galiba filmin sonuna geldik. haftalardır süren idrar yolu enfeksiyonlarından sonra çok daha büyük bir problem yaşadığını veterinerimiz müjdeledi. akciğerler ödem yapmış. sonunda röntgende karartılar da çıktı. kanser olasılığı yüksek. gecen sene ameliyatla alınan tümörün iç organlara sıçrama olasılığından zaten bahsedilmişti. galiba o güne geldik.
cupcup öldüğünde, soz vermiştim, alaca'yı kesinlikle acı çekmeden yollayacaktım. ama konuştuğum ikinci veteriner de kinayeli bir şekilde ötanazi mi yapalım diye sorunca, yaşama olasılığı olan kedisini zorla ölüme gönderen tiran gibi hissettim. meğer ne zormuş böyle bir kararı vermek. bir yandan, cupcup'da yaşadığım o acı tecrübeden sonra, can çekişen bir canlının sırtından para kazanmaya mı çalışıyor şüphesiyle yaklaştığım veterinerler, diğer yandan asıl acı çekmek istemeyen ben miyim minvalinde giden iç hesaplaşmalarım. ve bütün bu karmaşanın ortasında günden güne eriyen onyedisinde bir kedicik. amaç bir kaç haftalığına ömür mü uzatmak? ama diğer yandan babamı düşünüyorum. hastalığının pik yaptıgı noktada vazgeçmedik onun yaşamasından, kendisi vazgeçmişti oysa. altı aylık hastane çilesinden sonra, yeniden yaşama döndüğü dou dolu iki sene geçirdik. son bir haftası dışında yaşama bağlı kaldığı ve birbirimize daha da sıkıca bağlandığımız iki güzel yıl. iyi ki onca cefayı göze almışım diyorum bugün. peki ya alaca'yla da benzeri mümkünse? üç gündür oksijen çadırına giriyor sabah akşam, biraz canlanır gibi oldu. bir haftadan sonra ilk kez dün aksam su ve tavuk suyu içince zil takıp oynadım. ha gayret be kızım, belki iki yılımız daha var, ha, ne dersin?
Oradan şuradan, hayattan memattan yazılar: gündelik, eşelenmelik, zaman zaman da hart hart kaşınmalık...
11 Ağustos 2012 Cumartesi
15 Temmuz 2012 Pazar
meeting off allstars
2006 yılından beri düzenlenen festivali bugüne kadar nasıl olup da duymadığımı inan sevgili okuyucum, hiç bir fikrim yok. yine de ruhum duymayacaktı ya, sağolsun, birlikte bir kaç kez grafitti avına çıktığım amerikalı arkadaşım ed'in amerika'ya döndüğü gün üşenmeden telefon ederek afişini gördüğü etkinliği haber verdi. şimdi ise direkt festival alanında bir bankta oturmuş size izlenimleri tam teçhizatlı kameraman cevat kelle misali aktarıyorum.
gezi park'ının bir köşesini sunta duvarla çevrelemişler. alana da polis aramasından sonra girebiliyorsunuz. neredeyse donunuzun rengine bile bakacaklar. neyse, güvenlik lazım tabii. belli mi olur bu grafittici takımın sağı solu. zaten sokaklarda izinsiz boyalarıyla kanuna karşı gelip duruyorlar!
bankta yazımı yazarken grafitticilerden "hure" ile tanışıyorum. anlamını soruyorum nickinin, "almanca bilir misiniz?" diye soruyor. gülüyorum. türklere söylemiyormuş ama, anlamını, yanlış anlaşılır diye. "harfler hoşuma" diyerek geçiştiriyormuş. 13 yaşından beri grafitti'yi bulaşmış. underground pek çok grafitti topluluklarında boyamış duvarları. taksim'in çeşitli yerlerinde rastlanan çeşit çeşit "bok" onların marifeti. açılımıı da söylüyor da, hemen not almadığım için unutuyorum. ama aslında kelimenin kısa halini de kast ediyorlarmış. muzur şeyler, n'olacak! yine bir underground grubuyla en son tatile gittiğinde bir duvarı boyarken yakalanmışlar ege'de bir yerde. önce terörle mucadele'de sorgulanacak olmuşlar, neyse ki power fm için yaptıkları bilboard calışması nedeniyle gazetede çıkan bir röportajları imdatlarına yetişmiş. "adamlar grafittiyi bilmiyor ki, örgüt işi sandılar" diyor gülerek.
kadıköy oda'da bir kaç yerde rastladığım ürkütücüsü yüzlerin sanatçılarını da tanıma şerefine erişiyorum, "wide" ve "canavar". sonra yeni bir grafittici kendini tanıtıyor, ares. İstanbul'a yeni düşmüş olduğunu söylüyor.
tek kadın grafitti sanatçısının tekrar yanına uğramaktan alamıyorum kendimi. başta türkçe konşuyorum, meksikal çıkınca mecburen ingilizce'ye dönüyoruz, ama dokuz aydır istanbul'da olduğundan ingilizceyi unuttuğunu söylüyor "traumas". meksika'daki kadın grafitticilerini soruyorum. yüzde yirmi bes oranındaymış.
"copikstar" ismini çizenlerden değil. fil dışı ticaretine dikkat çekmek istiyor. o yüzden fil temalı bir kompozisyon seçmiş. fillerle ilgili bir hayli bilgili. sadece nickini tanrılaştırma gayreti içinden olmadığından değil ona sempatim. çizmiş olduğu fili de hakkıyla yapılmış. işte itiraf ediyorum: festivalde en çok hoşuma giden grafitti onunkisi.
festivalin büyük isimlerinden biri olan hollandalı "nash" gayet alçak gönüllü.yaşını başını almış az grafitticilerden biri. bir sürü ülkede yapmış olduğu grafittileri gösteriyor hiç böbürlenmeden. burada çizdiniz mı diye soruyorum. çekinmiş. başının belaya girebileceği söylemişler. bir seyler çizmesi için yüreklendirmeye çalışıyorum. kalıcı bir kaç eserini istanbul'da da görmenin ne güzel olacağını söyleyerek ayrılıyorum onun da yanından.
bir de ne amaçla yaz sıcağında örgü yelek giydirildiğini çözemediğim bir ağaç görüyorum. biri üşenmemiş, ağcın ölçüsünü almış, örmüş de örmüş. pek hoşuma gittiğinden onu da es geçmiyorum.
bu sıcakta akşama kadar sanatçıların eserlerini bitirmesini bekleyemeyeceğimi anlayarak evin yolunu tutuyorum. festival alanı yarın da açık kalacakmış. aslına gelip, bitmiş hallerini görmek lazım çöpün yolunu tutmadan onlarca güzel grafitti.
13 Temmuz 2012 Cuma
kavuşamayana para yok
aşk nerede başlar? aşıklar hep kavuşma derdinde midir? peki ya aşığın hiç öyle bir derdi yoksa?! aşık kavuşamadığı ve kavusacağına dair hiç bir umut olmadıgı maşuğundan ayrı olmayı çok dert etmiyorsa, buna ne demeli? nasıl bir boyuttasın be güzel kardeşim? benim aklım almaz oldu bu durumu. bir insan evladı nasıl olur da maşuğuna kavuşamayacağı gerçeğini bilmesine rağmen aşık kalmaya devam eder? var bir tuhaflık. bu arkadaşı bir an evvel psikiyatriye yatırın gibi önerilerde bulunacağınızı biliyorum. valla ben çoktan bulundum o öneride. ama önerimi dinlemek ne gezer! bu insan evladımız nerdeyse kavuşamadığı için mutlu mesut zıp zıp gezecek utanmasa. mazohist bu diyorum ben alenen. o da gülüyor ben öyle dedikçe. kime ne zararım var diyor. kendine var a alığım diyecek oluyorum, susturuyor beni. benden daha mı iyi bileceksin der gibi bir edayla. endişeliyim elbette. insan imkansız bir aşkla nasıl mutlu olur yahu? aylardır böyle. güleç bir halde dolaşıyor. mutsuz olsa, resmen rahatlayacağım. ama yok valla, kafir nuh diyor, peygamber demiyor. hani elimden gelse, mutsuz edeceğim kasten, sonra da, ben demedim mı diyerek şişineceğim karşısında, ama nerede! bu tip zaten hiç normal durmuyordu, tuhaflığını iyice kanıtladı. neyse, siz endişe etmeyin, ben endişe etmeyi bıraktım zira. yapacak bir şey yok, kendi düşen ağlamaz. elbet bir gün mutsuz olacak, o zaman var yaaa, öcümü almazsam ne olayım!
yunus gördüm, görüyorum, göreceğim
aha, işte yine binmişim -haberim yok sanki- vapura. gözüm deniz yüzeyine kilitlenmiş vaziyette. tabii yazmak için mecburen önümdeki yazı makinasına (alias tablet) bakıyorum. ama denize her iki dakikada bir bakmak için başım emme basma tulumba misali. hababam göz gezdiriyorum. zaten her vapur yolculugu pür dikkat deniz yüzeyini taramakla geçiyor. sanki deniz kuvvetleri beni ulusal yunus radarı olarak atadı da, ben de görevimi yapıyorum her namuslu vatan evladı, pardon, namuslu yunus detektörü gibi. hem de bir görseniz ciddiyetimi. yunus tespit edince deniz kuvvetleri prim verecek sanırsınız. öyle bir aşkla çalışıyorum ki, tüm dünya yunus radar ve detektörleri kıskanır. hele gördüm mü, hop zıplıyorum, hop hop hop. vapur alabora tehlikesi atlatıyor kaç kez. ama bu sabah, ki her zamankinden de erken geçiyorum -kargalar bile kahvaltılarına ara vererek bu erkenliğe şaşmakla meşgul- ne yüzeye çıkan var, ne yüzgeç gösteren. kıyıya yanaşana kadar umudumu yitirmiyorum, ama nafile. dün gece kesin bunlar alem yapmış köpek balıklarına uyup, bu sabah popolarını kaldırıp da beslenme alanlarına gelemediler. bir yandan da merak ediyorum aslinda. başlarına bir şey gelmiş olmasın? yok yok, ne gelecek, kesin tembellikten gelmediler. aaaa, resmen sabotaj var meseleğime yahu! ulusal yunus detektörünün işini yapmasına engel olunmakta! dünya yunus radar ve detektörleri birliğine şikayet etmezsem! nedir kardesim yahu, erken yatın benim gibi. çok mu istiyoruz?! alt tarafı görev aşkıyla tutuşan bir gariban yunus radar ve/ veya detektöriyim...
29 Haziran 2012 Cuma
müdahil
sevgili okuyucum, sen de benim gibi dünyanın dengesine çomak sokanlardan mısın? öylesin belli ki; olmasan amaaaan bu ne yahu der, bu yazıyı okumaya devam etmezdin her akıllı insan evladı gibi. ama baksana şu gözlere, fıldır fıldır! maşallah, sen misin çomak sokmayan der gibi bakıyorlar! bayılıyoruz bu işi yapmaya. alışmışız kendi evrenimizin tanrısı olmaya, hababam müdahale etmek zorundayız. ya da en azından mecbur hissediyoruz. bugün çok
mü sıcak, hemen yağmur yağdırmalıyız, aman ha buğdaylarımız
kuruyuverir. iş yerinde istediğiniz rapor hemen gelmiyor mu, hemen kendiniz hazırlıyorsunuz. eşiniz çöpü mü çıkarmadı. hooop çıkarıyorsunuz homurdana homurdana.
bir de bakmışız ki, gece yatağa mışıldamaya bile gidemeden kanepede uyuya kalmışız yorgunluktan. hele ki yıllarca bu ritmle devam edip tanrı gibi her yere yetişip, kullarımızın yüzüne gözüne bulaştırdığı her naneyi düzeltip, onların üzerinden yükü aldığımızda, ya da her beğenmediğimiz şeyi değiştirmeye çabaladıkça işler nedense iyicene sarp sarıyor. ya da başka bir deyişle, bok yemekle kalıyoruz. bazen olayların gidişatına ne kadar çabalarsak çabalayalım, müdahale edemediğimiz oluyor. olsun! ne zararı var? her şey zaten biz istediğimiz şekilde gelişseydi, amma da berbat bir yaşam sürerdik. düşünsenize, hayallerimiz, kavuşmak istediğimiz hedeflerimiz kalır mıydı bu durumda?
tamam, şimdi cümle alem kaderci olalım demiyorum. oh, yan geleyim yatayım da dünyanın dengesine çomak sokmayayım demeyin hemen. sadece bunun bir orta yolunu bulun diyorum. biz müdahale etmezsek dünya yıkılacak diye bir mevzu yok nasılsa. üstelik, ne kadar müdahale edersek de edelim, zorla güzellik olmuyor işte bazen.
güzel güzel diyorum da terzi bakalım kendi söküğünü dikebiliyor mu! kalkmış size bir güzel ahkam kesiyorum da, ben ne yapıyorum? kendi minik evrenimin ağzına ediyorum yıllardır. yok yok, ben bugün biraz daha minik adımlar atmaya başlayacağıma söz veriyorum. mesela bu yazımı okuması için bugün kimseyi tehdit etmeyeceğim, rüşvet teklif etmeyeceğim. okursanız okuyun ayol, ben yazdım ya. okuyan olursa da sevindirik bir suratla gezeceğim.
20 Haziran 2012 Çarşamba
ruh ikizi
ruh ikizi tadındaki nane hiç var oldu mu, belli değil ya, ama gelin, bu aralar aşk ve türevlerine takmış bendenize accık daha katlanın bu meyanda.
neyin nesi de cümle alem bundan bahsediyor da kimse bulamıyor diye kafa yorarken, hazreti gugıl'a sordum. maalesef türkce veriler pek bir yere götürmedi, viki bile işi spritüalizmle sınırlı bırakmış, oysa ki ben daha çok mitolojik boyutunu merak ediyordum (bilenler bilir, pek düşkünümdür mitolojiye). nitekim alaman viki ruh ikizi mevzusunda "küre insan" diye çevirebileceğimiz bir varlıktan söz eder. platon symposion'da bahseder bu küre insanlardan. bu mitosa göre insalar aslında iki ya da üç yüze, dört ayak, dört ele sahip varlıklarmış. tamamen eril özelliklere sahip olanlar güneşden, dişil olanları dünyadan, hem dişil hem de eril, yani androjen olanları da aydan geliyormuş. yalnız öylesine güçlü hareket edebiliyormuşlar ki, kendilerini tabii ki hemen tanrılar katında görmeye başlamışlar ve hızla tanrılar katına tırmanışa geçerek savaşmak üzere yola koyulmuşlar, tabii ki zeus'un elleri armut toplamıyordur, tanrılar konseyiyle fikir teyattisinde bulunmuş. tanrılar insan kulundan gelen adakları gayet faydalı bulduğundan ve kendisinden genelde memnun olduğu için yok etmek istememiş ve gelin şunları zayıflatalım demişler. ama bunu bilmem ne doktorunun diyetiyle ya da liposuction yöntemiyle değil, direkt fifti fifti bölmek suretiyle yapmışlar. tabii yarıya bölünün insancıklar dayananmamıs yarım ekmek köfte hallerine, sarılıp kalmışlar birbirine. kimisi de karalar bağlayıp ölmeye başlamış. zaten bölme görevini ifa eden apollon amcam da dingilliginden midir nedir, kalmış pipileri kukuları arkaya koymuş. ikiye ayırdığı bedenleri de göbek deliğinden bağlayıp kapatmış. yani göbek deliğimiz aslında bu hadisenin imaresiymiş! anlayacağınız apolloncuk bize tatlı bir hatıra bırakmış. pek düşünceli olduğundan değil tabii, safi hinliğinden. neyse, tanrılar da bakmışlar sapır sapır dökülüyor kulları, adaklar azalacak korkusuyla bir çözüm bulalım demişler: bari cinsel uzuvlarını öne yerleştirelim de cinsel münasebette bulunarak "bir olma halini" hiç olmazsa kısa süreliğine gidersinler diye lutfedilmiş zat-ı şahanelerince. tabii şimdi güneşten mi, aydan mı, dünyadan mı geldiniz, ona göre de homo ya da hetero ruh ikizimizi yana yakıla aramaya devam ediyoruz bu mitosa bakarsak. tevekkeli aya oldum olası hayranımdır ve hemcinsim ilgimi çekmez, sebebini anladım bu vesileyle. peki bu mitolojik hadise ruh ikizimizi bulmaya ne kadar yardımcı olacak diye hayıflananlara teessüf ederim hemencecik! ben sizin onlayn fingirik siteniz miyim ayol! kaldırın totolarınızı (nasılsa diğer uzuvlar doğru tarafta sayılır), bir zahmet evden çıkıp, ya da bir fingirik sitesine girip kendiniz arayın. ne de olsa, üç buçuk milyar yarım ekmek köfteyi tamlamak benim ne haddime?! ama platon'un dahi kafa yorduğu bir mevzu olduğuna göre öyle çok da es geçilmemesi gerekiyor. bir doğruluk payı olsa gerek "küre insanları"nda. dört el, dört bacak, dört kulak ... iki yüzü olan bu yusyuvarlak insanlar güçlü ve mesuttular bir aradayken. pek tamam, şimdi biçare diğer yarımızı arıyoruz, hatta birilerini de bulmayı beceriyoruz. gelin görün ki, bulduğumuzda da rahat edemiyoruz. yetmiyor o bulduğumuz kişi, hep bir seyleri eksik kalıyor. burnu eğri olsun, memeleri üç numara büyük olsun, yaptığım zevzek espirilerime gülsün, beni koşulsuz sevsin de vır vır vır ... mutsuz olmak için sanki binlerce bahane üretiyoruz. ve başta, hah ruh eşimi, ikizimi, hödö dödömü buldum diye sevinen insan evladı, bir de bakmış ki, çoktan yalnızlığa yeniden yelken açmış. eee ne anladık şimdi bu ruh öte berisinden?
19 Haziran 2012 Salı
manasız bir yazı
bazen, "ulen amma da hıyar adamım, bu dünyaya ne iyiliğim dokundu ki" minvalinde bir nidada bulunan aziz okuyucuma sesleniyorum bu yazıda. yukarıdaki cümleyi ömrü billah bir defa dahi zikretmemiş değerli okuyucuma tatil, bundan sonrasını okumasın hiç. onu direkt cennete havale ediyoruz. hem de hep beraber, yani o malum cümleyi hababam zikretmiş cümle çoğunluk olarak. hep birlikte biliyoruz ki, aslında böyle biri çıkmayacak aramızdan ve biz hep birlikte okumaya devam edeceğiz, çünkü bu dünyaya dokunacak bir iyilik yapma niyetinde hala değiliz. ben de değilim ki, oturmuş burada sizinle hasbıhal eylemekteyim. kulağımı işgal etmiş amcam da "one step closer to nowhere" diye çığırmakta, durumun imkansız malumluğunu daha da ortaya dökmekte. bu yazıyı okumak bize ne fayda sağlayacak türünde sorularınızı duyar gibiyim. şimdi kel ve ilaç ikilisini anımsatmak istemiyorum, ucuza kaçmak olur bu. derdim aslında kendi keyifsizliğimi kağıda, yani bloğuma aktarıp arazi olmak. buna bir çözüm siz bulun bu sefer bir zahmet! herşeyi de benden beklemeyin anacım! sizi hazırcılar sizi!! bir defa da bu blog yazarı nicedir, her mazluma el verir (burnum mu uzuyor nedir!), bir kez olsun, biz onun yardımına koşalım dediğinizi duymadım çok şükür! ah ah, dünya hali işte.
nitekim manasız bir yazı oldu bu. benim niye yazdığım belli değil, sizin niye okuduğunuz ise hiç değil.
birinin sopası olsa....
eski yazılarıma şöyle bir göz gezdirdim de, aşk üzerine amma da ahkam kesmişim! schopenhauer'den nietzsche'den dem vurmuşum, ilk aşkımı ilan etmişim, vapurlarda yaşlı aşıklara bulaşmışım, dır dır da dır dır! bir tek kendime olta atmamışım. halbuki bloğumun okuru en çok benim başıma gelmiş hadiseleri merak ediyor (ey okur, yanlışsam üç kez tepeme vur!). işte itiraf ediyorum geçtiğimiz bahar mevsimi biraz gecikmeyle de olsa benim de başımı yaktı. tam "seni seviyorumlar, sana aşığımlar" sanskristçeden tercüme edilmeye başlanmıştı ki, üstelik ilk, sonradan aşkın imkansızlık ilkesini anımsatarak kayıplara karışacak olan karşı taraf saflarında telaffuz edilmişti bu. şapşal bendeniz ise bu kaçışı kovalanmak istiyor diye algılayarak bir kaç hafta daha peşinden seyirttim o güzelin, ama neyse ki yüz vermedi. verseydi düşünsenize manzarayı, mutlu mesut bir ben! mazallah! çekilir cinsten bir durum olmazdı insanlık için. netekim ben de acıdan deli divane bir kaç haftayı geçirdikten sonra kendime gelmeyi becerebildim. sanırım gelebildim. en azından şu anki ruh halim buna işaret ediyor. (şimdi bu nasıl anlatiş, hani dadından yinmez detaylar diyerek ağzı sulanan okurlarıma şimdi okkalı bir iki kelam etmek isterdim, ama okuyucum olmaktan cayarsınız diye, o nidanızı duymamış gibi yapacagım). şimdi geçmiş bir aşkı neden kurcalama ihtiyacı hissettim? zira aşkın nemenem bir zerzevat olduğunu irdelemek için elbette. gereksiz demiyorum, sadece zerzevat işte.
aslında olmayan bir şey yarattığımız için. iki insan bir duyguyu paylaştığını sanıyor, ama gelin görün ki bir taraf iki kişi arasında söylenen sözcükleri çok ciddiye alıyor. diğeri ciddiye almak şöyle dursun, söylemiş olmak için söylüyor belki de, an öyle gerektirdiği için belki. hadi günahını almayalım, "o an öyle hissettiği için" diyelim. ya da bal gibi öküzün önde gideni olduğu için olsun. hangi sebepten söylediyse söylesin, neticede biri aslında yaşamadan, yaşamış gibi yapıyor, beriki dipsiz bir kuyuya atlıyor gözleri kapalı. ya da aşk kavramıyla yücelttiği nesne belki de kendisine giden yolda salt bir vasıta. yine schopi'ye dönecek olursak, ki kendisi çok manalı bir laf etmiş bu mevzuda: "gerçek ve saf sevgi acımadır. acıma olmayan diğer sevgiler kendine düşkünlüktür." hadi buyrun buradan yakın. demek ki bu durumda, dünyada aşk ya da sevgi namına bir şey yok, hepsi minik egolarımızın yansıması sadece. nedense bir rahatlama hissediyorum şimdi. sadece olmayan bir şey uğruna gereksiz acılar çektiğimi farkettiğim için değil sadece. gerçi kendime bu kadar düşkün olduğumu ayırt etmem aslında o kadar da rahatlatan bir şey değil. benimkisi daha çok züğürt tesellisi işte. ama işte geldik yine yukarılarda ifade ettiğim teorime: aşk bir zerzevat, arada tüketmenin faydalı olduğu, ama fazla kaçırınca midenizi alt üst edip zihinsel yetilerinizi felç edebildiği bir zerzevat. yani siz siz olun, ne çok odaklanın bu mevzuya, ne de hayatınızdan iyice söküp atın. ya da siz en iyisi benim yazıyı hiç okumamış gibi yapın, hepimiz rahat edelim.
18 Haziran 2012 Pazartesi
seni nefrediyorum!
pazartesi sabahı tam da başlangıç yapılacak mevzu diyenlerinizi duyar gibiyim. ne güzel dinlenmiş, keyifli bir haftasonu geçirmiş, sen kalkmış, daha gözümün çapağını doğru düzgün silmemişim, "nefret" diyerek başlayan haftanın icine ediverdin.
he ya, ben de zaten yemedim içmedim hafta sonu bu mesele üzerine tefekküre daldım. hani nasıl haftanızı iç ederim diye uzun uzun plan yaptım. valla öyle bir şey yaptıysam ah bu tablet pilgisayarum kendine yarenlik edecek yeni birini bulsun! (bilenleriniz bilir, akıllı ve de pek pahalı telefonunu yeni kaybetmiş ve eski telefonuna mahkum olmuş biri olarak çok büyük laf ettim! neyse şimdi sizler de yemeden içmeden kesilmeden evvel meseleyi aydınlatayım (ah hiç de kıyamam ki biricik okurlarıma!). okulun havuzunda çok cici bir arkadaş edindim! niyetim de yoktu oysa. niyetim sadece ne kadar kaba davrandığına işaret etmekti. kendisi benim yüzmeye hazırlandığım kulvarda gelip bir de çarpan ve hepimizce asıl "suçlu". ama nereden bileyim böyle biri olduğunu. adama "havuzdaki kibarlığınız için teşekkür ederim" dedim sadece. vay anam vay, meğer onun kulvarına girmeye kalkmışım. adama gülümsemem bile küstahlık olarak algılandı kendisi tarafından. zerre kadar bir hissiyat beslemediğim, dahası oldukça pozitif yaklaştığım ve benden muhtemelen yirmi yaş büyük birinden bu denli çocukça "bilyelerim, benim bilyelerim" minvalinde, üstelik de hakaretlere dolu bir yaklaşım beklemezdim. üstelik üzerinden bir hafta geçtikten sonra yeniden karşılaştık, ben yeniden gülümsedim. o ise bütün bir hafta o nefreti üşenmeden içinde büyütmüş, nur topu gibi ikiz bebek şeklinde tablette servis etti. ilkin pozitif yaklaşmayı denedim, ama tüm çabalarımı küstahlık olarak algıladı. tabii bu kadar hakarete benim de ellerim erik toplamıyordu. en azından çenem. yine de hakaret etmeden, sadece "şu an bana atfettiğiniz tüm bu nahoş özellikler sizin bir yansımanız mı?" demekle yetindim. ama ona bu kadarı da yetti. sonra havuz personelinden duydum ki, zaten herkesle takışıkmış. "zaten ikinci görüşünde cinsel yaşamımı bile dert edinmesinden aslında ne denli düşünceli ve çevresinin cinsel tatminini dert edinen değerli bir zat olduğunu anlamalıydım. aslında ikinci karşılaşmamızda o pek duyarlı ifadelerini uzun uzun dinleyen ben olduğuma göre haketmişim demektir. şimdi yine havuz yolunda müthiş bir heyecan ve merak içindeyim (mazohist miyim neyim). hani karşılaşırsak, acaba hangi yaratıcı hakaret kavramları hazırladı bendenize.
14 Haziran 2012 Perşembe
soyu tükenisecise kazanovalar
nedir kardesim alıp veremediğiniz şu gönül mevzularıyla? kaç adet kalp kırdığınızda rahata erer, gece kabuslarına mazhar olmazsınız acep? yolunuza çıkan her güzel insanın canını yakma ihtiyacınız hangi çocukluk travmasının ürünü?
evet evet, bazı okuyucularımın gözlerindeki pırıltıyı görür gibiyim. hangi kazanova yaktı canını der gibi bir parça empati bir parça iyi bir hikaye peşindeki merakı görür gibiyim. benim başıma gelmiş, ayşe'nin, mehmet'in gelmiş, ne fark eder. (hehehe, fark eder, fark eder, dedikodu yapalım accık der gibi bakmayın, yok öyle dadından yinmez hadise işte. varsa da ağzımdan laf alamayacaksınız!)
neyse efenim, ne yapmalı bu kazanova kardeşlere? alıp pipi ya da kukularını cümle aleme ibret olsun diye çarmıha mı germeli? ya da kirli marmara'nın en dibine çöktürmek üzere, ayağına 100 kiloluk ağırlık takarak mafya usulü mü çalışmalı?
hadi yalan söylemeseler, şudur budur, en az şehrin plaka numarası kadar başka sevgilim de var dese (uf, adanalı kazanova ne yapıyordur bu durumda? başka. göndermede bulunuyordur herhalde, hayal gücüne kıran mı girmiş). dürüstlük örneği olsa, şöyle insanlık örneği, ciğerimizi yesin, gözümün bebeği diyerek hafifletici sebep olarak göreceğiz, ne çarmıh, ne de boğmaca infazına kalkışacağız. kuma kuma kumkuma diyerek hep birlikte kardeş kardeş geçineğiz ya da en kötüsü, yaradan seni bildigi gibi yapsın diyerek ortadan sıvışacağız. ama nerde bnlarda insaf! bu garibanlar da insan evladı, acıyayım da elli tanesini birden ham yapmayayım demek yok! gözünüzü toprak doyursun emi zalim kazanovalar! ama işte şeytan tüyu var bunlarda, hepsi de nasıl sevimliler! insan kıyamıyor da! ama onlar bizim gözümüzün yaşına bakmadan nasıl da kıyıyorlar haaaa! biz hatice'ye değil de neticeye bakalım diyecek olanlara kötü haberim var: bu yazının bir neticesi yok. ilacım olsa kendi kelime sürerim. diyebileceğim yegane şey, gelin kazanova zedeler, birleşelim, mafya usulü infazları el birliği ile kardeşçe yapalım, çünkü bunların akıllanacağı yok.
11 Haziran 2012 Pazartesi
hasan temel: kaderin aman vermediği bir müzisyen
kadiköy rıhtımdan geçerken gördüm onu, haldun taner binasının hemen sol yanında, akordu biraz eğri sazıyla tıngır mıngır türkü çalıyor, enstrümanın çantasına toplanmış bozuk paralar saatlerdir miktarı değişmemişçesine umarsız.
biraz dinleyeyim de öyle gideyim eve derken, o bana laf attı: "ne enstrümanı çalıyorsun?" sadece dinleyici olduğumu söyleyince de burç tahminine girişti. onu da tutturamayınca da üzüldü. "ikide iki yanıldım bile." hadi, çattık fal meraklı bir amcaya derken, "bana amca deme!" diye çıkışmasın mı!
abi daha uygunmuş yaşına. sazın akoruna değinecek oldum, "amfisizlik, belediye izin vermiyor amfiye." diye açıkladı. akşamları çalıyorlar amfiyle diye itiraz edeyim dedim. "gündüzleri öyle bir yoruluyorum ki, akşama halim kalmıyor." diye karşı çıktı.
sonra bir dokundum bin ah işittim. meğer ailesini depremde yitirmiş, bir kızı kalmış, o da öğretmen olmuş, doğu'da görev yapıyor.
sonra biraz gurur, biraz da kırgınlıkla -kaderine karşı belli ki- kat bük olmuş bir gazete yazısı kupürünün fotokopisini çıkardı. meğer hasan ağabey bir hayli ünlünün arkasında çalmış -kendisine bakarsanız tersi durum olmuş- nasıl olmuşsa olmuş, beni ilgilendiren kısım bu değil, nasılsa bu sadece bir detay.
yanında sadece bir adet var, saz çantasının kenarından görünüyor. alıp bakıyorum.
onun da kapağı çatlak. başka yok mu yanında diye soruyorum. evde çokmuş. niye yaninda bir kaç tane daha taşımadığını soruyorum o bir taneyi alırken.
hasan ağabey hafif flört havasına girmiş bile, evli olup olmadığımı soruyor. evli olduğumu söylüyorum. eşim çok şanslıymış! ah ah hasan ağabey, dışı seni, içi beni yakar mevzular bunlar.
konu aşktan açıldı ya, titanic gemi faciası için beste yapan tek kişi olduğunu iddia ediyor. çal bari tadımlık diyorum, başta nazlanıyor. sonra bir başlıyor "ikimizin aşkı titanic gibi, parçalanmış denizlerde yüzüyor."
bakıyorum albümdeki başka bir isim: "ezgin altinses". niye kendi adınla çıkmıyorsun diye soruyorum. "hasan temel adı sadece şanssızlık getirdi. bu da sahne adım işte, belki bu şans getirir." diyor.
gözlerindeki pırıltıya bakıp hemen alıyorum kapağı kırık albümü. "içi sağlam ama." diye teminat veriyor.
hakkında yazacağımı söylüyorum. evde internet yokmuş. yazdıktan sonra onu rıhtımda bulacağım sözünü vererek gidecek oluyorum, şık bir sekilde elimi öpüyor. utanıyorum, iki eliyle ellini sıkıyorum. "allah yolunu açık etsin hasan ağabey" diyerek ayrılıyorum yanından.
8 Haziran 2012 Cuma
eleştiri mi? aman haaa, ödümüz patlar!
bir önceki yazımın infial yaratacağını bekliyordum, ve sağolsunlar yanıltılmadım ve bir okurum hemen tepkisini cart diye ortaya koydu.
yazıya dönüp ne demiş diye okuma zahmetine katlanmamanız için üşenmeyip buraya direkt alıyorum: "bence sen cok iyi bir provakatörsün gitarın asi cocuklarına resmen haraket ediyorsun bu yazıyı kaldırmanı öneririm."
![]() |
| "eleştiye çok açığım" diyor garfy |
yazan kişi, adını vermemiş, peki vermesin. ama asıl kötü olan cümlesinin içinde hiç bir noktalama işareti kullanmaması. oldum olası böylesi kötü bir dilbilgisi yoksunu cümlelere fitil olurum... yapacak bir şey yok! eleştirmiş olması mühim! eleştirileri severim zira! insanların bir mevzu hakkındaki gerçek düşünceleri kıyasıya eleştiri yaparken ortaya çıkar. pohpohlamak kolaydır oysa. karşı taraf mutlu olur, sizin başınız ağrımaz. al gülüm ver gülüm!
ama bu ülkede eleştiri yapmak ciddi bir tehlike barındırıyor eleştiriyi yapan için. bakın işte, bugün başbakan eleştiri edilmez bir hale getirdi kendini. eleştiren en basiti işinden oluyor, kötüsü hapse gidebiliyor, eseri yıkılıyor... eleştirisiz bir toplum demeoktratik bir toplum olamaz! dikta rejime işaret eder bu. umarım o noktaya varmaz diyerek pozitif düşünmek istiyorum.
ben eleştiriyi yapan arkadaşın -ki kendisi bir isim vermemiş, o yüzden ben ona bir isim veriyorum: adı tayyip olsun!- da eleştiriye kapalı toplumun bir ferdi olduğunu daha ilk cümlesi (noktalama işaretlerini mecburen ben koyacağım) ile belli ediyor: "sen çok iyi bir provakatörsün." peki, nedir provoke etmek? türkçe bilgisi sitesine bakarsak üç ayrı anlamını sıralmış eğer tayyip bana provakatör derken "3. anlamı kışkırtmak. tahrik etmek. kızdırmak. öfkelendirmek. -e neden olmak." manasında kullandıysa, kendisini kutluyorum. amacım o değildi, ama belli ki kendisini kışkırtıp, öfkelendirmişim. hmm belki de böylesi gerekiyor. söyleyeceklerimi yumuşatarak söyleseydim, işitilecek miydi?
![]() |
| "eleştirmeyi öğrenmek/alıştırma yapmak lazım" |
ikinci cümlesne bakalım: "gitarın asi çocuklarına resmen hakaret ediyorsun." hmmm, albümü ne kadar beğendimi anlata anlata bitirememiştim, acaba hangi asi çocuğa hakaret ettim. hasan cihat örter mi? o zaman çocuklar diyerek kavramı çoğul kullanma hatasına düşmüş tayyip. yani sadece bir kişi var -ki bence hakaret değil söylediklerim- onda da belli ki fazlaca incinmiş bir adamın aşınmışlıktan gelen bir söylenme hali var. tamam tabii ki söylensin, ama söylenmenin de yeri ve zamanı var. ben nasıl orada sahneye fırlayıp, ne berbat bir gece düzenlediniz diye bağrınmadıysam, o da o söyleniş halini kısa kesmeliydi, zaten bir şeyi ne kadar çok söylerseniz, içini o kadar boşaltmış olursunuz. h.c.örter de maalesef o hataya düşmüş durumda. söylediklerini defalarca yineleyerek değillemiş oluyor. başka bir deyişle: anlamsızlaştırıyor!
ve acı olan şu: belli ki kimse ona bu gerçeği söylemiyor!
gelelim son cümleye: "bu yazıyı kaldırmanı öneririm." teşekkürler önerin için, ama demokratik konuşma özgürlüğümü kullanıp, yazıyı kaldırmamayı tercih ediyorum. zira bir etkinlik kötü yapıldıysa, ona kötü deme hakkımı da kullanmak istiyorum.
elbette, eleştiren de eleştiri oklarına açık olması lazım, ve bence de güzel bir şey bu! karşılıklı konuşma da eleştiriye açık olarak sağlanır. belki eleştirimde sert davranmış olabilirim, ama hissettiğimi açıkça ortaya koydum.
eveeet: yaşasın özgür ülkenin özgür eleştiri hakkı!
not: hadi eleştirin beni! :)
6 Haziran 2012 Çarşamba
gitarın asi çocukları ve gecenizi nasıl rezil edersiniz?
akın ok abimiz albümü verdiğinde bütün bir hafta sonu boyunca gitarın 34 asi çocuğunu bıkmadan usanamadan defalarca dinlemiş, akın'ı böyle bir derlemeye giriştiği için her dinleyişimde kutlamıştım. her ne kadar, akın ilk cd'nin başında, gitarın asi çocuklarını anlattığı bir denemesini koyup, bir parça kör göze parmak soktuysa da, derleme kesinlikle alınıp dinlenmeye değer. akın'ın konuşması bir, ikinci cd'de yer alan "barış şiiri"ni iki olmak üzere, bu iki "yapıtı" çıkarınca, geriye 34 asi bebe kalıyor! onlar da dadından yinmez parçaları ile bulunmaz bir derleme oluşturmuşlar. defalarca dinlense de insanı bıktırmayan cinsten. rock, blues ve fusion arasında gidip gelen ama ağırlığını en çok rock, hard rock ve heavy arasında dolaştıran bir derleme.
benim favorilerim: ergin altınal - göl rüzgarı, ilhan yabantaş - tush, murat çorak - ben, can güney- hard running, ayhan orhuntaş - uyanınca bu sabah, zafer şanlı - 4.20, serdar çokuslu - biz, sebahattin taşdöğen - şaban, murat çelik çırak - son bir şans, hakan şavklı - 01.50 a.m, serkan ciner - sis bulutu, melih güzel yakarış, beruğ cemil - düşünceler, cem köksal - winning road, serkan civelek - yola devam, cafer arat - uyan leyla, ama en çok da ercüneyt özdemir - divane'sini, bülent ay - ömrü hazan'ı ve ayhan yener - mavi düşler'ini sevdim. galiba bu aralar içinde bulunduğum cozutmaya hitap ettiği için sevdim, yoksa diğerlerinden daha yüce bir müzakalitesi olduğundan değil. hoş, olsa da bende bunun anlayacak kulak nerede. naçiz bir dinleyiciyim işte ben de.
neyse sanırım geriye anılmadık fazla pek bir sanatçı, dolayısıyla parça bırakmadım gibi. nasıl bırakayım, keyfine varılacak acayip kaliteli bir albüm olmuş! eh hadi bari, geri kalanlarını da bir zahmet albümü alıp kendiniz dinleyin.
evet derleme çok güzel, ama açıkçası adına düzenlenen onur gecesi bence tam bir fiyasko idi. nedense bu ülkede bu tür alternatif girişimler hep çirkinlikleri de kendi için barındırmak zorunda mıdır?
dün akşam kadıköy shaft'ta bu adını andığım asi bebelerin "onur ödülleri gecesi"ne gittim. de, gece mi bana aktı, ben mi geceye aktım, bilemedim.
dokuz buçukta başlayacağı ilan edilen gece, ben on buçukta vardığmda belli ki henüz yeni başlamıştı. bu ülkede saatlerce boş boş beklemek istemiyorsanız, söylenen saatten bir iki saat geç gitmekte hep fayda var. hoş, bunu siz değerli okuyucularım zaten biliyorsunuzdur. ama otuz yıldır burada yaşayan bendeniz hala şaşıyor ya... neyse, o da ayrı yazı konusu.
vardığımda akın, her zamanki gibi almış eline sazı, anlatıyor da anlatıyor. anlatıp durmakla ayakta dikilen seyirciyi bir güzel yordu. nedense bu tür etkinliklerde kısa ve öz konuşmanın her zaman daha akılda kalacağı ve seyiriciyi sıkmadan asıl amacına götüreceği gerçeği, bilhassa da retoriği güçlü olmayan insanlar tarafından bilinmez ve kendilerine bunu söyleyen mi olmaz nedendir bilmem, ama işte çoğunlukla göz ardı edilir bu gerçek. akın'ın retoriği kötü demiyorum, sadece kısa konuşmayı öğrenmesi gerek diyorum, uzun konuşmaları yazılara saklamak lazım!
sıra geldi "ödüller" olarak tabir edilen sertifikaların dağıtımına. albüm'deki isimlerin çoğunun gelmediği, gelemediği gecede, benim dışımda herkese bir sertifika verildi gibi. hatta melih güzel ile daha sonra çıkacak ve aslında fusion çalan güzel trompetçi ablaya da hemen -belli ki orada çarçabuk yazılmış- bir adet sertifika tez elden yazılıp verildi. hani elim gitar tutabileydi, eminim bana da hemen bir sertifika takdim edilecekti. yani anlayacağınız tam bir körler sağırlar birbirini ağırlar gecesiydi! ama inatla kalmaya devam ettim, nereden bileyim, bu henüz kötünün başı olduğunu!
hasan cihat örter'e de ödül verilince, basın yasağı yediği için konuşmayı özlemiş, ama konuştukça ne kadar boş gevelediğini fark etmeyen bir adamcağız konuşmaya başladı. eyvaaah, hani akın'ın tatlı hayallerini anlattığı şirin konuşmalarını özletecek cinsten, kendince belli ki bır kısım kişi ve kuruluşlara nefret duyan çirkin laflar içeren bir konuşmaya doğru gidiyordu ki akın zamanında bir müdahale ederek kısa kesmesini sağladı. bu ilk fiyaskodan sonra da ben hala uyanmayıp safi kötü bir limon suyundan hazırlanmış votkamı yudumlamaya devam ettim. neyse ki ardı arkası kesilmeyen ödüllere bir ara verildi de, melih güzel aldı gitarını eline, trompetçi abla ile dört beş kulak pası silen, ama albümle pek alakası olmayan fusion parçalar çaldı da, ortam gevşedi.
ee gece fusion parçalarla mı bitecek, albümden hiç parça dinlemeyecek miyiz diye düşünürken, melih'e es verdirildi, akın sahneye fırlayıp, onur konuğu olan seyyal taner'in geldiğini anons etti. tam o esnada, belli ki buna tavır koyan birileri oldu, akın'dan beklemeyeceğim bir teritoryal sidik yarışı yakarışları işitildi: "benim de kuşağım var, lütfen gecemi rezil etmeyin." tadında gecenin anlam ve önemini onurlu bir şekilde altını çizen, kısaca, geceye damgasını vuran naçiz sözler!
alkış ve buuh sesleri altında yıllanmış, ve nedendir bilinmez, sürekli enteresan hareketlerde bulunan bir seyyal abla çıktı sahneye. şarkı mı söyleyecek, ne olacak diye merakla beklerken, o da yaptı yapacağını ve cihat amcayı çağırdı. oh, o da bir saat evvel içinde kalmış olan konuşmayı yapamamanın ukdesiyle başladı mı tekrar veryansınlara...
nefretle kuşanmış bir insanın sahnesine daha fazla seyirci kalmamam gerektiğine nihayet kanaat getirerek kendimi geç de olsa ev yoluna dökebildim. gece nasıl bitti, kavga dövüş çıktı mı, emin olun merak etmiyorum.
hani insana bu türden keşke dedirten etkinlik düzenlemeseler de biz yapılan güzel işleri ansak -ki "gitarın asi çocukları" adlı derleme böylesine güzel bir iş- daha mı faydalı olacak bu vatana millete diye tefekküre daldırıyor böyle geceler.
2 Haziran 2012 Cumartesi
kültürel bir etkinliğin fiyaskosu (yaşasın fransız kültür!)
büyük hevesle fransız kültür'e geldim. "eugene ionesco, yeni bir şey var mı" film gösterimi var. programda ingilizce alt yazısı olduğu bildirilmiş, ben de tiii kadıköy'den salt bunun için taksim'deki mekana aktım. lakin tam seyircilerin içeri alınmasını bekliyoruz ki, görevli cici kızlardan amondine bana kara haberi veriyor: alt yazı yok! hadi buyur buradan yak! elbette alt yazının olmayacağını öğrenmemle devasa bir hayal kırıklığına gark olmuş vaziyetteyim. henüz dördüncü kurda olan fransızcamla ionesco gibi bir dev üzerine olan belgesel filmin kaçta kaçını anlarım ki? niye şaşırdıysam, fransız kültür ne de olsa burası! bu fransızlar
gerçekten de alem adam yahu, cümle dünya'nın fransızca bileceğini
düşünüyor. sen kalk programında filmin alt yazısı olacağını ilan et,
sonra gelenleri kovmuş kadar et! sadece fransız mallarını değil işte,
fransız filmlerini de boykot etmeli, böyle yaparlarsa...
yine de amondine'nin "courage, courage" (ha cesaret!) nidalarıyla gaza gelmiş durumda, hadi bir deneyeyim diyerek girdim salona. film başladı. ama nafile! arada seçebildiğim bir kaç kelimeyle naçizane ben deniz sudan çıkmış balık vaziyetinde nefes almaya çalıştığımı fark etmemle, film başlayalı henüz onbirinci ile onikinci dakika arasındaki salizeler, hadi abartmayayım, saniyeler içerisinde soluğu fuayesinde alıyorum.
tabii bu sefer temkinliyim, soruyorum beklerken, "eee, söyleşide simultan çeviri var mı bari?" kulaklık olacağı garantisini alınca rahatlıyorum. tamam, bu sefer yanlış bir şey olamaz.
vakit geliyor, söyleşiye giriyorum. kluaklığımı da almışım, mutlu mesut kuruluyorum koltuğa. söyleşi başlıyor, marie-france ionesco alıyor eline sazı, babasının hangi oyunu ne amaçla ne zaman, hangi halet-i ruhiye içinde yazdığını uzuuuun uzuuun anlatmaya başlıyor.
simultan çeviri yapan hanım teyzenin sesi biraz irkiltiyor, ama olsun, her şeyi anlıyorum!
mı acaba?
meğer dün akşam ionesco oyunu gösterilmiş. haha buyur buradan yak! "gittin mi kızım?" diye kızıyorum kendime! sonra belgesel filmdeki detaylara göndermeler yapılıyor... ahahahaha şaka gibi! beni bir uyku bastırıyor. zihin bi halt anlamadığı için benden önce kaçış yolunu seçmiş durumda. direniyorum zihnime karşı, otur len diyor mantığım, onca yol geldin, bunu bari dinle.
neredeeeee!
uyudum uyuyacağım.
sen misin fuayede bulduğun beleş şarabı mideye indiren! al sana işte, böylece zihnin boykot eder asıl alması gereken gıdayı.
zihnim mi önce pes edip uyku halini üzerime örtü gibi indiriyor, yoksa ulu orta uyuklamaktan mı utanıp pes ediyorum, anımsamıyorum şimdi. çok utanıyorum bunu itiraf etmekten böyle, ama durum bu kadar utanç vericiydi işte.
ama en azından söyleşide geçirdiğim vakti, filmin iki katına çıkarmayı başarmış vaziyette, yine de ağır bir yenilgi almış bir yavru köpek minvalinde, kuyruğumu bacaklarımın arasına alıp çıkıyorum. her iki etkinlikten erken çıktığımı gören başka bir erkek görevli bıyık altından gülerek "bundan da erken kaçtınız" diyor. "hadiii, hiç farkında değilim" diyesim geliyor, yok burada daha kursum var, ve başka etkinliklerine de kesin geleceğim düşüncesiyle pragmatik bir şekilde sırıtmakla yetiniyorum. "öyle oldu galiba" minvalinde de bir şeyler mırıldanıyorum belli belirsiz.
simultan çeviri yapan hanım teyzenin sesi biraz irkiltiyor, ama olsun, her şeyi anlıyorum!
mı acaba?
meğer dün akşam ionesco oyunu gösterilmiş. haha buyur buradan yak! "gittin mi kızım?" diye kızıyorum kendime! sonra belgesel filmdeki detaylara göndermeler yapılıyor... ahahahaha şaka gibi! beni bir uyku bastırıyor. zihin bi halt anlamadığı için benden önce kaçış yolunu seçmiş durumda. direniyorum zihnime karşı, otur len diyor mantığım, onca yol geldin, bunu bari dinle.
neredeeeee!
uyudum uyuyacağım.
sen misin fuayede bulduğun beleş şarabı mideye indiren! al sana işte, böylece zihnin boykot eder asıl alması gereken gıdayı.
zihnim mi önce pes edip uyku halini üzerime örtü gibi indiriyor, yoksa ulu orta uyuklamaktan mı utanıp pes ediyorum, anımsamıyorum şimdi. çok utanıyorum bunu itiraf etmekten böyle, ama durum bu kadar utanç vericiydi işte.
ama en azından söyleşide geçirdiğim vakti, filmin iki katına çıkarmayı başarmış vaziyette, yine de ağır bir yenilgi almış bir yavru köpek minvalinde, kuyruğumu bacaklarımın arasına alıp çıkıyorum. her iki etkinlikten erken çıktığımı gören başka bir erkek görevli bıyık altından gülerek "bundan da erken kaçtınız" diyor. "hadiii, hiç farkında değilim" diyesim geliyor, yok burada daha kursum var, ve başka etkinliklerine de kesin geleceğim düşüncesiyle pragmatik bir şekilde sırıtmakla yetiniyorum. "öyle oldu galiba" minvalinde de bir şeyler mırıldanıyorum belli belirsiz.
ne diyelim, fransız kültür'e bu güzel etkinliğinden dolayı teşekkürü bir borç bilirim desem, yalan mı olur?
beter ol zibi, beter ol!
beter ol zibi, beter ol!
1 Haziran 2012 Cuma
genç sanatçı keşfediyorum: duygu uzman
son zamanlarda biraz sıkça gittiğim minik bir kafe-restoranın cici çalışanıyla çeneyi abartınca onun da öğretmen olacağını öğreniyorum. hem de resim öğretmeni. daha gencecik, yirmibeşinin baharında, güneş gibi ışıldayıp zeka fışkıran güzel gözlerle ve bir oranda da duyarlı bir yürekle yaşama bakan pırıl pırıl bir insan. ressam yanını tanıdıkça da, aslında genç yaşına rağmen tutkusunun peşinden gittiğini ve bu meyanda da epey ilerleme kaydetmiş olduğunu belirtmeliyim.
ama duyarlı tüm ruhların sahip olduğu o incelikle belli ki, kendini henüz layık olduğu seviyede görmüyor. kendim de o hataya düşmüş olmanın acısıyla başka güzel bir ruhun da aynı şeyi yapmasına izin vermek istemiyorum. hele ki resimlerini gördükçe, (ne kadar geyik gelecekse gelsin, yapacağım bu betimlemeyi) çırpınan o taze ruhun ışığı görmesini istiyor, özgürce uçmasına yardımcı olmak istiyorum.
henüz hiç sergi açmamış. resimlerini da hala okul seviyesinde olduğunu sanıyor. bütün resim öğrencileri böylesine karakteristik resimler yapmayı başarıyorsa, o zaman söyleyecek bir şeyim yok. ama ne genç ressamlar gördüm. duygu uzman bence farklı!
ilk bakışta noir gibi duran bir hava içerisinde, üstelik o karanlık havanın iç daraltıcı atmosferine biraz nefes katmayı başararak yapıyor bunu. kattığı canlı renkler, başta karanlık görünen kareye öyle bir hareket getiriyor ki, resim bir anda neşeleniyor, akdeniz sıcağını yüreğinize akıtıyor. hele baş yapıtım diye tasvir ettiği tablonun, bence umutsuz, yorgun düşmüş, kendini bırakmış bir matadoru anlatan hali ispanya'nın o sıcak ama bir o kadar da umarsız, devinimsiz havasını getiriyor. terk edilmiş bir aşk gibi seriliyor genç bir erkek bedeni olarak. duygu'ya bunları söylediğimde irkiliyor. "barcelona'da yaptığımı nereden bildin" diye soruyor şaşkın gözlerle. onun şaşkınlığına ben de şaşırıyorum. öyle güzel yansıtmış ki, kendi bile farkında değil izlenimci yanının ne denli güçlü olduğundan.
galiba en çok da bu yağlı boya çalışmalarını seviyorum. zira genelde dantel gibi işlenmiş bir detaycılık ve özen var. ışık, gölge oyunlarının kullanımı olsun, tema olarak seçmiş olduğu insanların yüzlerinde yakalamış olduğu ifade olsun, resmettiği kişilerin gündelik karelerin içindeki, resmedilişlerinin hiç farkında değilmişçesine ve bir anda resmin içinden çıkıp gidecekmişçesine kendi işlerine dalmış olmaları olsun, duygu o kesif anı yakalamayı biliyor.
elbette bu eskizlerie daha az değerli manasına gelmiyor! ancak enteresan olan, burada hava tamamen değişiyor. onun kendisine yaptığı "bir karakteri yok çalışmalarımın" eleştirini tekrar ve tamamıyle haksız çıkaran bir çizgide gerek yağlı boya, gerekse eskiz çalışmaları.
eskizlerinde matisse kadınlarından lautrec karmaşasına kadar bir etkilenim hissediliyor. yüzü olmayan şişman kadınlar belli ki bir serinin parçaları. oyun bahçesine atılmış gibi duran bu kadınlar, kah ellerinde, kah dudaklarının arasındaki kırmızı objeleri, sanki olmayan yüzlerinin yerine geçirerek kendilerine birer kimlik yaratıyorlar. topuzları ve vücut ölçüleriyle değil sadece, resmedildikleri atmosferle de erken bir ondokuzuncu yüzyıl ortamını yansıtan bu çalışmalar, daha çok okulda yapmak zorunda kaldığı bir ödev konusu olduğu şüphesini uyandırıyor. zira yağlı boyalarında olan o kendine güven bu şişman kadınlar serisinde hissedilmiyor. bunun yüzlerinin olmayışından değil -yüzlerinin yokluğu aslında çok iyi bir unsur olabilirdi- bu resimlere genel olarak hakim olan mutsuzluktan çıkarıyorum. diğer eskizlerinde mevcut -yaratıcı olarak ben buradayım diyen- havası yok şişman kadınlar serisinde. o nasıl bir hava ki diye sorabilirsiniz. tarif etmeye çalışayım: bir acelecilik hissediliyor, perspektif hesaplandıktan sonra, resmin belli yerlerine serpiştirilmiş gibi duran figürler var sanki. duygu'nun kendisi yok bu resimlerde. daha ziyade belli bir mesafeden ele alınmış, sadece yapılmış, yaratılmış olmak üzere yapılmış eskiz havasındalar. ama işte duygu'da beni vuran da bu! zorlandığı belli olan resimde dahi matisse'i çağrıştıracak güce sahip!
kara kalem, pastel çalışmalarında neşeli ve umursamaz bir hava var. her ne kadar burada da figürlerin yüzleri arka planda kalmış olsa da, resmedildikleri farklı ortamlar kişilere bir karakter vermeyi başarıyor. zaten çizildikleri değişik duruşlar, pozlar ve zaman zaman siyah rengin ağırlığını aralayan mavi, sarı ya da yeşil rengin mütevazi bir kullanımla katılmış olması bu çalışmaları ferahlatmayı biliyor.
eskizlerinde en çok lautrec tablolarını hissettiren son çalışması hoşuma gidiyor. rüzgarlı ve yağmurlu bir günün insanla dolu sokak karmaşasında uçuşan şapkalar ve bu keşmekeş havanın keyfini çıkartmasını bilen çocuklarla dolu bu çalışma, işte duygu bu tür işleri daha çok yapmalı dedirtiyor! flu arka planın önünde öyle çok sevgi dolu detay var ki, hangi birini anlatacağımı şaşırıyorum.
illüstrasyonlarında ise, duygu onda en çok gördüğüm çocuk ruhuna sere serpe izin vermiş, tatlı oyunlar oynuyor, rengarenk kompozisyonlarla coşmuş. kah kapadokya'da geziniyor, kah yıldızların altında kedi sayıyor, kah kayan bir yıldıza dönüşüyor, kah hansel ve gretel gibi karanlık ormanlarda kayboluyor. sonsuz bir neşeyle iç dünyasının engin, uçsuz bucaksız masallarında gezintiye çıkarıyor bizi.
çalışmalarına derinlemesine bakmaya devam ettikçe bu kızın çok kısa sürede bir yerlere gelmesi gerektiğine iyicene kanaat getiriyorum, ona hiç şüphe yok!
not: buraya resimlerini ne kadar çok almaya çalıştıysam da url kopyalanmasına kapatılmış, dolayısıyla vermiş olduğum linkten kendiniz anlattığım çalışmaları bir zahmet açacaksınız.
not: buraya resimlerini ne kadar çok almaya çalıştıysam da url kopyalanmasına kapatılmış, dolayısıyla vermiş olduğum linkten kendiniz anlattığım çalışmaları bir zahmet açacaksınız.
aykırı bir bencileyin: deli deyin bana DELİ!
son haftalarda güzel bir cozutma içerisindeyim. devrelerim arada yanıyor - aslında arada dersem durumu küçümsemiş olurum- ya da sadece aralarda yanmıyor. üstelik, sadece ülke gündemine oturan inanılmaz ve dehşetengiz açıklamalar nedeniyle değil, genel halet-i ruhiyem böyle. kendi içimde yaptığım gelişme daha çok sebeb-i hikmetim.
kadınların bedenini metalaştıran, biber gazıyla astımlı insanları öldüren, ve yaptığı roboski katliamının sorumluluğunu zerre kadar üzerine almayan bir yönetmin olduğu ülkede devrelerin cozutması çok şaşılası değil diyeceksiniz hemen. heyecan yapmayın sevgili okuyucum. dedim ya, yok sebep, yaşadığım bu güzel ülkeden dolayı değil, ya da hepsinden dolayı da ben kafa karıştırmakla meşgulüm. sadece siz değerli okuyucumunkini değil, başta kendiminkini.
şimdi söyleyeceklerimle olayın diyalektiğine gireceğim zira işte güzeldir kafa karışıklığı. sıkı durun: hiç bu kadar net olmamıştı zihnim!
zaman zaman öylesine berrak ve açık bir yerlerde dolanıyor ki, ben bile dehşete kapılıyorum böyle bir keyif karşısında. hani derinlik sarhoşluğu yerine zihinsel sarhoşluk yaşıyorum. muhteşem bir endorfin salgılanımıyla insan evladının kendi zihninde yaşayebileceği keyiflerin en keyiflisinin keyfini çıkarıyorum. lakin gel de şimdi diğer fanilere anlat!
mağaraya geri dönüp, duvara yansıyan görüntülerin gölgelerden ibaret olduğunu anlatmaya kalksam, de get deli diyorlar! vazgeçtim.
hani, eyvallah, normlarınıza uymuyor diye, kendi içinizdeki dehlize bakmaktan ödünüz patlıyor diye, naçizane bendenize dokanmayın yahu!
ya da görüdünüz deli, dönün geri kuzum!
kim dedi size benle ahbap olmanız gerektiğini?
kim, ben mi? yok yahu, vallahi billahi iftira! hem de en kurusundan, damda kurutulmuş olanından. doktor bile kendi halinde bırakın, kimseye bir zararı yok demiş hakkımda. eee, size ne?
tabii burada, deliliği saptanmamış onca zararlı delilerin bu toplumdaki çoğunluğu nasıl oluşturdukları detayına inmeyeceğim, zira bu yazıya söz konusu deliler onlar değiller. onlar ülkeyi yönetmekle meşgul olmaya devam etsinler, ben gariban deli, şurada bencileyin, uzay ve mekan tanımayan, rölativizmin ebesine rahmet okutan zihnimde ışık hızındaki yolculuklara devam edeyim.
deliliğin rahmeti üstünüzde olsun...
kategorize edelim
itiraf,
zibiden haberler
27 Mayıs 2012 Pazar
insanbul sanatevi ve şerif kino
bir sergiden anında bildirimdir diye başlamak isterdim. sergide başladığım yazı dallandı budaklandı, uzadı da uzadı. ama şikayetçi değilim, böylece ben de anlattım da anlattım.
daha çok şerif kino'nun çalışmalarından oluşan bir resim sergisine düştüm -daha çok diyorum, zira broşürde vaad edilmiş filiz hallıoğlu'nun tek bir tablosu kino'nun akrilikleri arasında öyle bir kaybolumş vaziyette ki, neden böyle bir iş yapıldığını insan merak etmeden duramıyor, üstelik sorsa da yanıt alamadığı için burada yakınmakla kalıyor-. düştüm diyorum, zira bir önceki gün alışveriş sonrası kazara girdiğim mekana, ki önce aşağı mı gitmem, yukarı kata mı çıkmam gerektiğini dahi bilmediğim, tam da vazgeçip çıkarken sanatevinin pencere perdesini aralayan güleç yüzlü bir beye sormamla buldum mekandan bahsediyorum.içeri girince hali hazırda asılı resimlerle karşılaşmış, pek tabii o güleç yüzlü beyin galeri sahibi ernur bey olduğunu öğrenmiş, tatlı eşi zeynep hanımla da tanışma şerefine nail olmuştum.
.jpg)
öyle şirin bir çiftti ki, şiir performanslı sergi açılışını muhakkak görmem gerektiğine kanaat getirdim.
ve sözümü tutarak ertesi gün saat beş denildiğinden, vakitlice bu yeni mekana damladım. her düşüş acıtır ya, uzun bir süre kenarda duran gözlemci olarak ayaklarımın ağrısını duyumsayarak "baş sanatçısını" sinir etmekle meşgül oldum. nedense bu sanatçı taifesi pek bir totosu kalkık. uzun bir süre sanatçısıyla konuşamadan o resim senin, bu resim benim, dolandım durdum. sonunda sağa sola attığım laflar yüzünden sanatçının dikkatini çekmeyi becerdim ki, iki üç lafın belini kırabildik, ama tam da bütün o bölük pörçük konuşmalarımızın arasında resimlerini gezerek şöyle ağız tadıyla analize başlıyorum ki, bana "sen çok şey biliyorsun, sus artık konuşma" diyor.
susma emrini alınca naçizane kala kalıyorum. şimdi buraya ne yazsam fayda etmez gibi. belki de yorum yapmak yerine, sadece gördüklerimi aktarmakla yetinmem gerekiyor anlaşılan.serginin başlıca konusu don kişot olduğunu söylersem, kör göze parmağı bırak, balyoz sokmuş olurum! zannımca sağır sultan bile duruma vakıftır çoktan. ah evet, don kişot ya! kim bilmez ki yel değirmenlerine savaş açan o asil ruhlu aşık şövalye'yi! peki ya yazarını ne kadar biliriz? miguel de cervantes saavedra sol elini bir top güllesiyle kaybedip, elbette ki büyük eserini sağ eliyle kaleme almak zorunda kalan (halbuki sol el çok daha değerlidir yazı için, sol ile yazaydı başı göğe erecekti kendisi bile durumu fark etmeden) bir zattır kendisi.
caner şaka adında genç olduğu rivayet edilen bir araştırmacı da yememiş içmemiş bu gariban yazarın istanbul'a esir düşüp hangi güzel camiilerin avlsuna işediğini saptamış. elleri ve ruhu dert görmesin, biz bu arkadaşın bulgularına accık bir göz atalım: "cervantes o dönemde akdeniz’de bir kalyondan alınmış ve osmanlının
elinde esir. ispanyollar onun o tarihlerde k.afrika’da esir olduğunu
söylüyor. rasih nuri ileri’nin vakıf defterlerinde yaptığı araştırmada,
harfi harfine bu isme rastlanıyor. vakıf defterleri de çok ciddi
kayıtlar. cervantes aynı zamanda lepanto deniz savaşı’nda da osmanlı’ya
karşı savaşmış ve bir kolunu kaybetmiş. 1575’te osmanlı tarafından
kuşatılan ispanyol donanması içinde esir düşmüş." diyor caner şakacık soyadına yaraşırcasına. ama bizim mevzumuz elbette yazarın yediği nanelerden ziyade, kahramanıyla alakalı. orjinal söylemini "miç" ederek, fransızcasını bağrımıza bastığımız don kihotte(don quijote), yani nam-ı diğer don kişot, benim deyişimle ise "tatlı kaçık" bugün yasasaydı ne yapardı? işte şerif beyefendi bu mevzuya kafa yoruyor resimlerinde. silah tüccarlarına, obama'ya ve bilumum çağdaş liberal-kapitalist sistemin unsuruna nasıl savaş açardı diye üşenmeyip poz poz, uzun uzun resmemiş; hatta bununla da yetinilmiyor, arada sevilen kadına girişgahlar yapılıyor. ama işte bu susmam rica edilen nokta olduğu için, hemen buraya bir es vererek yüzeysel detaylara yer vermeyi yeğliyor, siz değerli okuyucuyumu da merak gark ediyorum..jpg)
.jpg)
kino'nun resimlerini güçlendiren şiirli bir açılış konuşması yapılıyor serginin küratörü akın ok bey tarafından (açılış diyorum, ama nedense serginin açılışından saatler sonra yapılıyor bu konuşma, bir türlü gelmek bilmeyen mühim şahsiyetler beklendiği duyumu hissettiriliyor -gelmediklerine göre, niçin beklendiklerine de pek mana verememekle birlikte, sabırla bu açılış konuşmasını beklediğimi belirtmeden geçersem bana yakışmaz elbette-). ve açıkçası, daha evvel dağıtılmış olan programlarda vaad edilen şiir performansından ziyade, akın bey'in sevdiği kadına itiraf-ı aşkı niteliğindeki içten konuşması gayet etkiliyeci bir açılış resmi oluşturuyor. hele o "sevdiği kadınla bizzat tanışıp, yirmi iki yıllık aşkın hayranlığına erişince daha ayrı bir tad verdi "açılış konuşması". ama en eğlenceli tarafı, sevilen kadının bu konuşmayı hiiiiç takmayıp, konuşmanın yapıldığı mekana bile dahil olmadan, yani içeri gelmeden, bahçede keyfine bakması oluyor! ah filiz hanımcığım (sevilen kadın), kesinlikle kadınlığın sırrını çözmüş tam bir hanımefendi! (hahahahaha, evet çatlayın erkek okuyucularım, buna, kıskanıp, kadın dayanışması da diyebilirsiniz, gönlünüz bilir!).
bu içten konuşmanın hemen ardından, ufak tefek hatalarla da olsa, ilk canlı performanslarını yüzlerinin akıyla tamamlayan iki konservatuar öğrencisi cici çellist kızların kattığı ambiyans nihayet keyifili bir galeride olduğum hissini doruk noktasına taşıyor. benim keyfimi arttırmakla da kalmıyor, resimlerin havasını da bambaşka bir boyuta taşımayı başarıyor. tam bu noktada, normal bir serginin ötesine geçmiş oluyor, aaa dur yahu, şu resimlere bir de çello nağmeleriyle bakayım dedirtiyor. hatta "keşke çok param olsa da, şu cici kızları sergi açık olduğu sürece, köşede oturtsam da, gün boyu onlar da parçalarını yeniden yeniden defalarca çalışıp çalsalar" diye beni tefekküre daldırıyor.
insanbul sergi galerisi bu ilk sergisiyle alnının akıyla çıkmasını beceriyor.ancak konukların arasında gayet arızalı tiplemeler var benim dışımda. mesela kendisine "xbilen" adını vermiş zatın varlığına akıl sır erdirmek, naçizane bendenize nail olmuyor. tüm akşam boyunca takındığı rodin'i kıskandıran pozunu çok manalı iki cümleyle pekiştiriyor: "iki artı iki dört etmez" ve "bu zerzevatın oluş nedeni ne" (zerzevatımız da bu arada, geceye tüketilmek üzere belli ki yeni inşa edilmiş ve kurumamış lake kokan masalara bardak içinde dilim dilim kesilmek suretiyle konulmuş salatalık, yani bildiğiniz hıyar). "ıııyyyy hegel'e mi dayandıracaksın yoksa, çok bayat!" nidasıyla hemen oradan uzaklaşıyorum diyeceğim, yalan oluyor, xbilen ile bir müddet daha uğraşmaya devam ediyorum elbette, akşam boyunca tefekkürden tefekküre dalmasına ve düşünce cehennemlerinde erimesine gönlüm nasıl el versin?! mahatma bile ağaç altına eriyordu, sergi açılışında değil. hatta başındaki kovboy vari şapkayı da bana kaptırınca, karizması ciddi bir kestane çiziği alan xbilen bey amca ile yeterince uğraştığıma kanaat getirdiğimde, kendisi hariç hemen herkesle vedalaşıp hılza oradan uzuyorum. elbette tanıştığım onca güzel insanı orada bırakmak zor gelse de, benimle birlikte alemlere akmaya ikna etmeyi bir parçacık yakışıksız bulduğumdan, bana bütün akşam sabırla dayanmış olan sevgili ortaokul ardaşım çaşka ile icmiş olduğum dört kadeh şarabın huşusu içinde alemlere akıyoruz.
24 Mayıs 2012 Perşembe
ben bu değilim
ya kimim?
bir barda oturmuş günün özetini hasbıhal ediyorum zat-ı şahanemle!
- de git, dingil!
< deme, kalbimi kırıyorsun!
- ağlarım bak!
< hadi oradan
- zorlama beni
< zorlarsam ne olur?
- git başımdan da kafamı toparlayayım!
< seninki de kafa mı?
- ne istiyorsun benden?
< senin kendine itiraf edemediğini söyletmeye çalışıyorum desem?
- off!!! yapacak daha iyi işler bul kendine derim!
< senden yapacak daha iyi işim yok ki!
- vay anam vay!!!
< hahahahaha
- ne olur git başımdan!
< niye?
- hassas bir dönemden geçiyorum, üstüme gelme ne olur!
< ooooo, terminolojin nasıl da yumuşadı! az evvel dingil idim, şimdi "ne olur"a döndün!
- evet.
< durum o kadar vahim yani?
- evet!
< acıdım sana!
- eee?
< bana gitmek düşer...
- oh be!
< erken seviniyorsun...
- anlamadım.
< erken, vakti gelmedi henüz.
- off sen de mi?
< hahahahaha
- iyi geceler.
bu tuhaf bardan kalkıp eve gitme vakti gelmiş.
fransızca
Öğrenci oldum yeniden! off öyle böyle değil heyecanım. dersin başlama zilini bekleyen küçük bir cocuk gibi heyecanla oturuyorum kursun 'kafe'sinde. sınıf arkadaşlarım dışarıdaki masalardan birinde toplaşmışlar, aralarına katılmış hocanın ağzının içine bakıyorlar.
ısınmadım bu yeni sınıfa. tam bir hababam sınıfı, ya da kendini öyle sanıyorlar! ya bu deveyi güder ya da bu diyardan gidersin besmelesi çekip daldım aralarına, ama nafile, kaynaşmışlar! pek alası da yok onların beni aralarına. girmek isteyen de yok ki kardeşim! alın hababamı haanam'a çalın! ben eski sınıfımızda gayet mutlu mesuttum!
ortalığı karıştırıyorum. yöntem basit! böl, parçala, yönet! eski sınıf arkadaşlarımdan genç bir kız feci tepkili. hatalıyım. hesaba katmalıydım onun isyanını. ama belki de farkına varmadan doğru yöntem üzerindeyim ki, tepkisi o denli büyüdü, öyle bir büyüdü ki, karşı cephe ile konuşmayı istedi. ders çıkışında tam konuşmaya beni de dahil edecekti ki, bu sefer ben kaçtım, zira görevimi yapmış oldugumu, daha fazla karıştığım takdirde, ortalığın bok olacağını hissettim.
insan iliskileri tam birer muammma.
dur bakalım yahu, daha yeni eğlenmeye başladım...
17 Mayıs 2012 Perşembe
Ne zorum vardı da yaktım tüm köprüleri?
Çok basit, kurallardan kurtarmalıydım bu zihnimi. Özellikle ismi lazım değil, dil öğrettiğini iddia eden bazı kurumların takındığı tavır söz konusu olunca...
Bu kurum öyle bir yer ki, hocalarını sadece kısıtlama getirerek, kural üzerine kural koyarak, en küçük yanlışında bir baba despotluğu ile parmak sallayarak cezalandırıyor olsun. Üstelik bu kısır döngüden çıkmaya çalışan hocalarını, elindeki en büyük kozu (yani yeni kurs vermeyeceğini, dolayısıla ilave gelir kaynağınını büyük bir bölümünü elinden alacağını beyan ederek) cezalandırmasını bilen bir kuruluş bu. Hegel'in köle efendi diyalektiğinde olduğu gibi, kendini efendi sanan birey, acaba, kölesi köleliğini ret etmeye başladığı anda, daha önce kölesinin verdiği hizmetlerle beslenen efendi, kölesinin baş kaldırması ile, kendisi köle konumna geçmiş olmuyor mu? Kölesinin ifa ettiği işleri artık kendisi yerine getirmek zorundadır, ya da onunu yerini başka bir köle ile doldurması gerekmektedir.
Kendimi kurtarmış olmanın hafifliği olsa da, o kurumda çalışan diğer hocaları düşündükçe, benim bireysel başkaldırının mağara mitosunda olduğu üzere, mağaradaki gölgeleri gerçek zanneden diğer prangalı arkadaşların kurtuluşuna herhangi bir katkı sağlayacağından emin değilim.
Para ismiyle atfedilen söz konusu meta, günümüz insanını baştan çıkaran başlıca unsurdur. Sanırım, bu mevzuda, benden başka Isparta'lılara ihtiyaç var.
Ohhhh, ben şimdi gani gani olan boş günlerin keyfini süreceğim, şiir yazacağım, okuyacağım, ve prangalıyken en çok ihmal ettiğim dostlarımla güzel lakırdılar edeceğim.
Hadi bana eyvallah :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

