor, o da ondan pişmanlıklarını yazmasını istiyor. kızımız ise sıralıyor gitsin. ama sıradan bir psikolog değil bu. pişmanlıklarına göre alıyor hatun kişimizi, pişmanlığını yaşadığı yaşa hop diye ışınlıyor, ablamız da güya bu sefer aynı hatayı yapmayacağım diye gayret ediyor, ama er ya da geç o mevzu üzerine benzer bir hata yapıyor. sonra anlıyor ki, "dur yahu, ben yine farklı davranmazdım bu meseleyle ilgili olarak" diyerek bunun aslında bir pişmanlık olmadıgının ayırdına varıyor. 
hah şöyle! nedir kardeşim geçmişle derdiniz? "ah, şunu böyle yapmasaydım, hayatım bugün nasıl olurdu kimbilir?" diye ağlamanın hiç bir manası yok bence. çünkü sizi siz yapan, tam da o hatalarınız! eğer o hataları yapmasaydınız siz olmazdınız. ya da yapı gereği, er ya da geç o hatayı yapacaksınız zaten! hani bu şekliyle değil de, başka bir şekliyle. ama netice itibariyle, yapacaksınız!
yalan yok, ben er ya da geç o hatayı yapacağımı düşünmemiştim hiç, bu gerçek ancak bu diziyle biraz da dank etti bu salak kafama. ben sadece pişmanlık duymadığımı rahatlıkla söyleyebilenlerdendim. zira yaptıgım hatalar beni ben yaptı. buna sarsılmaz bir inancım var (vaybe, böyle yazınca, nasıl da dramatik bir havası oluyor!). ama diziyi seyredence, evet ya, galiba öyle ya da böyle o hatayı yapacaktım. 
ama belki de işin sırrı, bunu bir hata olarak görmemekte yatıyor. kişinin kişiliği gereği başka türlü davranamayacağını kabul etmesi bir çözüm olabilir. 
kaderci bir yaklaşım mı? hem evet, hem hayır. evet, kaderim dışına çıkamadım yine diye hayıflanabilir ve böyle yazılmış demek, ne yapsam boş diyebilirsiniz. hayır, çünkü. sizin kişiliğiniz belirliyor aslında davranış biçiminizi. yani özgür kişiliğiniz karar veriyor buna. karışık mı oldu? yaşamın kendisi karışık, sizinki  olamamış, mümkün mü?
hadi vazgeçin kendinize eziyet etmekten de, dur yah var bir hikmeti o hatanın diyin. ne de olsa bütünü görecek, tecelliyi anlayacak, karmayı komple görecek bir göze sahip değiliz. henüz!
demek ki neymiş?! hayatınızdan  pişmanlıkları çıkarın! çünkü elinize yeniden fırsat geçse, nasılsa benzer davranacaksınız, hani, salı günü değil de, cuma günü yine çark edeceksiniz, o yolu gitmek istemeyeceksiniz. eee,  zaman pişmanlık niye? yazık değil mi size? gereksiz yere enerji harcamaktan yorulmadınız mı henüz?

15 Eylül 2012 Cumartesi

moda sabahları


sabahları dolaşmaya çıkarım, güneş doğsun ben de şahit olayım, bayılırım. 
hemen şıp diye  "senin günün ve gecenin sevmediğin saatleri mı var" diyecek zeki ve atılgan okuyucularım; ben de bu müthiş sezgiye hayran kalacağım. durun yahu, konu benim günün hangi kısımlarını sevmem değil, insanların sabah çılgınlığı. 
sahile indiğimde benim gibi başı boş dolanan neredeyse hiç olmuyor. varsa, o da geceden kalmıştır, hala birasının son yudumlarını, tabii öncekileri kayalıklara çıkartmayı becerememişse, icmekle meşgul oluyor. bense berduşlar gibi elimde bir kitap, çıkıyorum, sallana sallana yürüyerek, kâh bir bankta oturarak seyrele bu sabah çılgınlarını diyorum. yürüyenlerin hepsi spor amaçlı çıkmış, son sürat kilolarından kurtulabilecekleri istikamete doğru yürüyorlar. acelesi olanlar da sırılsıklam bir alın ve tişörtle koşuyorlar, elbette istikamet aynı olmak suretiyle.
benim gibi aheste aheste yürüyen varsa ve akşamdan da kalmadıysa, kesinlikle dört bacaklı arkadaşıyla gezmeye çıkmıştır. o da istediğinden değil, o dört bacaklının halısına işeme ihtimalinden dolayı sabahın köründe eziyet gördüğüne inanarak çıkmıştır. yanındaki ise ya neşe icinde zıplamaktadır ya da en az sahibi kadar sersefil vaziyette yürüyordur. ha bir de tek tük bisikletçiler oluyor. 
ama anlayacağın aziz okuyucum, benim gibi sabahın keyfini süren bir allah'ın kulu yok. hele de elimde aypedim, oturmuş blog yazıyorsam, tam uzaylı gibi kalıyorum bu sabah canavarları arasında. 
ama yine de moda sahiline şükür. bir kaç sabah, yüzmeye gittiğim caddebostan'da dehşete düşmüştüm. hani ben mi yüzdüm, sahil beni mi yüzdü, belli değil. sahil komple sabah sporu yapan insanlarla kaynıyordu. 
yahu, bilmeden birileri bunların ensesine sporcu çipi yerleştirdi de, haberimiz mi olmadı?

not: foto kadrajına insan girmemesi için epey beklemem gerekti...

14 Eylül 2012 Cuma

doğum günü hediyesi olarak dolandırılmaca

az evvel telefonum çaldı, konuşan gayet kibar bir bey, bilmem hangi karakolun baş komiseriymiş.
diyaloğumuzu aynen aktarıyorum:
~ buyrun, konu nedir?
- siz telefonun sahibi mı oluyorsunuz?
~ yok değilim.
- telefonun sahibiyle görüşebilir miyim?
~ maalesef, iki gün önce sizlere ömür. 
karşı tarafta önce kısa bir afallama, ama hemen ardından:
- aaa, başınız sağolsun, peki siz neyi oluyorsunuz?
~ kendisi amcamdı.
- peki birinci dereceden akrabasını alabilir miyim? kızı, oğlu, eşi?
~ maalesef hiç kimsesi yoktu. konu nedir?
ısrarla sorumu es geçiyor beriki.
- peki siz bu hattı ne zamandır kullanıyorsunuz?
~ kullanmıyorum, çalınca açtım. peki konu nedir? 
- konu amcanızın kimliği.
~ eh, artık kimlik lazım değil nasılsa, diyerek ben bu geyiği sürdürmeye niyetliyim, ama bir yandan da ya gerçek polisse, boku yedik gibisinden de düşüncelere de gark olmuyor değilim. ama neyse ki, karşı taraf da emin olamıyor durumdan ki, çat diye kapatıyor. 
tabii hemen ardından 155'e numarayı bildiriyorum. polis de soruyor bana, "dolandırıcı olduğunu nasıl anladınız?" diye. ne, nasıl yani?

11 Eylül 2012 Salı

dır dır ve arkadaşlık

son zamanlarda hangi ortama girsem insanların ne kadar çok konuştuklarını fark eder oldum. (ee sen burada ne yapıyorsun? mahiyetinde güzel güzel soru sorabilirsin sevgili okuyucum. -hakikatten ne yapıyorum ben burada yahu?- pek emin değilim ne yaptığımdan, ama görünen o ki ben de yazı yoluyla dır dır ediyorum. durun yahu, konudan sapacağım dememe ve kıvırmama izin verin!) 
niye bu kadar çok konuşur insan evladı? 
geçenlerde deniz kenarında takıldığım arkadas grubunda bir hatun, çok da tatlı bir insan, ama bir parça sessizliği tatmaya izin yok, hababam konuşuyor. sustuğu bir kaç dakikanın degerini bilerek dalga seslerini dinleyebildim. 
bazen sahilde, hemen de tepesinde bir çay bahçesinin olduğu kesimine denk gelen yerlere oturduğumda, yukarıdan bir uğultunun geldigini duyarım. ilkin ne oldugun anlamamamış, ugulutunun kaynağını aramıştım. sonra parça parça sözcükler arlarından seçince, yukarıdaki insan güruhunun (epey buyuk bir çay bahçesi bu) konuşma gürültüsü olduğunu ayırd edebildim. nedir derdiniz? ses titreşimiyle düşmanı yok etme silahı mı geliştiriyorsunuz kardeşim? ya da sessizlikten mi korkuyorsunuz? 
adını şimdi anımsayamadığım hintli bir öykü kahramanı, batılı kahramana batılıları anlatırken kullandığı cümle aklımdan gitmiyor: "siz batılılar kendi içindeki boşluktan korktuğu için bu kadar çok konuşuyor. konuşarak o boşluğu doldurmaya çalışıyor. böylece düşünmeye ayıracağı sessizlik anını konuşarak heba ediyor." minvalinde bir şeylerdi. halbuki arkadaşlarla sessizliği de paylaşabilmeli. hani artık konuşmanın gerekli olmadıgı, sözcüksüz de anlaşıldığı o huşu dolu anları. 
hiç kendi hayatına dönüp baktın mı? böyle anları yaşayabildiğin kaç tane arkadaşın var? ya da hiç var mı? hayda, konu dır dırdı, arkadaşlığa nereden geldi, sabah sabah moralimizi bozma şeklinde çıkışma güzel kardeşim. çünkü yoksa bu bahsettiğim arkadaş, faniler dünyasında geçirdiğin vakti accık boşa harcamışsın demektir. 
sözcüklere ihtiyaç duymadan da anlaştığın insan seninle aynı boyutta. aynı tanrısal parçacığı icimizde taşıdığımızın güzel bir kanıtı. elbette bu ille de arkadaşın olmak zorunda değil, bir yabancıyla da bu anı yaşayabilirsin, ama o yabancıyı bir daha nerede göreceksin? oysa aynı arkadaşla, sessizliğe ara verdiğin yerden tekrar alabilir, arkası yarınlı otuzbeşbin bölümlük dizi çıkarabilirsin. 
neyse, hadi ben daha fazla zırvalamadan buradan kaçayım da sen ilk yakaladığın arkadaşınla bir sessizliğin tadını çıkar sen biraz.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kader

bugün saatlerimi harcayıp, tam yayınla butonuna bastığım yazı internetin azizliğine uğradı. uçtu gitti. ne yaptıysam geri gelmedi. onca saat, onca emek, havada bulut, sen bunu unut minvalinde. bunu ilahi işaret olarak alarak bir daha o mevzu üzerine bu kadar düşünüp, yazı yazmayacağım. ya da belki yazmamam gerekiyormuş. karma, ilahi adalet, alllah'ın takdiri, ne derseniz deyin, demek ki yazmamam gerekiyormuş. peki bunu mu niye yazıyorum? yahu saatlerdir ebemin iflahı kesildi, yaza yaza bı hal oldum, sonra sen git, uç! yok, vallahi bir daha yazmam. ama hayal kırıklığımı da bir şekilde anlatmam lazımdı. di mi ya!

7 Eylül 2012 Cuma

osho, şiddet ve seks

osho okuyorum son zamanlarda. şiddet üzerine söyledikleri, tez konum olması nedeniyle özellikle dikkatimi çekti, büyük bir iştahla okudum. diyor ki, insanlar sekse doyduğu anda daha az şiddete meyilli olacaktır. çünkü enerjisini halihazırda kanalize etmiş olacağından şiddet için gerekli enerjiyi bulamayacaktır. zaten bu nedenden ötürü özellikle askerleri seksten uzak tutarak, savaş zamanı başarı sağlanıyormuş. hatta amerika'nin vietnam'da yenilmiş olmasını dahi buna bağlıyor: amerikan askeri sekse doymuş  ve savaş alanında başarısız olmuştur. 
tamam, anlıyorum bunu da, o halde nasıl oluyor da bu ülkede en çok evli kadınlar şiddete maruz kalıyor? kocası olacak askeri yeterince sekse boğmadığı için mi? hah buyur buradan yak; yine kadın suçlu. aman bunu yüksek sesle söylemeyeyim, erkek egemen söylemin nasıl da işine gelir hemen!

gece berduşluğu

gecenin bir vakti ya da sabaha karşı sokaklarda avarelik etmeyi pek severim. yanıma sadece o an için beni en çok keyiflendiren kitabı alırım, ne para, ne telefon, ne de bir saat. lineer yaşamı anımsatacak hiç bir araç yanımda bulundurmamaya gayret ederim. sadece reel gerçeklikle bağlantıyı unutmak için değil, bir nevi güvenlik de veriyor nedense. gecenin o saatinde sadece benim gibi berduşlar yok sokaklarda ne de olsa. üzerimde değerli olabilecek bir eşya olmazsa salgılayacağım adrenalin de daha az olur. hayda, bu nasıl bir güvenlik kalkanı diyorsan, ben de bilmiyorum aziz okuyucum, anlıyorsan  beri gel. neyse ben konudan kopmayayim; bir kitapla alır başımı, avare avare o sokak senin, bu sokak benim dolaşırım. sokak lambalarının güzel aydınlattığı köşelerde de bir apartman girişine ya da kaldırıma oturur, kitabımı okur ya da sadece geceyi ve sessizliği izlerim.  ama en çok sahile yakın sokaklarda dolanır, gündüzleri her noktasının fıkır fikir insanla dolu mekanların huşu içinde geceyle halvet olmasına hayran hayran bakarım. sadece karanlıktan dolayı değil, sessizlik yüzünden de o çok bildiğim yerlerin nasıl da değişmiş olduğunu görmek heyecanlandırır. yahu git kardeşim, ne zorun var, yat uyu. uyku problemi mi çekiyorsun! diye çıkışabilirsin şimdi sevgili okuyucum. ne uyku sorunu? yok yahu, kırk yıllık ömrümde çok az çektim uyku sorunu. al işte, yeni girdim eve, ama yatıp uyumak yerine hemen bu yazının başına oturdum. hani bıraksam, fosura fosura saatlerce uyurum, öyle de bir uyku hali bastırır. ama yaşam, uykuyla harcanmayacak kadar değerli. uykuda geçirdiğimiz saatlerde hayatın gizini çözebilmek, en azından onun aşkıyla berduşluk etmek varken... evet, duyur gibiyim seni sevgili okuyucum, sen kafayı külliyen sıyırmışsın diye üzülüyorsun benim için. ya da üzülmüyorsun, belki de kızıyorsun. ne işim var da bu avarelik bloguyla vakit kaybediyorum da diyebilirsin. de güzel kardeşim, ben alınmam, nasılsa gecene bekçilik edecek bir avare var, sen benim adıma da fosur fosur uyuyabilirsin, hakkımı sana devrediyorum o halde.  

6 Eylül 2012 Perşembe

zarif asılmaca


dün aksam bir arkadaşımla barda oturuyorduk, gece ilerlemiş, biralar bolca devrilmiş, muhabbetin beli epey kırılmıştı. derken, masa değiştirelim dedik, ben önden gidiyordum ki, önüme bir genç çıktı ve "türkçe biliyor musunuz?" diye sorarak elime katlanmış bir not tutuşturdu. ben şaşkın vaziyette masaya oturdum, ardından arkadaşım da geldi, birlikte kağıdı açtık. yok öyle, mektup çıkmadı o nottan. bir defterden koparıldığı belli olan a4 saman kağıdının dış yüzünde bir smiley ve yalan yanlış bir "guten nacht" yazılıydı. kağıdı açtığımızda ise ikimizin barda otururken arkadan görüntümüzün  çizimi çıktı karşımıza. benim saçımın arkasındaki kuyruk bile unutulmamış, tabureye asılı olan benim ceketim, arkadaşımın çantası da özenle çizilmişti. ama dış yüzeydeki kötü almanca "iyi geceler" dışında tek bir kelime yazılı değildi. şimdi sevgili okuyucm, oo numaraya bak, tabii ki yazacak değil. asıl bundan sonra asılmaya başlayacak, şimdi kesin masalarına davet etmeye, ya da en azından telefon numarası da istenmeye gelinecektir. haaa çok beklersiniz, hiç birisi olmadı. değil sözel, visuel bir alışveriş bile gerçekleşmedi. çizimi veren genci şimdi görsem tanımam zaten, öyle ani oldu, o kadar dikkat edemedim neye benzediğine. yani bence gayet zarif bir asılma idi bu.  ille de bir zamana, bir ileri aşamaya, bir tanışmaya genişleme ihtiyacı duymadan, sadece anın yaşanmış olduğu küçük bir paylaşım. ne güzel böylesini deneyimlebilmek!

11 Ağustos 2012 Cumartesi

alacakızım

galiba filmin sonuna geldik. haftalardır süren idrar yolu enfeksiyonlarından sonra çok daha büyük bir problem yaşadığını veterinerimiz müjdeledi. akciğerler ödem yapmış. sonunda röntgende karartılar da çıktı. kanser olasılığı yüksek.  gecen sene ameliyatla alınan tümörün iç organlara sıçrama olasılığından zaten bahsedilmişti. galiba o güne geldik.
cupcup öldüğünde, soz vermiştim, alaca'yı kesinlikle acı çekmeden yollayacaktım. ama konuştuğum ikinci veteriner de kinayeli bir şekilde ötanazi mi yapalım diye sorunca, yaşama olasılığı olan kedisini   zorla ölüme gönderen tiran gibi hissettim. meğer ne zormuş böyle bir kararı vermek. bir yandan, cupcup'da yaşadığım o acı tecrübeden sonra, can çekişen bir canlının sırtından para kazanmaya mı çalışıyor şüphesiyle yaklaştığım veterinerler, diğer yandan asıl acı çekmek istemeyen ben miyim minvalinde giden iç hesaplaşmalarım. ve bütün bu karmaşanın ortasında günden güne eriyen onyedisinde bir kedicik. amaç bir kaç haftalığına ömür mü uzatmak? ama diğer yandan babamı düşünüyorum. hastalığının pik yaptıgı noktada vazgeçmedik onun yaşamasından, kendisi vazgeçmişti oysa. altı aylık hastane çilesinden sonra, yeniden yaşama döndüğü dou dolu iki sene geçirdik. son bir haftası dışında yaşama bağlı kaldığı ve birbirimize daha da sıkıca bağlandığımız iki güzel yıl. iyi ki onca cefayı göze almışım diyorum bugün. peki ya alaca'yla da benzeri mümkünse? üç gündür oksijen çadırına giriyor sabah akşam, biraz canlanır gibi oldu. bir haftadan sonra ilk kez dün aksam su ve tavuk suyu içince zil takıp oynadım. ha gayret be kızım, belki iki yılımız daha var, ha, ne dersin?

15 Temmuz 2012 Pazar

meeting off allstars

2006 yılından beri düzenlenen festivali bugüne kadar nasıl olup da duymadığımı inan sevgili okuyucum, hiç bir fikrim yok. yine de ruhum duymayacaktı ya, sağolsun, birlikte bir kaç kez grafitti avına çıktığım amerikalı arkadaşım ed'in amerika'ya döndüğü gün üşenmeden telefon ederek afişini gördüğü etkinliği haber verdi. şimdi ise direkt festival alanında bir bankta oturmuş size izlenimleri tam teçhizatlı kameraman cevat kelle misali aktarıyorum. 
gezi park'ının bir köşesini sunta duvarla çevrelemişler. alana da polis aramasından sonra girebiliyorsunuz. neredeyse donunuzun rengine bile bakacaklar. neyse, güvenlik lazım tabii. belli mi olur bu grafittici takımın sağı solu. zaten sokaklarda izinsiz boyalarıyla kanuna karşı gelip duruyorlar! 
henüz alan bomboş. alanı çevreleyen siyaha boyanmış sunta duvarlar sanatçıların calışma alanı. herkes harıl harıl sprey boyalarını kapmış hünerlerini gösteriyor. kimisi bitirmiş çoktan, kimisi yarım bırakıp mola vermiş, bazısı da hababam boyamaya devam. komple alanı dolaştığımda sadece bir kadın grafitti sanatçısı dikkatimi çekiyor. laf atacak oluyorum, işi bölünmesin diye fotoğraf çekmekle yetiniyorum. 

bankta yazımı yazarken grafitticilerden "hure" ile tanışıyorum. anlamını soruyorum nickinin, "almanca bilir misiniz?" diye soruyor. gülüyorum. türklere söylemiyormuş ama, anlamını, yanlış anlaşılır diye. "harfler hoşuma" diyerek geçiştiriyormuş. 13 yaşından beri grafitti'yi bulaşmış. underground pek çok grafitti topluluklarında boyamış duvarları. taksim'in çeşitli yerlerinde rastlanan çeşit çeşit "bok" onların marifeti. açılımıı da söylüyor da, hemen not almadığım için unutuyorum. ama aslında kelimenin kısa halini de kast ediyorlarmış. muzur şeyler, n'olacak! yine bir underground grubuyla en son tatile gittiğinde bir duvarı boyarken yakalanmışlar ege'de bir yerde. önce terörle mucadele'de sorgulanacak olmuşlar, neyse ki power fm için yaptıkları bilboard calışması nedeniyle gazetede çıkan bir röportajları imdatlarına yetişmiş. "adamlar grafittiyi bilmiyor ki, örgüt işi sandılar" diyor gülerek. 
 
kadıköy oda'da bir kaç yerde rastladığım ürkütücüsü yüzlerin sanatçılarını da tanıma şerefine erişiyorum, "wide" ve "canavar". sonra yeni bir grafittici kendini tanıtıyor, ares. İstanbul'a yeni düşmüş olduğunu söylüyor. 
 
tek kadın grafitti sanatçısının tekrar yanına uğramaktan alamıyorum kendimi. başta türkçe konşuyorum, meksikal çıkınca mecburen ingilizce'ye dönüyoruz, ama dokuz aydır istanbul'da olduğundan ingilizceyi unuttuğunu söylüyor "traumas". meksika'daki kadın grafitticilerini soruyorum. yüzde yirmi bes oranındaymış. 

çoğunluk ismini döşemiş duvarlara. narsist bir sunum mevcut anlayacağınız. elbette o ismi olabildiğince görsel bir estetikle boyuyorlar, ama narsizmi yadsımıyor bu.
"copikstar" ismini çizenlerden değil. fil dışı ticaretine dikkat çekmek istiyor. o yüzden fil temalı bir kompozisyon seçmiş. fillerle ilgili bir hayli bilgili. sadece nickini tanrılaştırma gayreti içinden olmadığından değil ona sempatim. çizmiş olduğu fili de  hakkıyla yapılmış. işte itiraf ediyorum: festivalde en çok hoşuma giden grafitti onunkisi. 
festivalin büyük isimlerinden biri olan hollandalı "nash" gayet alçak gönüllü.yaşını başını almış az grafitticilerden biri. bir sürü ülkede yapmış olduğu grafittileri gösteriyor hiç böbürlenmeden. burada çizdiniz mı diye soruyorum. çekinmiş. başının belaya girebileceği söylemişler. bir seyler çizmesi için yüreklendirmeye çalışıyorum. kalıcı bir kaç eserini istanbul'da da görmenin ne güzel olacağını söyleyerek ayrılıyorum onun da yanından. 
genelde gençlerin uğraş alanı elbette grafitti. çoğunluk ancak yirmi yaşında. yaşı büyükçe olan azınlık da zaten bu alanda tanınmış kişiler. ama nash bile reklam işleri aldığını söylüyor: ne de olsa grafitti bir gelir getirmiyor.

festival alanın orta yerine bir de rampa kurulmuş, skaterler, kaykaycılar hünerlerini gösteriyorlar. anlaşılan grafittinin ayrılmaz parçası hiphop. kocaman da bir sahne kurulmuş festival alanının en başına. ben alandan ayrılırken ilk konser başlamak üzere. eserlerin çoğu bitmiş değil henüz. sanırım yarına kadar kendilerine zaman vermişler, aheste aheste çalışıyor sanatçılar. ne de olsa hayranlar iş başında görmeli.


bir de ne amaçla yaz sıcağında örgü yelek giydirildiğini çözemediğim bir ağaç görüyorum. biri üşenmemiş, ağcın ölçüsünü almış, örmüş de örmüş.  pek hoşuma gittiğinden onu da es geçmiyorum. 

bu sıcakta akşama kadar sanatçıların eserlerini bitirmesini bekleyemeyeceğimi anlayarak evin yolunu tutuyorum. festival alanı yarın da açık kalacakmış. aslına gelip, bitmiş hallerini görmek lazım çöpün yolunu tutmadan onlarca güzel grafitti.

13 Temmuz 2012 Cuma

kavuşamayana para yok

aşk nerede başlar? aşıklar hep kavuşma derdinde midir? peki ya aşığın hiç öyle bir derdi yoksa?! aşık kavuşamadığı ve kavusacağına dair hiç bir umut olmadıgı maşuğundan ayrı olmayı çok dert etmiyorsa, buna ne demeli? nasıl bir boyuttasın be güzel kardeşim? benim aklım almaz oldu bu durumu. bir insan evladı nasıl olur da maşuğuna kavuşamayacağı gerçeğini bilmesine rağmen aşık kalmaya devam eder? var bir tuhaflık. bu arkadaşı bir an evvel psikiyatriye yatırın gibi önerilerde bulunacağınızı biliyorum. valla ben çoktan bulundum o öneride. ama önerimi dinlemek ne gezer! bu insan evladımız nerdeyse kavuşamadığı için mutlu mesut zıp zıp gezecek utanmasa. mazohist bu diyorum ben alenen. o da gülüyor ben öyle dedikçe. kime ne zararım var diyor. kendine var a alığım diyecek oluyorum, susturuyor beni. benden daha mı iyi bileceksin der gibi bir edayla. endişeliyim elbette. insan imkansız bir aşkla nasıl mutlu olur yahu? aylardır böyle. güleç bir halde dolaşıyor. mutsuz olsa, resmen rahatlayacağım. ama yok valla, kafir nuh diyor, peygamber demiyor. hani elimden gelse, mutsuz edeceğim kasten, sonra da, ben demedim mı diyerek şişineceğim karşısında, ama nerede! bu tip zaten hiç normal durmuyordu, tuhaflığını iyice kanıtladı. neyse, siz endişe etmeyin, ben endişe etmeyi bıraktım zira. yapacak bir şey yok, kendi düşen ağlamaz. elbet bir gün mutsuz olacak, o zaman var yaaa, öcümü almazsam ne olayım!

yunus gördüm, görüyorum, göreceğim

aha, işte yine binmişim -haberim yok sanki- vapura. gözüm deniz yüzeyine kilitlenmiş vaziyette. tabii yazmak için mecburen önümdeki yazı makinasına (alias tablet) bakıyorum. ama denize her iki dakikada bir bakmak için başım emme basma tulumba misali. hababam göz gezdiriyorum. zaten her vapur yolculugu pür dikkat deniz yüzeyini taramakla geçiyor. sanki deniz kuvvetleri beni ulusal yunus radarı olarak atadı da, ben de görevimi yapıyorum her namuslu vatan evladı, pardon, namuslu yunus detektörü gibi. hem de bir görseniz ciddiyetimi. yunus tespit edince deniz kuvvetleri prim verecek sanırsınız. öyle bir aşkla çalışıyorum ki, tüm dünya yunus radar ve detektörleri kıskanır. hele gördüm mü, hop zıplıyorum, hop hop hop. vapur alabora tehlikesi atlatıyor kaç kez. ama bu sabah, ki her zamankinden de erken geçiyorum -kargalar bile kahvaltılarına ara vererek bu erkenliğe şaşmakla meşgul- ne yüzeye çıkan var, ne yüzgeç gösteren. kıyıya yanaşana kadar umudumu yitirmiyorum, ama nafile. dün gece kesin bunlar alem yapmış köpek balıklarına uyup, bu sabah popolarını kaldırıp da beslenme alanlarına gelemediler. bir yandan da merak ediyorum aslinda. başlarına bir şey gelmiş olmasın? yok yok, ne gelecek, kesin tembellikten gelmediler. aaaa, resmen sabotaj var meseleğime yahu! ulusal yunus detektörünün işini yapmasına engel olunmakta! dünya yunus radar ve detektörleri birliğine şikayet etmezsem! nedir kardesim yahu, erken yatın benim gibi. çok mu istiyoruz?! alt tarafı görev aşkıyla tutuşan bir gariban yunus radar ve/ veya detektöriyim...

29 Haziran 2012 Cuma

müdahil

sevgili okuyucum, sen de benim gibi dünyanın dengesine çomak sokanlardan mısın? öylesin belli ki; olmasan amaaaan bu ne yahu der, bu yazıyı okumaya devam etmezdin her akıllı insan evladı gibi. ama baksana şu gözlere, fıldır fıldır! maşallah, sen misin çomak sokmayan der gibi bakıyorlar! bayılıyoruz bu işi yapmaya. alışmışız kendi evrenimizin tanrısı olmaya, hababam müdahale etmek zorundayız. ya da en azından mecbur hissediyoruz. bugün çok mü sıcak, hemen yağmur yağdırmalıyız, aman ha buğdaylarımız kuruyuverir. iş yerinde istediğiniz rapor hemen gelmiyor mu, hemen kendiniz hazırlıyorsunuz. eşiniz çöpü mü çıkarmadı. hooop çıkarıyorsunuz homurdana homurdana.
bir de bakmışız ki, gece yatağa mışıldamaya bile gidemeden kanepede uyuya kalmışız yorgunluktan. hele ki yıllarca bu ritmle devam edip tanrı gibi her yere yetişip, kullarımızın yüzüne gözüne bulaştırdığı her naneyi düzeltip, onların üzerinden yükü aldığımızda, ya da her beğenmediğimiz şeyi değiştirmeye çabaladıkça işler nedense iyicene sarp sarıyor. ya da başka bir deyişle, bok yemekle kalıyoruz. bazen olayların gidişatına ne kadar çabalarsak çabalayalım, müdahale edemediğimiz oluyor. olsun! ne zararı var? her şey zaten biz istediğimiz şekilde gelişseydi, amma da berbat bir yaşam sürerdik. düşünsenize, hayallerimiz, kavuşmak istediğimiz hedeflerimiz kalır mıydı bu durumda?
tamam, şimdi cümle alem kaderci olalım demiyorum. oh, yan geleyim yatayım da dünyanın dengesine çomak sokmayayım demeyin hemen. sadece bunun bir orta yolunu bulun diyorum. biz müdahale etmezsek dünya yıkılacak diye bir mevzu yok nasılsa. üstelik, ne kadar müdahale edersek de edelim, zorla güzellik olmuyor işte bazen. 
güzel güzel diyorum da terzi bakalım kendi söküğünü dikebiliyor mu! kalkmış size bir güzel ahkam kesiyorum da, ben ne yapıyorum? kendi minik evrenimin ağzına ediyorum yıllardır. yok yok, ben bugün biraz daha minik adımlar atmaya başlayacağıma söz veriyorum. mesela bu yazımı okuması için bugün kimseyi tehdit etmeyeceğim, rüşvet teklif etmeyeceğim. okursanız okuyun ayol, ben yazdım ya. okuyan olursa da sevindirik bir suratla gezeceğim.

20 Haziran 2012 Çarşamba

ruh ikizi

ruh ikizi tadındaki nane hiç var oldu mu, belli değil ya, ama gelin, bu aralar aşk ve türevlerine takmış bendenize accık daha katlanın bu meyanda. neyin nesi de cümle alem bundan bahsediyor da kimse bulamıyor diye kafa yorarken, hazreti gugıl'a sordum. maalesef türkce veriler pek bir yere götürmedi, viki bile işi spritüalizmle sınırlı bırakmış, oysa ki ben daha çok mitolojik boyutunu merak ediyordum (bilenler bilir, pek düşkünümdür mitolojiye). nitekim alaman viki ruh ikizi mevzusunda "küre insan" diye çevirebileceğimiz bir varlıktan söz eder. platon symposion'da bahseder bu küre insanlardan. bu mitosa göre insalar aslında iki ya da üç yüze, dört ayak, dört ele sahip varlıklarmış. tamamen eril özelliklere sahip olanlar güneşden, dişil olanları dünyadan, hem dişil hem de eril, yani androjen olanları da aydan geliyormuş. yalnız öylesine güçlü hareket edebiliyormuşlar ki, kendilerini tabii ki hemen tanrılar katında görmeye başlamışlar ve hızla tanrılar katına tırmanışa geçerek savaşmak üzere yola koyulmuşlar, tabii ki zeus'un elleri armut toplamıyordur, tanrılar konseyiyle fikir teyattisinde bulunmuş. tanrılar insan kulundan gelen adakları gayet faydalı bulduğundan ve kendisinden genelde memnun olduğu için yok etmek istememiş ve gelin şunları zayıflatalım demişler. ama bunu bilmem ne doktorunun diyetiyle ya da liposuction yöntemiyle değil, direkt fifti fifti bölmek suretiyle yapmışlar. tabii yarıya bölünün insancıklar dayananmamıs yarım ekmek köfte hallerine, sarılıp kalmışlar birbirine. kimisi de karalar bağlayıp ölmeye başlamış. zaten bölme görevini ifa eden apollon amcam da dingilliginden midir nedir, kalmış pipileri kukuları arkaya koymuş. ikiye ayırdığı bedenleri de göbek deliğinden bağlayıp kapatmış. yani göbek deliğimiz aslında bu hadisenin imaresiymiş! anlayacağınız apolloncuk bize tatlı bir hatıra bırakmış. pek düşünceli olduğundan değil tabii, safi hinliğinden. neyse, tanrılar da bakmışlar sapır sapır dökülüyor kulları, adaklar azalacak korkusuyla bir çözüm bulalım demişler: bari cinsel uzuvlarını öne yerleştirelim de cinsel münasebette bulunarak "bir olma halini" hiç olmazsa kısa süreliğine gidersinler diye lutfedilmiş zat-ı şahanelerince. tabii şimdi güneşten mi, aydan mı, dünyadan mı geldiniz, ona göre de homo ya da hetero ruh ikizimizi yana yakıla aramaya devam ediyoruz bu mitosa bakarsak. tevekkeli aya oldum olası hayranımdır ve hemcinsim ilgimi çekmez, sebebini anladım bu vesileyle. peki bu mitolojik hadise ruh ikizimizi bulmaya ne kadar yardımcı olacak diye hayıflananlara teessüf ederim hemencecik! ben sizin onlayn fingirik siteniz miyim ayol! kaldırın totolarınızı (nasılsa diğer uzuvlar doğru tarafta sayılır), bir zahmet evden çıkıp, ya da bir fingirik sitesine girip kendiniz arayın. ne de olsa, üç buçuk milyar yarım ekmek köfteyi tamlamak benim ne haddime?! ama platon'un dahi kafa yorduğu bir mevzu olduğuna göre öyle çok da es geçilmemesi gerekiyor. bir doğruluk payı olsa gerek "küre insanları"nda.  dört el, dört bacak, dört kulak ... iki yüzü olan bu yusyuvarlak insanlar güçlü ve mesuttular bir aradayken. pek tamam, şimdi biçare diğer yarımızı arıyoruz, hatta birilerini de bulmayı beceriyoruz. gelin görün ki, bulduğumuzda da rahat edemiyoruz. yetmiyor o bulduğumuz kişi, hep bir seyleri eksik kalıyor. burnu eğri olsun, memeleri üç numara büyük olsun, yaptığım zevzek espirilerime gülsün, beni koşulsuz sevsin de vır vır vır ... mutsuz olmak için sanki binlerce bahane üretiyoruz. ve başta, hah ruh eşimi, ikizimi, hödö dödömü buldum diye sevinen insan evladı, bir de bakmış ki, çoktan yalnızlığa yeniden yelken açmış. eee ne anladık şimdi bu ruh öte berisinden?

19 Haziran 2012 Salı

manasız bir yazı

bazen, "ulen amma da hıyar adamım, bu dünyaya ne iyiliğim dokundu ki" minvalinde bir nidada bulunan aziz okuyucuma sesleniyorum bu yazıda. yukarıdaki cümleyi ömrü billah bir defa dahi zikretmemiş değerli okuyucuma tatil, bundan sonrasını okumasın hiç. onu direkt cennete havale ediyoruz. hem de hep beraber, yani o malum cümleyi hababam zikretmiş cümle çoğunluk olarak. hep birlikte biliyoruz ki, aslında böyle biri çıkmayacak aramızdan ve biz hep birlikte okumaya devam edeceğiz, çünkü bu dünyaya dokunacak bir iyilik yapma niyetinde hala değiliz. ben de değilim ki, oturmuş burada sizinle hasbıhal eylemekteyim. kulağımı işgal etmiş amcam da "one step closer to nowhere" diye çığırmakta, durumun imkansız malumluğunu daha da ortaya dökmekte. bu yazıyı okumak bize ne fayda sağlayacak türünde sorularınızı duyar gibiyim. şimdi kel ve ilaç ikilisini anımsatmak istemiyorum, ucuza kaçmak olur bu. derdim aslında kendi keyifsizliğimi kağıda, yani bloğuma aktarıp arazi olmak. buna bir çözüm siz bulun bu sefer bir zahmet! herşeyi de benden beklemeyin anacım! sizi hazırcılar sizi!! bir defa da bu blog yazarı nicedir, her mazluma el verir (burnum mu uzuyor nedir!), bir kez olsun, biz onun yardımına koşalım dediğinizi duymadım çok şükür! ah ah, dünya hali işte. nitekim manasız bir yazı oldu bu. benim niye yazdığım belli değil, sizin niye okuduğunuz ise hiç değil.

birinin sopası olsa....

eski yazılarıma şöyle bir göz gezdirdim de, aşk üzerine amma da ahkam kesmişim! schopenhauer'den nietzsche'den dem vurmuşum, ilk aşkımı ilan etmişim, vapurlarda yaşlı aşıklara bulaşmışım, dır dır da dır dır! bir tek kendime olta atmamışım. halbuki bloğumun okuru en çok benim başıma gelmiş hadiseleri merak ediyor (ey okur, yanlışsam üç kez tepeme vur!). işte itiraf ediyorum geçtiğimiz bahar mevsimi biraz gecikmeyle de olsa benim de başımı yaktı. tam "seni seviyorumlar, sana aşığımlar" sanskristçeden tercüme edilmeye başlanmıştı ki, üstelik ilk, sonradan aşkın imkansızlık ilkesini anımsatarak kayıplara karışacak olan karşı taraf saflarında telaffuz edilmişti bu. şapşal bendeniz ise bu kaçışı kovalanmak istiyor diye algılayarak bir kaç hafta daha peşinden seyirttim o güzelin, ama neyse ki yüz vermedi. verseydi düşünsenize manzarayı, mutlu mesut bir ben! mazallah! çekilir cinsten bir durum olmazdı insanlık için. netekim ben de acıdan deli divane bir kaç haftayı geçirdikten sonra kendime gelmeyi becerebildim. sanırım gelebildim. en azından şu anki ruh halim buna işaret ediyor. (şimdi bu nasıl anlatiş, hani dadından yinmez detaylar diyerek ağzı sulanan okurlarıma şimdi okkalı bir iki kelam etmek isterdim, ama okuyucum olmaktan cayarsınız diye, o nidanızı duymamış gibi yapacagım). şimdi geçmiş bir aşkı neden kurcalama ihtiyacı hissettim? zira aşkın nemenem bir zerzevat olduğunu irdelemek için elbette. gereksiz demiyorum, sadece zerzevat işte. aslında olmayan bir şey yarattığımız için. iki insan bir duyguyu paylaştığını sanıyor, ama gelin görün ki bir taraf iki kişi arasında söylenen sözcükleri çok ciddiye alıyor. diğeri ciddiye almak şöyle dursun, söylemiş olmak için söylüyor belki de, an öyle gerektirdiği için belki. hadi günahını almayalım, "o an öyle hissettiği için" diyelim. ya da bal gibi öküzün önde gideni olduğu için olsun. hangi sebepten söylediyse söylesin, neticede biri aslında yaşamadan, yaşamış gibi yapıyor, beriki dipsiz bir kuyuya atlıyor gözleri kapalı. ya da aşk kavramıyla yücelttiği nesne belki de kendisine giden yolda salt bir vasıta. yine schopi'ye dönecek olursak, ki kendisi çok manalı bir laf etmiş bu mevzuda: "gerçek ve saf sevgi acımadır. acıma olmayan diğer sevgiler kendine düşkünlüktür." hadi buyrun buradan yakın. demek ki bu durumda, dünyada aşk ya da sevgi namına bir şey yok, hepsi minik egolarımızın yansıması sadece. nedense bir rahatlama hissediyorum şimdi. sadece olmayan bir şey uğruna gereksiz acılar çektiğimi farkettiğim için değil sadece. gerçi kendime bu kadar düşkün olduğumu ayırt etmem aslında o kadar da rahatlatan bir şey değil. benimkisi daha çok züğürt tesellisi işte. ama işte geldik yine yukarılarda ifade ettiğim teorime: aşk bir zerzevat, arada tüketmenin faydalı olduğu, ama fazla kaçırınca midenizi alt üst edip zihinsel yetilerinizi felç edebildiği bir zerzevat. yani siz siz olun, ne çok odaklanın bu mevzuya, ne de hayatınızdan iyice söküp atın. ya da siz en iyisi benim yazıyı hiç okumamış gibi yapın, hepimiz rahat edelim.

18 Haziran 2012 Pazartesi

seni nefrediyorum!

pazartesi sabahı tam da başlangıç yapılacak mevzu diyenlerinizi duyar gibiyim. ne güzel dinlenmiş, keyifli bir haftasonu geçirmiş, sen kalkmış, daha gözümün çapağını doğru düzgün silmemişim, "nefret" diyerek başlayan haftanın icine ediverdin. he ya, ben de zaten yemedim içmedim hafta sonu bu mesele üzerine tefekküre daldım. hani nasıl haftanızı iç ederim diye uzun uzun plan yaptım. valla öyle bir şey yaptıysam ah bu tablet pilgisayarum kendine yarenlik edecek yeni birini bulsun! (bilenleriniz bilir, akıllı ve de pek pahalı telefonunu yeni kaybetmiş ve eski telefonuna mahkum olmuş biri olarak çok büyük laf ettim! neyse şimdi sizler de yemeden içmeden kesilmeden evvel meseleyi aydınlatayım (ah hiç de kıyamam ki biricik okurlarıma!). okulun havuzunda çok cici bir arkadaş edindim! niyetim de yoktu oysa. niyetim sadece ne kadar kaba davrandığına işaret etmekti. kendisi benim yüzmeye hazırlandığım kulvarda gelip bir de çarpan ve hepimizce asıl "suçlu". ama nereden bileyim böyle biri olduğunu. adama "havuzdaki kibarlığınız için teşekkür ederim" dedim sadece. vay anam vay, meğer onun kulvarına girmeye kalkmışım. adama gülümsemem bile küstahlık olarak algılandı kendisi tarafından. zerre kadar bir hissiyat beslemediğim, dahası oldukça pozitif yaklaştığım ve benden muhtemelen yirmi yaş büyük birinden bu denli çocukça "bilyelerim, benim bilyelerim" minvalinde, üstelik de hakaretlere dolu bir yaklaşım beklemezdim. üstelik üzerinden bir hafta geçtikten sonra yeniden karşılaştık, ben yeniden gülümsedim. o ise bütün bir hafta o nefreti üşenmeden içinde büyütmüş, nur topu gibi ikiz bebek şeklinde tablette servis etti. ilkin pozitif yaklaşmayı denedim, ama tüm çabalarımı küstahlık olarak algıladı. tabii bu kadar hakarete benim de ellerim erik toplamıyordu. en azından çenem. yine de hakaret etmeden, sadece "şu an bana atfettiğiniz tüm bu nahoş özellikler sizin bir yansımanız mı?" demekle yetindim. ama ona bu kadarı da yetti. sonra havuz personelinden duydum ki, zaten herkesle takışıkmış. "zaten ikinci görüşünde cinsel yaşamımı bile dert edinmesinden aslında ne denli düşünceli ve çevresinin cinsel tatminini dert edinen değerli bir zat olduğunu anlamalıydım. aslında ikinci karşılaşmamızda o pek duyarlı ifadelerini uzun uzun dinleyen ben olduğuma göre haketmişim demektir. şimdi yine havuz yolunda müthiş bir heyecan ve merak içindeyim (mazohist miyim neyim). hani karşılaşırsak, acaba hangi yaratıcı hakaret kavramları hazırladı bendenize.